
Transkript
Aramıza yeni katılanlar var mı bilmiyorum.
Bu bölümü ilk defa dinleyenler, ilk dinlediği bölüm bu olanlar olacak mı bilmiyorum.
Ama daha üçüncü bölümü bile yayınlamadım.
Bugün yayınlamayı düşünüyorum.
Bir yandan da bu kadar böyle bir şeyleri pat pat pat pat söylemeye başlamak çok şaşırtıyor beni.
Bu kadar dolu olduğumu bilmiyordum açıkçası.
Çünkü ilk iki bölümde söyleyebileceğim her şeyi söylemişim gibi gelmişti.
Üçüncü bölümde konu kaldım.
Çok mutlu, çok mutsuz, keyifsiz olduğum anlarda da konuşabileceğim belli konuları konuştuk.
Ama artık sanki dörtte beşte bir şey bulamayacakmışım gibi hissediyordum.
Ama her gün farklı bir şey hissediyorum gerçekten.
Belki ilk ikisinde biraz daha böyle bilinmezlik hissinin yarattığı şeylerle çok fazla konuştum.
Üçte bildiğimi düşündüğüm aşk üzerine konuştum.
Ama bu sefer beni sinirlendiren, beni yoran şeyleri konuşacağım galiba.
Çünkü o isteksizlikle bir yerde bilgisayarı açtım.
Yani geçtim karşısına ve dedim ki ben bugün sinirliyim.
Bunları konuşmam lazım.
Çünkü bu noktaya kadar böyle çok fazla vardı.
Konuşmak istemediğim, üstüne örtüğüm, uğraşmak istemediğim şeyler.
Ama halının altına süpürmekten çok da ileri gitmiyor.
Ve bir noktada çok daha fazla pislikle bir anda mücadele etmek zorunda kalıyorsun.
Ben de hiç sevmem etrafta uçuşan tozları.
Ama onunla birlikte toz almak da en nefret ettiğim temizleme yöntemidir.
Ama böyle işte çöpü doldukça çıkartmak, evin kokmasını engellemek, kış gününde havalandırmak zorunda kalmamak için ben de kendime böyle bir yol seçtim ve dört bölümdür de birlikteyiz zannedersem.
Yani umarım birlikteyizdir.
Bugün dediğim gibi beni biraz böyle sinirlendiren şeylerden bir sitem etme isteğiyle oturdum.
ve içten içe
sizin de o kız olduğunuza
eminim.
Söylediğim şeylerde bir
ortak payda da buluşacakmışız gibi.
Ve sanki böyle bu podcast'te
sen o kız değil misin?
gibi böyle bir ihtimal olarak değil de
ya sen o kız değil misin? gibi daha böyle
bir temenni. Lütfen karşımdaki de
benim gibi olsun isteğiyle
talebiyle aslında
galiba bu podcast'ı yapıyorum.
Bu da aramda şimdiden bir duygusal bağ
oluşmasına sebep oldu.
Umarım sizin de o bağ oluşmuştur.
Çünkü ben artık bir tane daha platonik ilişkiyi kaldırabilecek güçte değilim.
Kaldı ki bölümleri 200 kişinin falan dinlediğini düşünürsek 200 kişiye bir platonik aşk beslemek beni bayağı yorar.
Ben de son sınıfım hani o insafsızlığı yapmayın bana.
Her neyse.
Ben podcastleri yaparken genelde böyle işte boşaltım yapıyorum yani.
Ağzıma gelen her şeyi söylüyorum.
Bazen dil sürçmelerim oluyor.
Bazen böyle söylemek istediğimin tam tersini falan söylüyorum.
Ya da aralarda çok duraksıyorum.
Ama editlemeyi bilmemenin yanı sıra o duraksamaları da kesesim gelmiyor.
Çünkü çok böyle hayatın içinden geliyor.
Yani gerçekten hayatın içinden kaydediyorum.
Siz de onu görün, duyun istiyorum.
Hani böyle kendimi işte soyutlanmış, yalıtılmış bir odada çok profesyonel bir şekilde kaydediyormuşum gibi de hissetmediğim, öyle de olmak istemediğim için.
Hani böyle sizinle sanki karşılıklı çayımızı, kahvemizi almışız ve artık bir şeylerden sitem ediyoruz.
Ne haber, nasılsın faslı geçti ve sitem başladı gibi hissediyorum.
Ya tabii ki dilerim ileriki bölümlerde böyle heyecanımı, sevincimi paylaştığım şeyler de olur ama bu aralar hayatım çok fazla sitem üstüne kurulu.
Belki ben de böyle o sitemleri camın karşısına geçip konuştuğumda
hani böyle annelerimiz işte ne bileyim
işte hamur falan açarken bir parça da bize verirlerdi küçükken
oynamak için, oyalanmak için.
Sanki ben de o artık parçalardan böyle içimde birikenlerden
bir tane insan silüeti yaratıp onunla konuşuyormuşum gibi.
Ama o silüetten de bir geri cevap almak, sizin bir şeyler söylemeniz
beni inanılmaz derecede mutlu ediyor.
Belki bu podcastta sitem edeceğim şeylerin yanı sıra böyle şükran duyabileceğim nadir şeylerden bir tanesi bu.
Bugün aklıma gelen böyle birkaç tane şeyi şey yaptım.
Not aldım.
Biraz galiba oradan başlayacağım.
Ne oldu da bu kadar sinirlendim bir anda bugün.
Bugün böyle bütün sinirim.
Güne başladığımda havalanması için balkona koyduğum pantolonu orada unutmam ve sabah onu buz gibi bir şekilde giymemle başladı.
Sonra yola çıktım.
Maskesini burnunun altına indirmiş insanlar gördüm.
Bu beni biraz daha sinirlendirdi.
Sonra bir şekilde staja ulaştım.
Umumi tuvalette klozetin kapağını kaldırıp sonra tekrar indirmeyen bir adama sinirlendim.
Sonra böyle her şey bölük bölük kafamın içine gelmeye başladı.
Sanki böyle dünyanın tüm yorgunluğu üstümdeymiş gibi hissediyorum.
Bir anda böyle kapağa kalkmış bir klozeti görüp de yorgunluğa nasıl bağladığımı sorarsanız da aslında şöyle oldu.
Hiç başınıza geldi mi?
Mesela dışarıda umumi tuvalet kullanırsınız.
Bir girersiniz birisi sıçıp batırmış.
Temizleme ihtiyacı bile duymamış.
ya da tamam sifon çalışmıyordur, ne bileyim tuvalet fırçası yoktur ama
yaptığını böyle bir peçeteyle örtme ihtiyacı bile duymamış.
Ve siz belki sadece elinizi yıkamaya girdiniz.
Ama yine de sırf o pislik size aitmiş gibi görülmesin ve siz başkasının hatasıyla yargılanmayın diye
böyle bir başkasının sıçtığını temizlemek.
O geldi aklıma.
Ve bu aslında gerçekten çok daha insanın başına gelebilecek bir olay olmasının yanı sıra
çok fazla da olayı çağrıştırıyor.
Yani yaptığımız bir sürü başkasının bokunu temizlemek gibi eylemler var.
Yapıyoruz yani bunu.
Ve hani öyle ki kendi yaptığımız pislikleri temizlemek de çok daha ayrı bir külfet gelirken
hani böyle insan bazen gerçekten yere düşürdüğü bir kitabı bile aylarca oradan almazken
bir başkasının yaptığını temizlemek aslında biraz kanına dokunuyor.
Hele ki o insan tanımadığını etmediğin birisi ise bir sinirlendiriyor seni.
O geldi aklıma.
Sonra dedim ki, bütün derdin tasının arasında kendin sebep olmadığın bir boku bile fırçayla oflaya püflaya dibe itmeye çalışıyorsun ya.
Bunun ne kadar yorucu olduğundan bir anda dünyanın bütün yorgunluğu üstümdeymiş gibi hissettim.
Ama yorgunluk kelimesinin de öyle çetrefilli bir tarafı var ki, nankör bir kelime.
Çünkü her şey için söylüyoruz bunu.
Bütün gün yürüyorsun, dolaşıyorsun, belki çok eğlenceli bir aktivite yapıyorsun.
Sonra of çok yoruldum diyorsun.
Ayaklarına kara sular iniyor.
Ya da ne bileyim işte spor yapıyorsun bunu.
Kendin için yapıyorsun.
Çok yoruluyorsun ne bileyim.
Dünyanın en iyi seksini yapıyorsun.
Of çok yoruldum deyip alnındaki teri siliyorsun.
Ama bir de ruhen çektiğin yorgunluklar var.
O zaman of yoruldum dediğinde bir noktada da diyorsun ki
ama bu yorgunluk benim az önce saydıklarımla aynı değil.
Hani benim ne kadar yorulduğumu görün, anlayın, hissedin istiyorsun.
Ama bu o kadar her şey için kullanılan bir terim ki, açamadığın bir turşu kafanın uzunluğunda bile bir ofladığında, elini ovaladığında kullanmadan o yorgunluğu mimiklerinle, jestlerine gösteriyorsun.
O yüzden yorgunluk bu kadar ele ayağa düşmüşken, insanın ruhi yorgunluğundan, ruhi de neyse yani, ruhani yorgunluğundan böyle bahsederken bunun basite indirgendiğini düşünmek,
tam karşılığının yorgunluk olması ama bir o kadar da içinin boşaltılması da sinirlendiriyor.
Ve bugün buna çok sinirlendim.
Hani böyle gerçekten çocuk gibi böyle yere yatıp yerin kirini pasını hiç umursamadan
böyle bir de çocuklar böyle montlarını giyerler o montun içinde hareketleri de kısıtlanır
kendilerini böyle yere atarlar debelenirler ya.
O şekilde bir an için yerde ne kadar pisliğin olduğu ne kadar mikrobun olduğu
bu dışarıda koronanın olduğunu, bunların hiçbirini umursamadan bile yere yatıp dünyanın bütün yorgunluğunu hissettiğime dair bağırmak istedim.
Ve sanki ne kadar sesimi yükseltirsem o kadar ikna edici olacakmışım gibi.
Sonra o bağırtığı ihtiyacının, bağırma ihtiyacının sesini ne kadar insana duyurabilirsen o kadar varsın,
o kadar hissinde gerçek gibi bir inançtan kaynaklandığını düşünerek dedim podcast yapacaksın yani yine.
Yine oturup bilgisayara konuşacaksın ve belki yere yatıp bağırmaktan, debelenmekten ziyade daha tek düze bir ses tonuyla, daha decibelimi stabil tutarak sizinle konuşuyorum ama aslında ne kadar fazla insan dinlerse o kadar sesimi dünyanın bir yerinden bir insan duymuş gibi hissediyorum.
Hani belki dünyanın bir yerinden çok uç bir söylem oldu.
Hani ulan kimsin seni dünyanın bir ucundaki insan dinlesin diyorsunuz.
Ama bu arada Finlandiya'dan ve Norveç'ten dinleyicilerim var.
Hani bu da dipnot düşmek isterim.
Yani demem o ki hani beni şu an ben evimde otururken beylikdüzündeki biri duyuyor ve dinliyorsa o benim için zaten dünyanın bir ucudur.
Ki zaten beylikdüzü dünyanın bir ucudur ama hani bu fact'leri de bir kenara bırakırsak.
Aslında sesini duyurma ihtiyacını inanılmaz karşılayan bir yer bu podcast.
Ben konuşuyorum, kimseye hesap vermiyorum, polemiklere de girmiyorum.
Çünkü en büyük polemiğim kendimle zaten.
Hani kendimle tam anlamıyla bir ne kavgam bitti ne sevdam ilişkisi yaşadığım için siz benim karşılıklı atışmamı dinliyorsunuz.
Ve belki zaman zaman atıştığım insan ya da işte ona savunma yapan ben olarak kendinizi görüyorsunuz.
Ama tabii ki benim için önemli olan kendinizden de bir şey bulmanız.
Hatta bazen tartıştığım ben ve konuşan benden ziyade konuştuğum şeylerden bile bir şey bulmanız çok kıymetli benim için.
O yüzden bu konuşma süreci bana çok var hissettiriyor.
Ve ben de yorgunluğun içine kadar boşaltılırsa boşaltırsın konuştukça onun gerçekliğine bu kadar insanları inandırabilirmişim gibi hissediyorum.
O yüzden yine oturdum ve konuşacağım.
son dönemde harbi harbi
çok yorgun hissediyorum.
Hani böyle yatağa yatayım
hiç kalkmayayım
ve uyandığımda her şey bitsin istiyorum.
Neleri
kaçırdığımın hiçbir önemi yok.
Hani devir değilsin
devrim olsun ne bileyim
bir anda uzaylar istila etsin
hiçbiri umurumda değil. Sadece ben
uyandığımda bu bitsin istiyorum.
Ve böyle
yorgunluktan girince
böyle notlarıma girip işte birkaç tane
şey bahsetmek istediğim şeyi kenara yazdım.
Mesela şu an onlara bakıyorum.
Baktığımda bile şey diyorum.
Ben bunu acaba hangi mantıkla yazdım?
Ne söylemek istiyordum? Çünkü
iki saat önce bu notu alan simayla
şu an burada konuşan simay arasında bile
bir değişim var ve bu beni çok
şaşırtıyor. Ama bu değişim de
şöyle yani değişmeme rağmen
o iki saat önceki simayın yükünü
da hala taşımaya devam ediyorum.
Bu da yorgunluğumu çok pekiştiren bir şey.
Hani insan
önünde çok uzun bir yol olduğunu bilerek ya da çok uzun bir hayat olacağını umarak yaşarken
bütün yüklerden arınmak isterken nasıl kendi kendinin kambur olduğunu fark eder ve bu gerçekle yaşar
tam olarak o paradoksun içindeyim galiba.
Bu aralar her şeye öfkeliyim ve gerçekten hem soyut olarak hem de somut olarak
Bütün mecazlardan arınmış bir şekilde.
Sırf benim üstüme kalmasın diye insanların sıçtığını temizlemek zorundaymışım gibi hissediyorum.
Elimde sürekli bir tuvalet fırçası ile dolaşıyormuş gibiyim.
Ama işin şöyle bir yanı da var.
Sevdiğin, kıymet verdiğin insanların sıçtığı bir şeyse çok da temizlemek sana koymuyor.
Mesela evinde kedisi, köpeği olanlar anlayacaktır beni.
Takıyorsun eldiveni, çat çat alıyorsun böyle.
Hatta elinde o atığı tutarken de bir yandan şeyi prosesliyorsun.
Ha iyi tamam hala düzenli tuvalete çıkıyor.
Ya da işte şey düşünüyorsun hani Allah Allah acaba yediği bir şey dokundu mu?
Çıkarım yapabiliyorsun yani oradaki canlının atığından bile.
Ve düşününce yani kedi köpek bile yaptığı şeyin üstünü örtebilirken insanların onu orada o şekilde bırakması beni çok rahatsız ediyor.
Ama bu rahatsızlık sadece hijyene dayalı bir rahatsızlık değil.
Hani tamam 3 bölümdür metafor yapa yapa artık böyle sanki dünyada üstünde konuşacak metafor kalmamış gibi hissetmem bir kenarda dursun.
Şu an ben...
...denmemin sebebi insanların beni tam olarak o umumi tuvalette sıçılıp...
...üstüne bir sifon bile çekilmeyen bok gibi hissettirmeleri.
Gerçekten külçe gibi oraya böyle lök diye düşüp oturmuşum.
Hatta öyle ki belki üstüme sifon çekilmeye de çalışılmış ama ben gidememişim gibi hissediyorum.
Benim için çizilmiş bir gider var.
O giderden döküleceğim ve ait olduğum yere gideceğim yani.
Bir tabakhaneye düşeceğim ama benim gibileriyle olacağım.
Nicesiyle olacağım.
Hatta belki etrafımdakilere bakıp ben o kadar da kirli değilmişim falan diyeceğim.
Ama o kadar doluyum ki o giderden bile geçmiyorum.
Ve sanırım tam olarak o gideri tıkayan konumdayım.
Ve artık böyle sifonu çekile çekile ben galiba o suyu dışarı atmaya başladım.
O yüzden bu da benim biraz o testi saati bozduğumun göstergesi.
Artık tam olarak hayatımın şey noktasındayım.
Bugün itibariyle hissediyorum bunu.
Belki yarın farklı hissedeceğim bilmiyorum.
Belki bunu atacağım sizinle birlikte dinlerken 20. dakikada diyeceğim ki abi ben böyle de hissetmiyorum şu an ama falan.
Ama hayatta böyle yani.
Ne hissettiğimi her zaman kontrol altında tutabiliyor olsam zaten şu an muhtemelen dünyayı ya da en azından kendi dünyamı kurtarıyor olurdum.
Burada bıdır bıdır konuşmazdım.
Yani artık böyle şey konumundayım hayatımda.
Ben o gidere gidere atıldım mı?
Gerçekten bir bok gibi bırakıldım mı?
Bırakıldım.
Peki artık o giderden geçebiliyor muyum?
Geçemiyorum kocamanım yani sığmıyorum.
Beni o kadar fazla tutup taş yapmışlar ki içlerinde.
Ne yapacağım?
Taşacağım o zaman.
Orada olduğumu, unutulduğumu ve orayı tıkadığımı fark edene kadar üstüme dökülen bütün suyu dışarı kusacağım.
Böyle ofansif hatta belki ofansiften ziyade defansif bir konum aldım.
Çünkü gerçekten son günlerde kendime çok zarar verdiğimi ve bunu sadece düşünce sistemimle yaptığımı ve elimde kendimden başka da bir şeyim olmadığını fark ettim.
Çünkü hani sevmediğiniz bir insana bile aynı ortamda tahammül edemiyorsunuz.
Kalkıp gidiyorsunuz.
Ama ben kendime bakıyorum.
Çoğu zaman sanki sevmediğim bir insanla birlikteyim.
Ama ortamı da terk edemiyorum.
Kendimle aynı bedeni paylaşıyorum çünkü.
Hani gerçekten o Murat Kekilli'nin Seni Çılgın klibindeki gibi yalıtılmış bir odanın içinde bir köşeden bir köşeye böyle dizlerimi tutarak
nevrotik bir şekilde sallanıyormuş gibiyim.
Çünkü kendimden kaçmak istiyorum ama kendimi nasıl sonlandırabilirim?
Kendimi sonlandırmaya gidersem nihai bir huzura değil komple her şeyi bitirmeye gideceğim.
Bunu da istemiyorum.
Yani yaşayacağım, hayatımın bana getireceği şeyleri de merak ediyorum.
Ama bu sevmediğim kişiyle de ilişkimi sürdüremiyorum.
O zaman ayrılabileceğim bir ilişki değilse bu yapıcı olmanın tam zamanı.
Aslında bu yapıcılık da benim hep başka insanlarla kurup bir türlü kendimde yapamadığım bir şey.
Çünkü sizde eğer benim gibi kendini başkalarının tanımlamasıyla adlandıran, başkalarının gözüyle görmeye alışan ve o gözler sizi gördükçe kendini var eden birisiyseniz,
Yani siz de o kızsanız şunu çok iyi anlayacaksınız ki insanlar sizi görmediğinde ya da insanlar artık sizi olumlu görmediğinde kendi bakışlarınızla kalıyorsunuz.
O noktada size kim olduğunuzu hatırlatacak tek insan siz oluyorsunuz.
Aynanın karşısına geçip sen bunları bunları yaptın, hata olarak da başarı olarak da bunları yaptın diye radikal bir şekilde konuşmak gerekiyor.
Ama kendini şimdiye kadar hep başkalarının bakışlarıyla, atıflarıyla adlandıran biri işte o aynada yüzleşmeyi yapamıyor.
O yüzden o bütün başkalarıyla işleri iyi tutmak, böylelikle kendi küskünlüğümü, kendime olan kızgınlığımı, küskünlüğümü hatırlamamak konusunda yaptığım o yılların birikimi artık bir noktada alarm vermeye başladı ve işe yaramadığını fark ettim.
Değişiyorum ama artık bu değişimi biraz içe döndürüp kendimle de beyaz bayrak sallayıp bir ateşkes imzalamam gerektiğinin farkındayım.
Çünkü son dönemde sadece düşünceyle kendime ne kadar zarar verebildiğimi gördüm.
Mental problemlerde destek almanın sonuna kadar arkasındayım.
Ben de 3 senedir destek alıyorum.
Yarım senedir psikiyatrik destek alıyorum.
bununla çok normal bir şey olduğunu
her zaman söylüyorum çünkü
yani birçok insan
bunu söylemeye utanıyor
ya da bununla yüzleşmekten korkuyor
bir bölümde bunu da normalize edeceğiz
hep birlikte buna da hazır olun
istiyorum
onun dışında
bu
mental destekten şeye varacaktım
yani kendime o kadar
ruhen zarar verdim ki
gerçekten o Hoşçakal Kadar şarkısındaki hangi eczanede kahvaltı bir sabah seni unutturacak cümlesini
geçenlerde bir anda oha anladım oldum.
Gerçekten beynimdeki bazı şeyleri sırf ben kendimle ateşkes yapamadığım için
durdurmak adına, o ateşkesi benim yerime yapmak adına
sanki oraya bir elçi gönderilmişçesine
işte belli bir takım ilaçlarla aslında durdurmaya çalışıyorum.
Fonksiyonumu belki düşürmeye, yavaşlatmaya, uyuşturmaya teşvik ediyorum.
Ama gerçekten o ilacı her içtiğimde o söz kafamda yankılanıyor.
Hangi eczanede kahvaltı bir sabah bana seni unutturacak?
Çünkü unutmak istediğim, düşünmek istemediğim şeyler var.
Onları bırakıp hayatımın akışına devam edebileyim.
Ama ben böyle altımdan o su gürül gürül akıp giderken bir kayaya takılmış gibiyim.
debelenip duruyorum ve
hangi fazım, gerçekten hangi
eczanede kahvaltım bana bütün bunları unutturacak
çok merak ediyorum.
Ve kendime yaptığım şeylere de
çok üzülüyorum. Bu tabii ki
demek değil ki bütün mental problemler
insanın kendine yaptığı bir şeydir. Tabii ki böyle
söylemiyorum ama en azından benim şu an yaşadığım
biraz o noktada.
Yani böyle
stresten
kendimi
tanıyamaz olduğum
Böyle vücudum yaralarla kendini böyle bize zarar veriyorsun simay diye böyle bir göstermeye başladı.
Ve kendime aslında bütün kızgınlığım, mesela bunu da şu an fark ettim.
20 dakikadır konuşuyorum.
Klozet kapağını kapatmayan bir adam bana kendi kızgınlığımı hatırlattı.
Çünkü o klozet kapağını kapatmaya bile yeltenmezken benim kendi içimde kapattığım o kadar çok şey var ki
gerçekten benim burada esas öfkem kendimeymiş.
Bunu da hep birlikte öğrenmiş olduk.
Belki benim gibi hisseden birileri vardır ve ben onlara cevap anahtarını vermişimdir.
Ben bu bölümü de bitireceğim.
Çünkü kendim tek başıma konuştuğum bölümleri genelde böyle 20 dakika bandında tutmak bana böyle bir parkuru tamamlamak gibi geliyor.
Onu aşmamak gibi geliyor.
Hayatın hala içindeyiz.
Ben birazdan çamaşır asacağım.
Çünkü çamaşır makinem delicesine içindeki kirlileri sıkmaya başladı bile.
Yani çamaşır makinesi bile işini yapıyor.
Onu asacağım, sonra kendi içimdekileri yıkayacağım, sıkacağım ve asacağım.
Ama bu sefer sonlandırmak için değil, gerçekten kuruyup tekrar giyilebilir hale getirmek için.
İçimdeki bazı hislerin de sanırım yıkanma zamanı geldi.
O yüzden her zaman söylediğim gibi, umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin
ve içinizdeki hisleri yıkamadan önce renklerine göre ayırmayı sakın unutmayın.
Sizi seviyorum ve size bu şarkıyla feda ediyorum.
Eskidi masken eskidi şaka
Yıkılır gölgen yanar sayfa
Küçülür dünyan bozulur halka
Karar ülke benim sakın kalkma
Bu bir yansıma bu bir koca tantana
Kendini döndüğün yoğun frekansa
Geri dönme bakma arkana
Her yeni kardeşe yeni bir karmışa
Kendimi kendime sorsam ne derim
Ön yargıya boğulur bedenim
Bilemezdim oluru var mı
Her şeyi kızdır unutup nedeni
Sevgiyi anlamam çok zaman aldı
Geçmişim ruhumun gölgesi artık
Geleceğimse olumlu bir saklayamam içimdeki
Böyle olmasının nedeni var mı?
Duygular kaybolur içinde yaşamım
Salabilsem akacak hayat kalabilse
Zihnim yanımda
Uçakla değişimin kesilmez erişimin
İzleme yok yetilişimin hayatının bir parçası senin
Birer parçalarınla bütünleşir
Bir parçası senin
Diğerleriyle bütünleşir
Eskidi masken eskidi şaka
Yıkılır bölgen yanar sayfa
Üçülür dünyam bozulur halka
Karanlığı kefenim sakın kalkma
Bu bir yansıma bu bir koca tantana
Kendini döndür yo prekansa
Geri dönme bakma arkana
Her yeni kardeşe yeni bir karmaşa
Benden mi kaynaklı bu?
Bilincim kayboldu ruhum
Günlerce hafız oldum
Yanlış mı, doğru mu, sorguluk
Tüm günler hep aynı
İnsanlar çok farklı bir binden
İsterim yönlendikse
Mantık beni köşede beklese
Cesaretle diyecekse
Senelerce mutluluk hepsininle
Eskidi masken eskidi şaka
Yıkılır gölgen yanar sayfa
Üçülür dünyan bozulur afgas
Kalır kefenim sakın kalma
Bu ziyan sana bir koca tantana
Kendini gönderin yol frekansa
Geri dönme, bakma arkana
Her yeni kardeşe, yeni bir kardeşe
Eskidi masken, eskidi şaka
Sıkılır gözyen, yanar sayfa
Bütün dünya bozulur halka
Ey kefenim, sürpriz atma
Bu ziyan sana bir koca tantana
Kendini gönderin yol frekansa
Kansa geri dön git, atma arkana
Her yeni kaydaşı yine bir karşıya
Üskedim, üstgedişem
Üskedim, üstgedişem
Üskedim, üstgedişem
Üskedim, üstgedişem
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
