
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
Durmanın ilerlemenin bir parçası olduğunu fark edip, bazen duraksamayı ve hiçbir şey yapmamayı normalize ettiğim 35.bölüm ile nihayet karşınızdayım. Gelin hiçbir şey yapmayacağınız bir 30 dakikada, ben arkada çene çalayım. Siz çayınızı kahvenizi alın. O kız geri geldi.
Music from Uppbeat (free for Creators!): All Good Folks-Wake Me Up
License code: MHOJ4SDQTVQGXF2B
Transkript
genellikle podcast kaydedeceğim günler
ne söyleyeceğime dair, ne konuşacağıma, ne anlatacağıma dair
beynime böyle cümleler peşi sıra akıyor resmen
ve ben hani hata bazılarını yakalayamıyorum bile.
Ama şu başlangıç yapma işi, giriş yapma işi
gerçekten bir buçuk senedir tam anlamıyla beceremediğim
ve her seferinde benim tekrar tekrar tekrar tekrar
kaydetmeyi iten yegane şey.
Ama bunun da samimiyet getirdiğine inanarak
inanarak mesela bu girişi
değiştirmeyeceğime ve buradan devam edeceğime
inanıyorum. Güzel bir giriş
yaptığıma göre
halinizi altınızı sormakla devam edeceğim. Nasılsınız?
Sizi gerçekten özledim.
Klasik ben
girizgahı. Bu aralar
çok fazla şey var kafamda
ve bu daha önceki bölümlerde
de yaşadığım şeylerden bir tanesiydi.
Anlatacak, söyleyecek çok şeyim
olunca sizin karşınıza
gelip de olanı biteni anlatmak öyle
zor oluyor ki bazen gerçekten istiyorum
ki hepinizi karşıma toplayayım.
Ben başlayayım hüngür hüngür ağlamaya.
Siz anlarsınız zaten falan
oluyorum.
Bu aralar
yani son bir buçuk aydır aslında
neler kaçırdınız
daha doğrusu nelerde
böyle tam olarak birbirimizi
güncel tutamadık. Onlardan biraz
bahsedeceğim tabii ki.
Ama öncelikle yine size bu noktada bir
durdurup kendinize bir çay kahve
yapmanızı ya da bir kadeh
Şarap falan koymanızı önericem.
Hoş bir sohbet olacak gibi hissediyorum.
Çünkü çok da konuşasım var bugün.
Hatta böyle artık böyle bütün işim gücüm bitsin de şöyle.
Bugün de seansım var terapideydim.
Terapim de bitsin şöyle.
İşte mesai de bitmiş olacak zaten.
Böyle geçeyim ekranın karşısına.
Bizimkilerle bir konuşayım falan diye aslında iple de çekiyordum.
Hatta geçtiğimiz günlerde şöyle bir şey oldu.
Ve ben bir bölüm kaydettim.
Ama bir türlü içime sinmedi ve siz beni çok iyi tanıyorsunuz bence.
Gerçekten çok iyi tanıyorsunuz.
Ve hani ben onu atsam geçiştirilmiş gibi bir bölüm olacağını düşündüm.
Ve dedim ki bu kızlar bunu anlar.
Siz artık o kızlar dediğimde bu kızlar dediğimde bir gender free bir şeyden bahsedeyim biliyorsunuz.
Tekrar söylemeyeceğim.
Ve bölümü böyle bulaşık yıkarken dinleyeyim.
Hani gerçekten atılabilirsin falan dedim.
Katlanamadım.
Dedim ki ben bu insanlara bir buçuk senedir içime sinen bir şey veriyorum.
Ve bunu yapmaya devam edeceğim.
Bunu bozmayacağım.
Bunu jinx etmeyeceğim.
O yüzden bölümü sildim.
Hani olur da boşluğa düşerim, kullanmak isterim, yapmayayım diye sildim.
Kötü günlere bile saklamadım yani.
Sonuç olarak bugün bu bölümü kaydetmek için karşınızdayım.
Yine kembe bir kahve yaptım.
Geçtim karşınıza.
Bir buçuk aydır yani son bölümden bu yana hayatımdaki galiba en ana değişiklik işe başlamak oldu.
Ve zannettiğimden daha zor bir alışma sürecinden geçiyorum aslında.
Alışmaya çalıştığım şey kesinlikle bu arada iş düzeni, erken kalkmak, bir yere karşı sorumlulukların olması falan değil aslında.
Ama gerçekten artık böyle yetişkin olmaya dair atılan büyük adımlardan bir tanesiymiş işe başlamak, kendi paranı kazanmak, faturaları, borçları ya da alınacakları takip etmek, bazı şeyleri bir sonraki ayağa ertelemek falan.
Ama insanı bazı dertlerden de uzak tutuyor bunları düşünmek.
genellikle böyle ben çok aklı bir karış havada olan
sürekli aşkta meşkta arkadaşlıklarda kendini kaybeden bir insan olduğum için
esas problemin, esas hayat gerçeklerinin
esas daha doğrusu gerçek kaygıların, problemlerin yetişkinlikle beraber
özellikle para kazanınca insanın hayatında bir anda vuku bulduğunu falan düşünüyordum ki
bunu da çok duyuyoruz yani işte sen bir kendi paranı kazan da gör bakalım
ev nasıl idare ediliyormuş falan. Ulan ev
idare ediyor kendini bir şekilde.
Ben aşk hayatımı, arkadaşlık ilişkilerimi
nasıl idare edeceğimi öyle işe
başlayınca bana her ay bir maaş yasını
çözebilsem keşke. Öyle değil.
Yani o yüzden ben yine
şey hani
her zaman böyle
burnunun dikine giden
lokal podcaster'ınız olarak
insanların, toplumun
ya da işte yüzyıllardır genel
olarak herkesin, ailelerin
o nitelendirdiği,
yetişkin problemi denilen bir para idare etmek, bir hayat sürdürmek meşgalesine girince dedim ki abi bunlar dert mi ya?
Aşk acısı, arkadaşlık kayıpları, gelecek kaygısı, mezuniyet, bocalamak, ayrılmak, flört etmek.
Bunlar daha gerçek aslında, daha hayatın içinden.
Çünkü işe başlıyorsun, bir ofistesin, çalışıyorsun, sorumluluklarını yerine getiriyorsun
ve oradan geri kalan şeyi de hayatının geri kalan noktalarına dağıtıyorsun aslında.
İşte atıyorum sabah 8 akşam 5 çalışıyorsun sonra bir evi toplayayım, yemek yapayım, şunu yapayım, ihtiyaçlarımı karşılayayım falan.
Şimdi gelen sürede mesela arkadaşlarını mı zaman geçireceksin, bazılarıyla aranımı düzelteceksin,
deyte mi çıkacaksın, kendine mi zaman ayıracaksın falan aslında bana kalırsa yetişkin problemi olarak adlandırılan her şey
dünyanın bize sunduğu gerçek problemler değil.
Aksine bizim kendimizle verdiğimiz kavgadan biraz olsun dikkatimizi uzaklaştırmak için bize verilmiş bir simülasyon aslında.
Ve ben de gerçekten bu simülasyona bir buçuk aydır tam anlamıyla adapte olamadığımın inancındayım.
Çünkü o kadar fazla ve uzun süredir kendimde derinliklere inmiştim ki
Özellikle kendimle baş başa kaldığım süre çok artmıştı.
İtalya'da ve İtalya'dan geldikten sonra mezun olup kendi başıma aydın da odamda geçirdiğim o 6-7 aylık süreçte.
O kadar kendimle iç içe geçmiştim ki.
Bir de buna 4 senedir süren bir terapi süresi tabii eşlik edince.
Zaten terapi başlı başına bir kendini kazma süreci.
Kazıyorsun kazıyorsun hiç görmediğin hiç böyle el değmemiş noktalarına iniyorsun gerçekten.
ve yukarı baktığında ne kadar yol kat ettiğini görüyorsun ama merdiven yok.
Öyle kafanın esince dışarı çıkıp da tamam ben şimdi bu çukuru kapatırım diyemiyorsun.
Belki bir şekilde yukarı çıkarsın ama yukarı çıksan da o dışarı attığın toprak kadarın içeriği
tekrardan doldurup hiçbir şey yokmuş gibi düzleyemiyorsun.
O delikler en kötü ihtimalle sen tekrardan yer küreğe çıktığında bir şekilde ayağını takıp
seni tekrardan en dibe çekiyor.
O yüzden tabii böyle kendi içimde, kendimde açtığım deliklerle böyle bende ne var ne yok meşgalesi içinde koşuştururken bir anda hayatıma şak diye bir beyaz yaka olma gerçeği sürülünce ben bayağı bir afalladım.
Çünkü kendime zaman ayıramaz, kendimle iki kelam edemez hale geldim.
Ve hayatımdaki her şeyi o kadar ama o kadar uzun süredir.
İşe başlayınca yaparım, İstanbul'a geri taşınınca hallederim diye ertelediğimi fark ettim ki İstanbul'a gelince bir anda her şey böyle üst üste gelmeye başladı.
Yani üst üste gelmeye başladı da doğru bir terim değil.
Yani daha doğrusu şöyle oldu. Ben 6-7 ayı Aydın'la geçirdikten sonra aslında bir noktada da böyle dışarı çıkmaya, bir şeyler yapmaya üşenir bir hale gelmiştim.
O yüzden her şeyi İstanbul'a dönünceye falan erteliyordum. Sonra İstanbul'a geldim.
Annemle birlikte geldim. Zaten işte bir evi temizleyelim işte eşyalarım uzun süredir hani evde değildim, İstanbul'da değildim.
Aydın'ın eşyalarım gelmişti falan hani onları yerleştirelim.
Ben çalışmaya başlayacağım.
Online çalışırken belki her şeye yetişemeyeceğim.
Annem yardımcı olacaktan zaten bir buçuk ay annemleydim.
O noktada da hep annem kartını kullanıyordum.
İşte annemleyiz şu an.
Annem bende.
Çok onu yalnız bırakmayayım.
Çok dışarı çıkmayayım falan.
Aslında yüzleşmekten korktuğum ve beni bekleyen bir sosyal hayatın kaçışındaydım.
Yani bunu fark ettim.
Çünkü biliyordum ki bir kere başladığımda çorap söküğü gibi gelecek ve en de duymaktan korktuğum şey böyle her an kapıyı çalacak gibi.
Sanki böyle kocaman bir işte üç katlı evde böyle katilden kaçıyor gibi gerçekten.
İnanılmaz gerilimli bir sahne var böyle.
Bunu hayal edebilirsiniz.
Ben böyle birisi beni arayacak da bir event'e çağıracak.
Birisi beni arayıp da ulan bize hiç zaman ayırmıyorsun diyecek diye böyle gerçekten kendimi gardıolaba falan saklamak istiyordum.
Çünkü uzun süredir sosyal hayatı pratiğim aynen şu an duyduğunuz gibi sokaktan gelen seslerden ibaretti.
Ve benim tekrardan onun içine girmem gerçekten ben kendimi sürekli çok dışa dönük, çok girişken olarak tanımlasam da bana kaygı veriyordu.
Çünkü biliyordum ki buna bir kere başladığımda bu artık bir rutinane gelecek.
Ve benim bu hayatta her ne kadar en sevdiğim şeylerden, en beni rahatlatan şeylerden bir tanesi yaptığım şeylerin üstüne tik atmak da olsa bunu arkadaşlıklarımda ve sosyalleşmekte kullanmamaya çok özen gösteriyorum.
Çünkü arkadaşlıklar, yani daha doğrusu bu arkadaşlık olmak zorunda değil.
Bir film izlemek, dışarı çıkmak, bir yürüyüş yapmak, kestirmek.
Yani kendin için yaptığın her şey, her neyse o.
O artık senin ajandan da bir test halini aldığında gerçekten onun anlamının çok büyük bir yüzdesinin ben kaybolup gittiğine inanıyorum.
Yok olup gidiyor.
Çünkü arkadaş senin için ya bütün hafta çok yoruldum şimdi çıkayım işte bir Eda ile bir kahve içeyim çok güzel de muhabbet ederiz bizden bir anda ya işte ben de bu cuma Eda ile buluşacaktım şimdi ne yapacağız ne konuşacağız ben bir de çok yorgun olacağım gibi bir şeye dönüyor.
Çünkü sen onu ajandana task olarak yazıyorsun.
Yani burada ajanda aslında daha metaforik bir şey bu.
Siz her ne isterseniz öyle olsun.
Benim burada kastettiğim şey sorumluluk olarak görmek aslında.
Ve bende gerçekten böyle bir aşamaya gelmeye başladı.
Bir kere erteliyorsun, iki kere erteliyorsun.
İkinci erteleyişinde hop başka biri bir şey teklif ediyor, onu erteliyorsun.
Ertelemelerin gerçekten böyle bir sanki tefeci muhabbeti gibi birinden aslında sana ait olan zamanı istiyorsun ve sonrasında çok yüklü bir faiz ödeyeceğini de biliyorsun.
Böyle komplike, sosyalleşmek denilen aslında çok insanın kendisine hizmet eden şeyi lekeleyen bir dönemin içine girdim.
Çünkü sabah kalkıyorum, işe gitmek, iş yapmak, iş için uyanmak aslında çok da rutinimi destekleyen bir şey haline dönüştü.
Sabah uyan, rutinlerini yap, bilgisayarın başına otur, çalış akşama kadar sonra freesin falan.
Ve iş içerisinde bana verilen sorumluluklar da benim o bir şeylere tik atma ihtiyacımı giderdiği için inanılmaz.
Hani gerçekten win win ve bunun için maaş alıyorum falan gibi bir şeyin içindeyim yani.
Çünkü eğer OKB temelli bir zihniniz varsa gerçekten test gerçekleştirmek sizin zaten kendi başına ödülünüz oluyor.
Bir de bunun üstüne para kazanınca tadından yenmiyor.
Süper tamam.
Peki beni dışarıda bekleyen hayat ne olacak?
Ve ben fark ettim ki ben hayata yetişemiyorum.
O yüzden Sen O Kız Değil Misiniz'in 35. bölümüne hoş geldiniz.
Hayata yetişemiyorum'a karşınızdayım.
Hep bunu yapmak istemiştim. Hep böyle bölümün ortasına kadar konuşup sanki böyle bir Netflix dizisi gibi ortaya kadar sahneyi verip ortasına böyle intro girecek şekilde bunu da yaptım.
Bir tane daha test ki sildim yani kafamdan. Her neyse. Ve peki neden şimdi bunu konuşuyorum? Ne oldu da bu noktaya geldim? Ben hastalandım.
İki gün önce falan
Haftada bir gün ofise gidiyorum
Ofise gittiğim bir gün
Böyle havayı kestiremeyip
Çok ince giyinmişim ve çok fazla rüzgar aldım
Ve yağmurdan da ıslandım
Hemen de böyle
Zaten çok uzun süredir de
Evde olmanın verdiği
Sıfır mikro politikasıyla
Gerçekten bağışıklığım da bence çok düştü
Yani tırnaklarım falan böyle artık
Katman katman soyuluyor zaten
Dedim tamam ben çok sağlam hasta olacağım
Ama o hastalığın gelişinin bana beraberinde rahatlık getirmesiyle anladım.
Artık iyi bir mental stabilitede olmadığıma dair.
Artık sosyal hayatın bende bir anda böyle bir yük demeyeyim ama yoğun bir sorumluluk haline almasını o zaman fark ettim.
Yani hasta olmak ve ben hastayım diyebilmek benim için bir anda böyle bir ampul gibi yandı kafamda.
Ole yeni bahane.
Artık kimseyi ekmeme gerek kalmayacak
Çünkü ben hastayım önümüzdeki hafta tamam hastalıkla ben bunu ekarte edebilirim
Bunu bu kadar açık söylememin sebebi bu arada çok insani ve herkesin zaman zaman başına gelen bir şey olduğunu düşünüyorum
Her şeyi iptal etmek ve sadece kendinle olmak istemek
Çünkü buna ihtiyacı var insanın
Yani ben arkadaşlarınla buluşmaya kim olarak gittiğimi bilmek için önce kendimle zaman geçirmeliyim ve ben kendime en son ne zaman ne haber nasılsın diye sorduğumu hatırlamıyorum.
Kendime zaman ayırmak istiyorum
Kendim için bir şeyler yapmak istiyorum
Ki aynı zamanda arkadaşlarımla
Zaman geçirmenin de zaten
Kendim için yapacağım bir şey olduğunu biliyorum
Ama böyle gerçekten
Kafamın içinde bir ses hep şöyle
İşte pazartesiden
Cumaya zaten
Sabah
Nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Ya da başladığınız zaman podcastinizi
9 akşam 6 iştesin.
Sonra işte şu günler terapin var.
Şunu yetiştirmen gerekiyor.
Şu vardı, bu vardı, şuna görüşecektim bilmem ne.
Cuma oldu.
Hafta sonu eridi gitti.
Tekrar pazartesi.
Ben bütün bunları yapan Sima'ya en son ne zaman iyi olduğunu sorup sormadığımı hatırlamıyorum.
Ve ben bütün bu eventleri bu Sima ile yapıyorum.
Bu gerçekten aslında bir noktada bu annelerin özellikle ev hanımı annelerin böyle artık nasılsa onun görevi gibi kafada kodlanarak yaptığı yemeğe bir afiyet eline sağlık demediğimizde gerçekten bozulmalarını bana çok yürekten hissettirdi.
Tam anlamıyla yine de hissedemem.
Ama gerçekten öyleydi yani.
Ev hanımı olabilir, yani çalışmıyor olabilir.
Ama bir evde oradaki o ailenin yiyeceği şeyleri hazırlamak, o evi temiz tutmak aslında gerçekten bayağı maaşa bağlanması gereken bir şey.
Bu bir iş yani.
Bu sen dışarıda çalışmıyorsun zaten, eve ekmek geçmiyorsun.
Hadi bunları yap gibi yüklenmiş bir şey gibi ve default bir şey gibi görünüyor.
Ve bu çok yanlış.
inanılmaz bir emek var ortada ve bu emek karşılıksız kalıyor ve maddi karşılığına zaten geçtim verilmiyor.
Manevi olarak bir teşekkür bile etmediğimiz anlar olabiliyor gerçekten ve ben bunu kendime yaptığımı fark ettim.
Kendime resmen geleneksel bakış açısının anneye baktığı gibi bakıyormuşum.
Baya bütün bu işi getiri götürü benim bu hem mental hem fiziksel hijyenimi, sağlığımı, içinde kaldığım evi, yuva yapan o yegane şeyi, Sima'yı baya göz ardı edip, bunlar zaten Sima'nın görevi diye bir haline hatırını sormadan, bir eline sağlık demeden, sırtını sıvazlamadan ve masada tabağımı da lavaboya bırakmadan kalkıp gittiğimi fark ettim.
Peki ben bütün bu eventlere koşturan Sima'ya ne haber nasılsın diye soramadıktan sonra ben ne hakla o gittiğim yerde eğlenebilirim ki zaten?
Ve tabii ki de o yaptığım şeyler benim için bir görev olmayacak mı?
Mesela özellikle üniversiteyi böyle şehir dışında falan okuduysanız hani o üniversiteden aile evine dönme anı vardır.
Bütün sevilen yemekler yapılır ya da işte koli gönderilir falan.
Mesela bu gerçekten saf bir sevgiden geliyor.
Ne kadar emek sarfedilmiş olursa olsun, ne kadar malzeme, zaman harcanmış olursa olsun o çocuğumun sevdiği şeyi yapıyorum mutluluğu ve o aslında saatler harcanan şeyin 10 dakikada yenip bitecek olması falan aslında çok büyük bir heyecan, çok büyük bir mutluluk veriyor.
Ve o mutluluk aslında bütün o taşın altına elini sokturuyor annenin, babanın ya da bakım veren her kimse onun.
haliyle
benim de aslında
kendimle o anne çocuk ilişkisi gibi
o tüm güçlü
o saran sarmalayan ilişkiyi
korumam lazım ki
sonucunda ne kadar emek harcarsam harcayayım
işte atıyorum
İstanbullu kafasıyla
buradan trafik zamanı karşıya
geçerim mesela
hiç umurumda olmaz trafikte 4 saatimi kaybedeyim
bir gün ne olacak ya da
bir gün sabah 4'te yatayım ama
Mertes gün işe gitmek için yine ben 7'de 8'de uyanayım ne olacak hani.
Çünkü sonucunda beni mutlu edecek ve verdiğim o emeğin o zamanın karşına alabileceğim bir şey olacak.
Bir gülümseme, bir mutluluk, bir tatmin.
Ama bu yok.
Ve burada bahsettiğim o tatmini göremediğim şey arkadaşlarım falan değil.
Ben.
kendimle karşı karşıya geldiğimde kendime bu kadar fazla şeyi yükleyip
sonucunda kendimden bir teşekkür bir minnet görmemek
beni baya böyle eve kapanmamı istetecek kadar zorladı
ve bunun üstüne hastalanınca dedim ki tamam fırsat bu fırsat.
Oturup kendine kalmak zorundasın.
Senin nelerin mutlu ettiğini ve nelere zaman ayıracağını belirlemek zorundasın.
Ve bunların hepsini düşünürken bunlar kafamdan böyle hızlı hızlı geçerken şunu fark ettim
Ve bunun için bize bunu öğrettiği için, bu pratiği bize yaşattığı için dünyaya, ebeveynlere ya da yetiştiriliş tarzımıza bir kere daha kızdım.
Kendimi ayırmak istediğim zaman için insanlardan özür dilemek.
Bu fark etmemeni o kadar rahatsız etti ki.
Mesela biriyle görüşmeyi ertelememiz için çok güçlü bir bahanemiz olmasına ihtiyaç duyuyoruz.
Hasta olmak, bir ödevin olması, okulun olması, sınavın olması, ailenin yanında olması, yolculukta olman falan.
Ve her zaman senden bir tık daha üst bir güç bunu yaptırıyor ki sen hayır diyemediğin için o buluşmayı, o görüşmeyi, o planı iptal ediyorsun gibi bir şey.
Halbuki benden daha büyük bir güce bunu atfedene kadar bizzat kendime bu gücü verebilecek kapasitede ve haklı olduğumu düşünüyorum.
Çünkü ben bu hayatı yaşıyorum ve pek hala da bir insana ben bugün çıkmak istemiyorum çünkü kendime zaman ayırmak istiyorum.
Ben bugün sadece ayaklarımı uzatıp uyumak istiyorum diyebilmeliyim.
Çünkü neticesinde kendime bu alanı sağladığımda ve bu enerjiyi aldığımda, o bir günü evde geçirip de uyuduğumda, evi temizlediğimde, bunlardan tatmin olduğumda, mutlu olduğumda, oturup da bir podcast kaydettiğimde, bir buçuk ay sonra değil de iki haftada bir, haftada bir bu ekranın karşısına geçip kendim için bir şey yaptığımda ben belki o arkadaşımla planladığımdan bir ay sonra görüşeceğim.
Belki 3 hafta sonra görüşeceğim.
Belki buluşma sıklığımız yarı yarıya azalacak.
Ama ben full kapasite, mutlu, anlatacak şeyleri olan, dinlenmeye değer şeyleri olan ve aynı şekilde karşıdakini de dinlemeye bir o kadar aç ve açık bir simay olarak gideceğim.
Aslında bir nevi kuluçkaya yatmak gibi.
Kendin için kuluçkaya yatıyorsun.
Tavuk da sensin, yumurta da sensin.
Ve bunun için öyle bir yetiştiriliş sistemi içerisindeyiz ki sürekli mahcup olmaya, sürekli boyun eğmeye, sürekli af dilemeye o kadar yatkın bir toplumda yaşıyoruz ki kendimi ayıracağım zaman için bir başkasından özür dilemek zorunda hissediyorum.
Ama aslında başka hiçbir bahaneye ihtiyacım yok. Ben hayata yetişemiyorum. Ben hayata yetişemiyorum ve bütün bu anlattığım şeylerin sonucunda, şu da beni çok üzüyor mesela, bu rahatlamayı hissedeceğim, yanına gittiğimde böyle eğleneceğim, bütün o enerjimi orada atabileceğim insanlara baktığımda bazen şunu duyuyorum, bunu da çok iyi anlıyorum.
bize hiç zaman ayırmıyorsun, hiç bizimle görüşmüyorsun, kimlere zaman ayırıyorsun, hep her yerdesin bir bizimle değilsin falan.
Ben bunu o kadar sık duymaya başladım ki gerçekten acaba haklılar mı diye dönüp hayatıma bakmaya başladım.
Görünen şey böyle hissettirebilir.
İnstagramım, koşuşturmalarım, storylerim falan böyle hissettirebilir.
Ama işin aslı böyle değil.
ve işin aslında nasıl olduğu
işin aslında ne kadar zorlandığımın da
çok bir önemi yok
aslında arkadaşlarımızın bizi zaten biliyor olması
gerekiyor o noktada gerçekten
şuna çok ihtiyaç duydum
arkadaşlarım tarafından
Simay bizi çok seviyor
Simay bizimle zaman geçirmeyi çok seviyor
ve Simay gerçekten zaman
olduğunda ya da zaman
bizimle buluşmak için hazır olduğunda
zaten orada olacak zaten bizi arayacak
eğer şu an
bizimle buluşamıyorsa
bu istemediği için değil
istemediği için de olabilir
bu
simay çok değiştiği için değil
bu simay bizi unuttuğu için değil
sadece simay için henüz
zamanı gelmediğinden demelerine
gerçekten çok ihtiyaç duydum
bu dönemde çok ihtiyaç duydum
bazı arkadaşlarımla hissettim bunu
hep dediler ki
hiç sorun değil
bu senin hayatın alış biz buradayız
biz senin hayatın izleyicisiyiz
Bazı arkadaşlarım oldu.
Alındılar, üzüldüler.
Onları da çok iyi anlıyorum.
Ama bütün bunlar gerçekten benim çok da altından kalkamayacağım bir şey haline gelmeye başladı ki ben artık bunu burada konuşma ihtiyacı duydum.
Çünkü hayatı yakalayamamak, hayata yetişememek ama biraz da durmak ve böyle soluklanmak.
Ya tamam ben böyle acele acele bir yere gidiyorum da ben nereye gidiyorum?
Hani mevzu yürümek mi, nereye yürüdüğünü bilmek mi?
Çünkü herkes elinde sonunda bir yere varacak ama ben nereye gittiğimi bilmiyorum ki noktasında gerçekten bir durup, soluklanıp, bazen bütün hayattan kendini çekip nereye gittiğine bir bakman gerekebiliyor.
Öteki türlü kaybolmaya çok açık oluyorsun.
Ama bize hep harekette kalmak, hep anı yakalamak öyle işlenmiş ki bu gerçekten FOMO denilen, Fear of Missing Out, bir şeyleri kaçırma korkusu denen şey bizim artık hamurumuzda var.
Ben oturup her şeyden soyutlanıp kendimi eve kapatmak ve kendime ihtiyacım olan zamanı vermek istiyorum ama bunu yaparken kalbim güp güp atıyor.
Dışarıda yaşıtlarım eğleniyor, bir şey yapıyor.
Bugün konser var, yarın event var.
Çarşamba şunun doğum günü var.
Bir şey yapmalıyım falan ve bunlar artık benim kulaklarımı, beynimi böyle resmen cırmalıyor.
Hangi sese kulak vereceğim?
Evde yatıp dinlenmek isteyene mi?
Dışarı çıkıp eğlenmek isteyene mi?
Dışarı çıkıp eğlenmek istememesine rağmen hayattan geri kalmak istemeyene mi?
Hangi simaya kulak vereceğim?
Böyle bir sıkışıklık içinde, böyle bir zamanı bilmezlik içinde,
Hani gerçekten 24 saat keşke 48 saat olsa ben belki bir şeyleri ucu ucuna yakalarım, yetişirim dediğim bir rahatlığa da dedim ki dur.
Durman lazım, dinlenmen lazım.
O zaman fark ettim.
Durmak her zaman yürümenin bir parçası.
Yürümek bir proses.
Bir adım atıyorsun, diğerini atıyorsun.
Bir adım atıyorsun, diğerini atıyorsun.
Ama ilk adımı atmadan öncesine geldiğinde duruyordun.
İki ayağın üstünde duruyordun.
Hatta ilk bir adımı attıktan diğerini atana kadar ki o saliselik süreçte de duruyorsun.
Durmak bu kadar yürümenin bir parçası.
Ve zamanın göreceliliğine eğer şöyle küçücük bir atıfta bulunacaksak bazen o bir adımdan diğerine sağdan sola geçiş 2 milisaniye sürecekken
Bazen bazı insanlar da 20 gün, 1 ay, 20 saat, 5 dakika siz nasıl isterseniz ve ne kadar arzu ederseniz o kadar sürebilir.
Çünkü zaman görecelidir.
Hayat dışarıda kaçıyor olabilir ama sonuçta çoklu evrenler teorisine göre de bir yerlerde hala bu kadar da geç kalmış değiliz.
Kendimi böyle telkin ettiğim, kendime zaman yaratmak istediğim
ve kendime yarattığım ilk zamanda da koştur koştur sizin karşınıza geldiğim bir bölüm oldu benim için.
Ben gerçekten hayata yetişemiyorum.
Ama şöyle oturup bir baktığımda bazen yetişmeye çalıştığım hayatın o kadar yakalamaya değer olmadığını fark ediyorum.
O yüzden hayat hep dışarıda akıyor, devam ediyor.
Ama bu böyle biraz yürüyen merdivenin siz ona basmasanız da
onun aynı şekilde ilerleyecek olması gibi
O aynı hızında aynı basamaklarıyla dönmeye, çark etmeye devam ediyor.
Sizin olay hangi basamakta dahil olduğunuzla ilgili.
Siz onun üstüne bastığınız ve aşağı inmeye ya da yukarı çıkmaya başladığınız zaman sizin yolculuğunuz başlıyor.
Nerede binmeye karar vermek sizin elinizde.
Nerede ineceğinizi bir noktada yol zaten belirliyor.
Ama ben bu noktada çoğu zaman mesela hangi istasyona, hangi metroya bineceğini o merdivenin üzerinde karar vermiş bir insan olarak şunu söyleyebilirim ki bazen gerçekten kenara geçmek, şöyle bir haritalara bakmak ya da yol yakınken geri dönüp ben galiba bugün kendimi çok da yeni bir yolculuğa hazır hissetmiyorum demek çok normal.
Bugün de bir şeyleri normalize ettik bence.
Bana çok iyi geldi.
Kendime ayıracağım zamanları böyle düşünürken kendime verdiğim sözlerden bir tanesi de arayı bu kadar açmamaktı.
En azından iki haftada bir, on günde bir karşınıza çıkıp size şöyle bir sesimi duyurmak gerçekten çok istiyorum.
Ve bir de böyle bir buçuk ay sonra karşınıza geçip konuşunca da sanki şey gibi hissettim.
Hikaye saatindeyiz, herkes minderine oturmuş, ben de size bir şeyler okuyormuşum gibi.
Umarım siz de bu hikayeden keyif almışsınızdır.
Umarım çayınız, kahveniz, şarabınız en az benim kadar iyi bir eşlikçi olabilmiştir size.
Sizi öpüyorum.
Umutsuzluğa alışmayın.
Yatağa küs girmeyin.
Dışarıda kaçırdığınız hiçbir şey yok.
İsterseniz yataktan da çıkmayın.
Eğer benim sadece Sen o kız değil misin?''i anlattıklarımı değil,
Sen o kız değil misin?''i anlattığım bir bölümü dinlemek isterseniz
Wise Woman'da Leyla'ya konuk olduğum bölümü dinleyebilirsiniz.
Bunu da zaten senokız değil misin instagram hesabında paylaştım.
Paylaşacağım.
Aynı zamanda benim sadece sesime değil bana ilham olan, izlediğim, okuduğum, dinlediğim şeylere de bir göz atmak isterseniz
Miser Türkiye'den beni takip etmeyi unutmayın.
Orada kürasyonlarımı sizin için paylaşıyorum.
Hepinize sevgiler.
Altyazı M.K.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
