
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
hiç ummadığım bir iç konuşmayı "belki buradan kendime bir öğreti çıkarırım" umuduyla kaydedişim bu bölüme dönüştü. kendime aldığım notlar, çıkardığım dersler paylaştıkça artar mı yoksa bütün bunlar duyulma ihtiyacı mı bilinmez ancak karşınızda 1 yıl sonra dahi aynı şeyleri hisseden o kızın 36 dakikalık monoloğu. çaylar kahveler demlensin ve başlamadan önce manifesto tekrarlansın: "gerilemek ilerlemenin yarısıdır!"
Transkript
Yalnızlığı hiç sevmiyorum.
Akşamları da hiç sevmiyorum.
O yüzden yalnız geçen akşamlara karşı nasıl bir duygum olduğunu az çok tahmin edebilirsiniz aslında.
yapacak hiçbir şey olmadığında
aslında yapacak bir sürü şey var tabi ama
yapacak hiçbir şey olmadığında
düşünecek, odaklanacak, tamamlanacak hiçbir görev olmadığında
beni bir yere bağlı tutan
sorumluluklarımın olduğu
benden daha üst bir güç olmadığında
yani her şeyin tekeli kendi elimde olduğunda
kendimi hiç olmadığı kadar boş
ve sürekli nostaljik bir şekilde
geçmişe doğru salınırken hissediyorum
Baktığım her yerde kendimi daha önceden ne kadar mutlu hissettiğim zamanları düşünürken buluyorum
Bu da haliyle mutluluğun güncel halini belki şu anda ya da gelecekte yakın bir zamanda bulabileceğim mutluluğun içinde olma ihtimalini hep sıfıra indiriyor
Aslında bugün biraz daha böyle düşündüklerimi kağıda dökmek istediğim, yazmak istediğim bir gündü
Ama böyle kelimeler yazdıkça bir türlü sanki istediğim gibi kaleme dökülmüyormuş gibiydi.
Yani kalemimden kağıda istediğim şekilde aktaramıyormuşum gibiydi.
Aslında hissettiğim şeyler mükemmel değilken insanın hissettiklerini anlatış biçiminde bir mükemmeliyetçilik araması tabii çok daha hoş bir şey değil.
Sonuçta hissettiğin şeyleri dışa aktarıyorsun.
Yani ne kadar mükemmel olduğu kimin umrunda olabilir ki?
Ama duyulma ihtiyacım önceden beri hep bahsettiğim ve sanki bahsedersem geride kalacakmış gibi düşündüğüm ama dönüp dolaşıp beni hep bulan bir his haline geldi.
Bazen böyle podcastta konuşurken aynı şeyleri tekrar etmekten kaçınıyorum.
Çünkü birkaç kere bunları zaten söylemiştim gibi yorumla karşılaştım açıkçası.
Ve tabii ki de mükemmelliyetçi bir insansanız ve bir noktadan sonra hissettiklerinizi söylemek sizin için bir görev, bir iş alanı, bir hobi hane gelmişse hissettikleriniz konusunda da bunları aktarma konusunda da bir o kadar mükemmelliyetçi oluyorsunuz.
Bir o kadar ortaya çıkarttığınız şeyin harika olmasını bekliyorsunuz.
ama bunu yapmak biraz sahtekarlık oluyor tabii.
Çünkü mevzu hissettiklerini aktarmaksa zaman zaman elbette ki aynı şeyleri hissetmek ve bunları dile dökmek kaçınılmaz bir şey.
Ben de böyle artık birçok şeyden elimi ayağımı çekmiş, belki de çekmek zorunda bırakılmış bir şekilde
yine kendimi aynı yerde buluyorum, aynı yerde görüyorum.
Ve bu konuda harekete geçmektense bir şeyler yapmaktansa olduğu noktayı aslında biraz değerlendirmeye çalışıyorum.
Tıpkı böyle hani böyle kedi köpek sahiplenirsiniz.
Eve geldiği ilk an onu biraz yalnız bırakmanız gerekir ki o bir evi keşfetsin.
Nerede ne var bilsin.
Kendini güvende hissetmediğinde nereye saklanabileceğini ya da acıktığında ilk kimin yanına gidebileceğini.
mamasının, kumunun nerede olduğunu kendi başına bir öğrenebilsin.
Aslında insanın hayatı böyle değiştikçe, hissettikleri değiştikçe
her ne kadar aynı hayatın içinde, kendine ait hayatın içinde olursa olsun
tıpkı yeni sahiplenilmiş bir kedi gibi
kendi hislerinin böyle odalarına girip çıkıp dalıp koklayıp
nereden olduğunu, nerelere girmemesi gerektiğini
ya da elinde sonunda nereden beslenebileceğini bulması ve keşfetmesi gerekiyor.
O yüzden ben biraz kendi hissettiğim şeyler konusunda kendimin yeni sahiplenilmiş kedisi gibiyim.
Tabii ki ben de sevgiye açım ve elinde sonunda bir başımın okşanmasını istiyorum.
Ama önce neyin nerede olduğunu anlamam gerekiyor ki kendimi güvende hissedebileceğim bir kale inşa edebileyim kendimi.
O yüzden böyle kendimi dinlemeye çalışıyorum.
Ama kendimi hep bir şeyde fark ettim.
Ne zamanki yalnız kaldığımda ki günün büyük bir çoğunluğunda yalnızım zaten ne kadar böyle yalnız kaldığım anlar olursa mutlaka arkada oynayacak bir dizi ama olur da dikkatimi çekerse beni daraltmayacak, bunaltmayacak.
O yüzden olabildiğince keyifli, olabildiğince böyle çerezlik, bir dizinin, filmin arkada oynaması ya da böyle bir şarkı dinleyip tek başıma balkonla sigara içerken olur da nostalji beni tekrardan içine çekerse diye sürekli telefonla balkona çıkmak, sürekli kendimi Instagram'da, Twitter'da ve ana sayfayı scrollarken bulmak aslında çok yeni keşfettiğim bir şey değil.
Ama galiba aslında çok düşünmemiştim.
Ama artık böyle deadline'ı bekleyen ödevler, yapmam gereken sunumlar, okumam gereken makaleler olmayınca
her şeyin tekeli dediğim gibi üzerimdeki en büyük sorumluluk ve en büyük üst merci kendim olunca
bir şeyleri yapamamaya başladım, yapmamaya, reddetmeye başladım.
Bu da beni elimdekileri hiç değilse düzenlemeye itti.
O yüzden sıklıkla kendimi ben şu an ne hissediyorum diye düşünürken buluyorum.
Onaylanmak ve duyulmak, dinlenilmek ihtiyacım hiçbir zaman bitmeyecekmiş gibi geliyor.
4 senedir terapiye gidiyorum mesela ve terapinin bir gün bitecek olduğu fikrini düşünmek bile istemiyorum.
Özellikle de şu an inanılmaz bir arkadaş yoksunluğu çekerken,
arkadaşlıklarımın artık ne kadar uzaklaştığını fark ederken
ve bu böyle göz ardı edemeyecek kadar büyük bir gerçeklik halini almışken
şu aralar tek beklediğim şey her haftanın çarşamba günü ki böylelikle en azından parasını ödeyerek de olsa
ya da karşımdakinin bana bir dost gibi benimle dertleşmeyecek olduğunu bilsem de
birinin beni dinliyor olması, karşımda benim dışında, ekranın karşısında, aynanın karşısında gördüğüm yüzden farklı birinin beni dinliyor olması
bana aslında müthiş bir tatmin veriyor.
Hatta her terapiden önce söyleyeceğim şeyleri kafamda az çok toparlıyorum ki
hissettiğim şeyleri anlatma şeklim bir o kadar düzenli olsun.
Çünkü bazı seanslarım tabii ki oldu.
Söyleyeceğim şeylerin böyle nereye gittiğini bilemediğim
ya da o kadar yoğun şeyler hissedip hangisinden başlayacağımı bilemediğim
ve böyle kekeleyip durduğum.
Mesela o seansların sonunda kendimi hep çok yetersiz ve sanki bir iş görüşmesini
çok kötü bir şekilde sonlandırmışım.
belki de çok güzel bir şansı elimden kaçırmışım gibi hissederken buluyordum.
Halbuki bu bir iş görüşmesi değil.
Aslında biz bir noktada bir müşteri ve çalışan ilişkisi sürdürüyoruz.
Sadece bunu daha ruhsal bir ortamda, daha steril bir ortamda gerçekleştiriyoruz.
Ama buna rağmen hiçbir zaman ben burada danışanım, ben ödüyorum ve ben bir hizmet alıyorum gibi düşünemedim.
Her zaman terapistim dahi olsa onu hissettiğim şeylerin hissediliş şekliyle, onları ifade ediş şekliyle tatmin etmem gerekiyormuş.
Yoksa atıyorum bana olan ilgisini, anlattığım şeylere dair ilgisini kaybedecekmiş.
Ya da belki de ben onun favori danışanıyım ve benim yerimi başkası alacakmış gibi hissediyorum.
Bugün böyle aslında hissettiğim şeyleri biraz yazmak istiyorum.
Biraz oturayım yazayım uzun zamandır da bir şeyler karalamıyordum derken.
Kafamın içine hemen şey oluştu.
Yazarım. Sonra onu paylaşırım
blogumda. Sonra
yayınlarımı öyle atarım işte linkini
falan. İnsanlar okur.
Hani hep böyle
insanlar tarafından görülme, anlaşılma.
Hissettiklerimi yazdıysam
okunma. Anlattıysam dinlenme
ihtiyacı içindeyim.
Podcast zaten bunun en büyük
kaynağı. Yani en büyük görünür kılan
noktası. Hani konuşma
ihtiyacı. Çünkü hem ben
konuştukça biraz rahatlıyorum. Çünkü içimi
boşaltıyorum. Hem de bir noktada
bunları daha sonradan dinleyince
okey ya hani
dinlerken o kadar zor değil. Demek ki
o kadar da problem değil.
Yani bu kadar rahat dinleyebiliyorsam
şayet demek ki hissederken de
bu kadar zorlanmayabilirim artık falan
diye düşünüyorum. Ve tabii ki de
bir yerde bir onay bekliyorum.
Şimdi bu tabii düşününce mutlaka bir çocukluğa
işte onay bekleyen bir çocukluğa
ya da belki yeterince zamanında
onaylamamış ebeveynlere, öğretmenlere
arkadaş çevresine
Belki sevgililere dayanıyordur bilmiyorum.
Ama bu var.
Ve bu benim gözümü kapatamayacağım bir gerçek olmaya başladı.
Hatta gözümü kapattığımda sanki göz kapaklarına çizilmişim gibi daha net ve daha yakından gördüğüm bir şey haline geldi.
Bazen böyle konuşurken sözlerimin nereye gideceğini bile bilmiyorum.
O yüzden hep böyle birkaç cümle kurarken bundan sonrakileri tasarlarken kendimi buluyorum.
Yani aslında bu kadar bir insanın geçmişe, geçmiş mutluluklarına, nostaljiye takılıp kalıp, bu kadar nostaljik bir insan olup bir yandan da bu kadar birkaç sonraki cümlem nasıl olacak diye düşünmesi tabii çok çelişkili.
Ama aslında her zaman da böyle atıyorum sanki ben böyle 30-40 kişiye bir konuşma yapıyorum.
Haliyle konuşmanın ortasında şayet bir 5-6 kişi bir anda salonu terk ederse elbette ki bu benim ne söyleyeceğimi etkileyecek, söyleyiş şeklimi etkileyecek.
Çünkü bir anda her ne kadar hala salonda çoğunluğa hitap ediyor olsam da birkaç kişi aslında benim o kadar da dinlenmeye değer olmadığımı düşünmüş ve salonu terk etmiş olacak.
Haliyle bunun insanı etkilememesi mümkün değil.
Muhtemelen de benim bilincimde hep böyle bir endişe olduğu için hissettiklerimi bile anlatıyorsam bunları olabildiğince ilgi çekici kılmak aslında biraz sürekli kendimi bunu çabalarken bulduğum bir şey.
Bu aralar böyle konuşmak istediğim, anlatmak istediğim şeyleri sürekli kafamda listelerken buluyorum.
ama konuşmak için mikrofonun karşısına geçtiğimde
ya da yazmak için boş bir word dosyası açtığımda
önüme temiz bir sayfa aldığımda
her zaman kendimi düşündüklerimden başka şeyleri
ya da bunları konuşurum diye düşündüğüm, tasarladığım şeyleri tasarlarken
aslında göz ardı ettiğim ve belki de üstünü kapatmak istediğim şeyleri konuşurken
dile, kaleme, kağıda dökerken buluyorum.
Yani buna bir posterasmus depresyon dendiğine dair
Çok fazla duyum almıştım.
Hatta Erasmus'a giderken de döndüğümde böyle bir depresyonun beni karşılayacağına kendimi mental olarak çok hazırlamıştım.
Hatta şu an gerçekten bu post Erasmus depresyonu mu yaşıyorum?
Yoksa bunu yaşamayı tasarladığım için mi yaşıyorum?
Bu konuda bile aslında şüphelerim var.
Bu post Erasmus depresyonu mu yoksa benim depresyonum mu?
Yoksa benim Erasmus'a bağladığım ve belki böylelikle daha benden başka yaşayanlar var diyerek meşrulaştırmaya ve kolaylaştırmaya çalıştığım farklı bir tip depresyon mu?
Bunu bilmiyorum. Zaman gösterecek.
Ama yaşadığım şey gerçekten aslında önündeki sıfatlar ne olursa olsun bir depresyon.
Ve bunu aslında insanın iki koluyla sarıp sarmalaması gerekiyor.
ben önceden ilişkilere olan düşkünlüğümü
hep bir ilişki arayışımı
bir ilişkim bittiyse bile
keza ya o insanla tekrar bir araya gelme ihtimali mi
ya gelecekte başka bir insanla birlikte olma ihtimali mi
ama mutlaka ve mutlaka yanımda, hayatımda, kalbimde, aklımda
birisinin olma hayalini kurarak
uykuya dalıyordum, uyanıyordum
ya da kaygılarımdan bu şekilde uzaklaşıyordum
Haliyle yalnızlığın formülünü düşünmek ya da yalnız olmadığın anları düşünmek eğer bazı şeylerden kaçışınsa bu sefer yalnız kalma korkundan ne şekilde kaçacağını ya da her zaman yanında birilerinin olmayacağı gerçeğiyle hesaplaşmayı çok çok çok zor yapabiliyor insan.
ben böyle hep kendimi ben aşka aşığım ya falan diye tanımlıyordum.
Ama aslında bunun bundan daha farklı bir şey olduğunu yavaş yavaş fark ediyorum.
Bu aslında aşka aşık olmak değil.
Bu sadece bunu daha güzel bir ambalaja sarıp biraz daha kabul edilebilir bir hale getirmek.
Çünkü hani vardır mesela çok toksik ilişkiler, çok kıskanç ilişkiler
ya da bir insanın obsesif derecede işte düzenli olması, bir şeylere takılması falan.
Bunu böyle her zaman güzellerler.
İşte ya ben işte temizliği yapmadan, odamda bir şeyleri düzenlemeden dersin başına oturamıyorum.
Ya da işte ya biz kıskanıyoruz birbirimizi biliyorum çok problem yaşatıyoruz ama bizim ilişkimizin dinamiği de bu falan.
Hani bunu mutlaka insanın bir şekilde aslında güzellemesi, onu yeni bir ambalaja sokması gerekiyor.
Yoksa düşünsene hissettiğin şeylerin, yaptığın şeylerin, kişiliğinin bir parçası olmuş ve engel olamadığın şeylerin aslında büyük bir problem teşkil ettiğini ve aslında karakterinin, vücudunun, hislerinin sana bir yardımcılığı olduğunu fark ediyorsun.
Yani aslında kendinden kaçmak ve problemi kendinle çözmek zorunda olmak gibi mükemmel büyüklükte bir dilemmanın içinde kalıyorsun.
O yüzden aslında şu an belki de gerçekten hayatımın yalnız bir dönemindeyim ve bu yalnızlığı artık kucak açmam gerekiyor.
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken bana şey dedi, sen her zaman eski ilişkilerinde dost kalmaya çalışıyorsun.
Bu güzel bir şey.
Bir de eski sevgilerimle ben hep dostum.
Çok böyle sanki modern hayatın artık bir parçası.
Yeni jenerasyonların daha başarabildiği bir şey.
İşte öncesi gibi, öncedeki insanlar gibi böyle ilişki bitti artık mazide kaldı.
O bir nostalji parçası demektense onu kabul edebilmek, onunla ilerleyebilmek gibi sanki çok güzel, çok böyle entelektüel bir şeye işaret ediyormuş gibi geliyor kulağa.
Ama aslında benim eski sevgililerimle hala dostum, eski sevgililerimle hala konuşuyorum.
İlişkiden işte atıyorum birkaç ay sonra, birkaç sene sonra ya da işte gerçekten o ilişkinin bittiği, bütün duyularımca kabullendikten sonra yaptığım bir şey değil.
İlişki bugün bittiyse ben yarından itibaren o insanla yine iletişim halinde olmaya çalışıyorum.
Çünkü bunun biraz aslında detaylandırmasına baktığımda kendi içimde bunu da bir şeye dayandırmaya çalıştığımda fark ettim ki başka insanlarla birlikteyken bu arkadaşlık da aynı şekilde herhangi bir insan yani hayatımı artık o dönemini en azından sıklıkla geçirdiğim bir insan güruhunda ya da bir tekli insanda ben kendimi baya aslında damıtıyorum.
ve bu damıtmayı o insanlarla yapıyorum.
O insanlar benim filtrem haline geliyor ve haliyle ben damıtıldıktan sonra farklı bir şeye dönüşüyorum.
Ve belki de bazı parçalarım, özüm bu filtrenin yukarısında kalıyor.
Tabii ki de her ilişkinin insana bir damıttığı gerçeğini göz ardı edemeyiz.
Ama bu damıtmadan sonra ne olursa olsun bu değişimin, zamanın ve ilişkilerinin dinaminin bir parçası olduğunu kabul etmek
ve damıtılmış, süzülmüş halini bunu kabul ederek yeni yelkenlere aslında açılmak gerekiyor.
Ya da yeni damıtmalara, yeni filtrelere ya da olduğun gibi tadını çıkartmaya ve yeni halini keşfetmeye aslında belki de biraz yaramalı.
Ama ben bundan ziyade bir insanla, bir ilişkiyle, bir dinamikle damıtıldıysam kendimi doğrudan o dinamiğe bağımlı hale getiriyorum.
o yüzden de o insan hayatımdan
bir sıfatla ayrıldıysa
ben onu başka sıfatlar adı altında
sürdürmeye çalışıyorum çünkü o insanlar
olmadan önce ne yapabildiğime
dair bir fikir elde
edinememişim gibi hissediyorum
çünkü şeyi fark ettim hayatımda
en azından böyle bir son 1-2 yılımı
göz önünde bulundurduğumda
fark ettiğim şey şu oldu
bir ilişki yaşıyorum
bu arkadaşlık olabilir sevgililik olabilir
akademik bir ilişki olabilir
ama o dönem için beni yoğun tutan
hayatta tutan
bana belli başlı sorumluluklar veren
zaman zaman beni üzen, streslendiren
zaman zaman tatmin eden
bir ilişki dönemi içindeyim
daha sonra o bittikten sonra
o yoksunluğu tamamen
inanılmaz depresif bir şekilde yaşıyorum
haliyle benim hayatım
ilişkiler içerisindeyken mutlu
güzel, kendini keşfeden
kendini tanımlayan bir simay
o ilişki bittikten sonra depresif dönem
yaşayan simay. O depresif
dönemi atlattıktan sonra
ki atlatışı da her zaman yeni bir
ilişkiye bağlı olarak gelişen
haliyle hayatındaki sanki
bütün stabilite ilişkiler
üzerine kurulmuş bir simay olarak
kendimi fark ettim.
Bu tabii ne kadar insanı tatmin eder
orası ayrı. Çünkü beni şu an
tatmin etmiyor. Ve ben bu gerçeği
mesela fark ettim. Bu gerçek için
neler yapabileceğimi, bu gerçeği
nasıl kucaklayacağımı bilmiyorum.
Çünkü fark ettim ki belki
bu kadar büyük olmasa da
benim kendimde keşfettiğim
gerçeklikler her zaman benim
iki kolumla sarıp kucaklayabileceğimden
büyük oldu. Belki ben onları
biraz kafada büyütüyordum.
Ama her zaman benim yaşadığım
gerçeklikler, keşfettiğim
kendimde kaldıramadığım
bir takım doğrular, yanlışlar
her zaman benim bana bahşedilen
iki kol ve iki bacakla sarılmaktan
çok daha fazlasını
isteyen, talep eden
öteki türlü benim kaldıramayacağım
yerinden bir milim bile oynatamayacağım
gerçeklikler olarak karşıma çıkıyordu.
Bu da beni ister istemez
ilişkilere bağımlı hale getiriyordu ki
benden farklı,
benimkilerden farklı bir iki kol daha
ya da belki birden fazla.
nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Ya da başladığınız zaman
Fikrinizden yayına,
format, kayıt, kurgu ve büyüme
süreçlerinde podcast.bpt yanınızda.
Açıklamadaki linke tıklayın,
Kol daha devreye girsin ve ben o gerçeklikle baş etmeyi, o gerçekliği yerinden oynatabilmeyi becerebileyim.
Ama hayatınızdaki bir takım değişiklikleri yapmak için de birilerine ihtiyaç duyuyorsanız bu tabii ki sizi ilişki denilen olguya bağımlı hale getiriyor.
Tabi bu kadar şeyden bahsederken tamam da insanın kendiyle de bir ilişkisi var ve belki bir ilişkiye illa bağımda olunacaksa bu insanın kendisiyle olan yegane ilişkisi olmalı gibi aslında çok açık ve belki olgun bir metafora aslında gidiyor.
Oklar o metaforu gösteriyor. Tamam sen ilişkilere bağımlısın ve ilişki dinamiği üzerinde bütün hayatını şekillendiriyorsun ama sonuçta sen kendine de bir ilişki içindesin.
O zaman bütün yatırımını kendine yap. Böylelikle yalnızlık diye adlandırdığın şey senin için bir kaçıştan ziyade bir keyif noktası haline gelsin.
Ama işte bu söylendiği kadar kolay değil. İnsan bunu kendinde de fark etse, bu ne kadar büyük bir aydınlanmaya yol açarsa açsın, bazı gerçeklerin,
sağladığı kaynak, sağladığı ışık
o gerçekliğin aydınlığından
çok daha fazla oluyor.
Yani mesela benim odam
işte ben sabahları uyanınca
perdeleri açarım, panjurları
açarım, odamı havalandırırım
bir balkona çıkarım ve dışarıda çok güzel
bir hava, çok güzel bir güneşli bir gün olur.
Ama o güneş bazen benim
gerçekten işte o gün evde
odamda yapacağım işleri tamamlamaya
yeterli bir ışık kaynağı sunmaz bana.
Her ne kadar büyük, kudretli
bir günün bitmesine ve başlamasına neden olan bir ışık kaynağından bahsetsek de
benim bazen daha suni bir sarı ışığa, bir baş ucu lambasına bir şeye ihtiyacım oluyor.
O yüzden de her ne kadar insanın o kendisiyle olan ilişkisi suni olmayan,
bir şeyleri başlatan ve bitiren çok daha büyük bir güce ve gerçeği işaret etse de
bazen insan hayatında suni ışık kaynakları ararken buluyor kendini.
Özellikle de hani bu karanlığa alışmanın bir evresi vardır.
Başta bir gözünüz böyle bir alışmaz.
Her şey zifiri karanlık görünür.
Ama bir süre kendinize zaman verip etrafa bakmaktan vazgeçmediğinizde etraftaki bazı nesnelerin aslında silyat halinde de olsa göründüğünü fark edersiniz.
Bu da sizin karanlıkta bile hareket ederken bir şeylere çarpmanızdan, kendinizi zedelemenizden aslında alıkoyulmanızı sağlar.
Bu yönden iyi bir şey.
Ama benim burada bunu biliyor olmama rağmen karşılaştığım başka bir problem var.
O da karanlıktan korkuyor olmam.
O yüzden her zaman kendimi bir suni bir aydınlık yaratma ve o suni aydınlığı bulma ihtiyacı içinde buluyorum.
Bu biraz öncelerde söylediğim bir örneği, bir anekdodu tekrardan aslında konuşmak istediğime getirdi beni.
Bir şeyden bahsetmiştim. Bir ilişki bittiğinde bile kendimi o ilişkinin tekrardan yaşanabilme ihtimalinin ya da bir başka insanın, hayali bir insanın, hayalimde bana çok iyi gelebileceğine inandığım bir insanın hayatıma girmesini hep böyle hayal ederken, o hayalle uykuya dalıp ya da kendimi kötü hissettiğimde o hayali kendi içimde düşünürken bulmama neden oldu.
ve ben biraz bunu yaşayamaya çalıştım
hani beni böyle
camdan dışarıya bakıp bir müzik dinlerken
balkonla tek başıma otururken
ya da uykuya dalamadığımda ama artık
çok uyumak istediğimde
beni sadece sessizliği, sadece karanlığı
sadece o
camdan dışarıya
izlerken akıp geçen ağaçları
yolu, elektrik tellerini
izlemekten, dinlemekten
onlara kulak ve göz vermekten alıkoyan şey ne?
ben neden sürekli
suni bir hayalin
suni bir ışık kaynağının ama ne olursa olsun bugünün şu anı bana verdiklerinden daha farklısının hep peşine düşüyorum.
Neden böyle bir tatminsizlik içindeyim?
Mesela neden bu hissettiğim şeyleri kendi başıma düşünüp belki bir noktada adlandırabilecekken, çözümleyebilecekken
neden bu sözlerimi kaydediyorum ya da neden bazen bu sözlerimi kağıda döküyorum
Ya da bunları yaptıktan sonra neden bunun bir ifade diş biçimi olduğunu fark edip kendi kendime hazmetmektense başka insanlarla paylaşma ihtiyacı duyuyorum.
Ve sonra paylaştıktan sonra kimin ne kadar dinlediğini, bundan bir ders çıkartıp çıkartmadığını, bana katılıp katılmadığını ya da bunların hepsinin yanı sıra söylediklerimin aslında hiçbir beğenilme, beğenilmeme ya da herhangi bir arzuya hitap etmemesi aslında büyük bir soru işaretiyken,
ben sadece hislerimden bahsederken, bir kitap analizi, bir film analizi, bir kıyafet önerisinde bulunmazken
neden hissettiğim şeyleri ifade edişin beğenilip beğenilmemesine bu kadar kafa yoruyorum?
Aslında o kadar fazla soru var ki kendi içimde.
Ben böyle biraz listeler yapmaya, o listelerdeki şeyleri tamamladıkça üstüne çizik atmaya bağımlı bir insanım.
Bu benim en sevdiğim şey ve bunun bana getirdiği tatmin bir noktadan sonra o kadar karşılanamaz oldu ki o kadar üstüne çizik attığım şeylerin çoğunluğunun ihtiyacına düşerken buldum ki kendimi.
Önceden işte markete git saçını kestir, ödevini yap gibi gerçekten o gün tamamlamam gereken şeyleri yaparken zaman içinde yeni şeyler eklemekten korkan, harekete geçmeye korkan, yeni bir şeyleri o listeye eklemekten çekinen karakterimle bir yandan da artık o üstüne çizik attığım şeylerin sayısından tatmin olmayan ben bir çelişkiye düştü ve bir orta yol bulmam gerekiyordu.
Haliyle o günlük işte markete git, ödevini yap, kedinin mamasını koy, suyunu değiştir gibi yapmam gereken şeylerin yanına uyan, yüzünü yıka, kahvaltı et, bir bardak ılık su iç gibi aslında her zaman yaptığım ama hiçbir zaman görev olarak görmediğim şeyleri eklemeye başladım.
Çünkü tatmin olduğum şeylerin sayısı artık yetersiz geliyordu ama ben dışarıdaki gerçek hayatta beni tatmin edebilecek yeni şeyleri bulmaktan çok korkuyordum.
Çünkü tatmin edecek bir şeylerin arayışı çoğunlukla en başta bir tatminsizlik getiriyor ki böyle böyle aslında neyi istediğini ve neyi istemediğini buluyor insan.
Ama ben bunu yapmaktan o kadar korkuyorum ki yeni bir şeylere adım atmaktansa hayatımda hali hazırda yaptığım ve görev olmayan şeyleri o listeye eklemeye başladım.
Mesela ben dışarıda yürüyüş yapmayı severim ama o hazırlık giyin, ayakkabını giy, yanını suyunu al, kulaklığını tak, önce bir tuvalete gir bilmem ne.
Yola çıktıktan sonra bile sürekli böyle artık geri mi dönsem, geri mi dönsem, geri mi dönsem gibi.
Geri dönmek istemekle bir parkuru tamamlamaya dair duyacağım tatmin hep böyle.
o 1 saatlik 2 saatlik yürüyüşte
böyle içimde bayağı sağ kroşe
sol kroşe kavga ederdi. Dövüşürdü.
O yüzden
evde koşu bandına binerdim.
Orada yürürdüm. Halbuki yerinde
sayıyorsun koşu bandından. Hiçbir yenilik
görmüyorsun. Temiz hava almıyorsun. İnsanları
görmüyorsun. Işık bile değişmiyor. Bir gölgenin
altından geçmiyorsun. Bir makinenin
üstünde aslında yerinde sayıyorsun.
İşte
çok bir şey katmıyor sana. Sadece
bir şey yapmış oluyorsun
ve kendi konfor alanını terk etmemiş oluyorsun.
O yüzden benim şu an dışarı çıkıp bir şeyleri keşfetmektense sürekli kendi içimde
sanki bir koşu bandındaymış gibi kendi hislerime yaptığım yolculukta buna çok benziyor.
Mesela şu an bu ses kaydını nasıl bitireceğimi, nasıl tamamlayacağımı,
tamamlayışımın gerçekten hissettiğim kadar vurucu bir noktalama yapıp yapamayacağım dair endişelerim var.
Yani konuşurken bile aslında bir sonrakini, bir sonraki yoksa nasıl biteceğini sürekli düşünürken buluyorum kendimi.
Tabi bazı gerçekleri de göz önünde bulundurmak, böyle artık önüne serip onları bir organize etmek gerekiyor.
Mesela arkadaşlıklarım bu ara oldukça durağan.
Kendimi çok yalnız hissediyorum.
Okul yok.
Tekrardan bir öğrenci olarak hissetmek için en yakın ihtimalim master'a girmek.
Bunun için de oturup bir yerden başlamam gerekiyor.
Ders çalışmam, kitapları karıştırmam, videolar izlemem, soru çözmem.
Bir şeyler yapmam gerekiyor. Yapmak istemiyorum.
Haliyle okul yok, arkadaşlıklarım çok uzak ve bahsettiğim uzaklık kilometrelerle ölçülebilecekten çok daha fazlası.
Duygusal olarak kendimi bir zamanlar nasıl bu kadar yakınlık gibi bir soruyu sorarken buluyorum.
Arkadaşlıklarım çok uzak.
Mutluluk hissi çok uzak.
Ama mutlulukla hiçbir problemim yok.
Mutluluğun zaman zaman hissedilen, zaman zaman hissedilmeyen,
mutsuzluğun da mutluluğun bir parçası olduğunu kabul ettiğim bir andayım.
O yüzden bununla bir sıkıntım yok.
Ve bu serzelişte bulunduğum bir şey değil.
Ama işte mutlu ilişkiler çok uzak.
Arkadaşlıklar çok uzak.
Yeniden öğrenci olmak ya da...
Yani bu öğrencilik aslında metaforik bir şey.
Öğrenciden kastım.
Benim üstümde bir gücün bana belli başlı sorumluluklar yüklemesi ihtiyacı.
Bu durum çok uzak.
Ama aynada gördüğüm yüz, her gün uyandığım, her gün yatağa girdiğim yüz, sima hep aynı.
Hep asık, hep mutsuz, hep ağlamış, hep yorgun.
O yüzden kendimde bu simayı ve bu simaya sebep olan hisleri değiştirmektense,
saç stilimi değiştirirken, kaşlarımı şeklini değiştirirken, yeni bir cilt bakım rutinine geçerken, birkaç makyaj malzemesi alırken, gözlüğümün çerçevesini değiştirirken buluyorum.
Çünkü bu simanın dip bucak düzelmesi, yüzüne bir mutluluğun gelmesi, rengin gelmesi için yapabileceğim uğraş ve çaba ve bu çabanın sonucunda yine de mutsuz olabilme ya da istediğim noktaya erişememe gerçeği beni suni değişikliklere itiyor.
Bunu fark etmenin de çok büyük bir aydınlanma olduğunu biliyorum.
ama bazı aydınlanmaların yetmediğini kendimi suni ışık ararken bulduğumla aslında yeterince açıkladığımı düşünüyorum.
Bunu neden kaydettim, bu bölüm niye bunlardan bahsettim bilmiyorum.
Galiba hayatın olan düzeninde, o 24 saatin içinde ya da işte bir yılın, birkaç ayın içinde
insanın zaman zaman tekrara düşebileceğini duyma ihtiyacımdan
ve bu duymak istediğim şeyi bana şimdilerde hiçbir şey vermediği için
ancak kendi kendime konuşarak ve duymak istediklerimi kendi ağzımdan çıkartarak
belki de erişebileceğimi düşünerek bugün bu bölümü kaydettim.
Hatta fark etmişsinizdir ki işte sen o kız değil misin?
Hoş geldiniz 26. bölümde falan diye bir başlangıç yapmadım.
Çünkü başlangıçta konuşurken bunun bir bölüm olup olmayacağını,
bunu yayınlayıp yayınlamayacağını bilmiyordum şu ana kadar.
Şu an dedim ki tamam birazdan bu bölüm bitecek.
sen bunu yayınlayacaksın.
Önce bir dinleyeceksin ve
keşke şundan da bahsetseydim diyeceksin.
Burada bir oversharing mi yaptım diyeceksin.
Bölümü dinlerken bölümün ismine karar vereceksin.
Sonra birkaç şarkı koyup
kendini biraz olsun böyle bir ana karakter gibi hissedip
bu hisleri eğer dile döktüysen
ve onları böyle işte birkaç megabaytlık bir dosya haline getirdiysem
belki aynısını bir gün kendi içimde de yapıp
onları bir düzene koyabilirim
ve zannettiğimden daha az dağınık, daha az baş edilebilir olduğunu, daha çok baş edilebilir olduğunu görme şansım olur diye bir umut içindeyim.
Bu düzen arzusu nereye gidecek, ne kadar gidecek bilmiyorum.
Neredeyse bir sene olmasına rağmen konuşmaya, fiilen konuşmaya ve bunları paylaşmaya başlayalı.
Aslında tam olarak o başladığımda neleri anlatıyorsam hemen hemen oradayım.
Ama ben buna bir arpa boyu yol gitmemek demeyeceğim.
Bu haksızlık olur.
Çünkü bu aslında uzun bir parkuru tamamlamak gibi.
Parkur başladığı noktayı insana geri getirir.
Ama kan ter içinde, yorulmuş bir şekilde, arınmış bir şekilde, bazı şeyleri görmüş, bir şeyleri keşfetmiş.
Ama hareket etmiş ve olduğu noktaya gelmiş olsa bile, daha önce bulunduğu başladığı noktaya gelse bile,
başladığı andakinden farklı bir insan olmasına sebebiyet veren bir şey parkur.
O yüzden ben her ne kadar başladığım andaki şeylerin biraz tekrarını düzsem ve bunları konuşsam da,
bir araba boyu yol gitmemek değil bu.
Aslında kendi içime yaptığım kilometrelercelik bir yol, bir yolculuk, bir parkur.
Ve belki bu parkuru birkaç kere daha tekrar etmem gerekiyor ki daha zorlu bir parkura kendimi hazır hissedebileyim.
Ya da ben bundan yoruldum, ben bundan sıkıldım diyebileyim.
Ama eğer insan sürekli kendi içinde aynı yolu takip ederek, aynı patikayı takip ederek bir yolculuğa çıkıyorsa bu da aslında bir hayra alamettir.
Belki hala aynı şeyi tekrar etmesine rağmen gözden kaçırdığı şeyler vardır.
Ve belki de o yolculuk o görmesi gereken noktaları görene kadar da bitmeyecektir.
O yüzden ben çok yol aldım.
Ama yine de bu bazı şeylerin tekrarına düştüğüm gerçeğini değiştirmeyecek.
Ama belki de bu gerçeği daha kucaklanabilir bir hale getirecek.
İlişkileri işte ben aşka aşığım, ben arkadaşlıklarıma aşık gibi yaşarım falan diye aslında güzellediğim ve ambalajını çok cafcaflı bir hale getirdiğim duygularım aslında çözülmesi gereken.
ve yalnızlığın aslında talep sonucunda da çok kıymetli şeylere yol açabilecek bir şey olduğunu öğrenmem gereken bir noktaya işaret ediyor.
Ben aşka ilişkilere, arkadaşlıklara aşık değilim.
Ben onlarsız bir hayat düşünemediğim için bunlara bağımlıyım aslında.
Bu yüzden kendimi hiç istemediğim bir halde,
hiç kendimi yeni biriyle tanışmaya, yeni arkadaşlıklar kurmaya hazır hissetmiyorken bile
kendimi birileriyle tanışırken, birileriyle sohbet ederken, hiç ilgimi çekmeyen muhabbetler içine girerken buluyorum.
Çünkü bir eksikliği tamamlamaya çalışıyorum.
Ama insan büyüdükçe bazı eksikliklerin tamamlanması gereken bir şey olduğunu değil de
belki de minimalizme giden bir yol olduğunu da görüyor gibi.
O yüzden artık bir şeyleri doldurmak istemediğim ve onları boşluklarıyla kabul edip minimalize etmeye çalıştığım, duygularımı minimalize edersem sahip olduğum şeylerin kıymetini daha iyi anlayıp tadını daha iyi çıkartabileceğim bir şeye yol açmasını istiyorum.
Aslında bu ses kaydını bu bölümü de biraz manifesto niyetinde kendime bir hatırlatıcı olması için kaydediyorum.
Yine tekrar yalnızlığımı sadece dindirmek için başka şeylerin arayışına girersem bu çabalamada ve eşelemede kendimi bir durdurup Simay her ne olursa olsun şu an ne hissediyorsan hisset 24 Ekim akşamı sen böyle hissettin.
O yüzden bu senin manifest ettiğin bir şeydi.
Otur, tadını çıkart, anlamlandırmaya çalış.
Bazı boşluklar doldurmak için değildir diye.
Kendimi bir dizginlememi sağlayacak bir şey oluşturuyorum aslında.
Bu boşluk da yine aklıma bir örnek getirdi.
Galiba o örnekle bitireceğim.
Böyle lisede İngilizce sınavlarında yazılı,
işte feel in the blanks soruları olurdu.
Boşlukları doldurun.
Bazıları da böyle biraz hileli sorular olurdu işte.
Aslında cümle tam sadece ortaya bir boşluk çizgisi çekilmiş ki öğrenci onun aslında tamamlanmış bir cümle olduğunu, eksiksiz bir cümle olduğunu fark edecek mi?
Yoksa buraya bilgisini göstermek için bir şeyler mi koyacak?
O yüzden aslında bazen insanın bildiğini gösterme çabası ya da ne kadar bilgiye sahip olduğunu göstermeye çalışması bazı şeyleri ne kadar bilmediğini ya da dikkatinden kaçırdığını gösteriyor.
O yüzden belki de benim şu an hayatımda boşluk olarak nitelendirdiğim şey biraz daha kendi bilgimi, kendime dair öğretimi geliştirirsem aslında boşluk olmadığının sadece hileli bir his olduğunu ve gerçekten kendime dair tıpkı İngilizce öğrenmek gibi kendime dair bilgimi genişletip kendimi yeterince öğrenebilirsem aslında onun bir boşluk olmadığını,
ben oraya çekilmiş çizgiyle de bir tam olduğumu
bunun hileli bir soru olduğunu
ve gerçekten öğrenmiş, bilmiş, hazmetmiş insanların
başarıyla geçebileceği bir soru olduğunu
belki de anlamam gerekiyor.
O yüzden bazı boşluklar belki de yok bile.
Biz sadece bir şeyleri sürekli hayatımıza alma ihtiyacından
kendiliğinden boşluklar yaratıyoruz.
O yüzden sen o kız değilmişsin başta öyle olmayan
ama sonlara doğru 26. bölümü
haline gelen bu bölümde beni dinlediğiniz
için çok teşekkür ederim. Biraz
hastaydım. O yüzden böyle
nezlenin verdiği şeyle sesim
biraz boğuk çıkıyor.
Umarım keyif almışsınızdır.
Ben anlatırken, konuşurken çok
aydınlandım. 36 dakika
geçtiğini fark etmemişim bile.
Kendinize çok iyi bakın.
Umutsuzluğa alışmayın. Yatağa
küs girmeyin. Herkese
kocaman öpücükler.
Altyazı M.K.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
