
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
*
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
*
Bu bölüm “Odea” ve "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
kendi küçük hayatlarımızdaki dertlerden muzdarip olmak bile ne büyük lütufmuş, insan büyük mücadeleler içindeyken öğreniyor. memleketten ve 17 yaşımdan bir bölüm. hoş geldiniz.
Transkript
Herkese merhaba.
Sen o kız değil misin?''in yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bugün Biz Neler Yaşıyoruz serisine bir bölüm çekmeyeceğim.
Biraz ben neler yaşıyorum'a geri dönmenin zamanının geldiğini hissediyorum.
Bu bir normale dönme, her şey yoluna girmiş gibi yapma bölümü asla değil.
Bunu zaten gündemden uzaklaşmak için değil, aksine gündemde neredeyse kendini, akıl sağlığını kaybetmek üzere olan bizler için kaydediyorum.
Biraz soluklanmak, biraz kendine iyi davranmak, biraz hayatın diğer yönlerdeki akışlarına da dahil olabilmek sonrasında mücadelemize kaldığımız yerden daha güçlü, daha dirençli ve daha umutlu bir şekilde devam etmek için bence kıymetli.
O yüzden Sen o kız değil misin?'iz'in yeni bölümüne hoş geldiniz.
Gerçekten çok özleşmiştik. Ben sizi çok özledim.
Sadece kendi hayatımla ilgili konuşmayı falan değil, kendi hayatımı zaten yaşamayı da biraz özledim.
Ki bu hala aslında öyle çok müthiş, mümkün bir şey de değil.
Ama düşündüğüm, üzerine konuşmak istediğim şeyler elbette çok fazla.
Ve bunları böyle bir süre pauze edebiliyorsunuz.
Bir süre bunları durdurup sonrasında belki kaldığınız yerden devam edebileceğinizi düşünüyorsunuz.
Ama aslında çok da böyle olmuyormuş. İnsanın yine hissetmeye, yaşamaya, üzerine konuşmaya ihtiyaç duyduğu şeyler hala o kadar arka planda yaşanmaya devam ediyor ki.
Hani aktif bir şekilde onunla ilgilenmeseniz de arkada açık olduğu için telefonun, bilgisayarın şarjını yiyen bir sekme gibi aslında.
Hayatın diğer taraflarındaki beni yoran şeylerin devamlılığı.
Evet ülke gündemi tabii ki hepimizi inanılmaz derecede yordu, yoruyor, endişelendiriyor.
Ama sadece buna odaklanmak gibi bir şey de çok gerçekçi olamıyordu.
Çünkü hayatın diğer alanlarında işte işi, okulu, sınavları, para kazanma kaygısı, kirası, ne bileyim doğanlar var, ölenler var, kutlanacak şeyler var, yası tutulacak şeyler var falan.
hakikaten çok yorucu dönemlerden geçiyoruz, geçeceğiz.
Ama yolun sonu bayram diyelim.
Tekrardan hoş geldiniz.
Ben Aydın'dayım.
Her zaman bu çok garip bir nostalji hissettiriyor bana.
Bunu her söylediğimde burada geçirdiğim zaman
buradan size seslendiğim bölümler aklıma geliyor.
Evde tek kaldım ve bir anda gerçekten liseye, ortaokula
ailemle yaşadığım o döneme döndüm.
Benim böyle bir ihtiyacım çok olmuyordu açıkçası ama
hani aileniz evden gidince hemen böyle ne bileyim
sigara içersiniz ya da karaoke yaparsınız
ya da işte sevgilinizi ararsınız.
Yasaklı bir şey tırnak içinde yasaklı bir şey
ya da tırnak içinde başka insanlar varken
yapmaya biraz da çekindiğiniz şeyleri yapmak
kendinizle baş başa kalmak için çok kıymetli bir zamandır bu.
Her ne kadar 27 yaşında olsam da gerçekten aile evine dönünce, sonra aile evinde kendi başıma kalınca bu heyecanı, bu hemen bir şey üretmeliyim paniğini yeniden hissettim ve mikrofonun karşısına geçtim.
Üstelik bu Aydın'a mikrofonu getirdiğim bir bölüm olacak.
Ne kadar kalacağım belli değildi.
Mikrofonumu getirdim ve muhtemelen yakın zamanda da döneceğim.
Dönmeme çok az kala mikrofonun karşısına geçebildim.
Ama bu sadece müsaitlik yaratmakla ilgili değil aynı zamanda psikolojik olarak da kendimi konuşmaya biraz hazır hissetmekten geçiyordu.
Dönüp dolaşıp aynı yere gelmenin ama asla aynı sen olarak kalmamanın bence yeterince üzerinde durmuyoruz.
Bunu yeterince konuşmuyoruz.
Bugün şöyle küçük bir yürüyüş yaptım.
Lisemin, ilkokulumun, ortaokulumun olduğu taraflara gittim.
Benim zaten ilkokulumla lisem yan yana.
Oradan geçtim.
Sonra böyle bir liseme girdim.
Çok büyük bir bahçesi vardır.
Zaten hep açıktır.
İşte gençler basketbol oynar falan.
Biraz böyle 10 yıl önce, yani 10 yıl önce ben oradan ayrıldım.
10 yıl sonra o aynı bankta oturup, ağaçların, dud ağaçlarının altında oturup
böyle basket sahasını seyrettim.
Müzik dinledim.
Cuma günü.
Bir cuma günü 17 yaşındaki Sima'yı nasıl hissediyordu okuldan çıkarken?
O heyecanı anımsamaya çalıştım.
Öyleyse benim hiçbir zaman çok nostaljisini hissettiğim,
ya keşke şu lise günlerine dönsek gibi mumla aradığım bir dönemim asla olmadı.
Üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen benim hatta birçok konuda kinim geçmedi bile.
Yani o örseleyen, yani o sizi örseleyen hocalar kendi başarısızlıklarını, o kendilerini gerçekleştireme işlerini hep sizin üzerinizden böyle sizi örseleyerek, sizi yavaşlatarak bir nevi acısını çıkartmak isteyen narsist hocaların arasında,
o aptal lise dramasında
hele biraz da
tırnak içinde voksanız
biraz da tırnak içinde
ah kedim geldi kucağıma
gel gel bu bizim ilk birlikte
bölümümüz olacak.
Ben kaldım yerine devam edeceğim.
Keşkek de yerleşti.
Yine konuklu bir bölüm oluyor gördüğünüz gibi.
Neyse devam ediyorum.
Yani tabii ki ben şunu demiyorum.
Ben yaşıtlarımdan müthiş ilerideydim.
Çok aydındım.
çok işte olgundum
falan demiyorum.
Çünkü
görünen köy kılavuz istemi falan
diyormuşum. Yani hani
öyle bir taraftan bakmıyorum
demek istediğim. Sadece belli
konularda evet daha
voktum. Yani
mesela homofobik
değildim ben lisede de.
Ya da politik bilincim vardı.
Ya da eşitlik
hala benim daha o zamanlardan
mücadelesini verdiğim bir şeydi.
Genel olarak eşitlik yine aynı şekilde arkasında durmaya çalıştığım bir şeydi.
Irkçı şakalar da yapmazdım mesela.
Çünkü lise birçok şeyin aslında ciddiyetsizce konuşulabildiği, dalgasının geçildiği.
Sonra böyle insanın hatta büyüyünce ben hiç lisede neymişim, neler diyormuşum falan şeklinde
kendi belki içine içine utandığı bir döneme de tekabül ediyor çoğunlukla.
Benim öyle değildi evet ama gelmek istediğim konu bu değil.
Benim için lise hiçbir zaman özlediğim bir yer olmamasına rağmen benim bugün lisenin bahçesinde oturmam sadece 17 yaşındaki Sima ile böyle yeniden buluşabilmemi belki de sağlayan bir ortamdı.
Ben lisedeki hiçbir arkadaşımla neredeyse görüşmüyorum.
Hiçbirini özlemiyorum.
Özleyeceğimi düşünmüyorum.
Bazen hatta böyle storylerimi kim izlemiş falan diye baktığımda evet bakıyorum.
Ona göre izleyin.
Görüyorum yani sizi.
Böyle liseden bazı insanların hiç böyle takipleşmediğim hiç iletişimimin kalmadığı insanların baktığını görüyorum.
Ve neden baktığını çok iyi biliyorum.
Hala aslında durup profilime bakıp belki belli bir yerde de benim hayatta nerede olduğumla kendisinin nerede olduğu ile bir kıyas içinde olduğunu bile hissedebiliyorum.
Bakın bunu gerçekten kendimi büyüklendirdiğim kendimi konumlandırdığım çok yüksek bir mertebeden söylemiyorum.
Benim mertebem birilerine göre yüksek, birilerine göre düşüktür.
Bunu da tartışmıyorum.
Ben en azından olmak istediğim yerdeyim.
Ya da şöyle diyeyim.
Olmak istediğim yere giden noktada hakikaten hala doğru güzergahtayım.
Durduğum noktalardan, dinlenme tesislerimden, otostopçularımdan durup arabayı kenara çekip rotamı yeniden oluşturuyorum yerlerden çok mutluyum.
Çok memnunum.
Ve bunun herkesin yaşadığı bir şey olmadığını biliyorum.
İçinde bulunduğumuz dünyanın bizi olduğumuz konumdan memnun etmeye teşvik eden bir yapısı olmadığını biliyorum.
Her neyse lise hakkında bu kadar konuşacağımı hiç düşünmezdim.
Ama işte gerçekten iyisiyle kötüsüyle hakikaten üzerine konuşulacak bir konsept lise.
Bugün oturduğumda o banka yani Aydın Lisesi benim ilk erkek arkadaşımın olduğu yer.
İlk aşık olduğum yer.
Bugün oradan dönüyorum.
İlk öpücüğümü aldığım köşe.
Sizin bu bölümün kapağında gördüğünüz o.
Belki de niye böyle boktan bir fotoğrafı kapak yapmış ki dediğiniz yer belki de.
Mesela benim ilk öpücüğümü aldığım yer 16 yaşımdaydım.
11 yıl önceydi.
Bu beni o kadar nostaljik hissettirdi ki o kadar garip hissettirdi ki
belki şu an yolda yanımdan geçse tanıyamayacağım insan
benim 11 yıl önce hayatımın aşkı falandı.
Ve bunu hiçbir zamanda yalanlamadım.
Bence bu müthiş bir şey.
Yani abi ben de kimleri hayatımın aşkı zannediyordum değil mesele.
O zamanki senin, o zamanki hayatının aşkı oydu hakikaten belki de.
Sen öyle istiyordun, öyle olmasını umuyordun.
Sonra hayat zaten aynı kalmadı ki o hayatın aşkı aynı kalsın. Biz yaşadığımız değişimi kabullenebilmek ve içinde bulunduğumuz halimizi, içinde bulunduğumuz gerçekliği içselleştirebilmek için sürekli bir önceki versiyona bok atma ihtiyacı duyuyoruz.
Ben bunu başka formlarda da görüyorum.
Mesela çok güzelleşiyorsun.
Kendince belki bir hedefin var.
Kilo almak istiyorsun.
Belki kilo vermek istiyorsun.
Ne bileyim belki bronzlaşmak istiyorsun.
Ya da saçlarını sarı yapmak istiyorsun.
Ve farklı amaçların var.
Belki yaşadığın evi değiştirmek istiyorsun.
Yaşadığın şehri değiştirmek istiyorsun.
Ama bunu yaptığında insanların sürekli bir önceki hali.
Küçümsemesi, azımsaması onu böyle.
Ve resmen aşağılaması benim de önceden çok yaptığım bir şeydi.
Beni çok mutsuz ediyor.
O yüzden bunu yapmamaya çalışıyorum.
Gerçekten çok o dönem, o içinde bulunduğu, 16 yıllık hayatında yaşayabileceği en yoğun hisleri bir insan için hissetti yani.
Bunu kabul etmek mükemmel bir şey.
Çünkü evet ben yaş alıyorum, büyüyorum, eski versiyonlarımdan çok daha bilgili, çok daha wise, hayata dair çok daha fazla sorumluluğu olan yetişkine dönüşüyorum.
Ama günün sonunda o 16 yaşındaki halim olmasaydı ben buralara bok gelirdim.
Bugün büyüklük yaptığım, belki yan yana olsak bana abla çekecek kız, benim bugünlere gelmemde çok büyük bir öncü aslında.
Ve o yüzden fark ettim ki insan gerçekten kendini mesken tutuyor.
İnsan dönüyor, dolaşıyor, aynı yere geliyor, aynı sokaklarda geziyor.
Belki de büyümenin bana kendini en derinden hissettirdiği şey buralara geri dönmek, aydına geri dönmek.
Çünkü sığamıyorum artık.
Kendime göre bir yer bulamıyorum.
Kendi tarzımda bir yerde belki oturamıyorum.
Bazı şeyleri almak istiyorum.
Gerçekten küçük şehirde bulamıyorum mesela.
Ama mevzu benim bunu bulamamam değil.
Benim ihtiyaçlarımın değişmesi.
Benim bazı ihtiyaçlarımın büyük şehirde bulunabilir hale gelmesi.
Benim bazı gitmek istediğim mekanların, izlemek istediğim filmlerin, katılmak istediğim etkinliklerin değişmesi.
haliyle ben çok büyük bir şehirde
ya da başka bir ülkede kendimi sık sık
kaybolmuş ya da çok küçük
her an böyle ezilebilir
kaybolabilir hissederken
böyle bir anda içine doğduğum
o küçük çembere geri döndüğümde
buraya sığamayışlarımda
görüyorum ne kadar büyüdüğümü
ne kadar olgunlaştığımı
şu an mesela bu bölümü
kaydederken bilgisayar
ekranından ne kadar değiştiğimi görüyorum
burnumda bir piercing var
Ellerimde yüzükler, ojeler
Kucağımda kedim
Yani 4 yıla kadar hayatımızda böyle bir varlık yoktu bizim
Ne kadar başka bir sevginin kilidi açılmış
Bugün mesela çıktık annemle
İşte bir şeyler aldım
Bir şeyler alabiliyorum çünkü
Anneme bir şey ısmarlayabiliyorum
Anneme bir hediye alabiliyorum
Ne kadar güzel
Ya da annem artık bana eve gelirken şunu alır mısın diyebiliyor
Ve ben aslında eve gelirken almamı istediği bir paket yumurtadan ekonomik özgürlüğünü kazanmış bir kadın olduğumu anlıyorum.
Gören gözler için bir cümle bir cümleden daha fazlasıdır.
Bunu çok seviyorum.
TikTok'da kesinlikle denk gelmişsinizdir.
Belki diğer sosyal medya platformlarında da kesin kesin kesin çıkıyordur karşımıza.
Ben TikTok'da çok gördüm.
Bu almost forgot that was the point.
This is the point gibi bir akım var.
Neredeyse her şeyin zaten bununla ilgili olduğunu unutuyordum.
Olay buydu lan.
Bu inanılmaz bir şey.
Çünkü zaten son birkaç ay hiçbirimiz için kolay geçmedi ve kolay geçmiyor.
Hala da bu zorluk artarak devam ediyor.
Çok dalgalı bir grafiğin içindeyiz.
Ama ben de tam böyle yeni başlangıçlar, yeni kapılar açılacak umuduyla İstanbul'a dönmüşken bir anda bambaşka bir kaygının içine girdim.
Yani konuşmazsam öleceğim hastalığı biliyorsunuz ki benim zaten kronik yani bende oldum olası olan bir hastalıkken bu sefer bir şey yapmak zorundayım.
Yani bu benim bizim son şansımız olabilir düşüncesiyle artık mikrofonun başına geçtiğim.
Mikrofonun başına geçmeyi bıraktım.
Sosyal hayatımda da ailemle de kendi başıma da konuştuğum tek konunun ülke gündemine dönüştüğü, bence zaten dönüşmesi gerektiği bir süreçten geçtim.
Geçiyorum.
Bunda bir beis görmüyorum ama ben bu kadar kendi hayatıma odaklanacağım, çok güzel adımlar atacağım,
kendime yatırım yapacağım diye geldiğim bir yerde bir anda her şey kapanınca ve tek bir konunun etrafında biz toplanınca böyle
tabii ki de benimle dengem şaştı.
Ve amacın ne olduğunu unuttum.
Bir anda o kadar fazla kaygı üstüme çöreklendi ki
yani ben şu an Napoli'de mi olmalıydım, İtalya'da mı yaşamalıydım,
yani oturum kartım var bunu heba etmemeli miyim,
Ben daha Paris'e gitmedim, daha şurayı görmedim.
Berlin'e gitmek istiyordum, gidemeyecek miyim?
Abi ben ne zaman mezun olacağım?
Tezi de artık yazmam lazım gibi gerçekten sayarken bile içimi boğazlayan
ve bakın bunları söylerken de şöyle demenizi istemiyorum.
Yani karının derde bak Berlin'de mi olsaymış falan.
Böyle düşünmeyeceğinizi de biliyorum ama düşünmenizi de istemem.
Çünkü mevzun Erdoğan'a olmamak değil.
İnsan bazen ben şu an başka bir yerde mi olmalıydım sorusuyla öyle bir kafayı yiyor ki seçeneğiniz Berlin değil oturma odası ya da yatak odası olsun.
Yine kafayı yedirtiyor.
Orada mevzu dilemmanın kendisi.
Sonra bir anda durdum ve dedim ki bir dakika.
I almost forgot that was the point.
Ulan unuttum.
bir an için resmen
zaten bütün olayımın
bu olduğunu unuttum. Ben bunu
istiyordum. Ben Türkiye'de
sevdiklerimle
belki gerekirse ortak bir derdin
etrafına toplanmak istiyordum.
Yalnız başıma bir huzuru
tercih etmektense.
Yağmur yağdığında mesela geçenlerde
İstanbul'da banyom akıttı.
Ya ben tam olarak bunu istiyordum.
Ben günün sonunda oflasam da
puflasam da İstanbul'da tek başıma
yaşadığım evimin
bırak banyosu aksın ya
bunu istiyordum.
Neredeyse unutmuştum.
O kadar büyük hedeflerin içine kayboluyoruz ki
şurada mı olmalıyım, burada mı yaşamalıyım,
bu işi mi yapmalıyım, okulu mu bitirmeliyim falan gibi
bazen insan gerçekten
pazar tezgahında mevsim meyvelerinin çıktığını görünce
yazın geldiğini hissedince
güneş çıkınca
kedisi böyle bir anda kucağına oturunca
bir gün böyle
ne bileyim belki akşam dokuzda elinde çayı, meyvesi, televizyonun karşısında otururken
ya da işte banyosu akıtırken ama tek başına yaşadığı, kendi kurmak istediği hayatın bir parçası olan evin banyosu akıtırken
bir anda fark ediyor.
Oğlum bütün amaç buydu lan.
Buydu.
Bu Berlin'e gitsen de böyle.
Napoli'de yaşasan da böyle.
Milyoner olsan nasıl olurdu onu bilmiyorum şimdi hiç.
Zenginlere giremeyeceğim.
Onları da relate edemeyeceğim.
Onların derdini de düşünemeyeceğim yani.
Hani bütün olay buydu zaten.
Bir nefes alabilmek de.
Ekmeği zeytinyağına bandırabilmek de mesela.
Bu basitliği doğduğum yere geri döndüğümde hissediyorum.
Aydın'a geldiğimde İstanbul'u özlediğimde hissediyorum.
Çok basit eylemler bana haz verdiğinde hissediyorum.
Keza aynı şekilde çok büyük şeyler asla beklediğim keyfi ve mutluluğu getirmediğimde hissediyorum.
İnsan kendini ne kadar mesken tutuyor?
İnsan ne kadar dönüp dolaşıp kendine dönüyor?
Bütün olayın bu olduğunu unutmuşum.
Lisemin bankında otururken bir anda hissettim.
17 yaşında bunları hayal edebilir miydin?
Hayatta dünyanın en iyi yerine gelmedin.
Dünyanın birden fazla zirvesi var.
Sen muhtemelen bir tanesine bile çıkamayacaksın.
Ama olay da bu değil ki.
17 yaşında bambaşka dertlerim vardı.
17 yaşında benim tek istediğim bacaklarımı inceltmekti.
Bu Tayyip dedikleri iki bacağın arasındaki boşluğun oluşabilmesiydi.
Göbeğimin dümdüz olmasıydı.
Kıvır kıvır saçlarımı sürekli düzleştirirdim, fön çekerdim.
Şimdi 27 yaşındayım.
Çok büyük bir kalın bacak savunucusuyum.
Hiçbir güç saçlarıma düzleştiricinin D'sini bile değiremez.
Bambaşka bir yerdeyim.
17 yaşındaki ben tatmin olur muydu olmaz mıydı tartışılır.
Benim onun 10 yıl sonraki versiyonu olduğumu bilse eminim bazı noktaları eleştirirdi.
Ama yan yana otursaydık yanında oturan o abla gibi olmak için çok fazla şey verirdi.
Ve benim ona çok güzel bir haberim var.
Çok fazla şey vermene gerek olmadan buralara geleceğiz.
Geleceksin.
İnsan bazen kendine de abla abi tavsiyesi vermeli.
benim de bu size naçizane tavsiyemdir.
Eh, insan kendini mesken tutuyor.
Arada kaybolmuş hissederseniz, gerilemekten çok korkarsanız
kendi içinize bir dönün, bir kendinize bakın.
Ben bizim kadar böyle gerilemekten korkup
şöyle kafasını kat ettiği mesafeye bakmak için
arkaya çevirmekten korkan başka bir toplum görmedim galiba.
Ama bunu yapmakta fayda var.
İnsanın kendi içine dönmekte, böyle saya söve terk ettiği yerlere bir yeniden gitmekte hakikaten fayda var.
Lisede tanıştığım bütün arkadaşlarım, liseden sonra bir daha hiç konuşmadığım o insanlar,
lisedeyken bile belki şu okul bitse de yüzünü bir daha görmesem dediğim ya da belki de yollarımızın hiç ayrılmayacağına inandığım insanların
birer birer evlendiğini, nişanlandığını, erkeklerin kelleştiğini falan görüyorum.
Sonra bu küçük karşılaşmalarda kendimle ve şu an hayatta nerede olduğumla ilgili edebileceğim cümleler, kurduğum, kurabileceğim cümleler beni o kadar mutlu ediyor ki.
Ay bilmiyorum.
Kendime müteşekkirim galiba.
Böyle.
Neredeyse bütün amacım bu olduğunu unutuyordum gerçekten.
Eğer siz de unutanlardansanız bu bölüm benden size gelsin.
Umutsuzluğa alışmayın.
Yatağa küs girmeyin.
ve arkadaşlarımızı serbest bırakın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
