
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
Başına gelen her şeyi açıklamanın ve belki de bazı acılara katlanmanın en kolay yolu, tüm olan bitenin daha büyük bir anlama hizmet ettiğine inanmak. Biliyorum. İnsan tekrar tekrar aynı hataları yapınca "ben ne salağım" diyemiyor tabii kolaylıkla. Bir ders, bir anlam, daha iyi bir şeyin habercisi olduğunu düşünmek varken üstelik. Ama o işler öyle değilmiş sanırım. E dinleyelim bakalım.
Transkript
Başıma gelen her şeyin bir anlamı olduğuna inanmanın
Ya da yaşadığım bütün üzüntülerin aslında bir ders olduğuna ve beni daha iyisine hazırlayacak hayatın yeni bir eşiği olduğuna inanmak çok rahatlatıcı.
Ama hala bu kadar şey yaşamaya rağmen hayatın içerisinde böyle akıp giderken genellikle üzüntülerin, yaşadığım ilişki paternlerinin ya da bana üzüntü getiren şeylerin aynılığını görmek ve değişmediğini fark etmek beni böyle bir durdurup düşündürdü.
Ya her şeyin bir anlamı olmak zorunda mı acaba?
Ya da sadece yaşamam, sürekli bunu tekrarlamam ya da sürekli aynı duyguların içinde dönüp durmam, çıkartmam gereken anlamın ta kendisi mi acaba?
Yani daha büyük bir şeye hizmet etmekten ziyade sadece bana ne kadar salak olduğumu ya da ne kadar aslında küçük bir şeyin içinde dönüp durduğumu
ve artık bir şeylerin benim hayatımı değiştirmesinden ziyade benim aksiyon almam gerektiğini mi bana söylüyor diye?
biraz düşünüyorum.
Ve haliyle tabii ki de bu düşünme sürecim
yine yeni bir bölüm olarak karşınızda.
Kendime hikaye yaratma arzusundan yaşamayı kaçırdığımı fark ettim.
Bazı hikayelerin ya da hayatımda başıma gelen bazı şeylerin
tesadüf olduğuna, kader olduğuna
ya işte kader galiba sürekli bizi karşı karşıya getiriyor dediğim şeylerin
aslında o kişiyle yolum kesiştiğinden
ya da ben nereye gidersem gideyim
O insan karşıma çıktığından değil, aslında benim bilinmez ve belki de çok daha iyi bir yola direksiyonumu çevirmektense o bilinmezliğin korkusundan kaçınıp aşina olduğum ve çoktan ezberlediğim, çok da bir yere gitmeyen, çıkmaz yollara sürekli direksiyonu çevirmemden kaynaklı olduğunu fark ettim.
Böyle söylemesi kadar kolay bir farkındalık değildi elbette. Oldukça yorucu, üzerine düşünmem gereken, böyle başımı ellerimin arasına alıp ben ne yapıyorum ya diye o farkındalıkla, hafif de kaygıyla, böyle insanın kendi içini kazdıkça kazdığı, kazdıkça kazdığı ve artık hiç farkında bile olmadığı odalarına ışık sızarken bir anda tamam ama ben şimdi tekrar yukarıya nasıl çıkacağım dediği o noktadayım.
İnsanın farkındalıklı olması çok güzel bir şey.
Ama bazen o farkındalık ne kadar derine indiğini ve artık yukarı çıkmanın o kadar da mümkün olmadığını gösterince insan gerçekten biraz panikliyor.
Geçenlerde After Sun'ı izledim bir iki gün önce.
Uzun süredir izlemeyi beklediğim ve sevdiğime de neredeyse emin olduğum bir filmdi.
Ve galiba çok sevdiğime de emin olunca o keyfi biraz ertelemek istedim.
Ama böyle o erteleme sürecinde de sıklıkla, ya acaba biraz overrated bir film mi?
Yani herkes konuşuyor falan ama bu kadar güzel mi gerçekten?
Ya da herkesin sevdiği bir şey bu kadar güzel olabilir mi? gibi bir mantıkla.
Bu ertelemem biraz böyle arttıkça arttı, uzadıkça uzadı.
Geçen günde oturdum izledim.
Ve gerçekten çok etkilendim, gerçekten çok sevdim.
Ve fark ettim ki aslında çok da anlattığım müthiş yoğunluklu bir hikaye ya da kesinlikle bütün olay perdesinin bir noktaya bağlanacağı böyle kilit bir ana teması bir mesajı yoktu bence.
Çünkü gerçekten hayatın bir kesitini, bir dönemini yönetmenin 11 yaşında babasıyla geçirdiği bir haftalık bir tatili anlattığı
Aslında tamamen bir anda kalış hikayesi, bir anı size anlatıyor ve gerçekten o kadar hayatın içindeki mutlaka birinin hayatına bir şekilde dokunuyor bence.
Benim gerçekten çocukluğuma, çocukluğumda ailemle yaptığım tatillere, o böyle her şey dahil tatillerde kişinin ödediği paraya göre bileğine bağlanan bilekliğin renginin değiştiği o 2000'lerin başındaki tatil köyü anlayışına beni döndürdü mesela.
Ve böyle nasıl eğleniyordum, neler yapıyordum.
Harbiden o dönem eğlenmek nasıldı benim için.
Çünkü şu anki eğlence anlayışım çocukken çok sıkıcı bulduğum bir şeydi.
Şu anda da çocukların eğlence anlayışını çok iyi duruyorum.
Bunlar sıkılmıyor mu acaba diyorum.
Ve böyle bana benim de bir zamanlar 10-11 yaşında olduğumu anımsattı.
Çünkü ben böyle her ne kadar çok romantik bir insan olsam da
sık sık böyle kendi çocukluğunu karşısına alıp da
o içindeki küçük kıza seslenen birisi olmadım.
O kadar da romantik değilim belki de.
Ya da hala daha çok da büyüdüğüme inanmadığım için
kendime dair bütün seslenişlerim
zaten hala daha büyütmeye çalıştığım çocuğum ta kendisine hizmet ediyor.
Bence bir hikaye yaratmak
ve insanlara güzel bir hikaye sunmanın
başkalarının onay almakta çok büyük bir bağlantısı var.
Ben şimdiye kadar hayatımdaki şeyler
insanlar onaylarsa
insanlar takdir ederse, başkalarının beğenisini kazanırsa ancak o zaman geçerli olurmuş
ve ancak o zaman bir şeye hizmet edermiş gibi düşünüyordum.
Bence hala da böyle düşünüyorum.
Aynı zamanda geçerli bir şey yapmazsam bu dünyada yaşadığım ve geçireceğim sürenin
ne kadar kıymetli olacağına dair de çok büyük şüphelerim var.
Hani maalesef evet büyük bir dünyada yaşıyoruz ama herkes kendi küçük dünyasında sorumlu
ve o küçük dünyada yaptığı şeyler aslında onun hayatını, yaşayışını, perspektifini şekillendiriyor.
Bence bu rasyonel bir gerçek.
Ama bir o kadar da peki ben neye hizmet ediyorum, paniğini yaşıyorum?
Evet gerçekten çok çok çok küçük, çok küçük bir parçayı, bir noktacıyı oluşturuyoruz.
Ama yine de bu çok daha büyük şeyler hissettiğimiz, olaylar olduğundan daha büyük yaşadığımız, deneyimlediğimiz gerçeğini maalesef değiştirmiyor.
Aslında ne yaşadığınız ya da yaşadığınız şeyin gerçekten başkaları tarafından ne kadar geçerli olup olmadığının çok da bir önemi yok.
Aslında güzel yapan galiba sizin ne kadar iyi bir hikaye anlatıcı olduğunuz.
Ama işimi şansa bırakmak istemediğimden galiba sadece hikaye anlatıcılığıma güvenmekten ziyade hakikaten de anlatmaya değer hikayeler yaratmanın hep peşinde oldum.
Ve yakın zamanda da aslında son birkaç yıldır da içinde olduğum dilemmanın temel sebebinin bu olduğunu düşünüyorum.
Herkesin çok gıpta edeceği bir aşk yaşamak, herkesin gıpta edeceği bir hayat yaşamak.
Bu gıpta edeceği bir hayat yaşamak noktasındaki tutkum zamanla çok köreldi bu arada.
Çünkü benim de çok gıpta ettiğim, inanılmaz derecede hayalini kurduğum şeyler gerçekleşmeye başladı.
Ve hayalini kurduğum esnada bana vereceğini düşündüğüm haz o kadar da gerçekçi olmayınca yaşarken
çok da başkalarının bu hikayeden ne kadar nemalanabileceği umurumda olmamaya başladı.
Ama galiba hala daha o insanların böyle gözünü dolduracak inanılmaz bir şey, ben de bunu istiyorum diyeceği bir ilişki yaşamadığımdan galiba.
Şu anki böyle hedefim oymuş ve hayat içerisindeki bütün amacım sanki o insanların seveceği, gıpta edeceği, o hikayeye dair, o dinlenmeyi hak eden aşkı bulmaya yönelik.
Ve bunun içerisinde çok fazla hata yaptığımı ve bu hataları da o en başta söylediğim ya her şeyin bir anlamı var işte, her işte bir hayır varla yetiştirmeye çalıştığımı fark ettim.
Biraz ondan bahsedeceğim bugün.
Ben iki sene önce Napoli'ye gittiğimde, orada kendimle ilk defa belki de tanıştığımda ve bu kadar fazla yalnız zaman geçirdiğimde biraz daha aslında vaat edilen ve çok da sahip olmadığım gençliği yaşamanın heyecanı içerisindeydim.
Çok aslında bütün insanlığın ortaklaştığı o hisleri, duyguları 2020'li yıllarda kendi içerisinde yaşayan, kendi yöntemleriyle yansıtan,
işte storyler atan, göndermeli postlar paylaşan, ne bileyim hangi şarkının hangi sözü içinde bulunduğu duyguyu tam anlamıyla ifade ediyonun arayışına geçen ve
Ve her zaman kendi duygularını onun yerine başkalarının ifade etmesine ihtiyaç duyan bir jenerasyon içinde hem bunu deneyimledim.
Hem de kendi duygularımı kendi içimde ifade etmenin her zaman böyle yollarını aradım.
Ve böyle bir kendimle tanışma, kendimi keşfetme ya da belki de kendimi kaybetme yolu diyebilirim.
İşte bu yoldayken birisiyle tanıştım, bir İtalyanla.
ve bu benim kafamdaki o mükemmel hikayeyi aslında oluşturacak çok güzel bir temele işaret ediyordu.
İnanmıyorum ya bir Türk kızı işte şans eseri bir şekilde İtalya'ya düşüyor yolu
ve sadece 6 ay kalacak orada ve bir İtalyanla tanışıyor.
Tamam. Sonra herkes gibi o da bunun bir yaz aşkı olup geçeceğini düşünüyor.
Ama sonra geçmiyor yani iletişimde kalıyorlar sürekli.
çocuk Türkiye'ye geliyor. Ailesiyle
tanışıyor. Sonra bir şeyler oluyor.
Ayrılıyorlar ve
aradan bir buçuk sene geçiyor
ve kız diyor ki ben artık bu
ülkeye gitmeliyim ve bir şekilde
oraya taşınıyor ve artık
aynı ülkedeler falan. Ne kadar böyle
kulağa ideal
kendince aroması olan bir hikaye
gibi geliyor değil mi? Yani bilmiyorum. Belki sadece
bana öyle geliyordur ama zannetmiyorum.
Böyle inanmıyorum ya.
Aradan o kadar zaman geçmiş. Hala
iletişimdesiniz ve artık
aynı ülkedesiniz falan. Evet,
okey. Ne kadar güzel ya. İmkansızları
mümkün kıldık falan.
İşte öyle olmadı. Ve galiba
bu benim yaşadığım en büyük hayal
kırıklıklarından bir tanesi oldu. Bu
daha büyük hayal kırıklıklarım
olmadığına sevineceğim bir şey mi olmalı?
Yoksa gerçekten
aslında yaşayabileceğim
en büyük hayal kırıklığı bu muydu?
Bunu da bilmiyorum. İnsan
sürekli kendi kendine jürisi
olduğunda ve yaşadığı şeyleri kritik
ettiğinde artık
yaşadığı duyguları inanılmaz derecede
değersizleştirmeye başlıyor.
Belki gerçekten yaşadığım şey
bir başkasının çok kolaylıkla
kaldırabileceği, bir başkasının da
benim yaşadığımdan çok daha büyük
bir sancıyla yorulabileceği
bir şey olabilirdi. Ama
sürekli bu kritik içerisinde
olmak ve kendi yaşadıklarımı
yorumlamak belki de gerçekten
beni o, bunların hepsinin
bir anlamı var. Biz işte yollarımız
tekrar kesişti. Demek ki biz birlikte
olmalıyız. Bizim demek ki kaderimiz bu.
İnancına beni çokça
sürükledi. Ve sonra
durup fark ettim ki
insanlara sunduğum belki güzel bir hikaye
var. Ya da gerçekten
hakikaten de sürekli ve sürekli
yolum bu insanla tekrar tekrar
kesişiyor. Yani evet onun ülkesine
geri geliyorum ve artık burada yaşıyorum
ama farklı uçlardayız
ve yine de yollarımız kesişiyor.
Yine de bir şarkıda karşılaşıyoruz mesela.
Yine de bir fotoğraf aynı anda karşımıza düşüyor.
Ya da eminim o da bir şey gördüğünde benim hatırladığım o spesifik anı hatırlıyor.
Evet, okey.
Ama acaba gerçekten hayat mı bizi bir araya getiriyor?
Acaba gerçekten bizim yollarımız mı kesişiyor?
Yoksa ben bu daha da bilinmezliğin içine kendimi oturttuğum hayatımın bu yeni döneminde, farklı bir ülkede, farklı bir yerde ve bir sonraki adımın ne olacağını çok da rahatlıkla kestiremediğim bir dönemde,
aşina olduğum ve belki de şu anki içinde bulunduğum yabancılıklar silsilesinde
hakkında bir şey bilmeye dair en yakın olduğum insana, yola, şehre mi sürekli yönümü çeviriyorum?
Bu gerçekten bu insanı benim kaderim mi yapıyor ve karşıma çıkartıyor?
Yoksa ben bildiğim yollardan şaşmamaya mı devam ediyorum?
Bunların hepsi, bütün sorular bir anda aklıma çullanınca
Dedim ki benim galiba kendime hikaye yaratma arzum benim bir şeyleri yaşamamı çok engelledi.
Geçenlerde bir arkadaşıma böyle bütün bu sürecin çok kısa bir özetini geçtim.
Ve bu özeti geçerken bazı kilit noktaları tabii ki atlıyorsunuz.
Ya artık gücünüz yetmiyor, ya artık bunları siz kendi kendinize konuşurken bile duymak istemiyorsunuz.
Ya da karşıdakine bunu verirseniz o hikayenin büyüleyiciliği kaçacakmış gibi hissediyorsunuz.
Ve yüzeysel olarak anlattığımda kendim bile çok güzel bir hikaye olduğuna, çok böyle tutkulu bir aşk hikayesi olduğuna ben de inandım gerçekten.
Ve unutlandım yani bir şeylerin tekrardan filizlenebileceğine ve düzelebileceğine dair.
Sonra durdum ve düşündüm dedim ki bu hadi diyelim çok güzel bir hikaye, çok güzel bir senaryo.
Gerçekten bomba gibi bir şey anlatıyor.
Bir hikaye...
Nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Ayayı güzel yapan şey, ona harcanan emek ya da arkasında, arka planına ne kadar çaba harcandığı o kadar da değil bence.
Önceleri böyle düşünüyordum.
Güzel hikayeler güzel yazarlardan çıkar.
Güzel filmler çok başarılı yönetmenlerin, senaristlerin elinden çıkar.
Sadece Hollywood filmleri izlediğim bir ergenlik dönemim oldu mesela.
Ama sonrasında fark ettim ki en boktan film bile, en boktan hikaye bile arka planında zaten çokça emek barındırıyor.
Aslında onu güzel yapacak olan biraz doğru kitleyle ne kadar karşılaşıp karşılaşmadığı.
Ben de galiba bu hikayeyi o an anlattığım kitleye göre şekillendirip onlardan da o beğenilen, o ne kadar güzel bir hikaye denilen o reaksiyonu aldığımda ben de aslında tatmin oluyordum.
Ve belki de bu hikaye içerisinde çektiğim acıları biraz daha anlamlı kılmaya çalışıyordum.
Yani validasyon oluyordum aslında, tamamlıyordum.
Yani evet ona ihtiyacım karşılandı.
Hikayeyi güzel hatlarıyla anlattım.
Bu hikayenin, bu filmin kitlesine uygun bir şekilde onlara sundum.
Onlardan beğeni aldım.
Ve hala arka planında benim çektiğim acıları bilmiyorlar.
Ya da yaşadıklarımı ya da gerçekten mutlu olup olmadığımı.
Ama ben onayımı aldım diye.
Ama sonra baktım ki bu onaylar da bir noktadan sonra işe yaramamaya başladı.
Benim galiba insan olmakla ilgili en sevdiğim şeylerden bir yenisi de bu.
Siz ne kadar rol yaparsanız yapın.
Ve gerçekten bu ne kadar uzun süre işe yararsa yarasın bir noktada gerçekten duygularınız alarm vermeye başlıyor ve diyor ki yani her şey o kadar da yolunda değil.
O noktalarda gerçekten galiba insanın kendisini dinlemesine ihtiyacı var ya da o en başta söylediğim her şeyin bir anlamı olmak zorunda değil.
Yani her şeyin evet bir anlamı var aslında ve belki de anlam şu artık bırak artık bırak artık bundan güzel bir hikaye yaratmaya çalışma.
Belki de bu hikaye güzel bir hikaye yaratmaya çalışırken kendini tarumar eden ve elinde sonunda pes etmeyi bırakmayı öğrenen bir genç kadının hikayesidir.
Neden bu olmasın diye bana biraz fısıldamaya başladı.
ve sonra durup şey düşündüm.
Dün hatta bunu bir arkadaşıma söyledim.
Aslında beni tam anlamıyla bu bölümü
kaydetmeyi iten de söylediğim bu cümle oldu.
Çok güzel bir film izlemiş
olabilirsin. Herkes ayakta
alkışlar. Onu beğenmeyen kimse yoktur.
Gerçekten
herkes inanılmaz derecede
beğenmiştir bu hikayeyi, bu filmi.
Ama onu bir de galiba
set çalışanlarına sormak lazım.
Onlar da en az izleyici kadar,
dinleyici kadar eğlendi mi bunu yaparken?
Ve ben galiba bu setin bir çalışanı olarak kendi hikayemde o kadar da keyif almadığımı fark ettim.
Ve arka planda dönenleri bildikten sonra o koltuğa oturup o filmi izlediğinde ne kadar güzel bir işçilik çıkartmış olursan ol o kadar da keyif almıyorsun.
Çünkü bazen sunduğunla yaşadığının o kadar da ortaklaşmadığını görünce insan bir şaşıp kalıyor gerçekten.
O zaman düşünmeye başladım yani bu insanlara bir hikaye sunacaktım ya da onların onayını alacaktım da ben de neticesinde bir insan değil miyim?
Ben de aslında bir hikaye anlatıcısı olmak kadar bir hikayenin dinleyicisi de değil miyim?
Aynı zamanda bunu yaşıyorum da.
Bütün karakterlerim hem yaşıyorum hem yazıyorum hem sonrasında sayfaları tekrar tekrar çevirip okuyorum.
Ben de bundan keyif almayı hak etmiyor muyum aslında?
Tabi bu dilemmalar, bu sorular birbirini kovalamaya başlayınca bir oturup düşündüm yani.
Benim aslında herkesten önce kendime güzel bir hikaye borcum var.
Ve belki de güzel bir hikaye yaratmanın ilk kuralı insanın kendi mutluluğunun peşinde olması.
Ne kadar mutlu olduğunu göstermek, insanların gözünde mutlu bir izlenim çizmek ya da insanların gıpte edeceği bir hikaye yaratmak değil.
Ya da yaşanan bütün şeyleri belli bir anlama dayandırıp insanların tamam tamam biz kabul ediyoruz, sorun yok demesi değil.
Çünkü benim bu yaşadığım ve örnek verdiğim ilişkide içerisinde bulunduğum süreci, durumu ya da yaşadığım üzüntüleri yakınen gören insanlar oldu çevremde.
Arkadaşlarım oldu, annem oldu.
ve benim tekrar tekrar kendimi ikna ettiğim ve yolumun kesiştiğine inandırmaya çalıştığım bu hikayede
en büyük endişem bu insanların nasıl bir yorum yapacağıydı aslında.
Yani bu insanlar benim üzüntümü çok gördü ve ben şimdi onlara nasıl tekrardan bu yola girdiğimi söyleyebilirim
ya da tekrardan nasıl aynı hatayı yapmak istediğimi söyleyebilirim diye.
Ve sonra gerçekten çevremden kimse korktuğum gibi bir tepki vermedi.
Herkes aslında hata yapabileceğimi, istediğimi yapabileceğimi, bu hayatın benim olduğunu ve ben mutlu olduğum sürece onların da mutlu olacağını söylediler bana.
Ve bunu görünce de aslında hem çok rahatladım hem de o hikaye anlatıcılığına inanılmaz derecede atfettiğim anlam bir balon gibi söndü.
Tatmin etmeye ve onların ulaşacağı tatminle kendime bir kabulikallik hissettirmeye dairdim.
Bu kadar çabaladığım bu yolda aslında kimsenin o kadar da her şeyi, o olayı bizzat yaşayan kadar umursamadığını fark ettim.
O yüzden bütün bu hikayeler, anlamlar, her şeyin bir anlamı olmak zorunda mılar?
Bir anda böyle güzel bir şey yaşamanın arzusundan daha da önemli olmaya başladı benim için bu soruların cevabını araman.
ilk sorduğum soru şu oldu.
Neden bu kadar her şeyde bir anlam aramaya çalışıyorum?
Yaşadığım üzüntüler ya da aslında kovaladığım şeyin zamanında yaşadığım mutluluğun peşine düşmekten ziyade
hala daha belki bir gün gerçekleşebilecek bir mutluluk olduğunu görmek.
Haliyle bu kadar içinde sürekli dönüp durduğum o çemberin, sürekli içerisinde bulunduğum o kısır döngünün
ya da sürekli yaşadığım üzüntülerin, mutsuzlukların, acıların aslında yaşanan bazı şeylere dayandırılmadığını da bilmek.
Hani çok güzel şeyler yaşadım ben ve bunu tekrar kazanmak istiyorum da olmadığını bilmek.
Baya hani gerçekten beni omuzlarımdan tuttu ve böyle bir sarstı, bir dur, bir soluklan.
Hayatta her şey yaratmakla, sunmakla, onay almakla büyük bir anlama işaret etmekle ilgili değil Simay.
Bir dur, bir dur dedi yani.
Ve durdum, düşündüm, not aldım, ağladım, arkadaşlarımla konuştum, kendi kendime konuştum ve şimdi de aslında kendi kendime konuşuyorum, sizinle konuşuyorum.
İnsanın bu hayatta sahip olabileceği en büyük rahatsızlık bence vicdan azabı.
Ve bu vicdan azabı özellikle insanın kendisiyle ilgili ise çok büyük bir rahatsızlığa yol açıyor.
Bir anda durup insan kendine yaptığı haksızlıkları ya da kendine yapılan ve ses çıkartmadığı belli başlı olumsuz şeyleri görünce ben buna nasıl müsaade ettiğimin çok büyük bir dilemmasını yaşıyor.
Gerçekten bu sorgu süreci insanın ömründen ömür götürüyor.
Haliyle bu vicdan azabını bastırmak ya da buna belli nedenler dayandırmak her zaman bu işin en kolay çıkış noktası.
O yüzden anlam arıyorsun.
Ya işte ben tekrar üzüldüm ama, tekrar bu yola girdim ama pişman değilim ya.
Çok büyük bir ders çıkarttım.
En azından içimde kalmadı.
En azından keşke demedim.
Benim her zaman bahanelerim buydu.
Tekrar tekrar kendimi aynı şeyin içinde görüyordum.
Ve gerçekten o dalgası geçiren artık klişe olmuş cümlelerin neredeyse hepsini kullandım.
Bu sefer çok farklı.
Artık çok değiştik.
Bu sefer şartlar çok farklı.
Artık şöyle, artık böyle.
Ve her bahanemde tekrar aynı şeyin gerçekleştiğini fark edince bu sefer baya baya bahanelerimi böyle sanki bir depo varmış ve ben oradan böyle gıdım gıdım kullanıyormuşum gibi tekrar aslında aynı şeyin gerçekleşeceğini de bildiğimden böyle şey ya arkadaşlarımla paylaşmıyordum ya üzüntülerimi kendime tutuyordum aman birisi çıkar da ben demiştim der diye.
ya insanlara farklı bir hikaye satıyordum
ya mutsuzluklarımı mutlulukla güzelliyordum
ya da şey diyordum
ya evet şöyle oldu ama benim de hatalarım var
hep bir anlam arıyordum
çünkü o vicdan azabını başka türlü bastırmam mümkün değildi
çünkü o içimdeki ses sürekli bana şunu söylüyordu
Simay biz bunu kendimize niye yapıyoruz
ve benim o sese bir şey sunmam gerekiyordu
ben de hep bir anlam arıyordum
bir anlam arıyordum
sonra durdum dedim ki her şeyin gerçekten bir anlamı olmak zorunda değil
Belki de bütün bu yaşananların tek bir anlamı vardı.
O da bana artık durmam, bırakmam ve sadece önüme bakmam gerektiğini söylüyordu.
Ama ben sadece bunu gösteremedim.
Ve belki de kendime hikaye yaratma arzusundan da sürekli hata üstüne hata yapmaya,
sonra yaptığım hatalara, anlamlar aramaya, bunları çok büyük derslermiş gibi görmeye hep kendimi yönlendirdim.
Ve bu bölüm aslında hem her şeyin bir anlamı olmadığına artık inanan hem de bu kez hikayesi inanılmaz güzel bir aşka, inanılmaz güzel bir başarıya ya da herkesin onayına ihtiyaç duyan ve o onayı alan bir kadından ziyade nihayet sadece yaşayan herkes kadar ve belki herkesten de fazla aynı hataları tekrarlayan
ama herkesin öğrenme şeklinin ve öğrenme noktasının, anlama kapasitesinin farklı olduğunu nihayet kabul eden
ve artık sadece kendi önüne bakmak isteyen başka bir insanın hikayesi galiba.
Yani her şey bir hikaye.
Çünkü her şey oluyor.
Bir masayı, bir balkonu, bir manzarayı, sabah yaptığınız kahvaltıyı güzel yapan şey ne kadar lezzetli bir şey yediğiniz olmayabilir bazen.
Bazen ne kadar iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunuzla ilgilidir.
Ne kadar iyi dillendirdiğinizle ilgilidir.
Ve hatta bazen hiçbir şey anlatmak zorunda da değilsinizdir.
Bazen sadece tadını çıkartmak bile, yani o hikayeyi anlatmaktan ziyade yaşamak bile
belki de en güzeli, en kıymetlisidir.
Ben galiba muhtemelen tekrar tekrarlayacağım bazı şeyleri.
Muhtemelen her zaman bir hikaye anlatma ve bu hikayenin herkes tarafından beğenilmesi arzusunda olacağım.
Ve bu hikayenin aslında temel konsepti de yaşamının ta kendisi olacak.
Ama tek dileğim bu özelliğimin değişmesi değil sunduğum hikayelerin kitlesinin başkalarından ziyade ilk öncelikli olarak kendim olduğunu kabul etmem olacaktır.
Hem kendime hem de benim gibi büyük hikaye anlatıcılarına en büyük temennim budur.
Bu hayatta nasıl bir hikaye yazarsanız yazın, yaşarsanız yaşayın.
Hangi anlamları bulur ya da hangi olayları hangi anlamlarla kompansa ederseniz edin.
Umarım her zaman ve her zaman fikrini, beğenisini ve mutluluğunu önemseyeceğiniz ilk kitle her zaman kendiniz olursunuz.
Galiba o zaman hayatın tadı çıkıyor.
Çünkü galiba o zaman başkalarının beğenisini kazanmayan ya da başkalarının onayından geçmeyen bir hikaye anlattığınızda arkasında daha böyle kapı gibi durabiliyorsunuz.
Çünkü sadece anlatmaya odaklanmaktan ziyade hem yazıp hem oynamış oluyorsunuz.
Umarım sadece yazıp anlatmaktan ve başkalarının gözündeki pırıltıyı görmekten ziyade kendi gözlerimi pararlatacak şeyin peşinde olmaya devam ederim.
Umarım onun peşine düşebilirim.
Hala aslında çok gerisindeyim bunun.
Ama farkındalıklı olmanın, o başta bahsettiğim insanın kendi içinde hiç aralanmamış perdeleri sürekli açmasının,
girilmemiş kuyuları kazmasının belki de böyle arada güzel özellikleri de çıkıyor.
Belki o farkındalık biraz da insanın neyi istediğini ve neyi istemediğini fark etmesini sağlıyor.
Öyle yani.
Bu bölüm karmaşık da oldukça oradan aldım oraya gittim.
Ama bölümün adında da olduğu gibi eğer bu bölümün neyi anlattığını tam olarak anlayamadıysanız her şeyin bir anlamı olmak zorunda değil.
Umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin.
Kendinize çok iyi bakın.
Yakında görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
