
Transkript
İnsan neden insan ister?
Yani kendi sahip olduğu bir çift göz, bir çift kol, bacak, bir şekilde atan kalp ve bir şeylerin devamlılığı zaten kendi içinde olup biterken neden bir başka çift göze, bir başka çift kola ihtiyaç duyar?
Bunu çokça düşünüyorum bu aralar.
O kadar düşünüyorum ki tekrardan konuşmaya başlatan, tekrardan bir şeyleri ifade etmeye dair beni heveslendiren bir konu oldu.
Bir süredir buralarda yoktum.
Bir şeylerin meşgalesi içindeydim.
Başka insanlara ihtiyaç duymakla belki de meşguldüm.
Ama artık bunun belki de şimdiye kadar kaydettiğim bütün bölümlerin temelini oluşturan bir konu olması bir yana
artık sadece bu özün bir şeylere kaynak olmaktan ziyade tek başına ele alınması gerektiğini, dile getirilmesi gerektiğini düşündüm.
Ve mesela bunu birileri tarafından duyulacağı şekilde anlatmak, size sunmak, belki binlerce insanın kulağından girecek ve diğer kulağından çıkacak cümleler haline getirmek bile aslında insanın, insan istediğinin çok küçük bir örneği bence.
O yüzden bir aydan uzun bir süre sonra Sen O Kız Değil Misin'in yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bugün insan neden insan ister onu konuşacağız.
Bir cevap verebilir miyim bilmiyorum.
Şimdiye kadar nelere cevap oldu mu da belki tartışılır.
Ama ben gerçekten insanın insan istediğine, insanın insan ilişkisine bağlı ve hatta bağımlı olduğuna inanan
ve bu acaba o kadar da olumsuz bir şey mi diye biraz düşünen ve belki de bunu kendi yaptığı için olumlamaya çalışan bir insan olarak bugün karşınızdayım.
Beni şimdiye kadar dinlediyseniz ve söylediğim bazı şeylerle özdeşim kurduysanız
Zaten az çok benim insanın başka bir insana duyduğu ihtiyacı normalize etmek için bu kadar yol kat ettiğimi anlamışsınızdır diye düşünüyorum.
Bağımlılık çok kelime anlamı olarak olumlu gelmiyor kulağa.
Farkındayım.
Elinde sonunda zarar verecek bir şeymiş gibi hissettiriyor en azından.
ama acaba bir insan kendini koruma yetisini kazanırsa ve bir şeyin onda oluşturabileceği negatif izdüşümlerden kendini koruyabilecek bir konuma gelirse
bu bağımlılık gerçekten o kadar kötü olabilir mi?
Ya da topyekun bağımlı kelimesinin anlamını olumlulaştırabilir miyiz?
Ben de bilmiyorum.
Ama sanki biraz yapabiliriz gibi düşünüyorum.
Bir insanın başka bir insana bağlı olmasını anlatmak veya meşrulaştırmak için ta doğumdan başlamayacağım.
Çünkü evet teknik olarak dünyaya gelmek ve bir insan olarak kendimize bir yer edinebilmek, bir birey olarak yetişebilmek ve kendi benliğimizi oluşturabilmek için ilk önce çekirdekten birinin rahmine düşmüş, yerleşmiş olmamız gerekiyor.
O rahimden çıkabilmemiz için 9 ay boyunca bir kordonla bağlı olmamız gerekiyor.
Sonra beslenmek için oral yolda o kişiye bağlı olmanız gerekiyor.
Bir şeylerden zarar görmemek için belki kendi kendimizi koruma yetisini kazanana kadar anneye, babaya, bakım verene bağımlıyız evet.
Ama ben insanın insana bağlılığını dediğim gibi bunlar üzerinden meşrulaştırmaya çalışmayacağım.
Bence derinlerde daha farklı şeyler var.
Çünkü ben artık belki hala annemden süt içmiyorum.
Belki hala maddi olarak aileme kısmen bağlı olsam da kendi ayaklarımın üstünde durabiliyorum.
Belki bir kilometre bile koşamam ama en azından birkaç kilometre sakin sakin yürüyebilirim.
Bu da kendi ayaklarımın üstünde bir noktada durabildiğimin göstergesi.
Ama artık o maddi bağımlılıklar bir kenarda iken, yani artık yavaş yavaş etkisini kaybetmişken,
artık kendi başıma kararlar verebiliyor, beslenebiliyor, bir yerden bir yere gidebiliyorken
gerçekten bu beni bağımsız, biricik, kimseye ihtiyaç duymayan bir insan yapabilir mi?
Bunu düşünüyorum.
Yani %100 ekonomik bağımsız olsam, her şeyle kendime yetebilsem
ki bu da çok uzak bir gelecek değil bence hiçbirimiz için.
Bir noktada herkes kendi ayaklarının üstünde duruyor.
kendi ayaklarının üstünde duramayan biri bir kenarda kendini güvenli hissettiği bir alanda biraz olsun oturup soluklanıyor ayağa kalkacak gücü bulabilene kadar.
Bir noktada o bağ kopuyor, evet.
Peki neden yine de biz bu hayata birilerini dahil etmek için bu kadar çaba sarf ediyoruz?
Ya da gerçekten ben kimseye bağlı değilim, ben tek başıma her şeyi yapabilirim demek bir güç göstergesi olduğu kadar o kadar da sağlıklı olmayabilir mi acaba?
O kadar kötü mü insanlara bağlı olmak? Gerçekten çok düşünüyorum.
Geçtiğimiz günlerde çok sevdiğim bir arkadaşım Berlin'den geldi.
Bir ay kadar oradaydı, staj yaptı.
ve ben o bir aylık deneyimin bile ona ne kadar değiştireceğini, ona ne kadar farklı perspektifler katacağını az çok tahmin ediyordum.
Çok bilir kişi olduğundan değil ama o insanı tanıdığımdan mütevellit biraz.
Oraya gittiğinde oradan ne kadar fazla şey alabileceğini ve buraya geldiğinde
bavulunun ne kadarın hislerle, yeni duygularla, yeni deneyimlerle dolu bir şekilde geleceğini az çok tahmin ediyordum.
Nitekim öyle de olmuş.
Geçen gün bu arkadaşımla birlikte bir kilisenin önünde oturup bu son 1-1,5 aylık zaman diliminde birbirimizin hayatında neler kaçırdığımızı anlatıyorduk birbirimize.
ve ben onun hayatına dair güncellenirken, onun anlattığı şeyleri dinleyip oradaymış gibi hissetmeye çalışırken
her ne kadar bu anlara tanıklık eden, o içkiyi içen, o sahilde, o deniz kenarında, o dere kenarında yürüyen,
o ormana giden, o partiye giden kişi, arkadaşım da olsa, o anlattıkça fark ettim ki
benim onu duyan bir çift daha kulak olarak orada olmam.
o anlatırken karşısında onun anlattıklarını anlayabilen bir insan olmam
sanki anlattığı her şeyi çok daha gerçekçi, çok daha yaşanmış yapıyordu.
Hani bazen böyle çok doğaüstü bir şey gördüğünüz zaman birilerine gösterme ihtiyacı duyarsınız ya
ya da birçok güzel anı aslında sanki bir daha yenisi olmayacakmışçasına
ki olmama ihtimalini de belki de içten içe gözeterek kaydetmeye çalışırsınız.
Kaydetmeye çalışırız.
Mesela çok güzel gün batımları ve çok güzel gün doğumları ben 24 senede, hadi ilk 4-5 seneyi atalım.
18-19 senede çokça görmüşümdür aslında.
Ama buna rağmen her gördüğümde elime telefonu alıp fotoğraflamaktan ya da önüne geçip fotoğraf çekilmekten, birileriyle paylaşmaktan ya da ben paylaşmadıysam paylaşan insanları görüp tamam aynı gökyüzünü görmüşüz deyip bunu rahatlamasıyla güne devam etmekten kendimi alıkoyamadığımı fark ettim.
Sanki bizim bir çift gözümüz, bir çift ayağımız, bir çift kolumuz ne bileyim hissedebilen bir kalbimizin olması çok da yetmiyor bazı şeyleri anlamlandırabilmek ve bazı şeylerin gerçekliğini kabul edebilmek için.
O yüzden sürekli minimum bir çift göze daha, bir çift kola daha ihtiyaç duyuyoruz.
Hani insan istediği zaman kollarıyla kendini bile sarar ama kaç kişi sırtının en ucuna kadar dokunabilir onu ben bilmiyorum.
Ama sanki bir çift kol tarafından sarılmak ve o bir çift kolun sana ait olmaması aynı zamanda senin de kollarını dolayabileceğin farklı bir deneyimle dolduruyor aslında.
O yüzden belki sarılmak bu kadar anlamlı. O yüzden belki kendimize sarıldığımızda, kendi omuzumuza bir öpücük kondurduğumuzda çok daha benzer hissetmiyoruz bir başkasıyla bunu paylaştığımız deneyim kadar.
O yüzden o arkadaşım her ne kadar birbirinden unique deneyimler yaşamış olsa da o anlattıkça daha da anlamlı olduğunu ve o anlattıkça gerçekleştiğini çünkü birilerinin belki orada olarak olmasa da duyarak buna şahit olmasının ne kadar büyük bir rahatlık sunduğunu gördüm.
belki bunu görmedim
ama arkadaşımdan yansıtmalı olarak
kendi içimde gördüm
yani yine kendi içimdeki bir şeylere
ışık tutmak için bir başka insanın
varlığına ihtiyaç duydum
ve bu bana çok iyi geldi
o zaman sorgulamaya başladım
bu kadar olumsuz bir şey
olabilir mi bana bu kadar iyi hissettiren
bir şey diye
tabii ki bunu hayattaki her şeye
empoze edemem
çok iyi hissettirip çok büyük zararlara yol açabilecek
Çok fazla şey var eminim hayatta saysak bitmez ama.
Bence biz başkaları dahil olmadıkça ve başkaları şahit olmadıkça bir şeylerin gerçekliğini hakikaten sorguluyoruz.
Bir evliliği kutsamak için, bir evliliği artık geçerli kılmak için en basitinden iki şahite ihtiyaç duyuyoruz.
Bir suçlunun gerçekten hak ettiği cezayı alması için bir tanığa ihtiyaç duyuyoruz.
O kadar bağımsız olduğumuzu düşündüğümüz bu dünyada yasalarla bile birilerine bağımlı hale geliyoruz.
Ve bu galiba sanıldığı kadar kötü bir şey değil.
Benim anlamlandırış şeklinde.
Artık bence beni bilen bilir diyebileceğim bir samimiyete eriştik zaten.
Benim insan ilişkileriyle kafayı ne kadar bozduğum ve aslında bu bozuk halin çoğunlukla çalışır halinden daha fazla bana içgörü kazandırdığını söylesem çok da yalan olmaz.
ben her insanda bir şey arıyorum
hayatıma giren her insanda
en basitsinden
random bir şekilde tanıştığım
ve 5 dakika önce
hayatımda olmayan ve yeni sohbet ettiğim
bir insanda bile bir kıvılcım arıyorum
bana ne katabilir
ben bu insana ne katabilirim
çünkü bence bir insana bir şey kattış şekliniz
onu anlamlandırış şeklinize de
çok etki ediyor
mesela çok iyi yaptığınız bir yemek olsun
onun çok iyi olduğuna siz kendiniz karar veriyorsunuz.
Kendi deneyimlerinizle.
Şimdiye kadar yediğiniz yemeklerle, şimdiye kadar yaptığınız yemeklerle kıyaslıyorsunuz.
O yemeği daha önce yapmış birisinin yapış şekliyle kıyaslıyorsunuz belki.
Ama tamamen başka deneyimlerle yoğrulmuş, başka yemekler yemiş,
başkalarının elinden çıkan yemeklere güzel ya da çirkin demiş bir insanın
sizin yaptığınız yemeğe güzel demesi
sizin de aslında kendi elinizden çıkan şeyi daha kıymetli, daha güzel, daha kabul edilebilir bulmanıza neden oluyor.
O yüzden belki bir başkası olmasa da yaptığınız yemeğin güzel olduğu kanaatine varabilirsiniz tek başınıza.
Ama bir başkası buna dahil olduğunda duble güzel hissediyorsunuz.
Duble lezzetli geliyor.
Duble anlamlı.
O yüzden bu tercihi bağlılıklar ve tercih edilen bağımlılıklar, bunun kararını ben veririm ve limitimi ben bilirim denilebilen bağlılıklar bana hayatı böyle çok VIP yaşamak gibi falan hissettiriyor.
Her şeyden önce farklı bir pencereden kendimi görebilmenin ne kadar büyük bir keyif verdiğini ben anlatamam.
Çünkü aynaya bakmak, ön kameradan kendi fotoğrafımı çekmek hiçbir zaman bana gerçek hissettirmiyor.
Hiçbir zaman da bu dünyada başka bir göz olarak ve o başka iki gözün de sahibi olarak kendimi dışarıdan göremeyeceğimi biliyorum.
Ben aslında başkalarının beni anlattığı, başkalarının beni anladığı ve başkalarının karşımda durduğu kadar var olduğumu düşünüyorum.
Belki bir başkaları olmasa da bu dünyadan bir simay geçip gidecek.
Ama bunu kimse bilmediği sürece ben gerçekten bu dünyadan gelip geçmiş olacak mıyım?
Tabii ki dünyadaki varlığımı zaten temelde dediğim gibi birilerinin bir zamanlar aşka düşmesine, sevişmesine ve beni dünyaya getirmeye karar vermesine borçluyum.
Sonra kendimi beslemeyi öğrendim.
Kendimi korumayı öğrendim.
Yavaş yavaş sanki böyle bir oyunda seviye atlar gibi.
daha farklı kabiliyetler kazandım.
Belki başta yemek yemek
bebek simayın en büyük challenge'ıydı.
Ama yaşım ilerledikçe,
büyüdükçe ve yeni deneyimler
geldikçe ilk öğrendiklerim
her zaman en kolay olmaya başladı.
Sadece bir tanesi hariç.
O da yaşamak dediğimiz şey bence.
En başından beri orada olan
ve belki de giderek zorlaşan
tek şey falan olabilir.
Belki de bu zorluğa birilerinin şahitlik etmesini istiyoruz
Ben yakın zamanda çok radikal değişiklikler yaşadım hayatımda
Arkadaş çevremi değiştirdim ve tabii ki kendim de değiştim aslında
Sadece arkadaş çevremi değiştirdim demek çok hakkaniyetli olmaz
Ben değiştim bir şeyler değişti
Onlar değişti bir şeyler değişti
Çok karşılıklıydı yani bu tarz değişimler
Mesela okulu bitirdim, işe başladım, yeni kararlar aldım, kendim için bir şeyler yapmaya başladım.
Ve tabii ki bütün bunlar yaşanırken hayat her zaman çok kolay değildi ama her zaman çok zor da değildi.
Ve daha önce yaşadığım bazı deneyimlerin, karşıma çıkan bazı şeylerin ilerleyen süreçte yaşayabileceğim şeyleri az çok tahmin etmeme yardımcı olduğunu düşünüyorum.
Mesela bu yoldan gidersem beni ne karşılayacak?
bu yoldan gitmek bana kendimi tekinsiz hissettirecek mi diye.
Ve bu yollar tabii ki de her zaman...
Yol olmadı. Çok radikal kararlar oldu.
yeni insanlar oldu
yeni teklifler oldu belki de
eski deneyimlerimden de yaptığım
çıkarımlarla
takip etmeye karar verdiğim yolların
genellikle güzel manzaraları var
ama bu yolun her zaman çok kolay
olabileceği anlamına gelmiyor
geçtiğimiz hafta aydındaydım
ailemi ziyarete gittim
ve böyle birlikte ailece bir tatil
yapalım istedik
abim de böyle çok sever
işte manzara en iyi nerede izlenir
En bakir koy nerededir? Bunları araştırmayı çok sever ve abim de bundan her ne kadar maksimum keyif alsa da bunu birileriyle paylaştıkça, birileri ondan buna dair tavsiye istedikçe gittiği yerleri daha şevkle anlatmaya başlar.
Onda bile görüyorum aslında bu insanın insana duyduğu ihtiyacı.
Onun böyle bir çift gözün bakışıyla, bir çift kulağın duyuşuyla yaşadığı bütün deneyimin katmer katmer güzelleştiğini kendi abimde bile görüyorum aslında.
Her neyse.
Datça'da Knidos diye bir yer var.
Bir antik kent.
Ve inanılmaz güzel bir gün batımı manzarası var.
Abim de bizi götürmek istedi.
Ve kendisi de 4-5 sene önce falan gitmiş.
O yüzden yolun nasıl olduğuna dair çok bir fikir yok kafasında biraz unutmuş ama manzaranın ne kadar güzel olduğu aklında kalmış.
Bunun da mesela şundan kaynaklı olduğunu düşünüyorum.
Biz o yolu tırmanlık ve tahmin ettiğimizden çok daha meşakkatli çok daha kıvrımlı bir yoldu.
Babam yolun yarısını da pes edip geri dönmek zorunda kaldı.
Annem ben ve abim devam ettik yola.
Ve tabii biz oturup tatlı tatlı şarabımızı içeceğimiz ve manzarayı seyredeceğimiz bir yere çıkacağımızı düşünerek de hiç böyle bayağı dağa tırmanacağımız bir kombinle orada değildik.
Çok yorulduk ve bizimle birlikte tırmanan insanların da kanter içinde kaldığını görüyordum.
Mesela orada da şunu fark ettim.
Başkalarının da kanter içinde kalması ve buna rağmen o yola devam etmesi, belki onlar bizim varlığımızdan destek alıyordu ve belki biz onların varlığından destek alıyorduk.
Gerçekten varış noktasında görülmeye değer bir şey olduğuna dair umut veriyordu insana.
Yani sadece ben o yolu yürüseydim ve kanter içinde kalsaydım,
göreceğim şey ne olursa olsun benim dışımda şahit olabilecek birisi yok diye,
bilmiyorum belki vazgeçebilirdim o yolu yürümekten.
Bu beni daha kolaycı, daha güvensiz ve belki daha korumasız bir insan yapar mı?
Belki yapar.
ama ben zaten oraya gittiğimde
o güzelliği paylaşabileceğim birileri yoksa
ona atfedeceğim güzelliği ya da oradan anlayabileceğim
anlamı, güzelliği çok da tek başıma
çıkartamıyorum, çıkartmak istemiyorum
birileri şahit olsun istiyorum her zaman
o yola tırmandık
gün batımı dediğimiz şey de
yani tabii ne kadar erken
gittiğinizde değişir
gün dediğin 24 saatte batar zaten
sabahın köründe oraya gidip
24 saati orada geçirseydim batımına ve doğumuna şahit olsaydım günün.
Yine bir gün batımı izlemiş olacaktım.
Ama hani o spesifik artık izlenmeye başlanan şey genellikle bir son yarım saat, son 15 dakika falan oluyor.
Ben yol içerisinde de sık sık şey düşündüm.
Bu yarım saat buna değer mi?
Ama etrafımda benim gibi kan, ter içinde kalmış gerçekten emek sarf eden insanları görünce dedim ki galiba değiyor.
Ve oradaki en büyük rahatlamam da şu olmuştu.
Eğer değmezse hiçbirimiz için değmemiş olacak.
Bu da aslında biraz insanın, tabii bu çok hayatta acı olarak nitelendireceğimiz bir şey değil.
Kötü bir manzarayla karşılaşmak belki gün batımını izlemek için çıktığınız bir tepede ama
insanın bazı olumsuzluklarla ya da istenmeyen sonuçlarla
tek başına karşılaşmasıyla başka insanlarla birlikte karşılaşması arasındaki güç farkını da çok ortaya koyuyor.
Mesela ben başka insanlarla bazı durumlarda karşılaştığımda olumsuzsa daha güçlü hissediyorum yanımdakilerin varlığına bakarak.
Olumluysa daha fazla keyif alıyorum.
Bunu benimle paylaşan ve benim gibi anlamlandıran insanlar olduğu için.
O manzarayı çıktık, soluklandık, terimizi sildik, suyumuzu içtik.
Ve 40 dakikada tırmandığımız yol 5 dakikada bütün terin soğumasıyla yorgunluğu attı.
Ve ben 15 dakika oturup manzarayı seyrettim.
Sonra tekrar aşağı indim.
Ama o 15 dakika sadece sarf ettiğim emek için değil.
Orada benimle birlikte olan 15-20 kişinin de varlığıyla çok daha kıymetliydi.
Çünkü onlar da oradaydı.
Onlar da onu görüyordu.
Ve benim bu kadar güzel bir deneyimi yaşadığıma beni ikna eden 20 farklı sebep, 20 farklı insan oradaydı.
ve bunu o kadar keyif verdi ki
bu benim her şeyi romantize edebilitemle
ilgili hiç bilmiyorum
özdeşim kurabilmek
mükemmel bir güç veriyor bana
ve bu özdeşimin verdiği
güç o kadar güzel
o kadar kıymetli ki
açıkçası
tek başıma her şeyi yapabilecek
olmanın verdiği güç
o da bir güç
ama onun yanında ne ki
ben özdeşim kurabiliyorum
Ben başkaları gibi hissedebiliyorum.
Ve başkalarının hissettiği şeyleri anlamlandırabiliyorum.
Demek ki onlar da bunu yapabiliyor.
Demek ki benim hissettiğim her şeyin bu dünyada bir iz düşümü var.
Ben varım.
Aslında bütün bu bağlılık bir noktada ben varım demeye tekabül ediyor.
Ve bu bana çok büyük bir keyif veriyor.
Bu arkadaşımla geçtiğimiz gün işte kilisenin orada otururken sonrasında bir şeyler yiyelim dedik.
Ve ikimizin de bir süredir gitmek istediği, ikimizin de bir süredir gitmediği, hiç deneyimlemediği bir tane pizzacıya oturduk.
Bir İtalyan pizzacısı.
Oturduk.
Ben de böyle haftalık keşfimde Kalbe'nin yeni çıkarttığı bir şarkıyı dinliyordum.
Ve taktım yani.
Sürekli loopta onu dinliyorum.
Arkadaşımın bu şarkı inanılmaz beğeneceğini hissettim.
çünkü şimdiye kadar paylaştığımız her şey
artık onun neyi beğenip beğenemeyeceğine dair de
çıkarım yapma gücü verdi bana
bakın bu da bir güç
yani hala sanki böyle
terazinin kefelerine koyduğumuzda
her şeyi tek başına yapabilmek
ve bundan keyif alabilmek çok büyük bir güç
bunu kesinlikle yadırgamıyorum
ve yalanlamıyorum
ve belki terazinin bir kefesinde
tek başına olmak böyle bütün heybetiyle dururken
diğer kefeye sırf o ağırlıkları eşitlemek
ya da tek başına durmanın verdiği gücü yenebilmek için parça parça bir sürü şey eklemek
matematiksel olarak çok da kulağa okey gelmiyor olabilir.
Ama insanlara bağlı olmak, parça parça güçler veriyorsa
mesela özdeşim kurabilmek, tahmin edebilmek, var olabilmek,
hislerinin aslında o kadar da kötü olmadığını bilmek,
birilerinin de seninle aynı yoldan geçtiğini, haliyle kat edeceğin yolun o kadar da göz korkutucu olmadığını görmek,
küçük küçük farklı güçlerse ve ancak hepsi bir araya geldiğinde tek başına olmanın verdiği gücü yenebiliyorsa ben buna okeyim.
Çünkü hayat hangimizi parçalara ayırmıyor?
Bu parçalar bir şekilde bir yerlerimize batıyor.
Bazı kemikler yanlış kaynıyor.
Biz zaten parça parça olmaya, parçalanmaya, düştüğümüz rahimden bir şekilde koparılmaya, doğduğumuz topraktan belki ayrılmaya, çok sevdiğimiz bir insandan ayrılmaya, bir kıyafetten vazgeçmeye, saçımızı kesmeye, her hafta uzayan tırnaktan vazgeçmeye, bir şekilde parça parça edilmeye zaten alıştık bu dünya düzeninde.
ki bunun daha politik, daha yaşamsal, daha Türkiye'yi kapsayan birçok parçalanma süreci de var.
Parçalanmak bu kadar zarar veren, bu kadar insanın hayatını zorlaştıran şekillerde hayatımıza girmişken
bu parçaların bir de bütün olarak bir güce tekabül etmesi o kadar da kötü gelmiyor kulağa benim hayat deneyimin göz önünde bulundurulursa.
Kalven şarkının bir kısmında şey diyor, hatırlarım ne demiştin bana o sabah diye.
buna benzer bir şey.
Ben emindim ki arkadaşım başka bir sabaha
ben başka bir sabaha gittik.
O o şarkıyı dinlerken başka birini düşündü
ben ben başka birini.
Ama bu yine de ikimizin de tek bir şarkıda
bir çatı altında toplandığımız gerçeğini değiştirmedi
ve bu bana bir şarkıyı dinlerken
kaç kişinin kaç farklı evi, kaç farklı koynu
kaç farklı kalbi hayal edebileceğine dair
sonsuz ihtimal sundu.
Ha şey diyebilirsiniz.
Neden arkadaşının aynı şarkıyı dinlerken
başka birinin koynunu,
başka birinin evini hayal etmesi
sana bir güç veriyor?
Veriyor çünkü bu dünyada
başımı sokacak hiçbir yer bulamama hissiyle
kıvranırken bir yerlerde
bir evin ışıklarının hala sönmediğini
ve söndüyse de o evin içinde
birilerinin nefes aldığını bilmeye dair
benim çok büyük bir ihtiyacım var.
Ve bence insan sadece
tek başına kalabilme yetisini kazandığında
değil. Bir şeylere ihtiyacı
olduğunu ve her zaman güçlü olamadığını
kabul ettiği zaman gerçek gücüne
ulaşıyor. Ve ben
hayatın birçok düzlemde
bana kendimi daha çok çok daha fazla
kez güçsüz hissettireceğini
çok iyi biliyorum. Ama bu
zorlukların beni nereden vuracağını bilmiyorum.
Ve bu
zorluklar beni nereden vurursa
ya da ben neremden yaralanırsam
orası yaralanmamış
Ya da orası yaralandığı için bunu deneyimlemiş ya da onun da orası yaralandığı için bu deneyimi benimle yaşayacak olan birilerinin varlığına ihtiyaç duyuyorum.
Çünkü sadece güzelliklerin, sadece desteğin değil acıların da bir noktada başka insanlarla paylaşıldıkça çok daha farklı bir iyileşme şekline büründüğünü düşünüyorum.
mesela anneannem
bizim ailede
hala daha en çok sevilen kişi
ve annemin
anneannemle arasındaki bağı çok
gözlemleme şansım olmadı çünkü
bunun gözlemlemem
gereken bir şey olduğunu çok düşünmedim
ama annemin anneliğini
deneyimlemek bile anneannemin
nasıl bir insan olduğunu
anlatıyordu bana
ki anneannemi de
çok şanslıydım ki
13 yaşıma kadar
Sonsuz deneyimledim.
Mesela beni annemin bir gün bu dünyada olmayacağını bilmek mahvediyor.
Kesinlikle düşünmek istemiyorum.
O yüzden annemin de anneannemi kaybettikten sonra ne kadar zorlandığını tahmin edemiyorum.
Ama yine de az biraz tahmin edebileceksem onun çok çok çok daha altında bir yıkım gördüm.
Ve bu annemin güçlülüğümü, çünkü biliyorum çok üzüldü, biliyorum hala üzülüyor.
Biliyorum hala bir noktada iki çocuk yetiştirmesine rağmen bir yerlerde içindeki bir çocuk öksüz hissediyor.
Nasıl hayatta kalabiliyor, nasıl hala gülebiliyor çok merak ediyordum.
Anneme sormuştum bunu, anne nasıl oldu yani anaannemden sonra hayatın hala devam edebilmesi.
Çünkü ben çok sevdiğim bir insanın artık hayatta olmaması, bilmiyorum bir sonraki gün bende nasıl doğar, nasıl başlar ve 24 saat nasıl geçer, hiç bilmiyorum.
Ben de tabii anneannemi kaybettiğimde çok sevdiğim bir insanın artık hayatta olmamasının fikriyle yıkıldım ama benim dizinde ağlayacağın bir annem vardı.
Annem dizinde ağlayacağı annesini kaybetti.
Bu düzlem, burada anneli kutsallığı değil bahsettiğim şey.
Benim annem ve anneannemle olan ve onların ikisinin arasında olan ilişki ama
akıl alır gibi değildi.
Annem şey demişti.
Siz varsınız çünkü.
Benim çocuklarım var.
Benim eşim var.
Benim bir ailem var.
Evet annem babam da benim ailemdi.
Şimdi ikisi de öldü.
Ama benim ailem var.
Bu arada şeyi fark ettim.
bir insanın bir insana ne kadar ihtiyaç duyduğunu bir kez daha.
Kendi kendisinin ailesi olan insanlar var.
Kendi kendine yetebilenler, kendi kendinin annesi, babası olmakla nitelendiriyor bu durumu.
Orada aslında başka bir sıfata ihtiyaç duyuyor.
Ve bu ihtiyaç çok insani.
Ve bence hiç kötü bir şey değil.
Yani birilerine ihtiyaç duyuyoruz evet.
Birileriyle anlamlandırıyoruz dünyayı.
hatta birileriyle artık bu birileri olmasın deme kararına erişebiliyoruz.
İnsan neden insan ister?
İşte bu yüzden.
Bu cevaplar yeterli oldu mu bilmiyorum.
Ama insan insan ister.
Herkes ister mi bilmiyorum.
Herkes ihtiyaç duyar mı bilmiyorum.
Ama ben iki sene önce konuşmaya başladığı evin mutfağında size sesleniyorum.
Çünkü duyulmak istiyorum.
Çünkü siz beni her duyduğunuzda, dinlediğinizde ve özümsediğinizde ben kendimle yeniden tanışıyorum.
Söylediğim cümleleri tekrar tekrar irdeliyorum ve bazen ben bile söylediğim şeylerden çok daha farklı noktalar görebiliyorum.
Hepsi benim dışımda başka çift gözlerin beni gördüğü ve başka çift kulakların beni duymasından kaynaklı.
O yüzden insan neden insan ister bilmemekle birlikte insanı iyi ki insan ister.
Umarım yeni bölüm istemeye devam edersiniz.
Umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin.
Görüşmek üzere.
Keti hemen keşfedin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
