
hayat dediğin ortalama 70 yıllık bir "me time"dır
10 Kasım 2024 · 36 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
kendini randevuya çıkar, kendini sev, kendini sevmezsen kimse seni sevemez falan filan. hayat ve instagram bize kendimizi sevmeyi öğretmeye bu kadar kafayı takmışken, biraz da insanın kendinden bunalmasını konuşsak olmaz mı? olur bence. yani oluru olmazı kalmadı artık, yeni bölüm karşınızda.
Transkript
Herkese merhaba.
Sana Kız Değilmsin'in yeni bölümüne hoş geldiniz.
bölümün isminden de anlayacağınız üzere
bugün biraz me time üzerine
kendimizle zaman geçirmek üzerine konuşacağım.
Bence biraz artık bu konuda
eğri oturup doğru konuşmanın zamanı geldi.
Çok romantize edilen bir şey.
İnsanın kendiyle kaliteli zaman geçirmesi,
kendini randevulara çıkartması,
kendini sevmesi,
kendiyle arkadaş olması falan.
Ve belli bir noktada evet bu çok sağlıklı bir şey.
her şeyin özü insanın kendiyle olan ilişkisinden bir şekilde geçiyor.
Yani sen kendini sevmezsen başkasının seni sevmesini nasıl bekleyeceksin?
Ya da başkalarına gösterdiğin empatiyi biraz kendine de göster falan gibi.
Oldukça doğru ama artık biraz da klişeleşmiş.
Ya da bana kalırsa ya tamam bunlar doğru ama
bu insanın kendiyle zaman geçirmesinin biraz da zorlayıcı taraflarını konuşmak gerekmiyor mu noktasında?
Biraz aslında bu işin gölgede kalan taraflarını konuşmaya geldim.
Umarım pazar gününüzde şöyle ayaklarınızı uzattığınız, çayınızı kahvenizi aldığınız
ve belki de sizin de kendi me time'ınızdan artık gına geldiği bir anda kulaklarınızda bir misafir olurum
ve belki de bu pazar gününü, haftayı bu şekilde kapatırız birlikte.
Ben de kesinlikle insanın kendiyle ilişkisinin,
başka insanlarla olan ilişkisini hem çok etkilediğini
hem de onlardan çok etkilendiğini düşünüyorum, buna katılıyorum.
Kendimle geçirdiğim zaman süresince ve kendimi sevmeye başladıkça
kimlere nasıl zaman ayıracağımı, kime zaman ayıracağımı
ya da neyin bana mutluluk verip vermeyeceğini daha iyi tahlil edebilir bir hale geldim.
Yani aslında sürekli kendimle bu hayatı paylaştığımdan,
kendimle uyanıp kendimle tekrardan yatağa girdiğimden
bazen bu simayın değiştiğini, artık belki ilgi alanlarının farklılaştığını,
önceden keyif aldığı şeylerden keyif almamaya başladığını bazen gözden kaçırabiliyorum.
Örneğin çok yakın bir arkadaşınızın davranışlarında bir farklılık hissedebilirsiniz.
Çünkü alışıla gelmişin dışında bir şeyler oluyordur.
Kimsenin fark etmeyeceği küçük detaylardan bile siz aslında işlerin çok artık yolunda gitmediğini anlayabilirsiniz.
Sorarsınız ya bir sıkıntı mı var?
Hani garip hissediyorum.
Yani örnek de veremiyorum ama dediğiniz anlar belki olmuştur.
Bunu insanın kendiyle yapması çok kolay değil.
Çünkü kendimize çok başka insanlara yaklaştığımız gibi bir sıkıntı mı var gibi yaklaşmıyoruz.
Hatta bazen of ya ben niye böyleyim ya niye yani neden bundan keyif almıyorum niye böyle hissediyorum gibi biraz daha belki sabırsız ve eleştirel bir taraftan kendimize yaklaşıyoruz.
Biraz da kendimizin zorbasıyız.
O nedenle kendine zaman geçirme noktasında zaman zaman hani böyle kendine dönüp sanki ikinci bir insanmış gibi yaklaştığında neleri sebep sevmediğin nelerin değiştiğini görmek biraz daha kolaylaşıyor.
Kendine zaman geçirmenin çok güzel bir şey olduğunu biliyorum ama bu noktada da sosyal desteğin, sosyalleşmenin hatta yüzeysel ilişkilerin ne kadar kıymetli olduğunu da gerçekten bir kez daha anladım.
Bunu zaman zaman söylüyorum ama hayatınızda olduğunuz yeri kendiniz seçtiğinizde, bir şeyler sizi yönlendirmediğinde ama siz yolunuzu çizdiğinizde sanki olduğunuz konumdan şikayetçi olmanız şımarıklıkmış gibi algılanıyor.
Ve insanlar sizin problemlerinizi çok da ciddiye almıyor.
Ve bazen bu ciddiye alınmazlık sizin kendinizi de ciddiye almanızı engelliyor ve problemleriniz belki de çok fazla halının altına süpürüyorsunuz.
Ben bunun yaptığımı fark ettim. İtalya'da üçüncü yılıma girdim. Ama zaman içerisinde artık şu an içinde bulunduğum yaşamın, şehrin bana uygun olmadığını hissetmeye başladım.
Bunu kabul etmem gerçekten çok zaman aldı. Bunu itiraf etmem daha bile zor oldu.
Yine biraz terapistimin bu farkındalığı açmasıyla oldu tabii.
Bana dönüp her şeyin sorumluluğunu siz üstlenemezsiniz.
Her şeyi siz kendi içinizde çözemezsiniz.
İçinde bulunduğunuz ortamın da kontrolünün sizin elinizde olmadığı etkileri mutlaka olacaktır demesiyle
biraz da aslında içinde bulunduğum bu sıkkınlığın yaşadığım şehirle ve bu şehrin bana ne kadar uyumlu olup olmadığıyla ilgili olduğunu fark ettim.
Tam bir öğrenci şehrinde yaşıyorum. Buradaki yaşam şartlarının, aktivitelerin, bir insanla tanışma olanağının yani her şeyin öğrenci sıfatı üzerinden yürümesi de belki beni biraz daha sosyalleşme noktasına zorlaştırıyor.
Çünkü kendimi bir öğrenci gibi hissetmiyorum ve kimsenin hayatını, içinde bulunduğu noktayı kesinlikle küçümsememekle birlikte insanlarla oturup sohbet ettiğimde de ortaklaştığım noktalar bulmakta çok zorlanıyorum.
Aynı problemlere sahip olmak değil bizi günün sonunda yakınlaştıran ama biraz olsun birbirimizi anlayabilmek ve ben belki de geldiğim kültür arka planımda göz önünde bulundurulduğunda burada kendimi çok görünmez hissediyorum.
Hayat çok daha sakin, kaostan çok uzak ve bu bence yaşadığınız şey, alıştığınız şey bu olmayınca kulağa geldiği kadar iyi hissettirmiyor.
Diğer yandan hayatımın çok büyük bir bölümünü kaplayan bu konuşma özelliğim ve podcast'ım burada belli bir noktada görünmez bir şey.
Çünkü ben bunu yıllardır kendi ana dilimde yapıyorum.
Ve bütün bunlar bir araya geldiğinde de ister istemez kendimi burada oldukça görünmesi hissediyorum.
Sık sık kendimi daha iyi hissettiğim güney tarafına kaçmaya çalışıyorum.
ama günün sonunda dönüp dolaşıp geldiğim yer burası oluyor ve kendimi oldukça yalnız hissediyorum.
Gerçekten de bu yalnızlığa kapılmamak, bunun beni kötüye çekmemesi için
kendime oyalayıcı şeyler bulmak noktasında ekstrem bir çaba gösteriyorum.
Bunu da yalanlayamam.
Kendi başıma konserlere gidiyorum, caz festivaline gidiyorum, filmler izliyorum,
her gün spora gidiyorum, yeni yerler keşfetmeye çalışıyorum
Ama mesela günün sonunda all you can eat sushi'ye neredeyse 3 aydır gitmek istiyorum ama tek başıma yapabileceğim bir şey değil.
Yani tek başıma gidip yüzlerce sushi yiyemem.
Oturduğum zaman 2 saat geçecek orada bir insanla sohbet etmek, benim yiyemediğimi karşımdakinin yiyebilecek olduğunu bilmek orada belki de biraz o ambiyansı güzelleştiren bir şey.
Her şeyi tek başımıza yapamıyoruz.
Ya da dans etmeye tek başıma gidemiyorum.
Gidemiyorum.
Yeni bir restoran keşfetmişim.
Gitmek istiyorum.
Akşam orada tek başıma romantik bir yemek.
Yani yiyemiyorum.
Yapamayacağım için değil ama
o ortamın tam anlamıyla tadını çıkartabilmek için de
bazen başka bir insana ihtiyaç duyuyorum.
Ama insanlara öyle kolay kolay yaklaşamıyorum.
Bu böyle daha genç olduğum zamanlara nazaran
içime kapanmış bir insan olmamla alakalı değil.
Kendimi de öyle görmüyorum ama
artık zamanın hayatımda kapladığı konsept, sahip olduğu anlam çok değişti.
Her şeyin geri getirilebileceğini biliyorum ama zamanın geri gelmeyeceğini biliyorum.
Etrafımda insanlar var, bir şeyler teklif edebileceğim, bir şeyler yapabileceğim insanlar var
ama kendime sorduğum ilk soru bugün kimle dışarı çıkacağım değil
ben bu insanla bu zamanı geçirmek istiyor muyum oluyor
ve aslında geldiğim bu noktadan da memnunum.
Bir şeyler paylaşamayacağımı, bana bir şeyler katmayacağını
ya da benim duygularımın, düşüncelerimin, hikayelerimin karşı tarafa geçmeyeceğini hissettiğim bir ortamda
bir insanla birkaç saat geçirmek istemiyorum.
Bunun karşımdaki insana da bir saygı olduğunu düşünüyorum.
Çünkü kimseye de böyle yüzeysel, gerçek olmayan bir sohbet vermek istemiyorum.
Tabii ki hayatta her şey çok derin olmak zorunda değil.
Bazen yüzeysel sohbetlere, ayaküstü bir konuşmaya, oturup bir kahve içmeye de ihtiyacımız var.
Her oturduğumuzda hayatın anlamını, şifresini tabii ki çözmek zorunda değiliz ama
ben galiba hayatımdaki insanlarda en azından şunu yapabilmek istiyorum.
Ben bu insanla derin bir şeyler konuşabilirim ama bugün daha yüzeysel bir gün geçirmek istiyorum diyebilmek.
Yani benim o insanla çok basit bir gün geçirmek durumunda olmamın aslında bir tercih olması.
İstediğim şey bu.
Yani bu insanla hiçbir şey konuşamayacağımdan, beni anlayamayacağımı düşündüğümden ötürü kendimi geri çektiğim değil,
bugün de biraz böyle lay lay long etsin istiyorum diyerek ciddi konulara dalmadığım bir sohbetin, iletişimin içinde olmak istiyorum.
Çünkü hayatın ne zaman beni derin duyguların, derin düşüncelerin içine alacağı belli değil.
O yüzden de zaman geçirdiğim bir insan bir gün olur da benim bu derin düşüncelere kapıldığım bir ana denk gelirse
zaten bunları tek başıma çözümlemek bu denli zorken bir de karşımdakinin beni anlamayacağını bile bile ona kendimi açıklamak
ve günün sonunda kendimi daha da anlaşılmaz bir insan gibi hissetmek hiç istemiyorum.
Bu da beni günün sonunda son iki aydır her şeyi tek başına yapan bağımsız ama bunun romantize edildiği kadar gıpta edildiği kadar iyi hissettirmediği bir noktaya getirdi.
Epey oluyor insan neden insan ister diye bir bölüm kaydetmiştim.
O biraz daha belki bir romantik partner arayış ihtiyacımızın belki de nereden kaynaklandığını konuştuğum bir bölümdü.
Bugün biraz genel anlamda bir sosyalleşme ihtiyacına ve belki de me time'ın günün sonunda her zaman o kadar iyi hissettireme işi üzerine konuşmak istiyorum.
Bunlara değinmek istiyorum.
Kendimi ben bu günü yalnız geçirmek istiyorum, bu ara yalnız kalmak istiyorum gibi bir tercihin değil.
zaten istesem de istemesem de günlerimi yalnız geçirmek zorunda olduğum
bir nevi abluka altında olduğum bir dönemin içerisinde hissediyorum.
Sevdiğim şeylerden çok uzaktaymış gibi hissediyorum.
Normalde podcast dinleyen bir insan değilim.
Ama son iki aydır hiç durmaksızın podcast dinliyorum ve
genellikle de dinlediğim podcastları iki insanın konuştuğu
ya da bir grup arkadaşın sohbeti üzerine seçiyorum.
Podcastlar bittiğinde YouTube'dan yine röportajlar, sohbetler izliyorum, dinliyorum.
Günümün çok büyük bir çoğunluğunu müzik dinleyerek geçiren ben artık her müzik dinlediğimde kendi kafamın içindeki düşüncelere, senaryolara kaybolmaktan, kapılmaktan çok sıkıldığım için
ve artık bir şeyleri daha derinlemesine düşünmekten yorulduğum için başka insanların sohbetiyle biraz oyalanmak istiyorum.
Çünkü etrafımda o benzer sohbeti ve uyumu yakalayabileceğim insanlar olduğunu çok da düşünmüyorum.
Tabii ki içinde bulunduğum şehrin de burada dediğim gibi etkisi var.
Ve bu kulağa şımarıkça gelebilir ama umurumda bile değil çünkü öyle olduğunu düşünmüyorum.
İnsanların da ya işte bak Avrupa'dasın, İtalya'dasın, istediğin yerdesin, niye mızmızlanıyorsun gibi yorumlarını çok sığ buluyorum.
Günün sonunda tabii ki de kendi seçtiğim yollarda belki de biraz yıpranmak.
başkalarının beni soktuğu durumlardan ötürü incinmekten çok daha özgür hissettiren bir şey.
Ama bu yine de benim de problemler yaşayabileceğim gerçeğini değiştirmiyor.
Çok fazla noktada incindiğim bir dönemdeyim.
Kendimi yalnız hissediyorum.
Bu yalnızlığı bozmak için de belki de bunun ilacı sosyalleşmek.
ama sosyalleşmenin de beraberinde getirdiği insanlara güvenmem gibi bir durum söz konusu.
Ama bu sefer de incinmiş olan güvenim bu yöntemden çok iyi etkilenmiyor.
Haliyle böyle sanki kendimi birden fazla hastalığım var ve birden fazla farklı tedaviye hitap eden ilaç kullanmam gerekiyor.
Ama örneğin kara ciğerim için zaten ilaç kullanırken bir de midem için ilaç kullanıyorum.
Ve mide ilacım aslında karaciğerime hiç iyi gelmiyor gibi farklı tedavilerin artık birbiriyle çakıştığı, birbirine zarar verdiği haliyle benim günün sonunda tamam da ben şimdi hangi yöntemi kullanacağım ya da ilk önce hangisini iyileştirmeye çalışacağım gibi bir çıkmazda buluyorum kendimi.
Bu da beni yine daha kendi içine kapanan bir insan haline getirdi.
Geçenlerde bir yorum aldım.
Bu ne üretkenlik çok sık bölüm atmaya başladın diye.
Aslında içinde bulunduğum bu kısır döngünün de biraz sebebi.
Artık sessizliği dinlediğim podcastlerle budayamayınca, podcastler bitince, YouTube videolar bitince, bir film açıp izleyecek, bir müzik dinleyecek enerjiyi kendimde bulamayınca o sessizliği kırmak için mikrofonu alıp sizin karşınıza geçiyorum.
Çünkü kafamın içi o kadar dağınık ki en azından bir tane rafı düzenlemeye belki bir bölüm kaydederek başlayabilirim düşüncesi içindeyim.
Tabii yine böyle çıkmazda hissettiğim bir şeyi dışarı çıkartıp onu bir üretime ve günün sonunda bir bölüme dönüştürmenin de çok kıymetli.
Hatta belli bir noktada kutsal olduğunu düşünüyorum ama yoruldum.
Gerçekten o kadar yoruldum ki.
insanlarla tanışma yöntemimi değiştirmeye, belki randevulaşma şeklimi biraz daha olgunlaştırmaya,
kiminle görüşeceğim konusunda daha seçici olmaya çalışıyorum.
Ve yöntemlerimi değiştirdiğim halde günün sonunda ulaştığım sonucun çok da farklı olmadığını görmek de ister istemez beni biraz umutsuzluğa sürüklüyor.
Önceden mesela biriyle tanışıp hemen arkasından bir şeyler içmeye, bir yürüyüş yapmaya, bir yemek yemeye çıkıyordum.
Ve zaten o insanla ilgili çok bir şey bilmediğimden ve o geçirdiğim 1-2 saatte az çok çıkarım yapacağımdan
eğer günün sonunda çok da uyuşmadığımızı hissedersem belki biraz tadım kaçıyordu.
Of ya ben ne zaman kendime göre biriyle tanışacağım umutsuzluğuna kapılıyordum ama
zaten çok da zaman kaybetmedim yani.
Hemen tanıştık, görüştük ve uyuşmadığımızı anladık deyip biraz içimi rahatlatabiliyordum.
Ama şimdi hem yoğunluktan hem çekincelerimden hem de zamana verdiğim bu kıymetten ötürü kiminle görüşeceğim konusunda çok daha seçiciyim.
Yeni biriyle tanıştığımda o insanla oturup bir şeyler içmeden önce uzun bir süre sohbet edip normal bir iletişim kurup sonra o insana zaman ayırıyorum.
İlk buluşmada dışarı çıkıp bir şeyler içip ya acaba ben gerçekten bu insanın sohbetinden mi hoşlandım yoksa alkol mü bana bunu hissettirdi sorusuna kapılmamak için artık insanlarla önce bir kahve içiyorum önce bir yürüyüşe çıkıyorum.
Önce böyle 4-5 saat geçirmek yerine bir saat ayaküstü oturup sohbet edelim.
Sonra eğer enerjimiz tutarsa belki daha uzun soluklu bir randevuya çıkabilirim diyorum.
Ve gelin görün ki bu sefer daha fazla hani daha zamana yayılmış bir efor harcamama rağmen yaşadığım hayal kırıklığı hiç de küçülmüyor.
Hayatınız çok yoğun olduğunda, işle, okulla çok meşgul olduğunuzda,
şöyle günün sonunda bir ayaklarınızı uzatmak, kendinize bir bardak kahve yapmak,
bir kadeh şarap içmek, kendi başınıza müzik açıp yemek pişirmek çok romantik gelebilir kulağa.
Ama bunu her gün yaptığınızda, her gün dışarı çıktığınız, her gün başkalarıyla sosyalleştiğiniz bir durumdan çok da farksız olmuyor.
Aynı yorgunluğu, aynı bıkkınlığı hissediyorsunuz.
Ve her gününüzü farklı insanlarla, arkadaşlarınızla işte orada burada geçirdiğiniz bir dönemde bile en azından gece yatağa girdiğinizde kendinizle baş başa kalabiliyorsunuz.
Ama sonsuz bir me time'ın içerisinde olduğunuzda sıradan şeyleri de yani zaten yoğun dönemlerinizde de kendi başınıza yaptığınız şeyleri yani duşa girmekten tutun da çamaşır asmaya kadar.
Bunları da zaten tek başınıza yapıyorsunuz.
Dinlenmeyi de tek başınıza yapıyorsunuz.
Dışarı çıkmayı da kahve içmeyi de film izlemeyi de sosyalleşmeyi de bir noktada kendi başınıza yapıyorsunuz ve insan kendinden bıkıyor.
Ve sanki biz bunu yeterince konuşmamışız gibi geliyor.
Kendini randevuya çıkar, kendini iyi tanı, yakından tanı tamam da artık harbiden götle don oldum kendimle ve çok sıkıldım.
Kendimden de bir uzaklaşmak istiyorum.
Şöyle bir evden çıkayım artık diyorum.
Hani bazen aile bireylerinizden sıkılırsınız, ben bir yürüyüşe çıkıyorum dersiniz.
Ulan yürüyüşe de kendimle çıkıyorum, eve de kendimle dönüyorum.
Önceden bu sosyal hayatın yoğunluğundan kendimizle baş başa kalışlarımız bir kaçış gibi görünürdü.
Şimdi ben nereye kaçsam hani o gölgesini ilk kez...
Test keşfeden çocuk gibi korkuyorum yani.
Kafamı nereye çevirsem ya önüme ya arkama düşüyor gölgem ve hani bunun bir yolu yok mudur?
Bari gölgemin yanında bir başkasının gölgesini göreyim ya da benden daha büyük bir şeyin gölgesi üstüme düşsün de onun içinde kaybolayım istiyorum.
O nedenle fark ettim ki aslında hayat dediğimiz şey ortalama 70 yıllık bir me time.
Hayatınıza insanlar giriyor, çıkıyor, romantik ilişkileriniz oluyor, situationship'leriniz oluyor, arkadaşlıklar başlıyor, bitiyor.
Aile bireylerinizle bazen çok iyi anlaşıyorsunuz, bazen it gibi kavga ediyorsunuz falan ama aslında çok yalnız, çok kendi başına varlıklarız.
Ve hayat dediğimiz şey de kendi başımıza geçirdiğimiz çok uzun yıllar süren bir zaman dilimiymiş gibi geliyor bana.
Kendi başına film izlemek çok güzel, evet.
Ama insan o filmi biriyle konuşmak istiyor.
Çok güzel bir şarkı keşfediyorum, çok eğleniyorum, odamda kalkıp dans ediyorum.
Onu birine atmak istiyorum.
En basitinden şöyle bir yürüyeyim bir hava alayım diye dışarı çıktığımda bazen kıyafetimi çok beğendiğimde fotoğrafımı çekecek biri olsun istiyorum yanımda.
Yalnızlık gerçekten bazen insanı sevdiği şeylerden alıkoyuyor.
Bir bakmışsınız şimdi o kadar çayı kim içecek demlesem dediğiniz için haftalardır çay bile içmemişsiniz.
Tam mevsimi şöyle sulu sulu tatlı bir karpuz yemek istiyorsunuz.
Tek başıma ben bu karpuzu nasıl bitireyim şimdi çöpe gidecek diyorsunuz.
Bir bakmışsınız bütün yaz bir karpuz bile yememişsiniz.
İnsanın karpuz yemek için bile birine ihtiyacı var.
Bir çay içmek için, bir filmi konuşmak için.
Ya en basitinden aklıma şimdi geldi.
Tuvalet kağıdı bittiğinde bana tuvalet kağıdı getirir misin diye birine seslenmek istiyor insan.
İnsan insan istiyor.
İnsanın insana ihtiyacı var.
Başına absürt bir şey geldiğinde konuşmak istediğin bir insana ihtiyaç duyuyorsun.
Tabii ki var arkadaşlarım, çok sevdiğim insanlar ama şu an hemen hemen hepsi çok uzağımdalar ve bu artık bir anı birlikte paylaşmaktan ziyade hayatlarımızı update etmek ve bir şekilde geride kalmamak için sürekli çoktan yaşanmış şeyleri birbirimize anlatmak üzerine kurulu bir iletişime dönüştü.
Hayata biraz bu yüzden de belki de kızgınım, kırgınım.
İstediğim yerdeyim ama istediğim şeyleri yapabilmek için birine duyduğum ihtiyaç beni harekete geçmekten alıkoyuyor.
Diğer yandan da dediğim gibi öylesine dışarı çıkmak, öylesine yüzeysel bir sohbet etmek için kendimi çok yaşlı, çok büyümüş hissediyorum.
Tanışacağım insanları çok ince eleyip sık dokuyarak seçmek istiyorum.
Çünkü özellikle böyle hayatınızın bir döneminde bir randevu ulaştıysanız aslında aynı şeyi farklı insanlarla yaptığınız bir senaryo vardır.
Sanki gerçekten böyle oyuncu seçmeleri gibi bir senaryo okursunuz, okutursunuz.
Kendinizden bahsedersiniz, belli sorular sorarsınız, güvendiğiniz bazı şakalarınız, hakim olduğunuz bazı konular vardır.
Onlarla böyle küçük bir potpourri hazırlar karşınızdakine bir şov yaparsınız falan.
Bunu ne kadar yapabilirsiniz?
Aranızda böyle randevulaşmaktan, yeni biriyle tanışmaktan, kendini sıfırdan anlatmaktan yorulmuş birileri vardır bence.
Bu o kadar tüketiyor ki evet belli bir noktaya kadar böyle birine kendinizi anlatırken harbiden ya ben neymişim deyip şöyle bir farkındalık da kazanıyorsunuz ama bu artık böyle tam zamanlı bir iş gibi çok sık yaptığınız bir şeye dönüştüğünde artık o kadar keyif verici de olmuyor.
Aynı şeyi anlatıyorsunuz.
Karşınızdaki insan sürekli değişiyor ve siz aynı şeyi yapa yapa yapa bir gün gerçek bir bağı yakalamayı umuyorsunuz ve tabii ki de umutsuzlaşıyorsunuz.
Böyle bir umutsuzluğun içinde olduğumdan da artık yeni birileriyle tanışmak, kendimi anlatmak, ben neler yaparım, nelerden hoşlanırım.
Zaten kendi kendime konuşmaktan sıkıldığım için bu masaya oturmuşum, yine kendimi anlatmak zorundayım.
Hani üniversitede istediğiniz şeyi okuyabilmek için ağlaya zırlaya geometri çözmek zorunda olmanız gibi.
Ben neden gitmek istediğim, ulaşmak istediğim noktada bir gün bulunabileceğim diye,
bu kadar istemediğim şeye, bu kadar yorulduğum şeye maruz kalmak zorundayım diye de düşünüyor insan.
Ve bu düşünce bazen işte benim günlerce bu evden, bu odadan çıkmamamın belki de yegane nedeni.
siz böyle yaşadığınız güven kırıklıkları sonucunda artık kime güveneceğimi çok iyi seçeceğim, çok daha seçici olacağım diyorsunuz
ama karşınızdaki insan hala bir insan.
Hala sizi kırabilitesiyle, hala sizi incitme gücüyle, hala belki de sizi içine sokabileceği hayal kırıklıklarıyla hala bir insan
ve bazen çok çok seçici olup güveniniz zedelendiğinde korkak bir insana dönüşüyorsunuz.
Ben belki de 26 yıllık hayatımın en korkak dönemindeyim.
daha seçici, daha kendi zevklerini, neye ihtiyacı olduğunu bilen bir insana dönüştüğümü hissetsem de
bu kadar seçiciliğin sonucunda da seçtiğim karpuzun kelek çıkması gibi
çok güvenerek, tadına bakarak aldığım bir markanın, bir pirincin eve geldiğimde kurtlanmış olduğunu görmem gibi
bu sefer bir de üstüne çaba harcamış olunca yaşadığım hayal kırıklığı daha bile büyük oluyor
ve hevesim çok daha uzaklara kaçıyor.
Siz güvenim kırılmasın, kendimi koruyayım diyorsunuz
ve kendinizi hazır hissedip nihayet dış dünyaya yeniden açıldığınızda
dış dünya hala aynı kaldığı için, aynı yörüngede döndüğü için
sizi kırmaya hala bir o kadar hazır oluyor.
Dün arkadaşımla telefonda konuşurken ona da söyledim.
Yani artık tabii ki ben de hala çok da umutsuz değilim.
kendime göre insanlarla tanışacağımı, birilerine açılabileceğimi, birilerinin beni anlayabileceğini biliyorum, buna inanmak istiyorum.
Ama yaşadığım bunca hayal kırıklığı, bunca güvensizlikten sonra nihayet kendi insanlarımı bulduğumda
beni terk etmeyeceklerine ya da benim de sevilebilir biri olduğuma dair beni inandırmak için o kadar çabalamaları gerekecek ki
daha hayatıma girmemiş olan potansiyel insanlara bile üzülüyorum ne kadar uğraşmaları gerekeceğini düşünerek.
Ya da belki de bir ilişkinin, bir arkadaşlığın o en güzel hani balayı dönemi gibi sürekli görüştüğünüz, çok iyi anlaştığınız,
birbirinize her şeyinizi anlattığınız, açıldığınız dönemlerinde ben sürekli acaba nerede beni hayal kırıklığına uğratacaklar,
nerede beni ortada bırakacaklar, acaba ben çok mu konuştum, çok mu kendimi açtım, karşımdakini çok mu yordum diye düşünmekten
o belki de en güzel zamanların tadını korkaklığımdan çıkartamayacağım.
Ve buna o kadar üzülüyorum ki.
Kendime biraz da yapmak istediğim şeyleri tek başıma da yapabilirim motivasyonuna sokmaya çalışırken
aslında umudumun şu olduğunu fark ettim.
Örneğin bir caz konserine gitmek istiyorum.
Bilet aldım, gittim.
Belki orada kendim gibi biriyle karşılaşırım.
İnancım oluyor ama bu sefer de bu inançtan o kadar fazla etrafımı inceliyorum sanki böyle biriyle buluşacağım spesifik biriyle ve kalabalığın içinde onu arıyormuşum gibi o kadar fazla etrafımı inceliyorum ki gittiğim aktiviteden, katıldığım konserden, dinlediğim şeyden bir şey anlayamazken buluyorum kendimi.
Sonra da kendimi eve döndüğümde çok yorgun, çok kırılgan hissediyorum.
Çok birine ihtiyaç duyarken buluyorum.
Birine ihtiyaç duymanın bir zayıflık olduğunu kesinlikle düşünmüyorum.
Ama bugün de elim boş döndüğüm gibi.
Sanki hayatın her günü benim için yeni bir iş başvurusundan red almakmış gibi hissettirmeye başladı.
Yine de kendi başıma bir şeyler yaparken yine fark ettiğim şeylerden bir tanesi.
yaptığım her şeyin içerisinde biraz olsun acı var.
Hiçbir şeyi bana verdiği saf bir mutlulukla yapmadığımı fark ettim.
Bu beni çok mutlu eder diye yapmadığımı fark ettim ve bu farkındalık beni çok incitti.
Burada söylemesi binlerce insana bunu itiraf etmesi gerçekten kolay bir şey değil ama
benim gibi hisseden birileri varsa onlar da aynı zorluğu yaşamasın diye
belki de bu görevi ben üstleniyorum ve konuşuyorum.
Örneğin belki artık kendi bedenimle olan ilişkim çok çok sağlıklı bir noktaya gelmiş olmasına rağmen hala spora gittiğimde ister istemez kendimi etrafımdaki vücudu çok çok daha güzel, çok daha sağlıklı görünen insanların yanında kusurlu hissederken buluyorum.
Ve şu an kendimi o noktada eleştirmesem de hala 15-16 yaşlarında body shaming'e çok sık uğrayan Simay'ın kırılganlığını derinlerde hissediyorum.
Ve sanki o kızın yüzünü kara çıkartmamak için spor yapıyormuş gibi hissediyorum bazen.
Ya da geçenlerde Milano'da L'Imperatrice konserine gittim.
Hayatta en sevdiğim grup falan olabilir.
Çok hayal ettiğim bir şeydi.
kendime bunu verdiğim için, bu hayali gerçekleştirdiğim için de çok mutlu hissetmeme rağmen
aslında L'Imperatris konseri belki de uzun bir süre sonra ilk defa ben bu insanı seviyorum dediğim birisiyle
gitmeyi planladığım bir konserdi.
İstanbul'da gitmeyi planladığım bir konserdi.
Ve bunu birlikte yapmaya dair birbirimize bir nevi söz vermiş de olsak
ve ben o tarihlerde Türkiye'de, İstanbul'da olmuş olmama rağmen
o konsere biz birlikte gitmedik.
O kendi başına gitti ve beni götürmedi, beni davet etmedi ve ben de belki de bir davet beklediğim için gitmek istemedim tek başıma.
Kendimi bir nevi o etkinlikten aforoz ettim ve fark ettim ki her ne kadar Milano'daki konserde çok eğlenmiş olsam da,
hayatımda izlediğim en iyi canlı performanslardan biri olsa da orada aslında Mayıs ayındaki İstanbul konserine sevdiği adamla gitmek isteyen ve gidemeyen Simay'ın
Kırgınlığını telafi ediyor gibiydim ve bu beni çok üzdü.
Yani ben bu hayatta sevdiğim ve isterek yaptığım her şeyin içinde mutlaka biraz olsun acının bir telafisi olarak mı bunu yapıyor olmak zorundayım diye düşündürttü bana.
Günü sonuna baktığımda podcast bile öyle biliyor musunuz?
Yani 4 yıldır konuşuyorum ve benim başlangıç motivasyonum zaten bir terk ediliş üzerineydi.
Ya da ne zaman belki bugünkü bölümde olduğu gibi bir şeyleri kendi başıma, kendi iç dünyamda çözemeyeceğimi düşünsem onları somutlaştırmak için mikrofonun karşısına geçiyorum.
Yaptığım her şey bir şekilde üzüntülerden, hayal kırıklıklarından nasibini almış gibi geliyor ve sadece mutlu olmak, eğlenmek için yaptığım bir şey mümkün ve olabilir mi artık bu dünyada diye düşünüyorum.
Tabii ki belki bu umutsuzluğa kapılmak için çok gencim ama %100 umutlu olmak için de o kadar genç olmadığımı düşünüyorum.
Gençken böyle bir heyecanla bir merakla içki içmek ama büyüdükçe belki etrafınızda alkolik insanları ya da bir filmde bile gördüğünüzde
o insanların bir şeyleri unutmak için alkole tutunması gibi yaptığım her şeyde ya bir şeyi unutmak ya telafi etmek
ya bir başkasının sebep olduğu bir kırgınlığı kendi başıma tamir etmek gibi
yine günün sonunda me time'a dönen bir nevi bir acıma var.
O yüzden sanki her şey birbirine karışmış gibi hissediyorum.
Tek başıma olmama rağmen, tek başıma olduğumda her şeyin planlamasını,
kurallarını kendim yapabilecek olmama rağmen
sanki böyle bir hevesle dolabımı temizlemek için her şeyi yere indirmişim
sonra da o karmaşığın içinde yaptığım şeyden pişman olmuşum
ve şimdi bunu tamamlamak zorundaymışım gibi
başıma çok büyük bir iş açmışım gibi hissediyorum.
Haftaya Almanya'ya gideceğim.
Arkadaşlarımı göreceğim.
Tek başıma gezmeyi de sevmeye başladığım
belki de sevmek zorunda olduğum için
başka bir seçeneğim olmadığı için
sevdiğime kendimi inandırdım.
Yeni bir yolculuğa çıkacağım.
Orada bile aslında
burada kendimi yalnız hissettiğim için
burada kendime göre insanlar bulamadığım için
hali hazırda bildiğim insanlara
yeni insanlara doğru
Bir yolculuğa çıkıyorum. Çıktığım yolculukta bile ben Almanya'yı çok merak ediyorum, hiç gitmedim bakalım nasıl olacak? Böyle %20 falan bir yer kaplıyor. Kalanı bir yalnızlığı kompansa etmek, bir acıyı dindirmek, bazı düşünceleri geride bırakıp bir süreliğine bunlara mola vermek gibi bir şeyden geçiyor.
Ve insan hayatı ortalama 70 yıllık bir me time ise hani müsaade edin de biraz insanlarla olalım ya.
Biraz da birileriyle yaşayalım biraz da başkalarıyla olmaktan yorulalım dediğim bir noktadayım.
Böyle hisseden birileri varsa bunu dinlerken en azından tam da benim dindirmek istediğim noktasına
böyle ufaktan bir pansuman, ufaktan bir taze yara bandı olsun diye belki de bu bölümü paylaşıyorum.
Ben konuşurken kendimle geçirdiğim ve artık yavaş yavaş bunalmaya başladığım bu tek başınalığı kırmaya çalışıyorum.
Ve belki birileriniz de dinlerken benzer bir duyguyu hissedecek.
İnsanın insana duyduğu ihtiyacı küçümsememek lazım.
Yalnızlık çektiğinizi söylediğinizde
Ama bak saçmalama ne güzel sende çık bir dışarı hava al falan dememek lazım ya.
Yani bunu bana söyleyen arkadaşlarım olduğunda hadi gel çık bak bir dışarı dediklerinde ya da annem hadi şöyle git güzel bir yemek ısmarla kendine dediğinde
her ne kadar bana yardımcı olmaya çalışsalar da verdikleri önerilerin beni yalnızlığımla daha da yüz yüze getireceğini belki de çok düşünemiyorlar.
Bu onların suçu değil ama kendi başıma bir şeyler içmek için dışarı çıktığımda başka masalardan yükselen kahkahalar canımı acıtmaya başladı.
Kendimi istediğim bir restorana götürdüğümde ve iki farklı şey denemek istediğimde ya onları bitirmek zorundayım ve bitiremeyeceğim
ve bazen insan karşımda biri olsaydı da farklı farklı şeyler söyleyip birden fazla şeyin tadına bakabilseydik diyor.
Hayat gerçekten başka bir insanla birlikteyseniz bir restorana gitmek, bir şey deneyimlemek gibi.
Aynı parayı ödeyip iki tane farklı şey deneyebiliyorsunuz karşınızda en azından bir insan varsa.
Ya da aynı şeyi söylüyorsunuz ve onun üzerine konuşabiliyorsunuz.
Biriyle olmak, etrafınızda insanlar olması gerçekten restorana gitmek gibi.
Oradaki menüden başka şeyleri deneyebilmek gibi.
Dışarı çıktığınızda insanlarla paylaştığınız anlar,
aynı şeye bakmanıza rağmen getirdiğiniz farklı yorumlar o kadar fazla perspektif katıyor ki
ben şu an hayatı tek bir pencereden izliyor gibiyim kendi başım olduğum için
ve gördüğüm manzaranın ne kadar güzel olduğunu düşünememeye başladım artık sürekli aynı pencereden dışarıyı seyrettiğim için.
Birinin de bana benim iki gözümle bakabileceğimden, görebileceğimden ya da ben sağa bakarken
kaçırdığım soldan beni haberdar edebilecek birine ihtiyaç duyuyorum.
Yine de günün sonunda sırf bu yalnızlıktan çok yorulduğum için
ve belki de içine kapılmaktan korktuğum için
öylesine insanlara sarılmadığımdan
hala aslında bu yalnızlığı dindirmek için çok seçeneğim olmamasına rağmen
seçici olmaya çalıştığımdan ötürü de
kendimle biraz gurur duyuyorum ne yalan söyleyeyim.
Ama baktığımda da zaten etrafımda şu an kendimden başka kızabileceğim de gurur duyabileceğim de kimse yok.
Ve zaten kendimize çok fazla kızmıyor muyuz?
Bazen insanın bir başkasıyla paylaşabileceği güzel duyguları en azından kendiyle paylaşabilmesi de kıymetli diye düşünüyorum.
Hatta kendimi sevmediğim ya da kendime tahammül edemediğim için değil aksine kendimi sevmeye başladığım için de biraz bu kadar baş başa kalmamalı istimai seninle diyorum.
çünkü iyi bir kız
başarılı hayalleri var
hataları var ve onunla çok
zaman geçirilip bıkılmasını
da hak etmiyor biraz
özlenmeyi biraz araya zaman
mesafe girilmesini hak ediyor ve ben de şu aralar
kendimle biraz arama
mesafe koymaya çalışıyorum
umarım hayat karşımıza
bu hayatın
farklı tatlarına da bizi ulaştırabilecek
kendi tabağındaki şeyleri
bize tattırabilecek insanlarla
bizi karşılaştırır ama
her zaman olduğu gibi galiba
ben de kendi sözüme biraz sığınacağım.
Umutsuz dağılışmayın.
Yatağa küs girmeyin.
Hoşçakalın.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim bu arada.
O kadar iyi geldi ki sizinle sohbet etmek.
Görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
