
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
*
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
natashalar dünyasında carrie bradshaw olanlara. kalbi büyük adamları seçiniz, lakabı değil <3
Transkript
Bazen sadece başlamak gerekiyor.
Bu bölüme bir giriş yapabilmek için sanırım 6-7 kere kayıt tuşuna bastım
Bazılarında uzun uzun konuştum
Toplasak belki bir bölüm ederdi
Ama ya söyleyeceklerim çok güzel
Tam olarak kafamdakileri ifade ediyor muyum?
Hissettiklerimi bir şekilde cümlelere dökebiliyor muyum?
Sorgusu
Beni sürekli bir önceki cümleyi düşünmeye ve analiz etmeye ittiği için
Sanki konuşan ben değilmişim gibi hissettim
Ama mevzu kaçıncıda keramet olduğu değil
Bazen sadece derin bir nefes alıp
Başlamak ve inanıyorum ki bu sizin dinleyeceğiniz kayıt olacak.
Evet yani araya biraz zaman girince hakikaten paslanıyorum.
Kendi sesimi mikrofondan çok net bir şekilde duyunca bazen tetikleniyorum.
Arada dikkatimi bir saat çekiyor, yapmam gereken işlere kafam kayıyor.
Ama bugün karşınıza geçip sizinle konuşabilmek için kendime oldukça geniş bir zaman ayırdım.
Çünkü söyleyeceğim şeyler için çok heyecanlıyım.
Ve bu benim uzun bir süredir sanki içimde pişen bir bölüm gibi.
O yüzden seveceğinize de çok inandığımdan yapım aşamasında sonunu düşünerek heyecanlanıyorum ve arada telaşlanıyorum.
O yüzden bence o başta yaptığım 5-6 tekrar beni rahatlatan güzel bir pratik oldu.
Şimdi karşınızdayım ve her zamanki gibi sizi çok özledim.
Sen O Kız Değil Misin'in yeni bölümüne X and the City'ye hoş geldiniz.
Bu bölümde sizinle derin bir Sex and the City analizi yapmayacağız.
Belki hatırlayanlarınız vardır. Ben bundan bir sene kadar önce toksik ilişkiyi güzellemek üzerine 80'li siti üzerinden bence çok iyi bir bölüm kaydetmiştim.
Orada söylediğim birçok şeyin arkasında olmama rağmen, o bölümü arada açıp keyifle dinliyor olmama rağmen bazı konularda çok radikal ve Keddy'yi çok eleştiren, çok bilmiş bir tavrım olduğunu fark ettim.
Bu belki o zamanki Simay'ın gerçekten içinde kendince sindirdiği duygu ve düşüncelerin bir çıktısıydı.
O zaman için gerçekten öyle düşünüyordum.
Ama 20'lerin olayı da biraz budur.
26'nızdan 28'inize çok radikal şekilde değişebilir düşünceleriniz.
Ya da düşünceleriniz değişmez ama yaşadığınız şeyler karakterinizi çok keskin bir şekilde şekillendirebilir.
20'lerin bence gerçekten olayı bu.
Ya da ben sadece yine bir şeyleri kendi içimde meşrulaştırmaya çalışıyorum.
Ama her iki türde de işe yarıyor.
Çünkü bu bölümde aslında o eleştirileri yaparken hata yaptığımı değil de fikrimin neden değiştiğini,
tekrardan nasıl dönüp dolaşıp defalarca 80'li City'yi izledikten sonra kendimi,
evet abi ben Carrie'yim noktasında bulduğumu da biraz konuşalım istiyorum.
Dediğim gibi uzun uzun diziyi analiz etmeyeceğiz.
Zaten bu bölüm adını benim şimdiye kadarki en favori 80'li City bölümümden alıyor.
İkinci sezon 18. bölüm.
99 yılında çekilmiş.
Efsane bir bölüm.
Ben gerçekten sanki hayatımın rutin bir parçası gibi ara ara açıp izlerim.
Ama bu son 3-4 günde her gün bir doz izledim.
Hatta sanıyorum bir günde böyle iki kere falan izlediğim oldu.
Hani kendim izledim sindirdim.
Üstüne bir de arkadaşıma abi şunu bir daha izlememiz lazım falan diye zorla izlettim.
Hatta çok da zorlamadım.
Biraz da Girlhood budur.
O bölümü hele ki biliyorsanız zaten çok karşı çıkmazsınız.
Bence bu bölümü dinledikten sonra da oturup zaten Ex-Anda City'yi izleyeceksiniz.
Hatta şöyle söyleyeyim.
Ex-Anda City'yi izlemiş olmanıza, bitirmiş olmanıza ya da o bölüme gelip gelmemenize hiç gerek yok.
Açıp izlemeniz benim ne anlattığımı anlamanız için bence çok yeterli olacak.
Hatta izlemeseniz bile anlarsınız.
Çünkü bence bu bayağı uzun bir bölüm olacak.
Fazla lafı uzatmak istemiyorum.
Söyleyeceklerim böyle sanki sıraya girmiş bir şekilde gerçekten boğazımda.
O yüzden müsaadenizle başlıyorum.
Bugün çok daha farklı bir setup'tayım bu arada.
Aynanın karşısında yere oturdum.
Yanıma suyumu kahvemi aldım.
Koltuğun altından kedim de beni izliyor.
Ve kendime bakarak konuşuyorum.
Çünkü son dönemi çok fazla yakın arkadaşlarımla geçirdim.
Çok fazla yalnız kalmadım.
O yüzden böyle arada kendimi boş bir duvara ya da televizyon ekranına bakarken
sanki kendimle iletişime geçemiyor gibi hissediyorum.
Etrafımda birinin olmasına, biriyle bir göz teması kurmaya çok alışmışım kısa sürede.
O yüzden bugün ilk kez aynanın karşısına kendime bakarak konuşacağım.
Siz de beni dinlerken çayınızı, kahvenizi, şarabınızı artık içinizden ne geliyorsa alıp
belli bir yerden sonra hele böyle beni bir televizyondan, bilgisayardan dinliyorsanız
o ekran karardığında belki kendinizle göz göze geleceksiniz.
Bakalım kendinize ne söylüyor olacaksınız.
E başlayalım o zaman.
Girizgahın bence bu kadarı makbul.
Şimdi biliyorsunuz ki 4 tane Manhattanlı kadının arkadaşlığını izlediğimiz
ve bu arkadaşlığın içerisinde, arkadaşlık hikayesi içerisinde
bol bol aşkın, ihtirasın, seksin, çatışmaların
genel olarak kadınların aslında gündelik hayatta zaman zaman mücadelesini çektiği,
zaman zaman kaymağını yediği, bazen keyif aldığı, bazen muzdarip olduğu birçok konuyu ele alan
uzun bir dizi.
80'li City'yi bence zamansız yapan şey
aslında zamansızdan öte
insan ömrüne tekabül edebilen bir zamanı olması.
Hayatınızın hangi döneminde izlerseniz izleyin
özdeşimini kurabileceğiniz şeyleri bulmak işten bile değil.
Genellikle bu herkes için böyle olmasa da
80'li City'yi bir ilk izlediğinizde
kendinizi özdeşleştirdiğiniz karakter
otomatikman Carrie olabiliyor.
Başrol olması, umutsuz bir romantik olması
bu kelimeyi çok sevmesem de
ne kadar benzediğinizden de öte
imrenilecek bir hayatının da olması
yani o küçük Manhattan evinde
camının önünden böyle bilgisayarına
aşkla ilgili şeyler yazdığı
işte çok güzel bir gazetede
köşesinin olması
belli bir süre sonra kariyerinin çok iyi gitmesi
kitap yazması, voga çıkması
gibi gibi aslında ne kadar
aşk onun yüzüne sanki gülmese de
zaten aşk onun yüzüne
gülmedikçe hayatındaki
diğer alanlarda yükseldiğini
izlediğimiz ve bu açıdan da
zaman zaman belki de karşımıza çıkan
kötü ilişkileri, bir türlü
başarıya ulaşamayan ilişki girişimlerini
göğsümüzde yumuşatmamızı sağlayan
bir karakter. Ama farklı
dönemlerde kendinizi başka
karakterlerle özdeşleştirmek de
çok kolay bu dizide. Hayatınıza cinsellik
girdiğinde ya da artık
ben sadece eğleneceğim abi aşk meş
bununla uğraşmayacağım ya, yüzeysel
olacağım dediğinizde kendinizi
Samantha'ya benzettiğiniz, belki zaman zaman
kendi kafanızın içerisindeki peri masalına çok düştüğünüzde
Charlotte'a dönüştüğünüz, güçlü bir kadın, kendi ayaklarının üzerinde duran bir kadın
işini, kariyerini, hayatını bir şekilde garanti etmeye çalışmış.
Çünkü içten içe bu hayatı yalnız bir şekilde bitirebileceği ihtimaline de
yer açan bir kadın olduğunuzda Miranda'yı anladığınız
kısacası hayatınızdaki farklı dönemlerde, farklı duygulanımlarda
ben buyum diyebileceğiniz bir seçki sunuyor 80'li City.
Bunun bence özellikle kadın olmak deneyiminde hayatın farklı noktalarında farklı örnekleri olabileceğini düşünüyorum.
Böyle küçükken Winx'de önce Bloom olup sonra aslında ben Flora'yım demek de ya da belki de şu an bir yerlerde birisi ben Zog'dayım'dan ben Hilal'ime geçerken de
aslında hayatın farklı yaşlarında o kız çocuğu olmanın, genç bir kadın olmanın yani kadınlığın, kız kardeşliğin içerisindeki o kendi içindeki değişimlerin, dönüşümlerin farklı bir yansıması bence.
ve galiba 7-8 kere izledim şimdiye kadar.
Bütün bu diziyi baştan sona bitirmemden bağımsız
X and the City'yi tek başına bir 10 kere izlemişimdir.
X and the City'de eski sevgilisiyle çok aşık olduğu,
onu dize getirmek, onu bir ilişkiye hazır edebilmek için
ciddi anlamda saçını süpürge ettiği, kafaları yediği,
çok fazla şeyi tolere ettiğini gördüğümüz Karen'in
Mr. Big'le süren görece kısa ama yine de yoğun ilişkisinden sonra
arkadaş olma çabasını görüyoruz.
Ama aslında gördüğümüz şey bir kadının eski sevgilisiyle arkadaş olma çabası değil.
Arkadaşlık adı altında onsuz nasıl yapabildiğini görme arzusu.
Bence bu hepimizin içinde var.
Hele ki genellikle birçok erkeğin de bir pişmanlık belirtmekten, özür dilemekten,
bir şeyleri telafi etmeyi geçtim, ben artık bir şeyleri telafi edemeyeceğimi biliyorum ama
seni kaybettiğim için çok üzgünüm demekten bile aciz olduğunu düşündüğümüzde
bir kadının acaba ben siz ne yapıyoruz sorusunu düşünmesi işten bile değil.
Hele ki bu çok uğraştığınız, dize getirmek için çok çabaladığınız ki buraya da bir parantez açmak istiyorum.
İnsan gerçekten hak ettiği ilişkiyi bir ilişki düzlemine getirmek için bu kadar uğraşmalı mı?
Bu kadar uğraşarak onu elde ettikten sonra insan gerçekten tam anlamıyla sevildiğini ve kabul edildiğini hissedebilir mi?
Yoksa ilişki süresi boyunca da kendini perform etmek zorunda hissetmez mi?
Bunu da düşünüyorum.
Şimdi burada Carrie'nin de bizden biri olarak karşısındakini bir ilişkiye ikna etmeye çalıştığı,
ne kadar iyi bir partner olabileceğini karşı tarafa küçük sinyallerle bazen açık açık göstermeye çalıştığı uzun uzun sekanslar izliyoruz.
Ve sonrasında olmuyor.
Mr. Big başına buyruk yapamıyor.
Zaten başından bir tane evlilik geçmiş.
Hayata ele alışları çok farklı.
Ki bence en çok da bu noktadan çok yakışmalarına rağmen.
Evet birbirlerinden farklılar.
Ve bu adam belki de bir önceki ilişkisinin yani evliliğinin de nasıl bittiğine baktığımızda zaten çok da kendi ayakları üzerinde duran, çok da ehlileştiremeyeceği kadınlarla olmaya belli ki alışık değil.
Ehlileştirilemeyen bir kadın dediğimizde aklımıza Carrie'nin gelmesi çok işten de değil.
Evet bir aşkı bulma, sevdiği adamla olabilme arzusundan kendinden çok fazla fedakarlık yapmış bir kadın izliyoruz bütün dizi boyunca.
Ama onun giyim tarzından tutun da, zapt edilemeyen saçlarına kadar, evindeki dağınıklığa kadar, kenarda köşede bir birikimi olmamasına rağmen ayakkabılara binlerce dolar harcamasına kadar evcilleştirilemeyen bir tarafı var.
Bir kadının sevilme arzusu, sevdiği adamla olmak için kendinden bir şeyler feda edişi bence her zaman o kadar acınası değil.
Evet etrafında onu tutan, bak bu kadarını yapma, sevgi gerçekten kendinden bu kadar kesmekle elde edebileceğin bir şey olmamalı diyen arkadaşlıklar olmalı.
Ve Carrie'nin de var.
Ama günün sonunda bir kadının kendi arzusuyla bazen de tırnak içinde kendi gururunu ayaklar altına almasının
sırf birine inadından, burnu düşse yerden almayacak bir karaktere bürünmesinden daha tercih edilebilir ve daha şahsına münasır olduğunu düşünüyorum.
Belki de bu benim hayatta sırf aşkı bulacağım diye gururumu kaç kere ayaklar altına aldığımı bir şekilde daha kabul edilebilir yapmak için kullandığım bir yoldur.
Ama onu anlıyorum.
Bu kadar çabaladığınız, sonra bir şekilde denediğiniz, ona böyle seni seviyorum dedirtene kadar bile kılı kırk yardığınız bir ilişki bir noktada artık olmadığında,
içinize bir şeyler sinmediğinde, çünkü fark ettiğinizde ki mevzu artık karşınızdakinin ne size?
Evet ben seni seviyorum demesi, tamam hadi bir ilişkiye başlayalım demesi.
Aslında mevzu sizin bunun için bu kadar çabalarken, söz konusu sizin ona verdiğiniz sevgi olduğunda hiç de böyle bir çabaya iki tarafına girmemesi.
Çünkü görüyorsun ona bir şeyler hissediyorsun o sevgi içinde büyüyor, beraklaşıyor, bazen karmaşıklaşıyor, bulanıklaşıyor ama bir şekilde var.
Ve o ona sadece gürül gürül akmak istiyor.
Ama mevzu karşı tarafın sana duyduğu sevgi olduğunda onu anlamak için sürekli ipuçları topluyorsun.
Tanıdık geldi mi bu ilişkilenme?
Bana aşırı tanıdık geliyor çünkü.
Ve tabii ki bu ilişki yürümüyor.
Carrie ile Mr. Big'in ilişkisi bir noktada bitiyor.
Hatta ben eski Simay olarak, eski Simay demeyeyim de güncellenmemiş, henüz hayatta şu an ayak bastığı yere gelmemiş Simay olarak Mr. Big ve Carrie'nin tam böyle bir tatile çıkmadan önce Carrie'nin yine herhangi bir yerden böyle hani hiç de ortamda öyle bir konu konuşulmamasına gerek yokkenmiş gibi hissettiren bir yerden çıkıp bana lütfen o kişi olduğumu söyle, dıvan olduğumu söyle demesi ve Mr. Big'in söylemeyince de, söyleyemeyince de Carrie'nin ben gelmiyorum.
bitiriyorum deyip planladıkları tatile
gitmekten vazgeçmesi ve gerisin geri
evine dönmesi. Bir günde arabaya binip
basıp gitmesi beni çok öfkelendirmişti.
Neden öfkelendirmişti biliyor musunuz?
O noktaya bile gelememiştim
çünkü kendi ilişkilerimde. Yani
şöyle düşünüyordum. Abi bırak adam sana
dıvan olduğunu söylemesin. Yanında bir
adam var ya. Bak arabasıyla kapının
altına gelmiş seni tatile götürmeye hazır.
Bununla yetin diyen bir tarafım
vardı. Ama şimdi bir kadının neden
bununla yetinmek istemediğini. Abi tamam
ben bu ilişkiyi elde etmek için
seni dize getirmek için çok uğraştım ama
hani bana söyle ya ben o
insan mıyım? Sorgusunu
anlıyorum artık. Neden buna tahammül
edesin ki? Zaten ilişkiye
girene kadar sadece ipuçlarıyla
beslenmişsin. Bari o ilişkinin
içinde de karşındaki adamın
sana baktığında dünden, bugünden
ve yarından yani çok kısa
süreli bir gelecekten ziyade
daha ileriyi görmek
istediğini ya da görebildiğini tahmin
etmek, hissetmek bence her
kadının hakkı. Bunu göremiyor ve
ilişkileri bitiyor. Sonra aradan zaman
geçiyor. Mr. Big'in hayatına bir başkası
giriyor ve biz
ikinci sezonda özellikle de
benim bu bahsettiğim bölümde bir
kadının eski sevgilisiyle arkadaş
olma çabasını görüyoruz. Ama aslında
dediğim gibi bu eski sevgilisiyle
arkadaş olma çabası değil. Nitekim
Carrie ve Big hiçbir zaman bence
bir arkadaşlık düzleminde buluşamadılar.
Biraz olsun belki arkadaş olsalardı
Mr. Big, Carrie'nin ihtiyaçlarını çok
daha erken fark edebilirdi. Ama
artık Mr. Big'in hayatında 25
yaşında, flinta gibi
çok başarılı, böyle cool
gibi bir kadın var. Ve Carrie bundan
haberdar. Karşılaşıyorlar bir gün
bir partide. Ve böyle kızın
gençliğini, güzelliğini de geçtim.
Bir de anlayışlı. Hani bir de böyle
Carrie'yi görünce ay senden çok
bahsetti falan diyor. Böyle
saçını başını yolmak istiyorsun. Ama
sonra fark ediyorsun ki hiçbir zaman mevzu
o iki kadın arasındaki çatışma
değil. Onları bir rekabet
içerisinde bırakan, rekabet
etmek zorunda hissettiren adam
aslında oradaki problem. Bunu hepimiz
yapmışızdır, yapıyoruzdur ve
bence yapacağızdır ama bazen
bir adamın bizimle olamayışını
açıklamak noktasında zorlandığımızda
ama artık kendimizi suçlamak
istemeyecek kadar da kendimizin
kim olduğumuzun, güzelliğimizin
farkında olduğumuzda, kısacası
aslında karşımızdakinin bizimle olmamasının
sebebinin bizim yeterince güzel
olmamak, yeterince başarılı, yeterince
kendi ayaklarının üzerinde duran bir kadın olup olmamamızla ilgili olmadığını,
bazen karşındakinin ne kadar korkak olduğu ile ilgili olduğunu fark etsek de
zaman zaman elimiz tercih edilen ya da unutulamayan o kadını kötülemeye gidiyor.
Bence bu bizi kötü kadınlar yapmaz.
Kötü feminist hiç yapmaz.
Çünkü feminizm zaten kadınlar sonsuza kadar iyi davranmalı,
iyi olmalı gibi bir öğretiden gelmiyor.
Kadınların kötü olma hakkı da var.
Kadınların birinin hikayesindeki kötü karakter olma hakkı da var.
Sizin hikayelerinizde bazı kadınların kötü bir yerde olduğunu biliyorum.
Siz de bazılarının hikayesinde kötü kadınsınız.
Benden bir hikaye dinlersiniz.
Oradaki bir kadının, çok yakın bir kız arkadaşımın bana yaptığı bir şeyden yuh dersiniz yani.
Ama belki de onun hikayesinde ben çok farklı bir yerdeyim.
Belki de oradaki şeytan benim.
Bu kadın kadının düşmanı olduğu için değil.
Kadın kadının kurduğu olduğu için hiç değil.
Biz zaten kadınlar olarak ortak bir şeyle savaşıyoruz.
Mücadelemiz ortak, özgürleşmeye çalıştığımız noktalar ortak.
Ama bazen bir mücadeleyi verirken bile, hani böyle farklı takımlardaki futbolcuların milli takımda bir topun peşinden koşması,
aynı amacın arkasında olması gibi, farklı takımlarda yer alsak da bazen birbirimizle rekabet ettiğimizi hissetsek de,
bazen bir sahaya çıktığımızda birinin evi, diğerinin deplasmanı olsa da
hayatın birçok noktasında biz aynı takımdayız.
Kadınların kötü olma hakkı var.
Kadınların birbirlerini kötüleme, bazen birbirlerine gıcık olma, birbirlerini sevmeme hakkı var.
Çünkü kadın her zaman çok iyi, çok erdemli, herkesin hikayesindeki melek olmak zorundadır algısı
bence aşırı anti-feminist bir şey.
Biz kimsenin hayatındaki o seramik bebek olmak zorunda değiliz.
O yüzden burada bölümde de izlediğimiz Carrie'nin Natasha'yı yani Big'in hayatındaki yeni kadını kötüleyişi hatta böyle kötülemek için bir şeyler ararken çok da bulamayışı onun güzelliği başarısı göz önünde olunca ya adı ne kadar çirkin falan diye boklayacak bir şey araması çok gerçek değil mi?
Bence bunu hepimiz yaptık.
Bazen o adamla aramızdaki ilişkiyi çok büyüttük.
Küçük anlara çok büyük parıltılar ekledik.
Bizim aramızdaki özeldir.
Onu kimseyle yakalayamaz, kimseyle yaşayamaz.
Bizim birbirimize bakışımız bile farklıydı dedik.
Ama sorsan ortak bir espriye bile gülememişiz.
Adamın hayatında başkası var bunu nasıl açıklayacaksın?
Yok işte o öyle değil.
Biz farklıydık.
O zaten bana benzemediği için onu seçti.
Falan dediğimiz olmuştur.
Ve bu böyle de olabilir gerçekten. Bu seçilen kadının ne kadar dandik olduğuyla, sizden kötü olduğuyla, sizden aşağı olduğuyla ilgili değil aslında.
Diyelim ki gerçekten size kıyasla çok daha kolay elde edilebilir ya da çok daha rahat şekillendirilebilir bir kadın olsun.
Bu onun karakteri ya da belki de bu onun birini sevdiğinde vazgeçtiği özelliklerinin bir çıktısı.
Ama mevzu burada o kadının tıpkı senin gibi sevilmek ya da sevdiği adamla olabilmek için kendinden verdiği fedakarlıkların onu neye dönüştürdüğü mü?
Yoksa sırf daha kolay handle edilebilir ve şekillendirilebilir.
Vuren sesine al okumasını hissettirdiği için onu seçen bir adamda mı problem?
Bence eğri oturup doğru konuşalım.
Erkekler, sisetero erkekler, ben de bir sisetero kadın olarak söylüyorum.
İlişkilerini biraz da karşı tarafın ne kadar elde tutabileceği üzerinden seçiyor.
Bizi sürekli bir rekabetin içerisine soksalar da rekabetten çok korkuyorlar.
Hele ki rekabet etme ihtiyacını hissettikleri, kendilerini onun seviyesine erişmek zorunda hissettikleri kişi partnerleri olunca.
Bence kadın ve erkeği ayıran büyük farklardan bir tanesi de bu.
Bir kadın kendinden daha üstün bir, yani bu çok karşımıza çıkacağını düşünmüyorum ama kendisinden üst gördüğü bir adamla bir ilişkide olacaksa şayet bunu bir fırsat olarak görebilir.
Kendini geliştirmek, belki de bilmediği alanlara yelken açmak için.
Ama ben bir erkeğin kendinden daha başarılı, daha fazla zorluk görmüş, geldiği noktayı böyle tırnaklarıyla kazımış bir kadın gördüğünde aynı ilhamı aldığını düşünmüyorum.
Ya onu aşağıya çekmeye çalışıyor ya da onu terk edip gidiyor.
Çünkü günün sonunda o kadınla o ilişkide olursa kendini geliştirmediği sürece karşısındakinin önünde ezilecek, düzülecek.
Ya da bir gün o kadın partnerinin hiç de ona layık olmadığını fark edecek ve onu terk edecek.
Ben gerçekten bazen erkeklerin bu adam bana yetmiyor ya diyerek terk edileceğini hissettiği ilişkilerde kendini geliştirip de bulunmak ve o ilişkiyi sahiplenmektense o güçlü kadını terk eden adam olmayı seçtiklerini düşünüyorum.
Hatta bunun aldatmakla da örneklendirilebileceğini düşünüyorum.
Ben gerçekten aldatmanın aldatılan kişiyle ilgili olduğunu düşünmüyorum.
Yani %1 falandır hadi.
Hani çok böyle spesifik bir örnektir.
Ama bu aldatılan kişinin ne yeterliliği, yetersizliği, yeterini, güzel olup olmadığı bunların hiçbiriyle açıklanamaz.
Aldatmak aldatanla ilgilidir.
Ve mesela baktığımızda buna hep böyle Adriana Lima geliyor aklıma.
Arkadaşlarımla bunu çok konuşuyoruz.
Hep ben bu örneği veriyorum.
Adriana Lima evliydi ve böyle hatta sürekli sosyal medyada fotoğrafları paylaşılır ve çok güzel bir kadının yanında böyle çirkin bir adam olarak lanse edilirdi.
Ama burada çirkinliğini de geçtim.
ki genellikle de güzel bir kadının yanındaki tırnak içerisindeki çirkin erkeğin lafını da hep erkekler yapar.
Kadınlar anlar yani.
O adam ya ona mis gibi davranıyordur ya onu el üstünde tutuyordur.
Ya da kadın zaten onu çok yakışıklı buluyordur.
Mevzu bile değil yani.
Ama erkekler onu böyle kötüler.
Kimler kimlerle birlikte falan der.
Sen yapsaydın madem tipine güveniyorsun bir de çok iyi bir karakter build up etseydin seni seçseydi Adrien Halim'i.
Ama şimdi baktığımızda bu adam belki fiziksel olarak belki sosyal medyada gördüğü baskıyla belki de karakter olarak kendini eşine yeterli hissedemediği noktada mı artık bilinmez.
Adriana Lima'yı aldattı ve Adriana Lima'yı aldatan adam oldu.
Hani böyle bunu bir nişan gibi toplum onun yakasına yapıştırdı.
Adriana Lima'yı aldatan adam.
Bak Adriana Lima bile aldatıldı.
Abi bilesine yani bir kadın fıstık gibi olunca Victoria's Secret modeli olunca mı aldatılmayı hak etmediği bir noktaya geliyoruz.
Ama ne olursa olsun ben burada ne görüyorum biliyor musunuz?
Zaten belki de hali hazırda.
Onu desteklemediği için, ona yeterli olmadığı için, kendine gereken özeni göstermediği için
öyle ya da böyle bir gün o kadın tarafından terk edilecek bir adam
bunu gördüğünde oyundan çıkan ilk kişi olmak istiyor.
Onun eşi olarak anılmaktan rahatsız olacağı için onu aldatan adam oluyor.
Kendine force ekliyor.
Ben böyle düşünüyorum.
O yüzden gerçekten bazen bir erkeği ilişkide tutamayan şeyin kendileri olduğunu düşünüyorum.
Hatta bazen değil yani.
O yüzden mevzu sizin karşınızdakinin yularını o ilişkide ne kadar tutabildiğiniz değil.
Karşınızdakinin zaten o ilişkide kalabilmek için.
Orada sonuna kadar dinleyecek bir partner istemek.
Her hafta köşesinde yazıyorsa o köşe yazısını okuyacak.
Acaba bu hafta neden bahsetti diye düşünebilecek bir adamla olmak istemek.
Bu kadının hakkı.
O kadar fazla erkekten ve çevremdeki birçok kadından, onların ve bir erkekten bunu duyduğu noktadan.
Şunu duyuyorum ki, senin beklentilerin çok fazla.
O sırada benim beklentilerim telefonumun daha sık çalması.
Benimle daha sık plan yapılması.
Eğer bir şeye çok küçük de olsa bir referansta bulunduysam karşımdakinin aklında bunun yer etmesi.
Bunlar çoksa o zaman oynamazsın.
Ama bana göre çok değil.
Çünkü sen benim hayatımı dışarıdan aldığım bir adamsın.
Anam değilsin, babam değilsin.
Ki bunu her zamanda çok güzel bir şekilde örneklendirebilecek bir insan olduğumu düşünüyorum.
Abi ben babamı silmişim.
Yani dogmatik bir şekilde seçmeden içine doğduğum, bana sorulmamış düzende, tırnak içine biraz da mecbur olduğum bir insanı bile bana iyi gelmiyor diye hayatımdan çıkartmışım.
Ki Türkiye gibi bir toplumda özellikle de bir kadının babasıyla arasındaki bağları kopartmasının ona ne gibi zorunluluklar, ne gibi zorluklar doğurabileceğini siz tahmin edebilirsiniz.
Ben bunu yapabilmişken hayatıma dışarıdan entegre edeceğim bir insanda beklentilerimi sürekli baltalamam, küçültmem, karşı tarafın karşılayabileceği bir hale getirmem kendime yapabileceğim en büyük haksızlık olur.
Kaldı ki ben bu beklentilere sahip olabileceğim bir hayatı kendime vermişim zaten.
Ben eğlenceli biri olduğumu düşünüyorum, hoş sohbet biri olduğumu düşünüyorum.
Ben karşımdakine güzel hediyeler alıyorum.
Onu aklıma getiren şeylerde bunu onunla paylaşmaktan çekinmiyorum.
Ben eğer eve et aldıysam akşam et yemeği yemek isterim abi.
Karşınızdakinin sizin yaptıklarınızdan bu kadar nemalandığı ama söz konusu sizin isteklerinize geldiğinde kendi karakter çizgisinden çıkamayan adamları hayatınızda o kadar da tutmamanız gerektiğinin bence güzel bir örneği bu aynı zamanda.
İzlerken bence hepimiz fark ediyoruz zaten.
Mr. Big de Carrie'yi çok seviyor.
Mr. Big'in de aslında zayıf noktası Carrie.
Ama baktığımızda neden bu kadınla olamıyor?
Bir kere evlenmiş, üzerine Natasha ile evlenmeyi düşünüyor, akabinde evleniyor ve bütün bunlar olurken hala Carrie'yi düşünüyor.
Şimdi bunu eminim hayatımızın bir noktasında romantize etmişizdir.
Çok çaba verdiğiniz bir ilişki yürümediyse şayet ve sonrasında o insanı bir başkasıyla gördüyseniz kendinize hayır biz farklıydık.
Bizim zaten olamayışımız, bizim ilişkimizin olmuş hali diye telkin ettiğiniz belki olmuştur.
Benim oldu. Bu ne karşımdaki tırnak içinde tercih edilen kadını küçümsediğim, azımsadığım bir yerden.
Ne onların ilişkisine inanmadığım bir yerden.
Ama içimde bir şey sevilmeyi, özel olmayı o kadar arzuluyor ki o ilişkiyi yaşayamadıysam
sanki bizim ilişkimiz zaten yaşanamayışıyla çok romantikmiş gibi
onu kabul edilebilir bir hale getirmeye çalışıyorum.
Ama olmuyor işte.
Hani böyle bir yemek yapıyorsunuz ve yanlışlıkla tuzu fazla kaçmış, su ekliyorsunuz.
Suyu fazla olunca bu sefer aromaları kaçıyor baharat ekliyorsunuz.
Baharat da eklediğiniz suyu da var bu sefer içine biraz daha şehri eklemeniz gerekiyor.
Yemek yemeklikten çıkıyor.
Yemek istediğiniz şeyden ziyade yiyebileceğiniz hale getirmeye çalışıyorsunuz sadece.
Şimdi Exsendicity'de Carrie'nin tekrardan Big'le arkadaş olma çabasında hali hazırda bu adamın bir ilişkisi olduğunu bildiğini görüyoruz.
Onları görüyor, kabul ediyor hatta belki de o ayrılığı biraz olsun sindirmesine yardımcı oluyor.
Ve bir gün böyle Big ile bir yemek yiyelim.
Bence biz iki yetişkin olarak bir masada arkadaşça oturabiliriz'i talep ediyor.
Ve bir yemeğe çıkıyorlar.
Orada şöyle bir sekans var.
Arkadaşlar ilişkilerden de konuşur.
Bahset bakalım bana şu yeni kızdan.
Ve Big daha Natasha ile ilgili ağzını açar açmaz kedinin
tamam yani hazır değilmişim lütfen ağzını açma bu kadarı yeterli dediği bir an var.
Çok gerçek.
Böyle bir anda Natasha'ya sinirlendiği, ismine sinirlendiği,
bana sakın onun adını ağzına alma dediği bir sekans var.
çok gerçek. Evet bazen
kadınların birbirine gıcık olduğu olur.
Birbirlerine düşman kesildiği olur.
Ama böyle dinamiklerde bu rekabeti
bu tırnak içindeki düşmanlığı
yaratan şeyin bir adam olduğu
gerçeğini de biraz kabul etmek lazım.
Yani karşısında kendi hayatını
kurmuş, kendi ayaklarının üzerinde duran
bir kadın var. Hayatına dönüp baktığımızda
Mr. Begin. Yine çok genç yaşta
hayatını kurmuş, çok başarılı
çok aktif bir başka kadın var.
Ve Natasha Carey'i bildiği halde
bu ilişkide kalarak belki de gururun
ayaklar altına seriyor. Carrie Natasha'yı
bilmesine rağmen bir noktada
içten içe belki bizi
hala silmemiştir. Belki de hala
bir yerde Carrie ve Big efsanesi
vardır görmek için o masaya oturarak
gururun ayaklar altına alıyor. Ama
bu masada bu kesişim kümesinde
gurursuz diyebileceğimiz
tek adam Mr. Big aslında.
Galiba orada en içime
işleyen Carrie'nin Big'e
tamam tamam bence
ilişkilerimiz ciddileşene kadar
birbirimize anlatmayalım dediği anda
bir gün gözlerindeki o acıma
duygusunu görmeniz, bunu nasıl
söyleyeceğim ifadesinin geçmesi
ve yani bu ciddi bir ilişki biz
nişanlandık demesi. Burada
bir kadının ve bence her
kadının aklından en az bir kere
geçmiş olan neden ben değil
sorusunu öyle bir görüyorsunuz ki
siz de soruyorsunuz aslında.
Neden o değil? Aslında
bunun cevabı o kadar zor
değil. Bunun cevabını ben bile son
10 dakikadır veriyorum. Bazen erkeklerin
kendilerine fazla olduğunu
ya da evcilleştiremeyeceklerini düşündüğü
bir kadını olmayı tercih etmemeleri
gibi gibi. Bana sorarsanız
Mr. Big, Natasha'yı da
handle edebilecek bir adam değil.
Ama orada da şöyle bir faktör
devreye giriyor. Adam 42 yaşında
kız 25 yaşında. Yani
onu elde edemediği, elde
tutamadığını hissettiği noktada
hayat deneyimini, büyüklüğünü,
yaşadıklarını öne sürerek bir şekilde
o farkı kapatabilmek gibi
biraz da şikeli bir galibiyete
ortam sağladığını, bu şikeli
galibiyete biraz sırtını yasladığını
düşünüyorum. O yüzden Natasha'yı seçtiğini
düşünüyorum. Bazen erkekler
yanlarında bir vitrin gezdirmek ister.
Yanlarında aksesuar gibi
herkesin dönüp bakacağı
bir kadın gezdirmek ister. Sizin
başlı başına bir mağaza gibi
sizin başlı başına insanların zaten
önünde durup da bakacağı bir şey
olmanızı hazmedemezler.
Bana kalırsa burada Carrie
tek başına bir markaydı zaten.
İnsanların önünde durup baktığı,
imrendiği, bazılarının parasının yettiği,
bazılarının yetemediği,
bazılarının kıymetini bilmediği,
bazılarının koluna takıp gezdiği bir markaydı
gerçekten. Vitrinin kendisiydi.
Adamın yanındaki kadına bak.
Adam bu kadını götürmüşten ziyade
böyle parladığında yanındaki
adamın üzerine gölgesi düşen
bir kadındı bence. Deliydi, meliydi ama
bizden biridir yani Carrie.
Ben onu çok iyi anlıyorum. O yüzden de seçilmedi.
Birçok kadının da hayatımda kendi duygularımda ve çevremdeki kadınlarda gördüğüm dilemması budur.
Hayat size yetersiz hissettirir.
Tırnaklarınızla bir yerlere tutunmak ihtiyacı hissedersiniz.
Başarılı olmak, sevilmek, yalnız olmamak gibi gibi bir şeyler için sanki bir yeterliliği yakalamanız gerektiğini hissettirir size.
Hayat, toplum, ateerki sistem.
Sonra çok fazlasın der.
Hani böyle biraz kilo versen çok iyi olur ya birazcık kilo versen bak fıstık gibi olacaksın derler.
Kilo verdiğin noktada da sana gelip çok sağlıksız görünüyorsun biraz ye derler.
Sizin bizimle derdiniz ne?
Gerçekten nasıl göründüğümü mü önemsiyorsun?
Yoksa ben nasıl göründüğüm ne kadar yeterli olduğumla bu denli ilgilenirken
beni hayatın diğer alanlarında ilerlemekten alıkoyarak
kendin mi oralarda bir yere gelmeye çalışıyorsun diye sorarlar adama.
Maalesef bunu Mr. Big'e sormuyor.
Ne Natasha ne de Carrie.
Ben hayatımın birçok noktasında bu neden ben değilim sorusunu sordum.
Bazen kendimi yeterince zayıf değilim diye, yeterince güzel değilim diye, burnum kemerli diye, mezuna kaldım üniversiteye daha gitmedim diye, ailemle problemlerim var bence kulağa biraz korkutucu geliyorum diye diye diye hep açıklamaya çalıştım.
Bence çok değiştim, bence çok geliştim.
Hala alacağım çok fazla yol var ama olduğum kadından çok memnunum.
Ama hala zaman zaman aynı soruyu soruyorum.
Neden ben değilim?
Bu sefer içimi rahatlatan bazı noktalar var.
Kendimi güzel buluyorum, başarılı buluyorum, komik buluyorum.
Evet zorlu şeyler yaşadım ama bunlara rağmen buradayım diyebiliyorum.
Artık neden ben değilim de okları kendime çevirmekten belki biraz daha uzaklaştım.
Biraz daha bu soruyu artık karşımdakine soruyorum.
Neden beni seçmedin?
Bana bir cevap ver diye sorabilmeyi öğrendim.
Bir gün sormamayı da öğreneceğim.
Bir gün sadece kapıdan çekip gitmeyi ya da hadi siktir git kapı şurada demeyi de öğreneceğim.
Bir gün sormak zorunda bile kalmadığım birileriyle olacağım.
Bunu da biliyorum.
Ama şu an hayatımın bu döneminde ben o pembe elbisesi ve dağınık saçlarıyla o masaya eski sevgilisinin karşısına bir yerlerde belki o an olmasa da,
o sevgiyi deneyimleyip doyuzgunca tadına vararak yaşayamasa da bir yerlerde bir zamanlar o adam tarafından sevildiğini duyma ihtiyacı hisseden Carrie'yim.
Böyle ne kadar olgun ve modern bir yerden, ya bence oturup yemek yiyebiliriz diyen, sonra konu biraz ilişkilere gelen, aslında hala o noktaya kadar evet arkadaşlar ama biraz flörtüz konuşan iki kişinin.
Mr. Big'in Natasha ile nişanlandığını öğrendiğinde orada Carrie'nin o moderniteden, o arkadaşlıktan ne kadar uzaklaştığını hatta hiç orada olmadığını görüyoruz.
Böyle başını ellerinin arasına alıp beni neden oyaladın?
Hayır sen, sen evlenecek bir adam değildin.
Sen bir daha asla evlenmem demiştin diyen bir tarafı var.
Beni o cümle mahvediyor.
Sen bana bir daha evlenmem demiştin.
Carrie o kadar uzun bir süre bu adam benimle evlenmez diye düşünmemek,
bu düşünceden kaçınmak için farklı gerekçeler aramış.
Ve günün sonunda cevabı, Mr. Big zaten zamanında bir evlilik yapmıştı.
Evlilik ona göre değil.
Biz böyle çok mutluyuz gibi bir bahanede bulmuş ki
karşısındaki ona ben nişanlandım dediğinde
hem de 5 ay içerisinde kendisinden 17 yaş küçük bir kadınla
karşısındakini aslında hayır sen evlenecek bir adam değilsin
ikna etmeye çalışmıyor.
Karşısındakinin bir kere olsun Carrie'yi kandırdığını kabul etmesini istiyor.
Sen beni kandırdın.
Sen bana evlenecek bir adam değilim ben dedin.
Beni oyaladın.
Ve gerçekten bu korkunç bir şey ya.
Karşındakinin dünyalara bedel olduğunu bilmek
ama ona dünyaları veremeyeceğin halde
onu hayatında mahkum etmek, esir tutmak.
Sen seninle dolu dizgin bir aşk yaşamayı,
seninle bir şeylere adım atmaktan korkmayacak bir adamla olmayı hak ediyorsun.
Ben ya bu adam olurum ya da olamadığım noktada senin de yularını bırakırım,
seni özgür bırakırım diyebilecek bir adam olmaktansa,
karşısındaki insanın hayallerini, beklentilerini küçülten,
onlara farklı cevaplar vererek,
ya sorun sende değil, ben evlenecek bir adam değilim,
ben komit edecek bir adam değilim, ben bağlanacak bir adam değilim diyerek
karşısındakini aslında kendine mahkum eden ezik ötesi bir adam görüyoruz.
Ve sonra Mr. Big bu yaşananlardan dolayı
Carrie'nin telesekreterine bir mesaj bırakıp
çok özür dilerim seni hiçbir zaman kırmak istemedim dediğinde
Carrie'nin telefona böyle bir sarılışı var.
Kırmak istemediğini biliyorum diye.
Bazen bir özürden bir telafiden o kadar yoksun bırakılıyoruz ki
aslında beni kırmak istememişte bile bir teselli bulmaya çalışıyoruz.
Bu benim kendimi Carrie'e benzer bulduğum noktalarımdan tepemi attırıyor.
Niye diyorum ben de yapıyorum bunu?
Karşımdakinin hayatındaydım.
Ne olduğumu, kime benzediğimi, nasıl davranışlarım olduğunu biliyordu.
Zaten bu yüzden benimle olmayı seçti.
Benim bu özelliklerimden faydalandı.
Benim o çok sevdiği enerjimi aldı.
Ve yerine hiçbir şey koymadan hayatımdan gitti.
Ve ben karşılığında bir özür bile almak için
Ya ben adım atmışım, ya ben ona ne kadar aslında kıymetli bir insan olduğumu açıklamak zorunda hissetmişim.
Niye yapıyorum bunu diye bazen gerçekten utanıyorum.
Belki de bu utancı bana özgü kılmadığı için Carrie'i seviyorum ve ben oyum diyorum.
Skala giderek daralıyor.
Artık o adamın sana hak ettiğini vermemesi, seni sevmemesi, seni layığıyla taşıyamamasını değil de
seni kırmak istememesini kabul ediyorsun.
Evet beni aslında kırmak istemedi ama seni ortada göt gibi bıraktı.
Seni kendinden şüphe ettirdi.
Ben aşkı hiç bulamayacak mıyım, hiç sevilmeyecek miyim diye düşündürttü.
Karşına çıkabilecek diğer adamları, belki olabilecek diğer sağlıklı ilişkileri bile orada değilken bile baltaladı bu adam.
Şimdi seni kırmak istemese ne yazar ki?
Tamam diyelim ki bu gerçekten bir kaza kurşunu.
Ama o kurşun atıldı ve sen vuruldun.
Karşındakinin esas amacı bu değildi.
Seni vurmak hiç istememişti.
Tesadüfen oradan geçiyordun ve kurşun seni buldu.
Şimdi biz sen yerde kanlar içinde yatarken sana mı müdahale edelim yoksa elinde silah olan adamın aslında amacının seni vurmak olmadığını mı dinleyelim?
Kendimde de, Keride'de ve çevremdeki bazı kadınlarda da kalp kırıklığından kanlar içerisinde dururken elindeki pansumanın karşısındakine yaptığını görmekten çok yoruldum.
Adamın üstündeki kan senin çünkü bıçağı sana saplamış.
Sen adama bakıyorsun bir yerinden yaralandı mı diye.
Söz konusu aşk olunca kerizliği ya da enayiliği her zaman daha kabul edilebilir ve daha yüce bir pakete saracağım evet.
Ama uçakta bile maskeyi önce kendinize sonra yanınızdakine takın demelerinin bir sebebi var abi.
Aşkın içinde bile biraz rasyonellik iyidir.
İnsanı hayatta tutar.
Kerede bu yok.
Bende de yok.
Konuşuyorum.
Oda üzerine köşeler yazıyor.
Voglara çıkıyor.
Kitaplar çıkartıyor.
Bazen terzi kendi söküğünü dikemiyor.
İşte ya podcaster oluyor ya yazar oluyor.
Bir insanın biz olmadık, biz bittik artık kabulünü yaşaması çok kolay bir şey değil.
Bazen karşındakinin bir ilişkiye başlaması da yeterli olmuyor.
Bazen evlenmesi bile yeterli olmuyor.
80'li City'de de gördüğümüz gibi bitmeyen şey bitmiyor ya da sen bitmediğine inanmak istediğinde bir şekilde onu sürdürüyorsun.
Bazen içten içe ayrılmalarını bekliyorsun.
Ayrılmalarını beklediğin için kendini kötü hissediyorsun.
Kendi feministliğini sorguluyorsun.
Ben bir kadının mutsuzluğunu mu istiyorum diye düşünüyorsun.
Bazen tamam bir kadının mutsuz olmasını istemiyorum ama ben hiç mi mutlu olmayacağım diyorsun.
Bazen gerçekten gururunu tam anlamıyla artık yok edecek kadar fazla şey yapman bile gerekebiliyor.
Hani orada öyle bir sıçıp sıvıyorsun ki artık oranın temizlenecek bir tarafı kalmadığını öyle kabul edip oradan çıkıyorsun.
Ki aklında acaba hiç olmasın.
Her şeyi yap, iyice sıç, batır, kendini rezil et ama en azından artık geriye dönmeye yüzün olmasına bile ihtiyaç duyduğun anlar oluyor.
Ben böyle kapıyı çarpıp çok erdemli çok zarif bir şekilde çıkamam.
Oturur beklerim.
Ve kimsenin de beni ortada bıraktıktan sonra ama Simay da ne kadar zarif bir şekilde karşıladığından beni sevmesini beklemek istemiyorum.
Yani sevilmek arzusu öyle bir şey ki adam size ben sana bunu veremem dediğinde bile acaba bunu çok güzel bir şekilde karşılarsan beni sever mi?
Kız dur.
Sen zaten sevilebilirsin.
Sen zaten sevilmeye değer, hayatta kalmış, sadece var olduğu ile bile her gün bir emek harcayan, harika bir kadınsın ya.
Kusurların var, evet birilerinin hikayesinde kötüsün, bazı şeyler eline yüzüne bulaştırdın ama şahsına münasır bir şekilde yıllardır bu hayatta kalmayı becerdin.
Sen zaten sevilmeye değersin.
Senin terk edilmeyi bile göğsüne nasıl yumuşattığınla belki şimdi sevilirim arzunu ben çok iyi anlıyorum.
Ama böyle bir şey değil bu.
sen karşındakini sana hiçbir şeyi vermemesine rağmen sevebildiysen
bu kadar şeyi vermeye hazırken
sanki senden daha emin olan bir adamla olmayı hak ediyorsun.
Aslında burada zaten mevzu
Mr. Big'in ne kereden emin olmaması
ne Natasha'dan emin olması falan değil.
Bu adam kendinden emin değil.
Hani böyle erkeklerin yaptığı en iyi yemek tavuk sotedir.
Paso tavuk sote yaparlar.
Mr. Big'in tavuk sotesi Natasha.
Bak ben de çok severim tavuk sote ve çok lezzetlidir.
Ama orada tekrarlayan bir şey var.
Ve bu artık senin ne kadar hamarat olduğunla ilgili değil.
Değişimden, farklı bir tattan hatta belki de başarısız olma ihtimalinden ne kadar korktuğunla ilgili dostum.
Bu da Mr. Big'e serzenişim aslında.
Ama Exxon City'nin o son sahnesi, Carrie'nin o inanılmaz güzel ipek Dior elbisesiyle parktan yürüyüp Mr. Big ve Natasha'nın nişan partisinin olduğu otelin önünde dikilmesi.
Sonra Mr. Big'e bakıp bana bir cevap ver sana tek bir sorum olacak.
Neden ben değil'i sorması bence inanılmaz bir sahne.
Soru kulağa çok tırmalayıcı gelebiliyor.
Ya da bir arkadaşınızın bir adama neden ben değil diye sorduğunu duysanız belki çıldırırsınız.
Ama sanki içten içe hepimiz o sorunun nereden geldiğini maalesef biliyoruz.
Mr. Big hiçbir şey söylemiyor, söyleyemiyor.
Söylediyse bile ben 20 kere izlememe rağmen ne dediğini çok da hatırlamıyorum.
Ama orada Kelly'nin söylediği bir şey var.
Evet ben Mr. Big'i evcilleştiremedim.
O da beni evcilleştiremedi.
Ama belki de kendim gibi çılgınca koşacak birini bulana kadar özgürce koşmaya ihtiyacım vardır.
Budur ya.
Kendini hayat boyunca özgürleştirmeye adamışsın.
İplerini kopartmışsın.
Koşabilecek, ileri atılabilecek kadar kaslarını geliştirmiş, çalışmışsın.
Zaman zaman incitmiş, yaralanmışsın.
Seninle aynı hızda koşmak isteyecek.
ya da senin hızına yetişmek için çabalayacak.
Zaman zaman arkana düşse bile seni takip ettiği için bundan keyif alacak
ya da zaman zaman senin önüne geçtiğinde arkasına dönüp bakma cesaretini gösterebilecek
sırf sen hala orada mısın'ı görmek için.
Böyle biriyle olmayı hak ediyorsun.
Eğer bu koşuda seninle koşan, senin hızına yetişen birisi yoksa da
hala özgürce koşma ihtiyacın var.
Ve bunu karşılayabilecek tek şey senin ayakların aslında.
Carrie 80'li City'nin son bölümünde o sanatçı Rus sevgilisinden ayrılırken ona harika bir şey söylüyor.
Şimdiye kadar yaptığı en iyi, en net, en kısa ayrılık konuşması belki de.
Ben insanın böyle içini burkan, ben sensiz yapamam, yaşayamam tarzı bir aşk istiyorum ve o aşk burada, bu otelde, Paris'te değil.
Bazen böyledir.
Bulunduğunuz yerde lezzetli bir şey olmayacağı anlamına gelmez.
Tüketebileceğiniz bir şey olmadığı anlamına gelmez.
Ama canınız onu istemiyordur.
Sizin daha dolu, daha sulu, daha insanı doyuran, daha fazlasını isteten bir şeye ihtiyacınız olabilir.
Çünkü onun siparişini verdiğinizde cebinizden onun kadar bir para çıkacak zaten.
Bazen sevgide de bir şeyleri istediğiniz gibi elde edebilmek için elbette bir bedel ödersiniz.
Ama insan sevgide de kendi istediği şeyi sipariş edebilmeli.
ya da kendi damak zevkini bulana kadar denemekten vazgeçmemeli.
Carrie'nin onunla deli divane olacak, onu özleyecek,
kimseyle konuşmak istemediğinde bile onunla konuşmak isteyecek
ya da onunla bile konuşamayacak kadar yoğun ya da kendi kabuğuna çekilmiş bir anındayken bile
ben şu aralar çok kendimde değilim, biraz zamana ihtiyacım var ama hala sendeyim.
Endişelenme.
Sadece bu sessizlikten haberin olsun diyebilecek kadar karşısındakinin kaygılanmasını istemeyen
bir adamla olmaya ihtiyacı var.
Tıpkı senin, benim, hak ettiği gibi.
Bana seni seviyorum demek için
bu kadar zorlanmayan, benim nelerden
hoşlandığımı bilen ve bildiği
halde bununla ilgili bir şey yapmamaktansa
belki de beni daha iyi tanımayan,
beni daha çok mutlu etmeye ihtiyaç
duyan biriyle olmak istiyorum
ve bunu hak ediyorum. Bazen evet
tercih edilmeyeceksiniz. Bazen
başka bir kadın tercih edilecek.
Çok güzel olabilir, çok alımlı olabilir
ya da kendinizi ondan çok daha iyi görebilirsiniz.
sağa salağa bak standartlarını düşürdü benden sonra diyebilirsiniz.
Mevzu bu değil ki.
Adam seni seçmedi.
O adamın seni seçmemesi seni seçilemeyecek birisi yapmayacak.
Ama onun tarafından seçilmek için gösterdiğin inat ve ısrar her seferinde duvara tosladığında
kendini zorla seçilemeyecek bir insan olduğuna inandıracaksın.
Bunu yapmaya ne gerek var?
Şimdi dönüp baktığımda beni çok ağlatan, çok üzen, üst üste kalbimi kıran
abi bu kadarı da fazla artık ben ne zaman umutlanacağım dediğim ilişkilerde gördüğüm bir şey var ki
beni ne kadar yıpratsalar da belki de günün sonunda bana yaptıkları en büyük iyilik
beni bırakıp gitmeleri oldu.
Beni seçememeleri, bana güçlerinin yetmemesi oldu.
Ve ben artık bu bölümde kendimi o adamlardan azade ediyorum.
Sen çok güzel bir insansın, çok kıymetli birisin, harika bir partnersin.
Gördüğüm en optimum insansın, çok yüce gönüllüsün ama
Ben o amadan önce söylenen her şeyin zaten farkındayım.
Ama senin aman söylediğin her şeyi anlamsızlaştırıyor.
Sizin ne kadar kalifiye bir insan olduğunuzu sayarken sonrasında amayla devam etmeyen biriyle olmayı hak ediyorsunuz bence.
Bu da bu bölümün kıssadan hissesi olsun.
Sizden emin olmayan adamlara koca bir teşekkür edin.
Sizi sizden tamamıyla emin olacak bir insandan alıkoymamış oldu.
Bu da bizlere ilk ve son kıyakları olsun.
Umutsuz dağılışmayın, yatağa küs girmeyin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
