
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
Sizden gelen soruları yanıtladığım "her jenerasyona bir güzin abla lazım"ın ilk bölümü karşınızda. Devamında görüşürüz! Bana yazmaktan çekinmeyin ve Wiser'daki kürasyonlarım için takipte kalın!
Music from Uppbeat:
https://uppbeat.io/t/jonny-boyle/easy-does-it
License code: EY6SSTPZ8COUJQDC
Transkript
Herkese merhaba. Senokiz Neymişsin 34. bölümüne hoş geldiniz.
Bu bölüm sizden bazı sorular istedim.
Üzerine fikrimi merak ettiğiniz soruları ya da benden cevabını duymak istediğiniz belli başlı şeyleri sormanızı istedim.
Gerçekten çok fazla soru geldi. Öncelikle teşekkür ederim.
Bazıları üzerine uzun uzun konuşulabilecek şeyler.
Bazıları belki çok kısa cevaplarla aslında tamamen fikrimi beyan edebileceğim şeyler. Göreceğiz.
Sorulara çok detaylı bakmadım. Burada yanıtlayacağım sizinle.
Bence her jenerasyonun bir Güzin Abla'ya ihtiyacı var.
Ama eminim ki Güzin Abla da yıllarca bir köşede insanların dertlerine derman olduğu için
bu kendi dertlerine de kolaylıkla çözüm bulduğu anlamına gelmiyordur.
Nitekim benim de muhtemelen çözemeyeceğim.
Hem kendimde hem bana sorduğunuz sorularda çok çabuk yanıtlayamayacağım
ve belki de fazlaca üzerine düşüneceğim şeyler olacak.
Ama tabii ki ben hiçbir şeyin karar merciği değilim.
Ama fikrime değer vermeniz çok hoşuma gitti.
O yüzden hazırsanız başlayalım.
Beklentiler sadece üzer.
Şimdi bu güzel bir klişe.
Ben beklentilerin sadece üzdüğüne kesinlikle inanmayan bir insanım.
Bu arada içi boş beklentiler de olabilir.
Yani içi boştan kastım.
Hani sitin sene gerçekleşmeyecek bir beklenti olsun.
Yani çok imkansız bir şey olsun.
artık. Ölümsüzlük olsun ya ne
bileyim. Uçmak olsun
yani falan. Yine
bak bana imkansız gelmiyor mu? Hadi böyle bir şey
olsun. Ben bunun yine de
üzüleceğini düşünmüyorum. Çünkü hani
bu biraz artık böyle gerçekten
adım adım büyüdükçe
artık çok fazla
hayatın hızla akıp
akmaması değil de mevzunun. Senin gerçekten
yavaş yaşamaya başladığın bir döneme
gelince
her şeyden böyle fayda
çıkartmaya çalışıyorsun. Hani
mesela böyle nasıl anlatsam.
Ben bazen özellikle
üniversitedeki o öğrenci evindeki
ilk yıllarımda atıyorum
böyle bir tencereyi temizleyeceksen
böyle
tencereyi çöpe atasım gelirdi.
Ve onun dibindeki
o bir şeyi kazımak, ona böyle
sıcak sular bilmem ne beni çok uğraştırırdı.
Ama sonra büyüdükçe
ben de tıpkı annem gibi
ya bunun burası
yenir diye işte meyvenin
Daha zevk sınırlı kullanmayı, çay poşetinden kendime göz torbası yapmayı, sürekli bir şeyleri kullanmayı öğrenmeye başladım.
Bunu beklentiye nasıl bağlayacağımı sorarsan sevgili dinleyicim ben de bilmiyorum.
Ama demek istediğim şu, hani böyle seni boğan, seni sıkan, yapmak istemediğin şeyler bile artık biraz biraz sonra her şeyden onun maksimum kullanabileceğin verimini almaya gelmeye başladığında beklentiler de aynı noktaya evriliyor.
Çok büyük bir beklentin ya da çok gerçekleşebileceğini düşündüğün ama olmayan bir beklentin seni evet üzebilir.
Ama bu beklentilerin sadece üzceği anlamına gelmiyor.
Çünkü ne istediğini görmeye, belki ondan alabileceğin maksimum verimi almaya
ya da maksimuma ulaşamasan bile bir noktada bir şey kazanmaya, odaklanmaya başlıyorsun.
Bu belki de büyümenin bir parçası.
Bilmiyorum.
Herkesin büyümesi de kendine göre.
Yani bir ağacın bütün dalları aynı yöne uzamıyor sonuçta.
Ama beklentilerin sadece üzdüğünü kesinlikle düşünmüyorum.
Sadece biz beklentilerimiz gerçekleştiğinde bunların bizim beklentimiz olmadığını, şans olduğunu ya da dünyanın bunu bize armağan ettiğini inanmaya kanalize olmuş gençler olduğumuz için,
her zaman kötüden pay çıkarttığımız için olmayan şeyler de bu benim beklentimdi ve olmayarak beni üzdüğü düşünüyoruz.
Ama hayır, gerçekleşen şeylere baktığında hayatında bir zamanları onların da beklentiden ibaret olduğunu bence göreceksin.
İnsanları nasıl salacağız? Bir diğer soru.
Bu konuda fikre alınacak son insandım bence.
Ta ki bir noktadan sonra artık insanları salmaya başlayana kadar gerçekten bir an geldi.
Ve böyle of dedim yani of.
Yeter ya hani yeter.
5 kişilik bir ailede 4 kişilik pastada benim canım pasta istemiyor diyen kişi annedir falan.
Ben buna çok sinirleniyorum.
4 kişilik pastayı da 5 kişiye paylaştırabilirsin.
Başka insanlara verdiğin zamandan dolayı kendine hiç zaman vermemek, kendine hiç önem sarf etmemek gibi bir şey söz konusu olamaz.
Bunu paylaştırmak mesele.
Ama bir noktadan sonra dönüp baktığında o payı verdiğin insanların aslında hiç hak etmediğini de görüyorsun.
Ve yegane orada o pastayı kesenin, servis edenin ve ondan büyük bir dilim hak edenin sen olduğunu görüyorsun.
Bence insanları salmaya çok gerek yok ama eğer onlara verdiğin kendinden almaya başlıyorsa kesinlikle salmak gerekiyor.
Ben insanları nasıl salmaya başladım?
Şöyle söyleyeyim.
Ben insanların hayatında sürekli kendimi hatırlatmazsam, onlara mesaj atmazsam, komik olmazsam, onları güldürmezsem, entertainment bir karaktere sahip değilsem insanların beni unutacağını düşünüyordum.
Nitekim böyle oldu bazen insanlarda.
Sen böyle değildin, sen önceden böyle değildin diyenler oldu.
Benim depresif dönemlerimi kendilerine yük gibi görenler oldu.
Benim artık onların eskisi kadar işine yaramayacağımı fark edince beni hayatından aşama aşama uzaklaştıran insanlar oldu.
Onlar mı beni saldı, ben mi onları saldım bilmiyorum.
Ama kendiniz olduğunuzda, kendi istediğinizi yaptığınızda zaten sizi hayatından çıkartanlar ya da kalanlar çok basit böyle bir ilkokulu attım yuttuğumu gibi takımlar belli oluyor aslında.
Ve gerçekten bir noktadan sonra sürekli konuşmadan da biriyle çok yakın arkadaş olabileceğinizi,
bazen mesajını vermeseniz de sizin bunu bilerek ya da bir art niyette ya da bir işte imayla yapmadığınızı
Sadece içinizden geleni takip ettiğinizi bilen ve buna saygı duyan insanlar yavaş yavaş etrafınızda birikmeye, oluşmaya başlıyor.
O yüzden bence insanları salmanın en kolay yolu kendi içinden geleni yapmak.
Çünkü zaten bu birilerinin işine gelmiyorsa onlar seni salacaktır.
Sevgiler.
Kendini takdir etmekten yoksun olmak.
Bu yine benim çok fazla yaptığım bir şey.
Ama çok da kırmaya çalıştığım bir şey.
bence insan kendinde bir şeyleri fark ettikten sonra ben böyleyim demekten ve bunun altına saklanmaktan vazgeçmeli.
Yani evet böylesin ve bunu fark etmek çok güzel bir şey.
Çok büyük bir farkındalık.
İnsanın kendine dair duyduğu farkındalık inanılmaz göz açıcı bir şey.
Dünyayı tamamen farklı bir perspektiften görmeye başlıyorsun.
Yalan değil.
Ama artık buna sığınmamak gerekiyor.
O yüzden kendini takdir etmekten yoksun olduğunu fark ettiğinde artık bunun için bir şey yapmak zorundasın.
Yani ben bunu uzun süredir söylemek istiyorum ve belki alttan alta söylediğim şeylerle de bunu promote ediyorum ama bunu açık açık söylemek istiyorum.
Bence bir insan kendine hak ettiğinden azına tamah ettiğini fark ediyorsa, hak ettiğinden azını alıyorsa, bunu kendine de yapıyorsa sadece başka insanlar için değil kendine de hak ettiği takdiri, sevgiyi, öz saygıyı, zamanı vermiyorsa
bence bunu aşama aşama öğrenebileceği en güzel yöntemlerden bir tanesi kesinlikle terapi.
ben tabii ki Türkiye'de
lütfen terapiye gidin
terapiye gitmek zorundasınız diye bunun
influence edebilecek bir durumda
değilim çünkü terapinin
maliyetini ve
zaten hayatta kalmanın ne kadar maliyetli olduğunu biliyorum
ama gerçekten bunun için
özellikle gençlere yardım eden
hem çok fazla terapist hem çok fazla
yeni psikolog
hem de böyle artık
topluluklar, dernekler
klinikler mevcut bence kesinlikle
Ve zaten bu arada hani out of context kesinlikle terapi bir insanın kendine yapabileceğin büyük yatırımlardan bir tanesi.
Ve kendin için bu kadar büyük bir şey yaptığında kendini adım adım kabullenmeye, takdir etmeye başlıyorsun.
Takdir sadece başarıdan ve bir şeyleri böyle üstüne bir çizik atmaktan ibaret değil.
Başarısızlığı da yapmak isteyip tam olarak ulaşamadığın şeyleri de takdir etmek gerekiyor.
Mesela ben spora geri başladım.
Koşu bandına biniyorum yani bir şey yapmıyorum çok.
Ve bazen diyorum ki tempomu artırıyorum.
Mesela diyorum ki tamam şimdi 3 dakikanın ansap koşacağım.
Koşamıyorum.
Çünkü çok uzun süredir spor yapmıyorum.
2 dakikamı koşuyorum.
Bunu istediğime ulaşamadığım için bir başarısızlık olarak görmektense
düne kadar, bir haftaya kadar, bir aya kadar hiçbir şey yapmayan bir insandan yani fiziksel hareket namına
Şimdi hiç değilse bir saatlik yürüyüşünün arasında böyle ikişer dakikadan koşu sıkıştıran bir simaya evrilmek var.
O yüzden her zaman yaptığım şeyin beklentime uymasını beklemiyorum.
Kendimden beklediğimin %100'üne ulaşmaya ne kadar çalışsam da bunun olamayabileceğini de kabulleniyorum.
Ve her zaman yaptığım kısmına en azından onu hayal edebilmeme, kendime onu bir challenge olarak koyabilmeme her zaman böyle gururla bakmaya çalışıyorum.
Çünkü gerçekten insanın kendine takdiri kendi içinden başlıyor.
Geçen bölüm söylemiştim ben psikoloji okudum, şöyle yaptım, böyle yaptım falan.
Bu benim normalim gibi geldiği için kendimi takdir etmiyordum.
Ta ki biri bana kendi okuduğum bölümle ilgili onun bölümü olmamasına rağmen ahkem kesene kadar.
O zaman işte içimde bir öfke yükseldi.
Bence bunu kesinlikle beklemeyin.
Birilerinin sizi takdir etmesini beklerseniz ya da birilerinin sizin yaptığınız şeyi küçümsemesini beklerseniz
kendinize dair bir takdir duygunuzun gelişmesini görmek adına dünya bizi çiğ çiğ yer.
Başlamamız lazım.
Kılıçlara kuşanmamız lazım arkadaşlar.
Her şeyi düşünmekten kafayı yemek.
Gerçekten siz o kızsınız.
Tebrik ediyorum.
Bu kadar düşünmeye kafayı takmış insanlar olarak bir araya gelmemize bayılıyorum.
Bence her şeyi düşünmenin de problem oluş noktası klişe.
Fazla abartıyoruz.
Yani her şeyi düşünelim abi ne olacak yani düşünelim.
Ben de her şeyi düşünüyorum. Benim kafamda kurduğum senaryoları bir yere satsam hepinizi okuturum. Hepinizi terapiye gönderirim. Çok ciddi söylüyorum. O kadar para kazanırız yani ama beynimin içi böyle sürekli düşünüyorum. Hayal kuruyorum.
yatmadan önce bugün
daha aşk dolu bir senaryo mu
kursan biraz böyle öfkeli bir şey mi
kursan benim koşu bandında
koşarken o bir saat
non stop duvara bakarak yürümemi sağlayan
şeyin kafamda kurduğum
işte yazın klaba gideceğim
orada şunu göreceğim onu böyle
göt edeceğim var ya falan hayallerim
yani kafayı yiyeceğim hani ben de
bazen diyorum düşünmekten ama
düşünmenin ne kadar
güzel bir şey olduğunu
Bazen insan aklına hiçbir şey gelmediğine fark ediyor.
Bir kere hiçbir şey düşünmemek diye bir şey mümkün değil.
Bunda okeyiz.
Hani derler ya hiçbir şey düşünmemeyi düşünüyorsun bu sefer.
Düşünmemek diye bir şey yok.
Ve bence harika bir şey.
Çünkü senin vücudunda, kafanın içinde bir et parçası her şeyi değerlendiriyor.
Geçmişini, geleceğini, şimdini.
Böyle sihirlenmemde değiliz yani.
Aynadan göremiyoruz.
Ve sana geçmişi, şimdiyi ve geleceği bağlantılandırabilecek müthiş bir mekanizma var.
Onu kullanıyorsun. Harika bir şey.
Tabii ki bu artık bir overthink noktasına gelince rahatsızlık veriyor biliyorum.
Benim açıkçası hani kişisel tavsiyem.
Ben her zaman o düşünme şeyimi olabildiğince başka noktalara kanalize etmeye çalışıyordum.
Ama bunu da tabii oturup da çok yoğun bir romana başlayarak çok ağır senaryolu bir diziyi filmi izleyerek yapamıyordum.
Hep aşama aşama.
Çünkü gerçekten kendinize hakkaniyetli davranmanız gereken bir şey düşünmek ve o beynin odak noktasını değiştirmek önemli.
Mesela ben her zaman izlediğim dizileri tekrar tekrar izlerim.
İzlerken hala beynim bir şeyleri düşündüğü için.
Diğer noktadan da elimde telefonu tetris oynarım mesela.
Sonra baktım ki beynimi artık başka şeylere kanalize edebiliyorum.
Artık o tetrisi bırakıp bir tık daha yoğun artık dikkatimi verebileceğim bir diziye, bir kitaba geçmeye başlarım.
Kendimi ben çok yönlü oyalayarak en sonunda tek bir şeye kanalize olmaya doğru eğitmeye çalışıyorum.
Ve bu benim gerçekten çok fazla düşünmemi engelliyor.
Ve bazen düşünceler çok beynime odaklandığında da gerçekten aynanın karşısına geçip senin derdin ne diye kendimle konuşuyorum.
Kendinize kulak vermenizi kesinlikle tavsiye ediyorum.
Bunu yapın çünkü buna değeceğini düşünüyorum.
Gelelim bir diğer soruya.
İnsanların senin kararından emin olmadığını düşünmesi.
Ben şöyle düşünüyorum.
Bende nasıl işlediğini söyleyeyim.
İnsanların benim kararlarım hakkında ne düşündüğünü, benim hakkımda ne düşündüğünü,
biriyle konuşuyorsam, eskiden konuşmadığım biriyle barıştıysam,
herkesinkinden farklı
unpopular bir fikir
beyan ediyorsam
benimle ilgili ne düşünecekten her zaman çok kafayı yorarım.
Benim emin olmadığımı mı düşünüyorlar?
Benim tutarsız olduğumu mu düşünüyorlar?
diye ama sonra fark ettim ki
bu aslında tamamen
ben kendimi başkalarının gözünden
değerlendirdiğim için aslında
kendimle ilgili ne düşündüğümü kapsayan
bir problem. Aslında o kadar da
başkalarının ne düşündüğünü
önemsemiyorum. Sadece
onların gözünde nasıl göründüğümü
ve akabinde aslında kendim hakkında ne düşündüğümü daha fazla önemsiyorum.
O yüzden insanların senin kararından emin olup olmadığını düşünmelerinin
çok da bir önem arz etmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu benim kendi fikrim.
Burada tabii ki de takma abi diyecek son insanım.
Bunu da söylemiyorum.
Sadece şunu söylüyorum.
Bir karardan emin olmamak.
Yani evet ve hayırdan ibaret değil dünya.
Ortada var.
O yüzden bir noktada bir şeyden emin olmamak da karar vermenin çok büyük bir yüzdesini kapsıyor.
Ve herkes gibi çok hızlı karar vermek zorunda değilsin.
Çünkü hız dediğin şey de görecelidir.
O yüzden kim takar ya?
Kim takar?
Gelelim bir diğer soruya.
Simay, hayattaki yolumu seçemiyorum.
Kendime hangi soruları sormalıyım?
Bence önce kendinle bir tanışman lazım.
Kendini tanıyor olabilirsin bu arada ama çok değişen bir mekanizma olduğumuz için
ben mesela şöyle söyleyeyim.
Gece internette uyumadan önce Instagram'da keşfette dolanırım ve derim ki yarın kesinlikle patatesli yumurta yiyeceğim.
Sabah kalkarım patatesli yumurta bırak yemeği düşüncesi midemi bulandırır.
Aynı insanım ama dün, dünü geç 7 saat önce canımı çektiği şey şu an midemi bulandırabiliyor.
Bu kadar değişken mekanizma eserimiz ve bu kadar her şeyden etkileniyoruz.
Her gün değişiyoruz.
O yüzden insanın her gün kendisiyle hasbihal etmesi gerekiyor.
Ben ne istiyorum? Ben kimim? Ben nelerden hoşlanırım?
Yaptığım şeylerin yüzde kaçı gerçekten ben istediğim için de ya da bana empoze edildi.
Ya da bana empoze edildi.
Hani mesela ailesi işte zorla, sipara, piyanoya hazırlanan çocuklar var.
İstemezler ama bazen bir noktadan sonra da derler ki iyi ki ailem beni bu yola itti.
Ya da empoze edilen şeylerin yüzde kaçı gerçekten benimle uyumlu?
Ben bunları yapmak istiyorum.
Bence kendine tanış.
Aynanın karşısına geç.
Selam ben Simay.
Bunları yapmaktan hoşlanıyorum.
Şunlar beni gerçekten rahatsız ediyor ve ben böyleyim.
Şöyleyim.
Böyle olabilirim. Buna da yakın hissediyorum ama niye hissettiğimi bilmiyorum.
Ve bütün bu soru işaretleri ve bütün bu noktalar, Eda bana çok güzel bir şey söylemişti geçen bölümden tanıyacağınız.
Bana dedi ki, bütün bu kafanda kurduğun sorular bir başka soruyu doğuruyor.
Ve sen bu soruların cevabını verip de sonunda o cümlenin sonuna bir nokta koyduğunda bu sefer devamı geliyor.
O yüzden aslında insanın kendiyle yaptığı bütün bu soru cevaplar bir paragraf gibi, bir roman gibi.
Cümleyi bitiriyorsun, soru işaretini yanıtlıyorsun.
Bazen iki nokta koyup devam etmen gerekiyor.
Bazen çok uzun bir cümleyi virgüllerle uzattıkça uzatıyorsun.
Bazen sonu gelmiyor, bir yere bağlayamıyorsun.
Üç noktayla bitiriyorsun.
Ya da bir alt paragrafa geçip ben burayı sonra tamamlarım diyorsun.
Ama önce bu cümlelere başlamak için soruları kendin bulman gerekiyor.
O sorularda bence şuna başlıyor.
ben kimim?
O yüzden önce kendine
tanışmanı, aynada bel sıkışmanı
kesinlikle
öneriyorum. Umarım yardımcı olmuştur bu bu arada.
Umarım
söylediğim şeyler de kulağa çok
öğretmen gibi gelmiyordur. Gerçekten kalpten
söylüyorum ve bunları da
hissettiğinizi düşünüyorum.
Devam edelim.
Lisedeki
pişmanlıkların ve iyikilerin.
Ben liseyi sildim
hayatımdan. Ben liseye gitmedim.
Ben ortaokulu
bitirdim ve sonra ben
komaya gittim.
5 sene sonra üniversitedeydim gibi düşünüyorum.
Çünkü lise benim için kesinlikle
çok inanılmaz güzel
ya da işte dizilerde izlediğimiz gibi
kesinlikle değildi zaten. Hala liseden
görüştüğüm arkadaşlarım var. Sevdiğim
insanlar var. Ama
lisede ben
şunun çok acısını çektim.
Bu bu arada yani
mütevazilik falan değil. Böyle olduğunu
düşünüyorum. Ben gerçekten lisede
özellikle çok fazla
çevremdeki insanlardan
olgun bir insandım.
Ergenlik basında söylüyorum şu an.
Yani o böyle erkeklerin gerçekten
ne kadar daha çocuksu
olduğunu
görüyordum. Ve
bir ortamdaki olgun sizseniz
tamam ya boşver çocukla çocuk olma
diyemiyorsun. Çünkü
senin zorbalığa uğratan
senin hoşlandığın, aşık olduğun, aynı sınıfta ders gördüğün, ne bileyim senin hakkında düşüncesi olan, bunu çatır çatır yüzüne söyleyen bizzat o güruh oluyor.
Ve sen ne kadar olgun olursan ol bundan etkileniyorsun.
Ve bunu sadece erkekler özelinde de söylemiyorum.
Benim lisem gerçekten olgun olmayan bir insanlar topluluğuydu.
Ve lisede kesinlikle bu olgunlaştırmayı sağlayacak bir ortam sunmadı bize.
O yüzden tamamen saçmalıklarla doluydu.
bazen böyle liseden
arkadaşlarımla karşılaşıyoruz sohbet ediyoruz
ve şeyi duymak beni çok mutlu ediyor
iyi ki buradan kendini kurtarmışsın
çok mutluyum çünkü gerçekten liseyi
benim ayağımda şayet
hala o mentalitede ve o insanlarda
kalsaydım
şu an olduğum insan olamazmışım gibi geliyor
çünkü hala
baktığımda 24 yaşına geldik
lise personasından çıkamamış
insanlar görüyorum lisemden ve çok
üzülüyorum o yüzden liseden hiçbir
iyi kim yok. Mezun
olmak dışında. Pişmanlığım
da yok öyle. Sadece
şu anki aklım olsa insanlara
açıklama yapmak yerine disipline
gitmeyi göze alarak kesinlikle birkaç
kişiyi döverdim diye düşünüyorum.
Kendimi üzecek şeyler düşünmeye
bayılıyorum. Neden bu kadar deep
konular üzerine düşünüyorum?
Ben. Ben
özellikle romantik
bir şey hayal ediyorsam kafamda
yani işte flört,
eski sevgili,
Hatta bazen o an ilişkideysem o anki partnerimle ilgili şeyi çok düşüyorum işte.
Şimdi böyle beni aldattığını hayal edelim ve böyle işte şöyle olsun böyle olsun falan.
Mesela yemin ederim bunu yaparken göğsümün içinde bir ateş topu bütün vücudumu dolaşıyor.
Nefesim falan böyle artık farklı bir tempoya giriyor.
Ben bunu niye yaptığımı bilmiyorum.
Resmen fiziksel ve ruhsal olarak kendime acı çektiriyorum ve size yemin ederim müthiş bir keyif alıyorum bundan.
Müthiş bir keyif alıyorum.
Diyorum ya koşu bandındayım.
Bir şey beni hırslandırması lazım.
İşte beni bir tane işte birisi aldatsın.
Ben de onu çok fena böyle mort edeceğim.
Bunu düşünüyorum ve o öfkeyle böyle spor yapıyorum falan.
Bunu niye yapıyoruz bilmiyorum.
daha majör şeyler yaşadığım için
bu ara psikoloğumla bunu hala konuşmadım
ama bununla ilgili herhangi bir
araştırma yapmadım
bunu yapmak çok istiyorum
çok teşekkür ederim bu dinleyicime
bunu da bana hatırlattığı için
bunu ben de yapıyorum
bunu ben de yapıyorum bu normal demiyorum
çünkü yaptığım şeylerin çok büyük bir yüzdesinin normal olduğunu düşünmüyorum
tabi normal ile tartışılır
stereotip olarak diyorum yani
normale çok uyduğu söylenemez
ama ben de bayılıyorum yalnız değilsin
gelelim bir sonraki soruya
biri kötü şekilde hayatımdan çıktı
kendimi nasıl affedeceğim
kendimle nasıl barışacağım
bu
öncelikle hayatımdan kötü şekilde
birinin çıkması gerektiğini
gerektiği durumu yaşadığın için üzgünüm
bu gerçekten üzücü bir hayal kırıklığı oluyor
hayatına biri giriyor ve
ister istemez
böyle hayatına özellikle girdiğin kişiyi çok
kucakladıysan çok gerçekten
sen neredeydin gibi bir şey olduğunda
hayatına girdiği andan sonrasında
onunla yaşamak bir kenara ama
ondan önceki hayatını da
sanki o böyle film arasında
tuvalete gitmiş ve filmin
ikinci yarısındaki 5-10 dakikayı kaçırmış
orayı anlatıyormuşsun gibi böyle
hayatının ondan önceki kısmını da ona
anlatmak istiyorsun ve
o yüzden hayatımızı aldığımız her insanın
ben çok özel olduğunu düşünüyorum
her anlamda sürekli
gittiğiniz selamlaştığınız mahalle bakkalının
bile sizde bir yeri oluyor.
Duygusal bir paylaşım
yapmasanız bile
her gün selam verdiğiniz güvenliğin
bir yeri oluyor
sizde. İçinizde bir
güven, bir öfke, bir antipati,
bir sempati uyandırıyor yani
insanlar. Bunların hepsinin bir yeri olduğunu
düşünüyorum. O yüzden hayatından
çıkan kişi benim bahsettiğim gibi çok
inanılmaz,
ayrılmaz bir parçasıydı hayatının ya da
değildi bilmiyorum. Ama yine de birinin
hayatından kötü şekilde çıkması
zor bir şey.
Bence bu biraz böyle
çok dolmuş, uzun süredir
çıkartılmamış bir gözenekteki
siyah nokta gibi.
Onun çıkması gerektiğini biliyorsun ama o çıktığında
orada bayağı bir boşluk kalıyor.
Bu sefer de gözün o boşluğa takılıyor.
Hani insan hayatı o kadar akışkan değil.
Biri çıkınca böyle
diye böyle o boşluğu
doldursun. O kadar akışkan değil.
Bir süre o boşluğa bakıyoruz.
Bence kendinle barışmanı
sağlayacak şey ilk olarak
o boşluğu embrace etmek.
Yani özür dilerim kelime aklıma gelmedi.
O boşluğu kucaklamak.
O boşluğu içselleştirmek.
Ben bir bölümde çok iyi hatırladığım bir örnek.
Bazı insanlar hayatınızdan çıktığında
çok uzun süredir orada duran bir koltuğun yerini değiştirmek gibi
böyle etrafta toz taneleri uçuşur
ama o koltuğun altı hiç toz olmamıştır.
Böyle oturur o boşluğa bakarsınız.
Belki o da artık daha iç açıcıdır.
Belki gerçekten o koltuğun oradan gitmesi daha gerekli bir şey için yer açmıştır.
Ama yine de orada yatsınamaz bir boşluk ilk etapta olur.
Bence o yüzden ilk önce onun karşısına geçip onu bir seyretmek.
Ve o boşluğu doldurmak yerine onun yerine alacak bir şey koyduğunda çünkü o artık bir kısır döngüye gidiyor.
Hayatına bir şey almış değil bir boşluğu doldurmak için bir şey almış oluyorsun.
ve buradaki niyet tamamen amacı ve sonucu etkiliyor.
O yüzden ben hayatımdan biri, bir şey kötü şekilde çıktığında
önce oturup o boşluğu içselleştirmeye çalışıyorum.
O boşlukla konuşuyorum.
Neden, ne oldu kötü şekilde çıktı, neydik, nereye geldik bunu düşünüyorum.
Çünkü genelde birileri hayatımızdan kötü şekilde çıktığında
bu bizim için o kadar inanılmaz bir şeydir ki
geçmişe dönüp baktığımızda o insanlarla olan ilişkimizi böyle bir çarpı 5 falan daha da olumlu görürüz.
Hani biz çok iyiydik nasıl olur bu diye.
O yüzden kendinle barışman, aralardaki belki de bazı alarmları görmen, bazı sinyalleri fark etmen
ya da senin için belki bitişinden dolayı iyi ya da kötü olan buydu bilmiyorum.
Senin için gerçekten en olumlusu bu muydu bilmiyorum ama
oturup o boşlukla konuşman, o boşluğu kabullenmen
ve bir noktadan sonra gerçekten de hayatın kendi kendine, kendi akışında
o boşluğu doldurmadan da gerçekten sana kalmış, sana ayrılmış daha büyük bir alanda
yaşayabildiğini görmeye başlıyorsun.
Çok ucu sonu belli olmayan bir cümle kurdum ama umarım anlamışsındır.
Kendimize biz bir günde küsmüyoruz.
O yüzden bir günde de barışmayacağız.
Bunun zaman alan bir şey olduğunu hatta barışma sürecinde zaman zaman kendine yine kızıp küsüp sinirlenebileceğini kabullenmen lazım.
Boşluk mu oldu?
Yatacağız uzanacağız yani.
Boşluğun tadını çıkartacağız.
Bir şeylerin arasına sıkışıp kalmaktansa bazen gerçekten daha ferah bir ortam için bir şeylerin hayatımızdan çıkması gerekiyordur.
Her şeyin bir nedeni vardır.
Kendine barışacaksın ve kendini affedeceksin tabii ki de ama zaman gerekiyor.
Hayatın amacını bulamamak demiş bir başka dinleyicim.
Bence hayatın bir amacı şöyle.
Hayat tamamen yaşamaktan ibaret ve yaşarken durduğumuz istasyonlar bizim anlık amaçlarımız oluyor.
25'e kadar ki amaçların 30 olduğunda tamamen farklı olabilir.
Üniversiteye hazırlanıyorsan hayat amacın istediğin bölüme girip o mesleği yapmak olabilir ama o mesleği yaptığında da emekliye ayrılıp bir yazlık almak olabilecek.
O yüzden aslında hayatın bir amacı yok.
Yaşların, yılların ve dönemlerin amaçları var.
Hayatın tek bir amacı var.
O da yaşamak.
Bence bunu düşündüğünde hayat amacı günlük yatağı toplamak, bir bardak su içmek gibi küçük tasklere, görevlere dönüşüyor.
Ve bir şeyler minimalize edildiğinde bence olduğundan çok daha çabuk sonuca ulaşıyor.
Sevgiler.
Self-care gibi gelen aktiviteler demiş bir dinleyicim.
Bana self care gibi gelen aktiviteler kesinlikle cilt bakımı, sabah ve akşam belli bir rutinimin olması.
Bir şeyi düzenli yaptığımda gerçekten cildime iyi geliyor mu?
Bu arada hiçbir fikrim yok.
Çünkü sürekli aynı ciltte olduğum için çok bir şey göremiyorum.
Ama bir şeyi düzenli yapmak bana çok büyük bir kişisel bakım hissi veriyor.
Ruhsal, yemek yapmak, mutfakta zaman geçirmek, kitap okumak, playlist yapmak,
Instagram'da bir şeyler paylaşmak benim için kesinlikle self care.
Çünkü o şeyi paylaşırken ben gerçekten fotoğraftan, caption'dan, müzikten, konumuna kadar her şeyi çok düşündüğüm için
bana böyle hayatımın o anından çok kısa bir fragmanı izlemişim gibi hissettiriyor ve bana gerçekten meditasyon gibi geliyor.
Hayatın mutlu anlarını bana hatırlatan ya da mutlu bir ana yol açacağını hissettiğim şeyleri yaparken çok self care gibi hissediyorum.
İşte bir kurabiye yapmak ve onun sonra ailemle yemek, arkadaşlarımla sohbet etmek ama böyle çok bomboş bir konu üzerine o konuyu ne kadar genişletebileceğimizi görmek benim için self-care gibi.
Hayatın her anını romantize etmeyi kesinlikle öneriyorum size.
Birkaç tane geldi bu arada aileyle ilgili, aile problemleriyle ilgili konuşmamı isteyen dinleyicim.
Gerçekten aile sorunları evet var, tabii ki de var.
ama o kadar
o kadar öznel
o kadar birbirinden farklı ki
hani yani şöyle
bazen gerçekten aynı sorunlardan
muzdarip oluyoruz öyle olmasak mesela
bir tiktoku bir podcast
bir filmi bir dizi karakterini
kesinlikle anlayamaz
özdeşim kuramazdık hani bu bir gerçek
ama
o kadar aslında
büyük bir soy ağacına
sahip ki bu çünkü
yani ebeveyninin
sana yaşattığı problemin aslında
onların jenerasyonuyla
onların yetiştiriliş tarzıyla
onların anne babalarıyla
biraz daha uzaktan baktığında
onların da anne ve babalarıyla falan filan
böyle ilgili olduğunu gördükçe
aslında bir noktadan sonra ailenin
sana yaşattığı problemlere ya da neden
olduğu sorunlara değil de
onların bunu yapmasına neden olan
kaynağa inmeye, bunu görmeye
ve
tamamen
Açımak burada doğru kelime değil ama onları anlamaya başlıyorsun.
Onlara sempati duymaya başlıyorsun.
Burada kesinlikle travma güzellemesi yapmıyorum.
Bana kalırsa bir insan kötü ebeveynlik gördüyse bunu bir sonraki nesle aktararak değil o noktada bir kırılma yapıp
ben kötüyü gördüm ve bu bana iyi gelmedi.
Benim istediğim bu değildi.
Demek ki burada yanlış bir şey var.
Tamam belki doğruyu ben de bilmiyorum ama kesinlikle doğrunun bu olmadığını biliyorum diyerek
orada aslında bu körsü kırmak biraz bence ebeveynin elinde.
Ama ebeveynliği tatmadan da bu konuda bu kadar büyük konuşmam çok büyük bir saygısızlık olur diye düşünüyorum.
Çünkü ebeveynliğin çok zor olduğunu tahmin ediyorum.
Ve bir hocamın dediği üzere de travmatize olmayan ebeveynlik çocukluk yoktur.
Kesinlikle aileden etkilenmeyen, ailesine işte keşke beni doğurmasaydınız diyen, ailesini suçlamayan, çocuğunu suçlamayan bir ebeveyn çocuk ilişkisi olduğunu düşünmüyorum.
kızgınlığın olmadığı bir anne çocuk baba çocuk ilişkisi düşünmüyorum
aileyle sadece şu klişe beni rahatsız ediyor
anne baba da olsa kimseye sahip olduğu sıfattan dolayı bir sevgi duymak zorunda değiliz
saygı insana insan olduğu için duyulur
ama karşıdaki de senin kişisel hayatını kişisel alanını senin bireyliğini ihlal ediyorsa da
Sırf isminin başında anne baba sıfatı var diye ona da sonsuz ve koşulsuz bir saygı duyulması gerektiğini düşünmüyorum.
Anne baba da olsa sevgi ve saygı aşama aşama kazanılan ve inşa edilen bir şey.
Çünkü özellikle de çocuk nezdinden bakıldığında karar mekanizması biz olmadan bu dünyaya geldiğimiz için
bence o noktada biraz anne babayı sevmeme kararımız olabiliyor.
Yine de çocuğunu sevmeyen ebeveynleri de anlamıyor değilim ama
çocuğu da yapmışsın, sevme
unutmasını düşünmüşsündür herhalde diye bir fikrim var.
Ama demem o ki
evet bu problemler var ama galiba
ben mesela neden
20 yaşımla 24 yaşım arasında
bu kadar yoğun bir
öfke azalması var aileme karşı.
Çünkü yaptığı şeylerin
yaptıklarının
arkasındaki jenerasyon
farkını, yetiştirilişi
onların sıkışıp kaldıkları
dönemi, korkularını
onların dünyaya bakış açısını görebiliyorum, anlayabiliyorum.
Yani göremiyorum, farkı görebiliyorum.
Ve bu farka rağmen yaşattıkları sıkıntıların tolere edilebilir olduğunu görüyorum.
Aileyle ilgili problemler çok konuşu olarak keşke çözülse, keşke dinleyebilseler, keşke dinleyebilsek falan ama
bence yaşaldıkça
ve bir noktadan sonra
onların
kendi çocukluk travmalarını
görmeye başlayınca oluyor.
Ben bazen onlarla tartışınca artık
onların içindeki çocuğu görüyorum.
Ve bazen
onlara anne babalık yapası mı geliyor?
Bence bu bir süreç.
Çok da zorlu bir süreç.
Umarım anlatabilmişimdir bakış içimi.
Evet.
Anda kalmak,
kalabilmek için neler yaptığımı sormuş bir dinleyicim.
Bence geçmişe dair şeyler yapmak ya da geleceğe düşünmek de aslında anda kaldığımız şeyler.
Bütün bir günü uyuyarak geçirmek de anda kalmak.
Çünkü aslında anda kalmamak zor olan.
Anda kalabilmek o kadar da zor değil.
Çünkü hayat seni bir yerde ona itiyor.
Hani en basitinden biyolojik saatin sana uyuman gerektiğini, suya ihtiyacın olduğunu, yemek yemen gerektiğini, tuvalete gitmen gerektiğini falan söylüyor.
Ve vücudun seni uyarıyor.
Anda bir şekilde kalıyorsun.
Ama ağının tadını çıkartmaktan bahsediyorsan ki biraz öyle anladım.
Bence o noktalarda ben de çok zorlanıyorum.
Çünkü bunu daha geçen bölümde söyledim.
Bazen bölüm kaydederken kafam hep bir sonraki görevde, bir sonraki bölümde, bölüm bitince ne zaman edip yer koyarım kısmında.
Bu biraz galiba kendini train etmekle olacak bir şey.
Yani biraz zaman vererek ve belki de yine o az önce söylediğim gibi hani fazla düşünmeye nasıl bir çözüm ürettiğimle ilgili biraz aynı noktadalar benim için.
Anda kalabileceğim yoğun şeyler yaparak mesela işte hani o anı takip etmemi gerektirecek işte yemek yapıyorum yakmamam lazım altını falan.
Ya da işte sinema, filmi sinemada izlemek mesela çok anda kalmamı sağlayan bir şey benim.
Çünkü çıkıp evde izlersem durduruyorum.
Ama sinemada kaçırma lüksüm yok.
Çünkü bütün filmi yakarım yani.
Böyle aktivitelerle önce kendimi biraz eğitip sonra daha arada zaman boşluğu olan
ya da zamanı durdurup devam ettirmek kendi elimde olan ama
kendi öz irademle anda kalabildiğim aktivitelere aşama aşama geçmek bence yardımcı oluyor diye düşünüyorum.
Hoşlandığım kişinin umurunda bile değilim.
Kul boş geldin dermişim.
Hepimizin bence yaşadığı bir şey.
Bu konuda çok şey söyleyebilirim.
Ama bir o kadar da hiçbir şey söyleyemem.
Çünkü ne seni, ne hoşlandığın insanı, ne düzleminizi hiç bilmiyorum.
Ama sadece şunu söyleyebilirim.
Bence, yani out of context bir yorum olacak.
Hoşlandığımız insanlardan neden hoşlandığımızın üstüne bir düşünelim.
Gerçekten.
Kartları önümüze serelim neden?
İdeasına mı?
Kafamızda kurduğumuz haline mi?
Ne olabilecekleri de mi?
ihtimallere mi? Gerçekten o kişiye mi?
O kişinin
bizden hoşlanmamasına mı?
Neyine vurgunuz?
Onu düşünmekte yarar var.
Onun dışında
sen o kız değil misin dinleyen bir insanın
hoşlandığı kişinin
ondan hoşlanmaması
red flag diyebilirim.
Aldatılmak ve aldatmak.
Bu konu
hakkında benim fikrim
yıllar içinde çok değişti.
Ben lisedeyken
bir arkadaşım böyle başka bir arkadaşımı aldattı.
Ve bu bizim için çok büyük bir olaydı.
Bir küçük şehirde yaşıyorsun herkes herkesi tanıyor.
Hepimiz küstük.
Aldatan arkadaşa hepimiz küstük.
Bir yaşın birinde dedim ki salak mıydık biz acaba?
Çünkü aldatmak bir tercihtir.
Ve her tercih gibi bu da seninle hem hemfikir olabileceğin
hem de hem fikir olamayacağın noktalarla bir tanesine tekabül ediyor olabilir.
Siyasi görüş gibi, bir yemeği sevip sevmemek gibi, bir müzisyeni dinleyip dinlememek gibi
ya da çok daha radikal, dini bir inanç gibi.
İnsanların ilişkilere, açık ilişkilere aldatmaya, aldatılmaya bakış açıları da farklı olabilir.
Çünkü bizim ahlaki çerçevelerimiz farklı.
Yetiştirildiğimiz, kendimize koyduğumuz, olmasını istediğimiz çerçeveler farklı.
Benim ahlaki çerçevemde aldatılmak, aldatmak evet bunun dışında.
Çünkü benim için birini aldatmak o insanla olmak istemiyorum demek.
Ve ben o insanla olmak istemiyorsam zaten o kişiden önce kendimi aldatıyor olurum.
Olmak istemediğim biriyle bulunma fikri beni aldatma fikrinden daha fazla irite ettiği için zaten önce var olan ilişkimi bitiririm.
Ama aldatan insanlara baktığımda da çevremde birisi bunu yaptıysa kendimce bunun yanlışını,
çünkü karşıdaki insana ne kadar büyük bir acıyla baş başa bırakabilitesini açıklarım.
Ama lisedeki gibi kimseye sırtımı dönmem.
Çünkü biz birilerine bizce hata olan şeyi yaptıklarına sırtımızı dönersek doğruyu nasıl göstereceğiz, nasıl öğreteceğiz?
O yüzden bence bunun yolu konuşmaktan, aldatmak ve aldatmak üzerine biraz daha konuşmaktan geçiyor.
Yani evet bu toplumun büyük bir çoğunluğunun bence yanlış gördüğü bir şey.
Çünkü bence de yanlış.
Ama üzerine hiç konuşmuyoruz.
Seks gibi bir şey yani.
Konuşmamız lazım.
O yüzden açıkçası ben bir arkadaşım sevgisini aldatsa arkadaşlarımı tutup bitirmem.
Ama gerçekten karşıma alır çok ciddi bir konuşma yaparım.
Ve bir insanın psikolojisini, mentalitesini, özgüvenini, sevgiyi, aşka inancını sarsebilecek bir şey yaptığı için de eminim ki gözümdeki noktası değişecektir diye bir yorumum var bu konuda.
Yapmak istediğim şeylere yetişemiyorum.
Her şey yarım yamalak kalıyor demiş bir dinleyicim.
Bunun için Eda ile çektiğimiz Okyanus'ta İki Akvaryum Balığı bölümünü dinlemeni kesinlikle öneririm.
Eda benim o bölümde gerçekten ufkumu genişletti.
Bir konuda çok iyi olmaktansa birden fazla konuda kötü olmak, açık büfede yaşar gibi tabağını doldurmak keyifli bir şey.
Nefret ettiğin, tadını beğenmediğin şeyler olacak.
Ama bence neden diğerleri yarım yamalak kalmışken bazıları bitti, bazılarından biraz daha yapmak istedin, bazılarının tadına doyamadın?
Bunu anlamak için güzel bir yöntem.
Bırak yarım yamalak kalsın.
Hiçbir şey yapmamak ya da neyi isteyip istemediğini bilmemek noktasını bir sıfır daha öndesin hala.
Böyle düşünüyorum.
Sevgiler, öpüyorum seni.
Eski sevginin hayatına devam ettiğini görmek gibi bir bölüm gelir mi?
Kesinlikle gelir.
Bunu burada yanıtlamayacağım.
Kesinlikle gelir böyle bir bölüm.
Kreatif olamamak, yetememe düşüncesi ve sürekli meşgul olmaya çalışmak.
Kesinlikle benim de çok kafamda olan bir şey.
Çok kafayı taktık bence kreatif olmaya.
Teşekkürler dünya.
Teşekkürler dünya pandemideyken bile hep birlikte evde hiçbir şey yapmayalım kararını almaktansa.
kendiliği online eğitimlerle
yeni jenerasyon Einstein
yapan insanlar gerçekten
kreatif olamamak kabus gibi
bir şey oldu hepimiz için.
Ama bence insan kreatif olmadığı anlarda
da bir o kadar kreatif ya.
Yani kreatif olamadığımız bir an yok bence.
Kesinlikle
bilmiyorum ben düşünmüyorum.
Bir insanın hiçbir şey yapmamayı
normalleştirmemiz lazım ya.
Eylemsizlik eylemdir.
Yani ben bunu söylemekten
dilimde tüy bitiyor. Gerçekten
Hiçbir şeye yeteme ya.
Hiçbir şeye yeteme.
Yetişeme mesela.
Geç git.
Tamam toplantı falan geç gitme.
İstemem işsiz kaldım.
Demek istediğim şey yani.
Abi yoldasın.
Yarıdan da olsa bir şey yakalıyorsun.
Ve yarın bir gün yarım saat değil de 10 dakika geç kalacaksın.
Sonra tam zamana gideceksin.
Sonra 10 dakika erken gideceksin.
Sonra erken gidebileceğin saatte neler yapabileceğini göreceksin.
Aslında zaten olay 24 saat içinde bir şeyleri yapmak değil.
Kendi 24 saatin içinde bir şeyleri tamamlamak.
Kiminin günü sabah 4'te başlıyor, kimi sabah 4'te eve giriyor.
O yüzden bunlar farazi örnekler ama kreatif olamadığımız bir an yok.
Biz sürekli hiçbir şey yapmasak da, hiçbir şey düşünmediğimizi düşünmek istesek de,
hiçbir şey izlemesek de, okumasak da sürekli bir şeyler alıyor beynimiz.
Buna çok eminim gerçekten.
Ve bir noktadan sonra hiçbir şey yapmadan sadece tavanı izlediğin anlarda bile tavanı, duvarı, duvardaki klima deliğini anlamlandırmaya başlıyor beynin.
Çünkü durmuyor.
O yüzden kreatif olamadığın bir an yok.
Çıkar kafanın içindeki beynini takdir et, öp.
O asla senin kreatif olma şeyini, asla kreatifliği durdurmana müsaade etmiyor.
Öyle bir mekanizma. Böyle düşünmek lazım bence.
Ben böyle düşünüyorum. Yani kendime çok yüklendiğim anlarda dur diyorum.
Sen insansın. Senin sürekli bir şeyleri düşünen, bir şeyleri işleyen bir beynin var.
Şu an bir şey yapamıyorsan geçmişte yaptığın şeyler hala işlem sürecinden geçtiği içindir.
Sakin ol.
Proses isteyen şeyler yapıyorsun bu hayatta.
Beklemen lazım.
O yüzden şu an bir şey yapmadığını, meşgul olmak zorunda olduğunu düşünüyorsan
aslında hala önceki
meşguliyetlerini proses etmekten
geçiyor. Düşüncen, bedenin,
kimliğin. Ben her zaman şöyle düşünüyorum.
Daha meşgul olacağın,
kreatif olacağın bir sürü an olacak.
O kadar fazla şey üreteceksin ki
hangisinin patentini alman gerektiğine
karar veremeyeceğin anlar olacak. O yüzden
sadece nefes al.
Kreatif olmak zorunda değiliz. Bizim
bu dünyaya kreativite borcumuz yok.
Çamaşır makinesi bulunduktan sonra
bu dünyada ihtiyacı olan her şey
bulundu denmiş. Bunu biliyor muydunuz?
İnsanlar
Airpod 3 çıkınca ilk kim alacak
kavgasını da. Hani bırakın çamaşır
makinesini. O yüzden bekleyin.
Kreatif olmak
durmuyor. Çok eğleniyorum
bu bölümü bu arada kendi kendime konuşarak.
Depresyon
demiş birisi. Bu
üzerine belki bir bölüm
çekilebilecek bir konu.
Ama benim çekmek istemediğim de
bir konu. Sadece şunu söyleyebilirim.
Depresif olmak ve
depresyonun çok karıştırılması,
depresyonun tembellik,
ayrılık acısı,
yorgan altı, battaniye, nutella
gibi özdeşleştirilmesi
depresyon tanısını almış bir insan
olarak beni çok rahatsız ediyor.
Depresyonda olup
tabii ki de hala
çıkıp gezebilir, eğlenebilirsiniz.
Yorganın altına nutella da
kaşıklayabilirsiniz. Size öğretilmiş
depresyonunu yaşayıp
ya da kendinizce
kendi depresyonunuzu da yaşayabilirsiniz.
Sizin kendinize atadığınız yani o depresyon anında yaşadığınız süreç dış dünyanın beklentisine uyabilir, uymayabilir.
Ama depresyonu yaşama çok bireysel.
Çok fazla şey yapıp, çok fazla şeyle uğraşıp depresyonda olan insanlar tanıyorum.
Ben onlardan bir tanesiydim.
Spor yapıyordum, arkadaşlarımla sosyalleşiyordum, delilercesine kitap okuyordum, film izliyordum, podcast kaydediyordum ve depresyondaydım.
Bence depresyon o kadar biricik ki birinin evini ihlal etmek gibi herkes sınırını ve haddini bilmeli bu konuda ve kimse bence kimseye depresyon konusunda ahkam kesmemeli.
Sadece depresyon diye bir yazı geldiği için o soru kutucuğuna ben bununla ilgili genel fikrimi söylüyorum.
Öncelikle kendinize tanı koymayın çünkü bu tanı almış insanlara yapabileceğiniz çok büyük bir yanlış.
Ve depresyon dönemsel bir tembellik, hiçbir şey yapmamak, kötü hissetmek değil.
Depresif bir dönemle karıştırılmaması gereken bir şey.
Çünkü depresyon depresif dönem içerebilir.
Ama bu her depresif dönemin depresyon olduğu anlamına gelmez.
Lütfen böyle bir düşündüğünüz varsa depresyonunuz olduğuna dair mutlaka bir psikoloğa ve bir psikolog eşliğinde bir psikiyatra görünün.
kulaktan dolma bilgilerle
kendinize tanı koymayın
ve depresyonda olduğunu
söyleyen kimseyi de
bunu yaşayan başka insanların varlığını
söyleyerek rahatlatmaya çalışmayın. Çünkü
biz başka insanların da bizim gibi
acı çekiyor olmasından rahatlık duymuyoruz.
O acının bir an önce bitmesini istiyoruz.
Teşekkür ederim.
TED Talk'a geldiğiniz için.
Devam edelim o halde.
Biraz eğlenceli bir şeyler seçeceğim.
Bence ben
bencil bir insanım bu cidden kötü bir şey mi? Hayır
değil. Çünkü
bencilsin. İçinde
ben var. Senden geliyor.
Sen bencil olmadan
özgeci olamazsın.
Başkalarına veremezsin.
Bencillik
sencilliği doğurur. O yüzden
go for it. Herkes
bencil olmalı bir noktaya kadar.
Sosyal medyadaki olumsuz eleştiriler.
Çok uzun yıllar
Twitter kullanmış ve Twitter'da da
hatır sayılır takipçisi olmuş.
Bu yüzden de bir noktadan sonra
her anlamda, her fikir
ve yanında zorbalığa uğramış, bulilenmiş
bir insan olarak söylüyorum ki
sosyal medya gibi bir ortamda
çok korkutucu aslında bir ortamda
kendi olmaya devam eden, kendi olmaya
çalışan, kendini, yaşam
tarzını, düşüncelerini, sevdiklerini
giydiklerine gittiği
kafeyi, mutluluğunu, mutsuzluğunu
paylaşabilme cesareti göstermiş
insanları maskelerin arkasına
saklanarak eleştirmek
onları zorbalığa maruz bırakmak
bir noktadan sonra
nasıl görünüyor biliyor musunuz?
Çok acınası. Çok üzücü görünüyor.
Çok üzücü görünüyor.
Bir noktadan sonra o insanlara çok üzülüyorsunuz.
Çünkü
bence bu arada şey değil yani sırf sosyal medyadasınız
diye biri tabii ki de size
bir şeyin beğenmediğini söyleyebilir.
Öneride bulunabilir.
Eleştirebilir. Sadece
zorbalık temelinde konuşuyorum.
Bence çok acınası.
kartları eşitle
benim gibi bir gerçek kimlikle
geç karşıma ve güzelce
konuşalım. Ya da belki kendince nedenlerim
var anonim olmak için. Tamam buna da
saygım sonsuz. O anonimliği
bana hakaret etmek için değil.
Normal bir şekilde kendi anonimliğini
benimseyerek bana fikrini
beyan et. Bana hakaret etme.
Beni demoralize etmeye çalışma.
Ben acı nasıl buluyorum?
Onun dışında
olumsuz eleştiriler de vardır
tabii ki.
Ve bence bir noktaya kadar yapıcı.
Ama her şey çok önemli.
Dil çok önemli mesela.
Konuşma şekli çok önemli.
Sosyal medyada herkes her şeyi görüyor diye.
Kimse size hizmet etmiyor aslında.
Gerçekten çok kolay bir çözüm noktası var.
Takip etmemek.
Diye bir fikrim var.
Yenilik korkusu.
Yenilik korkusu ile ilgili şöyle bir şey söyleyebilirim galiba.
var olanı ve eskiyi kabullenmeden yeniye adım atmak çok mümkün değil.
Yenilik hiç gitmediğiniz bir şehre, bir ülkeye seyahat etmek gibi.
Ve valiz hazırlarken hem olana uygun hem de tahmin etmeyeceğiniz bir şey gerçekleşirse diye böyle
bazı ihtimallere dair yanınızda bir şeyler götürürsünüz.
Ağrı kesici gibi, ne bileyim yaz günü gidiyorsanız bile bir şemsiye, bir yağmurluk gibi falan.
Ya da ne bileyim işte herhangi bir şey artık sizin kafanızda olabilecek ihtimallere karşı.
Ama tabii ki bu ihtimalleri belirlemek ve belki lazım olur diye çantanızı atacağınız şeyler de sizin geçmiş deneyimlerinizden çok fazla beslenen bir paterne sahip.
O yüzden her yenilik bence bir noktada korkutucudur.
Ama geçmiş deneyimlere eskiye ve şimdiye ne kadar sırtınızı yaslarsanız yeniliğe o kadar hazırlıklı oluyorsunuz.
Ve bence yenilik korkusu çok da tatlı bir korku.
Bilinmezliğe gitmek ve o bilinmezlikle kendinle yeniden tanışmak çok güzel bir heyecan getiriyor beraberinde.
İlişkide olmakla kendini tanımak, kendini geliştirmek arasında bir paralellik var mı?
Kesinlikle var.
Kesinlikle var.
Zaten bence bir insan yalnız olduğu haliyle bir insan olduğu halinde çok farklı benliğiyle tanışıyor.
Hani ben mesela ilişkide olan simayla yalnız olan herhangi bir ilişkisi olmayan simay çok farklı birbirinden ama ilişkisi olmayan simay da ilişkisi olduğu ya da olacağı dönemleri düşünerek hareket ettiği için aslında bir noktada ilişki olmayan anlarda bile ilişkinin ihtimali ve varlığı seni geliştiren, kendini tanıtan, ben neleri istiyorum ve istemiyorumu görmeni sağlayan bir şey.
ilişkiler de böyle. Mesela
ilişkilerdeki duyduğun
mutluluk, daha önce hiç tatmadığın tarzda
bir mutluluk sana bu hayatta aslında
neyi aradığını, neyi istediğini,
neleri istemediğini, nelerin senin sınırını
ihlal ettiğini görmeni sağlıyor.
Ve bu bazı oyunlar
vardır ya, dört kişiyle
oynanır. İki kişi olmadan oynanmaz.
Tek başına oynayamazsın falan.
Twister gibi.
En az iki kişiyle oynaman lazım. Bu da
biraz öyle. Kendinin belli noktaları
Ruhunun belli istekleri, karakterinin belli talepleri.
İki kişiyle oynayabileceğin oyunlar.
O yüzden o ilişki o noktalara tekabül ediyor.
Ve kesinlikle ilişki ne kadar kötü olursa olsun bile kendini geliştirmekle, tanınmakla ve ben bunu istemiyorum demekle çok bağlantılı, çok güzel bir şey bence.
Kendini öğrenmenin en güzel yollarından bir tanesi birisiyle kendini öğrenmek bir noktada da.
Kaygı, panik gibi sorunlar yaşıyor musun?
Yaşıyorum.
Tabii ki de yaşıyorum.
Bu konuda söyleyebileceğim şey, en büyük panik atak bile 15-20 dakikadan fazla sürmüyor.
Bunu sınırlandırmak, bazen o kaygı geldiğinde onu bir yaşayıp, dinleyip,
bu kaygıyı ayırdığım sürenin sonuna geldik diyebilmek zaman isteyen bir şey.
Ama oluyor. Gerçekten oluyor.
Kaygı anında tutunduğunuz, bunu paylaştığınız insanlar olabiliyor.
Yaptığınız, kendinizce geliştirdiğiniz taktikler olabiliyor.
Ve bunlar çok şahsına münasır.
Ama evet tabii ki kaygı ve panik sorunlarım oluyor.
Sevmek mi, sevilmek mi?
Keşke ikisi de aynı anda ama bu soruya yanıtım sevmek.
Birini çok sevdiğimde o sevgiden nasipleniyorum.
Ve bu kendim tarafımdan da olsa sevildiğimi hissettiriyor bana.
Baya güzel cevaptı.
İlişki ve aşktan korkmayan erkek nasıl bulunur ablam?
ilişki ve aşktan korkan erkek nasıl bulunur biliyor musun?
var bunlar
ilişki ve aşktan korkan erkekleri
görmeyerek
ya önce onları bularak
hani pirinç ayıklardı ya böyle
anneannem falan
öyle yani o hesap
maalesef
ilişki ve aşktan korkan erkek çok ben de anlamıyorum
bunların bu tribiniye yani
ama bulunuyor
sana tek tavsiyem
ilişki ve aşktan korkan biri karşına çıktıysa
onun bir fobisini kıracak insan sen değilsin.
Yani mesela köpek fobisi olanlara biz şey diyoruz işte
alıştırma yapacağız, maruz bıraktırma.
Yavaş yavaş işte köpeğe maruz bıraktıracağız.
Sen onun aşka kendisini yavaş yavaş maruz bırakacağı nesnesi değilsin.
Sen hala hazırda zaten aşka hazır bir erkeği hak ediyorsun.
Herkes korkusunu içinde halledip sonra lütfen ilişkiye girsin.
Çünkü gerçekten kızlar, erkekler
kendini nasıl tanımlamak istiyorsa öyle olanlar.
Biz rehabilitasyon merkezi değiliz.
Biz bu dünyaya eğlenmeye gelmiş küçük bir güruhusuz.
Ve Utku'nun da dediği gibi parti devam etmeli.
O yüzden ilişki baştan korkmayan erkek seni bulsun ablacığım.
Sevgiler.
İlk denemede başarılı olamamak ve en iyi en başarılı olma takıntısı.
Seni de bir önceki bölümüme gönderiyorum.
Ve ilk denemede başarılı olamamak bence harika bir şey.
Çünkü iyime sürekli başarıya gittiğinde ve çok yükselmeye başladığında düşüşün de o kadar yüksekten olacağını görmek insanı korkutuyor.
Biraz dizleri parçalamanın çok da kötü olmadığını düşünüyorum.
En yakın arkadaşa aşık olmak.
Ben zaten aşık olduğumuz insanların bir noktadan sonra en yakın arkadaşımıza dönüşmesi gerektiğini düşündüğümden en yakın arkadaşa aşık olma fikri bana çok tatlı geldi.
Tabii ki hani bunun biraz böyle kaygılandırıcı noktaları olabilir.
Hani olur mu olmaz mı ya en yakın arkadaşımı kaybedersem falan.
Ama ben söz konusu aşıksa çok insanın kaybedeceği bir şey olduğunu düşünmüyorum.
Çünkü hani en yakın arkadaşım ve ona aşık olduğumu söylersem ve arkadaşımız bozulursa kaygısı zaten muhtemelen ister ister seni geri çekiyordur.
Ve zaten yakınlığınız biraz mesafeye uğruyordur.
O yüzden bunu söylemek, bunu karşılığında paylaşmak belki çok güzel bir ilişkin olmasına ya da belki de var olan arkadaşlığının daha da sağlamlaşmasına yol açacaktır.
Çünkü birine bir şeyler hissetmek bir suç değil.
Gerçekten de çok yakın arkadaşınsa, en yakın arkadaşınsa hislerine karşılık vermese bile bunu anlayacak ve bu süreci bence birlikte bir şekilde, bu süreci birlikte geçireceğinize delalet eder diye düşünüyorum.
O yüzden aslında bu arkadaşlığınızı da görmek için güzel bir sınav.
Tabii şey demiyorum yani bu karşı tarafın biraz araya mesafe girmek istemesine de, sokmak istemesine de neden olabilir.
Bu da insani bir şey.
Sadece arkadaşlığınızın baki olabilmesi burada önemli olan.
Go for it diyorum ben.
Şahsi fikrim.
Hislerin ölmesi ve ayrılık.
Bence bir ayrılığın en doğal süreci bu zaten.
ve bu çok fazla insana nasip olmuyor.
Hislerin azalarak bitmesi
durumu. Hani çok böyle ani
bir patlak veren kavgayla,
aldatmayla, güven problemleriyle
falan bitiyor ilişkiler.
Ama bence hislerin yavaş yavaş
azalmasıyla biten ayrılık
hala yaşananları böyle
bir cam faunus içinde,
vitrinin içinde onları güzelce
seyretmemizi sağlayan, anmamızı
sağlayan, zihnimizi ve
geçmişimizi lekelemeyen bir ayrılık
şekli çok doğal olduğunu düşünüyorum.
Ben bunu bir kere deneyimledim.
O insan hala çok yakın, çok sevdiğim bir insan olarak hayatımda ve çok müteşekkirim buna.
Bence hislerin yavaş yavaş bitmesiyle gelen ayrılık sağlıklı.
Ama dilerim her ilişki sahip olduğu ömrü çünkü her ilişkin ömrü kendince.
Umarım bu ömrü dolu dolu yaşatır iki tarafa da.
Birini siktir edebilmenin en iyi yolu nedir diye sormuş birisi.
bence o insanı
siktir etmek için bir yol arıyorsan
zaten yeterli sebebin var.
Bu yol arıyorsan
zaten vardığın noktadasındır.
Hani bazen lokasyonu açarsın
şuraya gitmek için zaten oradasındır ya.
Sen oradasın işte.
Sevgiyi gösterememek
özellikle temas yoluyla.
Gayet olabilecek bir şey.
Bazı insanların sevgililiğine
dokunmaktır. Bazılarının
değildir. Saygı duyulması
gereken bir şey kimsenin sizin
sınırlarınızı ihlal etmesine izin
vermeyin. Bu fiziksel sınırlarınıza
dahil olmak üzere.
Bu durum sizin değiştirmek istediğiniz bir şeyse de
buna bir anda en uçtan
başlayarak ulaşamazsınız. Kendinizi
daha çok bu durumdan uzaklaştırırsınız.
İlerlemeyi
daha da geriletirsiniz demek istediğim.
O yüzden sevgiyi temas yoluyla
göstermek sizin olayınız değilse
bu bence kabul edilmesi ve saygı duyulması
gereken bir şey ama sizin değiştirmek
istediğiniz bir şeyse de adım adım
sabırla ve karşınızdakilerin de size yardımıyla
değiştirilebilecek bir durum
diye düşünüyorum.
Alışkanlık kazanma süreciniz zorlu.
Kesinlikle katılıyorum.
Ama ben her zaman kendimi burada sayılarla
kandırıyorum. İşte bir şeye
alışmak için 3 hafta kilit süreymiş ya.
Deniyorum.
Onu kendime veriyorum.
O 3 hafta zaten
harbiden bir noktaya kadar onu bir rutine
sokuyor. O 3 hafta olmazsa
dur ya zaten 3 haftadır yapıyorum.
Hadi bir gün daha, bir gün daha, bir gün daha.
O 3 hafta oluyor 4, 6, 10 falan filan gidiyor gidiyor.
Ve kendi bünyemin ihtiyacı olan saat zaman kavramı içerisinde
kendi alışkanlığımı ihtiyacım olan süre içinde kazanmış oluyorum.
O yüzden burada bence kendimizi biraz sayılarla kandırmak en iyisi.
İlk defa bir ilişki içinde olmak demiş bir necim.
Çok tatlı.
Eğer ilk defa bir ilişki içinde olma fikri seni biraz geren bir şeyse,
aslında bunun hayatındaki ilk ilişki paterni olmadığını düşünmekle başlayabilirsin.
Her şeyden önce kendinle bir ilişkin var.
Arkadaşlık ilişkilerin, ailenle kurduğun ilişkin, okul, iş gibi daha zaruri ilişkilerin mevcut.
Evet romantik bir anlamdaki ilişki tamamen diğerlerinden farklı gelse de aslında belli noktalarda çok bağlantılı.
İletişim kurmak, temelinde güvenin, saygının, belli bir dozda sevginin yaptığı bir ilişki aslında hepsi.
Ama bütün bu kaygıların yanı sıra kendi ilk ilişkimi hatırlıyorum da %90'ı falan bu heyecan ve kaygıydı zaten.
O ne yapacağını bilememek ve insan ne yapacağını bilememe anına bir daha hiç geri dönemiyor.
O yüzden çok güzel bir şeyin içindesin.
İlk defa bir ilişkinin içindesin.
ve kocaman belirsizlik.
Yapacağın her şey, yaptığın her şey
aslında hani kazı kazan gibi.
Yaşadıkça, kazıdıkça
senin şansına çıkanı görüyorsun.
O yüzden kesinlikle tadını çıkart.
Bundan sonra ne kadar ilişki yaşarsan yaşa
gerçekten aynı derede iki kere yıkanılmıyor.
O yüzden her seferinde üstünden geçen su farklı oluyor.
Kesinlikle tadını çıkart.
Her jenerasyonun bir güzin ablaya ihtiyacı vardırın ilk partını bitirdik.
Çünkü daha yanıtlamadığım sorular var.
Bunu da zannedersem çok üstünden zaman geçmeden paylaşacağım.
Çok teşekkür ederim. Çok tatlı sorulardı.
İkinci bölümde görüşmek üzere.
Sizi seviyorum.
Bana yine istediğiniz soruları lütfen atın atar ara ara bunu yapalım.
Umutsuz dağılışmayın.
Yatağa küs girmeyin.
Kafanızdaki soruları da bir kenara bırakmak istemiyorsanız bana gönderin gelsin.
Sizi çok öpüyorum.
Altyazı M.K.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
