
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
istanbul'da olmak ama hiçbir şeyin aynı kalmamasının hissettirdikleri üzerine bir pencere önünde yine sizlerleyim. hangi sokağa bakarsa baksın hayata açılan bir pencere insanı yarım saat konuşturuyor işte, e buyrun oturun şöyle
Transkript
Herkese merhaba.
Yine eski günlerdeki gibi mikrofonsuz sadece ben bilgisayarım.
İstanbul'dayım, bir camın önündeyim.
Belki dışarının sesi bir şekilde geliyordur.
Arkada çamaşır makinesi çalışıyor, sokakta çalışma var.
Her ne kadar camları kapatsam da ben zaman zaman makinelerin sesini duyuyorum.
Sadece bu önceden belki de her şeye başladığım yerdeki konsepti, ortamı, bir nevi setup'ı bulmam bile
benim için bir bölüm kaydetmeye çok değer bir yerdeydi.
O yüzden birkaç gündür de aslında böyle bir tek başıma kalsam da bir üzerine konuşabilsem dediğim bir yerdeydim ve nihayette onu yakaladım galiba ve tabii ki de hemen karşınıza geldim.
Tekrardan İstanbul'dayım ve bugün biraz evde olmak, tekrardan evde hissetmek ya da ev bir yer midir, bir şehir midir, bir kişi midir bunun üzerine konuşacağız.
Ve bakalım belli bir noktaya ya da belki de kendi evimize o aidiyete ulaşabilecek miyiz?
Aidiyet benim en çok konuştuğum konseptlerden, konulardan bir tanesi.
Hayatımın içinde de böyle.
Bir yere ait hissetmemek, bu sadece böyle çok kompleks bir noktada, varoluşsal bir yerde olmak zorunda da değil.
Bazen giydiğim bir kıyafete de hiç ait hissetmiyorum.
Hemen eve gidip üzerimi değiştirmek istiyorum.
Ya da o gün saçımı toplayış şeklim.
Hiç hoşuma gitmiyor.
Kendimi rahat hissetmiyorum.
Ya da bazen böyle kendime tamam bu benim hep bir B planım.
Bu kıyafet bana çok yakışıyor.
En kötü ihtimalle bunu giyerim dediğim.
Bir gün önceden belki hazırladığım ve kendime çok yakıştırdığım bir şey de.
Bazen bir o kadar böyle yabancılıyorum.
Bu da aslında yine çok insani özelliklerden bir tanesi.
Orada neyimiz değişiyor?
Bu küçük, gözle görülmeyen mikro değişiklikler gerçekten damlaya damlaya göl olur hesabı.
Bir gün bizi böyle olduğumuzdan çok farklı bir insan yapıyor da artık zevklerimiz, aidiyetlerimiz de bu süreçte değişiyor mu?
İnanın bilmiyorum.
Ama bu İstanbul'a gelişim her zaman olduğu gibi beni bazı düşüncelerin kucağına itti.
Ben de onları da aldım ve sizi de aslında oraya çekeceğim galiba.
en azından yine dinlenmek, duyulmak ve belki de günün sonunda anlaşılmak isteyeceğim.
İstanbul'a geleli 10 gün oluyor ve yakın zamanda Aydın'a dönüyorum.
Sonrasında İstanbul'a ne zaman geleceğim, gelecek miyim, gelirsem ne kadar müsait olacağım gibi
beni de bekleyen sorumlulukların üzerime yüklediği bir zaman kısıtlılığı var ve sonra da İtalya'ya gideceğim.
Ve her ne kadar hala İtalya'ya dönmeme bir aylık bir zaman olsa da önümde
Oraya giden yolda sadece birkaç aşamanın kalması şimdiden bir şeyleri kaçırıyorum bir şeyleri özleyeceğim burada gibi o duyguyu o hüznü.
Belki de geldiğim ilk günden beri içimde taşımama neden olan şeylerden bir tanesi.
Bugünlerde aidiyet evde hissetmek çok farklı bir konseptmiş gibi gelmeye başladı bana.
Zaten son birkaç bölümdür de çok dilimden düşürmüyorum geçtiğimiz ayların benim için ne kadar zor olduğunu ama
Öyle ya da böyle bu zamanın geçmesinin önündeki belki de en büyük yardımcı belli bir günün beni İstanbul'a götüreceğini biliyor olmam, orada bir yerde bir biletin, herhangi bir şeyin hazırda beklediğini bilmek, yani kendimi aslında o güne kadar hayatta kalmayı, yaşamayı değer gördüğüm bir hedefti benim için İstanbul.
Ve sürekli belli şeylerin ağırlığı altında ezildiğimde biraz daha dişini sık.
Zaten Ağustos'ta İstanbul'dasın diye kendimi hep telkin ediyordum.
Haliyle siz birçok şeyin belki de o boşaltımını, o rahatlamasını bir güne indekslediğinizde ve o günü beklediğinizde
orada da bir şeyin sizi heyecanla beklediğini bilmek istiyorsunuz.
Bu bir sevgili olabilir, bir en yakın arkadaş olabilir, bir aile bireyi olabilir ya da şehrin kendisi olabilir.
Fark ettim ki İstanbul'a ayak bastığım anda bir şeyin beni böyle pankartlarla, alkışlarla bir nevi karşılamasını bekliyordum aslında.
Neticesinde hayatımda 9-5 gibi bir işin olmaması, İstanbul'da içinde sürekli yaşadığım bir evin olmaması,
bir nevi burada aslında bir misafir olmak, belli bir süreliğine gelmek, küçük bir valizle gelmek bile bana ait olmayan ya da çok içselleştirmediğim yeni küçük bir düzeni hayatıma uygulamaya çalıştığımı gösteren bir şey.
Çünkü buraya geldiğimde artık arkadaşlarım çalışıyor oluyorlar, onlar da tatilde oluyorlar ya da birçoğu artık dünyanın farklı yerlerinde.
Ve ister istemez tabii ki hala hayatlarımızda birbirimize zaman ayırabilmek, birbirimize bir yer bulabilmek, hala birbirimizi görmek, bir şeyleri konuşabilmek, o görüşemediğimiz zamanda hayatlarımızda neler yaptığımıza dair bazı şeyleri yakalamaya çalışmak çok kıymetli.
Ama önceden çok zamanımız vardı.
Belki paramız yoktu, belki bir mesleğimiz yoktu ama zamanımız vardı ve o zamanı insanların üzerine inşa ediyorduk ya da o zaman bizim üzerimize inşa ediliyordu.
Ama şimdi ne kadar zaman geçmiş olursa olsun son görüşmenden yeni bir görüşmeyi planlarken toplantıdan sonra, iş çıkışından sonra ya da başka planların bitmesiyle belki araya sıkıştırabileceğin birkaç saati yakalamaya çalışıyorsun birbirinin hayatında.
Ve bunun hem böyle hayatlarımız ne kadar değişti ama hala kendimize birbirimize bir zaman bir yer açabiliyoruz diye rahatlatıcı bir tarafı var.
Hem de insan yine de şu zaman müsait misin abi ben perşembe doluyum ama cuma ne dersin cuma belki iş çıkışı olur gibi konuşmalardan ziyade tıpkı benim İstanbul'a gelişimi iple çekmem gibi ya sen bir gel de her şeyi yaparız gibi bir yerden zamanın üzerime inşa edildiği orada ne yaptığımızın nerede olduğumuzun değil de birlikte olabilmenin en kıymetli ve bir deadline olmayan
belli bir zamanla sıkıştırmadığımız bir şekilde bana verildiğini hissetmek istedim.
Belki bencilce bir şey ama hepimizin içinde zaman zaman birileri için,
belki bir şehir için, bir yer için özel olma, öncelikli olma arzusunun zaman zaman yanıp tutuştuğunu biliyorum.
Bence inkar etmeyelim bunu.
Ben de bu duygunun getirdiği hüzünle aslında geldiğim ilk günden itibaren her eve döndüğümde
İçimde bir şeylerin burukluğunu bazen gözlerimin hakikaten dolup buğulandığını hissettim yakaladım.
Burada çocukluk arkadaşımın evinde kalıyorum.
Kendisi artık Türkiye'de değil ve onun evinde.
Onun ev arkadaşıyla ki o da benim arkadaşım.
Her zaman çok sevdiğim merkezi her yere ulaşabildiğim kendimi evimde gibi hissettiğim bir yerdeyim.
Ama yine de insan o kıyafetlerini bavuldan bile alırken yani onları bir dolaba koyamazken kendine ait bir yeri çok da inşa etmeye hem zamanı hem yeri yokken hem de gerek de yokken çünkü gideceğini bilirken bir yerde o aidiyeti hissetmek çok da kolay olmuyor.
Sana havlu veriyorlar, diş fırçası veriyorlar, istediğin her şeyi kullanabilirsin diyorlar ve sen de kullanıyorsun bunun lafta olmadığını biliyorsun belki.
Ama insan bazen kendi evine yumuşatıcı almayı özlüyor.
Hiç eve çıkmamış da olsa, hiç belki kendi başına yaşamamış da olsa,
bunun illa yaşanılan ve deneyimlenen ancak bu deneyim sonucunda istenilebilen bir şey olduğunu düşünmüyorum ama
insan bazen kendi evine girmek istiyor.
Ve geldiğimden beri sürekli perdesiz evlerin camından içeriği böyle kaçamak bakışlarla izlerken
ya da içinde bulunduğum evde koltukta oturup kendime tıpkı evimde gibi bir kahve yaptığımda
ulan hakikaten burası ya da benzer bir yer benim de evim olabilir miydi diye düşünürken
o hayatlara o düzenli buraya oturtulmuş belki kendi içinde kaosları tabii ki olan ama
bir şekilde işte sabah akşam mesai saatleriyle
ay evde dolapta ne vardı ne bitti kaygılarıyla
işte kedinin kumunu temizleyeceğim, eve kahve alacağım, kargom geldi aşağıya bıraktılar onu almam lazım gibi kaygılarıyla
aslında hayata bizi kendi güvenli alımımızda tutacak bir çerçeve çiziyoruz.
Ve ben son dönemde bu çerçeveden çok yoksun hissediyorum kendimi.
Ve eğer aceleci bir insansanız ama yetişkinlikle birlikte istediğiniz şeyler de artık acelecilikle çözülemeyecek şeylerse
Örneğin kendi evini bulmak, ona yerleşmek, onun belli getirileriyle götürüleriyle uğraşmak gibi zaman gerektiren şeyler olduğunda
ister istemez o çerçeveyi çok kuramıyorsunuz ve belki de o aidiyeti bir yerde, bir evde, bir şehirde değil bir insanda arıyorsunuz.
Size evde gibi hissettirecek o konsepti birisinde arıyorsunuz.
Yeniden evde olmak, çok zaman geçirdiğiniz bir yerde olmak ama uzun bir zaman sonra gelmek gerçekten çok garip bir konsept.
Tekrar aynı yerde olmak ya da bir zamanlar olduğun yere dönmekten daha farklı ve daha katmanlı bir anlamı var.
Çok kelimelerle ben de ifade edip edemeyeceğimden emin değilim aslında.
Ama yine de deneyeceğim.
Bunu birçok şeyde yapıyorum zaten.
Şimdi dönmek için gün saydığım bir yere nihayet ayak bastığımda dediğim gibi bir karşılama komitesiyle aslında karşılaşmak istemişim.
Bunu şimdilerde fark ediyorum ve bu biraz içimde de bir burukluk yaratıyor.
Hala aslında herkes aynı günü yaşasa da kendi kişiselleştirilmiş 24 saatimizi yaşıyoruz aynı günün içinde.
Ve hala özlemlerimiz, paylaşacak çok şeyimiz olsa da ister istemez artık takvimler birbirine uydurulmaya çalışılıyor.
Ve gönül takvimlerin birbirine uydurulmaya çalışıldığı planlardan ziyade az önce de dediğim gibi kendi üzerine inşa edilmiş planlar görmek istiyor.
Ve bu belki de bir yandan da çok ağırsız, çok doyumsuzca ama insan olmanın da şanındandır biraz.
Bu bu aralar çok kullandığım bir şey.
Çok primitif belki yozlaşmış gibi ya da yozlaşmış değil de modernize edilmemiş duygularımla karşılaştığımda hep insan olmanın şanındandır deyip geçiştiriyorum.
Biraz herkesde kırıntıların olduğunu hissediyorum aslında.
İnsan nerede buluşalım yerine neredesini duymak istiyor.
Mevzunun seninle o an orada olunması olduğunu duymak istiyor.
Ve böyle ben hayatına çok senaryolar kuran bir insanım.
O anlara çok tutunan bir insanım.
Ve böyle kaldırımda durup ışığın yanmasını beklediğinizi hayal edin.
Bir yere birine yetişmeye, birini yakalamaya çalışıyorsunuz.
Biriyle o ortak zamanda ve zeminde tekrardan çarpışmak istiyorsunuz.
Ve yolun diğer tarafında denk geldiğin bir çift gözün, böyle yaya geçidine adımınızı atacağınız o ilk heyecanı bir düşünmenizi istiyorum.
Hani bunu yaşamak zorunda da değilsiniz.
Bu böyle filmlerde falan da hayatımıza çok ışık tutan ya da yaşamasak da hep böyle film sahneleriyle de karşımıza çıkan bir şey.
Böyle iki çift göz yaya geçidinde karşılaşır böyle arabalar vızır vızır geçer artık ışık yansa da o iki beden çarpışsa artık birbirine diye beklersin.
Ya da bazen bunu yaşarsın da ve böyle o anı, o heyecanı yaşamak, o iki çift göz böyle birbirini yakalarken arkada bir yerlerde hatta ben duymasam da dünyanın bir yerlerinde appadan super trooper falan çalsın istiyorum.
Böyle somewhere in the crowd there is you dediğinde şimdiye kadar böyle o sınandığımız bütün mesafeler sıfıra insin ve ben böyle sanki iç içe geçercesine parmak izlerimi o sarıldığım insanın gövdesinde bırakabileyim istiyorum.
Ama ya bu belki çok romantik bir beklenti ve belki fazla bir şey istiyorum ama istemek bedava ve ben hayal gücümün, hayatın bana bu küçük eşantiyonlarını, bir şeyleri senaryolaştırma gücünü vermesini de çok seviyorum.
Bunu söylediğimde böyle spesifik bir insan canlanmıyor belki gözümde ve bence spesifik bir insanı, spesifik bir anı özlemektense yaşanabilecek şeyleri, hayalleri, potansiyelleri özlemenin de daha geniş zamana yayılmış ve belki daha buruk, daha hüzünlü bir tarafı var.
Yani mutsuz olabilirsin, mutlu olabilirsin ama bu böyle bir anlık duygu durumu değil de sanki artık bir karakter özelliği olmuş ve ben hüzünlü, hep bir tarafı buruk, bir karaktere evrilmişim gibi hissediyorum.
İstanbul'da şimdi Bomonti'de kalıyorum ve yakın zamanda en son Mayıs'ta gelmiştim ve çok da değil aslında 3 aylık bir süreden bahsediyoruz.
Böyle sevdiğim, neredeyse İstanbul'da hani İstanbul'u bana hala görmeye gelmeye değer kılan insan nezdinde en azından.
O sevdiğim bütün insanlarla böyle kimden ve nereden başlayacağımızı bilemediğimiz kadar çok şeyin biriktiği,
bir kafede oturup saatlerce konuştuğumuz o 3 ay öncesinden sonra,
şimdi artık kendi başıma aynı kafede kahve içerken, sokaklarda yürürken,
artık arkadaşlarımın değil de sokağın, insanların, kedilerin ya da kendimin bir fotoğrafını çekerken bulmak gerçekten garip hissettiriyor.
Yani büyüdüğünüz, doğduğunuz yere gitmek ve oradaki her şey değiştiği için çevrenizdekilere burada zamanında bu vardı gibi
dili geçmiş zamanla o hayatı anlatmak ve hayal ettirmeye çalışmaya benziyor.
Ben İstanbul'da doğmadım ama bence biraz da var oldum.
Aydın'da doğdum, aydın'da büyüdüm ama bu daha bedensel, daha insani bir büyümeydi.
İşte boy attım, kilo aldım, kilo verdim, ergenliğe girdim falan.
Ama mental anlamda büyümek, gelişmek İstanbul'da yaşadığım bir şeydi.
Daha konsantre, kısa bir zaman dilimine sıkıştım.
26 yıllık hayatımın 5-6 yılını geçirdiğim bir dönemden bahsediyoruz ama hayatımın geneline ve belki de daha yaşayamadığım yıllarına da hükmedecek kadar üzerimde etki yaratmış yıllardan bahsediyoruz.
Şimdi tabii ister istemez aynı sokaklarda aynı kafelerde tek başıma yürümek oturmak hem yalnız hissettirirken hem de içim böyle sevdiğim ve andığım herkesin oluşturduğu bir kalabalıkla dışarı akıyormuş gibi hissediyorum.
Her şey ne kadar da farklı ama aynı.
Her yer ne kadar da sessiz ama aynı zamanda gürültülü.
Çok güzel bir şarkısı vardır Breaking hiç gitmemiş gibi.
Buradan çok uzakta diye.
Bilmiyorum adını yanlış söyledim galiba ama.
Aynen öyle hissediyorum.
Hiç gitmemişim ama buradan da hala çok uzaktaymışım gibi.
Her geldiğimde zaten aslında İtalya'daki hayatımın getirdiği sakinlikle depoladığım enerjiyi burada harcıyorum ve burada o enerjimi tükettikten sonra tekrardan dinlenmek üzere İtalya'ya yola çıkıyorum ve bu denge belli bir sürede iki şehri de iki farklı hayatı da katlanılabilir, özlenebilir ve geçirdiğim süreyi kaliteli, yaşanılabilir bir hale getiriyor.
Ama yine de her geldiğimde seçimlerimi sorguladığım, acaba ben burada mı olmalıydım?
Hayatımın bu 20'li yaşlarını ve 20'lerin sonlarını İstanbul'da mı yaşamalıydım?
Kendi küçük evimi, 9-5 işimi, kedimi, belki sürekli arayıp durduğum o sevgiliyi burada mı bulmalıydım diyen bir taraf da var.
Yani insan sadece seçtikleriyle değil, elediği seçeneklerle de biraz kendini tanımlayabiliyor.
Ve bazen İstanbul'u elemiş olmak ya da seçmemiş olmak en azından şimdilik bu bile karakterim için çok sivri bir özellikmiş gibi hissediyorum.
Çünkü her geldiğimde bu güzelliğin, bu kaosun, beni bu kadar büyüleyen bir şeyin nasıl ikinci tercihim ya da ikinci tercih demeyeyim de seçmediğim şey olabileceğini düşünüyorum.
Bir yandan da böyle bunu mesela şu an hissettim ama İstanbul gibi bir şehir bile onu bu kadar sevmeme rağmen onu seçmem için yeterli olmadıysa ya da en azından bu onu seçmemek ya da ikinci plana atmak değil de belki de zamanım şu an İstanbul için değil şu an başka bir yerde olmalıyım deyip beni bambaşka bir ülkenin kucağına atıyorsa
bazen belki de benim de onunla olmak istediğim insanlar tarafından tırnak içinde seçilmemem
ya da o an onların hayatındaki o öncelik olmamam
her zaman benim yetersizliğimle, kötülüğümle ya da kendime yükleyebileceğim
ya da kendimde didik didik edebileceğim olumsuz özelliklerle açıklanmak zorunda değil.
Bazen belki de gerçekten benim daha doya doya yaşanılması gereken bir zaman dilimine ihtiyacım vardır
O insanın hayatına kendim olarak var olabilmem için.
Kendimi tabi burada İstanbul'la kıyaslayacak ya da İstanbul'a benzerlik kuracak kadar da yüce hissetmiyorum ama
İstanbul'u biraz insanlaştırıyorum galiba.
Çünkü bana kalırsa toksikliğiyle, güzelliğiyle, entelektüelliğiyle çok güçlü ve çok imrenilesi özellikle de bir kadın imgesi çiziyor bana İstanbul.
O yüzden de ben bu şehri onu sevmediğim için seçmiyor değilim ki.
onun daha doya doya yaşanacak zamanı gelmedi benim hayatımda deyip onu bekliyorum sadece.
Ona belki de layık olmaya çalışıyorum.
Zaman zaman da kendi reddedilişlerimi justify etmek istediğimde belki ben de birilerinin İstanbul'uyumdur diyebilirim.
Uzun bir zaman sonra buraya geldiğimde ve bir şeyleri yakalamaya çalıştığımda
sanki böyle arkadaş grubuyla dışarıya çıkmışım.
Sonra bir lavaboya gidip gelmişim ve arkadaşlarımın yanına döndüğümde çok iyi bir şakayı kaçırmışım ve onları kahkahaların ortasında yakalamışım gibi hissediyorum.
Orada olmak ve hiç değilse kahkahalarına şahit olmak da çok güzel tabii ki ama insan anlamak ve dahil olmak istiyor her seferinde.
Tabii ki bensizlik kimsenin hayatını durdurmayacak ve durdurmasın da ama insan bazen atılacak bir kahkaha için beklenmek istiyor.
Hani böyle bir mekana girersiniz, buluşacağınız kişi sizden önce girmiştir, gitmiştir.
Sen böyle içeri girince sandalyenin üzerinden bir çanta kalkar, kalabalık bir masa bile olsa.
O bir kişi yanında sana yer tutmuştur.
Ve senin için ayrılmış bir yerin bir sandalyeden ziyade bir hayat olduğunu hatırlatır sana o küçük hareket.
O sandalyenin üzerinden çanta, ceket her neyse alınırsan içeri girdiğinde.
O aslında gel buraya otur demektir ve sana ayrılan yer aslında bir sandalye değil bir insanın hayatıdır.
Bazen özellikle bu son 10 gündür o kadar ihtiyaç hissediyorum ki sanki ben o hayali kafenin içine girdiğimde o şıngırdayan kapısıyla birlikte
aydınlanan bir yüz göreyim ya da o zeminde hareket eden bir sandalyenin gıcırtısını duyayım ve tamam benim yerim burada hala var diyebileyim istiyorum.
Tabii şimdi İstanbul'a gelirken çok fazla senaryo vardı kafamda.
Şu insanla karşılaşırsam ne olur?
Bu insanı görürsem ne olur gibi.
Hep böyle kafamda klipler çektiğim şeyler yaşıyordum.
Ama yaşamak istediğim birçok senaryoyu da yaşansın diye zorlamamayı öğreniyorum bence.
Yani zor yoldan da olsa öğreniyorum gerçekten.
Ve eğer yaşanacaksa kendi yolunda, kendi zamanında olsun.
Yani zaten hayatımda kalan her şeyi ittirerek yapmakla bu kadar meşgulken bari kaderi zorlamayayım diyen bir tarafım var.
Yaşanacaksa yaşanacak, yaşanmayacaksa da nereden bileceğim ki diyen.
Böyle henüz kelimesinin garip ve sürdürülebilir bir umut verdiği anlar yaşıyorum hayatımda.
Henüz yani.
Mesela benim hala aşkı aramam belli bir noktada bana tatsız da hissettiriyor.
Ama ben bunu henüz aşkı bulamadım dediğimde sanki bir yerlerde tekrardan ya da bir yerlerde onu ilk defa bulabileceğim ümidiyle onu sanki biraz çiçeklendiriyorum gibi.
Böyle bir hastane odasını balonlarla süslemek gibi.
İçinde bulunduğum konsepti de, durumu da ya da çıkmazı da bazen çok küçük bir kelimeyle çok daha umut vadeden bir noktaya sürüklemek mümkün bence.
Ve henüzünde daha olmadı ama kendi zamanı var düşüncesini sana hissettiren bir tarafı var.
Yani gençlik yavaş yavaş erirken bir üzülüyorsun, bir hüzünleniyorsun ama her yaşında kendine has bir güzelliği olduğuna inanarak rahat bir nefes almaya benziyor bir şeylere henüz olmadı diyebilmek.
diyebilmek ve şimdiden ben mesela hiçbir zaman sevilmeyeceğime inandırsam kendimi istediğim şekilde önümde uzanan muhtemel bir 50-60 yılı belki böylece tüketeceğim ve ne anlamı kalacak her şeyin?
Mesela vapura binmekten eskisi kadar keyif alabilecek miyim?
Ya da bir çift gözle kesişmek beni bu kadar heyecanlandıracak mı artık?
Eğer ben kendimi zaten istediğim şeyi bulamayacağıma çok inandırırsam.
Ya da bir sonraki güne uyanmaya dair beni heveslendirecek şeyler olacak mı?
Bir mekanı, bir gün belki buraya henüz var olmayan o kişiyle gitmek için not alacak mıyım?
Ama bunun yerine her gün inanmak, belki aynı inançla hevesli olmasa da henüz kelimesini kullanmaya alışmak, hayatı kolaylaştırmak gibi geliyor bana.
Ve eğer bir gün bu henüzler beni ortada göt gibi bırakacak ve ben ah siktir ya bulamadık aşkı diyeceksem de bunu böyle hayatım sona ermeden hemen önce fark edeceğim nasılsa.
belki ölmeme biraz kala, ulan aşkı da tadamadık ama demek, bir ömrü bununla heba etmekten daha katlanılır olacak.
Hayatımın son bir dakikasında umutsuz ve mutsuz olmayı, böyle yaşanmamış beklentilerin yasını tutmaya,
önümde uzanan ortalama 50-60 yıllık bir hayatın her gününü kendime zehretmeye tercih ediyorum.
Belki de kendimi kandırıyorum ama önümdeki günleri, yılları varsa eğer daha katlanılabilir yaptığımı düşünüyorum.
E yaşanmamış ve yaşanması umulan senaryoları da kendi akışına bırakmanın gerçekten dayanılmaz bir hafifliği var.
Belki boktan bir tecrübeyle olabilecek her şeye artık daha şüpheci yaklaşıyorum.
Doğrusunu, güzelini bekliyorum.
Hani mesela hayatımda hiç maça içmedim.
Ve sürekli işte her yerde içilmez zaten.
Yani içersen hiç sevmezsin dediği için arkadaşlarım.
İşte güzel bir mekana gitmeyi bekliyorum.
Belki daha fazla para vereceğim.
Belki daha fazla mesafe alacağım oraya gitmek için ama.
günün sonunda belki doğrusunu, güzelini içmiş olacağım.
O yüzden bununla karşılaştırdığında çok da küçük bir fedakarlık gibi geliyor şimdi bir şeylerin kendi zamanında olurunu beklemek.
Yani günün sonunda bir deneyim satın almak aslında ve iyisini deneyip hala sevmeyebilirim.
Bence bu da çok büyük bir hafiflik.
Çünkü acaba böyle olmasaydı sevebilir miydim sorusunun cevabını düşünüp durmaktan da seni alıkoyan bir tarafı var.
Bu kader çizgisine tekrardan dönersem eğer kader çizgisini çok da zorlamamak lazım.
Ben kendi hayatımı ellerimle yoğurmaktan çok keyif alan bir insanım.
Onu eğip büküp kırmak arasındaki limiti öğrenmeye çalışıyorum.
Yani çok da bastırmamaya çalışıyorum ama bunun ikilemi de biraz kırıla kırıla öğrenmek.
Yani çok da komik aslında ve hayatımın bu çelişkilerinin de beni ironik bir şekilde böyle tatmin ettiği yerler var.
Kendimi böyle hiçbir yerden alıkoymuyorum.
Bir yerlere gitmekten çekinmiyorum bazı insanlarla belki karşılaşırım diye.
Ama bir şeyler olur, bu insanı görürüm, o senaryoyu yaşarım diye de kendi yönümü belirlememeye çalışıyorum.
Çünkü şimdiye kadar benim biriyle karşılaşmak için girdiğim hiçbir sokak önüme o insanları çıkartmadı.
Ama ne zaman kendi önüme baksam ve ayaklarımın götürdüğü yere gitsem hayat bana orada hep bir şov yaptı.
İçten içe böyle hep umduğun ama o an bile belki ummaya devam ettiğini bir anlığına unuttuğun şeyler hayat tarafından karşına çıkartılıyor gibi ve bu çok biricik.
Bence bunun kadar biricik ve hayatın seni duyduğunu dinlediğini sana gösteren çok az şey var bu dünyada.
Bu koca dünyanın içinde kendi yörüngelerini çizmiş minik dünyalarda yaşıyoruz.
Matruşka içinde matruşka gibi.
Ve belki de tam da bu yüzden çok benzer hayatlar yaşadığımız ya da benzer dünyalara, benzer yönlere dönen dünyalara sahip insanlarla değil de böyle meridyenlerimizin yan yana bile gelmediği insanlarla kesişiyoruz.
Çünkü onun gecesi sana gündüz olmadan, onun güneşi senin tepene doğmadan senin gölgenin bir başkasının önüne düşmesi çok da mümkün olmuyor.
O yüzden insan baktığı yön kadar bakmadıklarıyla da tanımlanıyor.
Aynı yöne dönmediklerinin de bazen gölgesi önüne düşüveriyor.
Yani ben arkamı görmüyorum diye arkamda olanlar nasıl ki yok sayılmayacaksa,
şimdi görmediğim şeyler belki farkında olmadan yanından geçip gittiğim insanlarla kesişmemiş mi olacağım?
Ben buna çok inanmıyorum.
Bazen hiç görmediğimiz bilmediğimiz bir noktada bile belki onu görmek için yana yakıla tutuştuğumuz insanlarla yan yana geçip gidiyoruz bu hayatta.
Hani böyle bazen bir olay olur bir yerde bir patlama olur abi bir saat önce oradaydım ya falan dersin ve o kesişmemenin ne kadar büyük bir şans olduğunu hissedersin hayatta ve şükredersin.
O zaman belki farkında olmadığımız birçok kesişim de gayet yaşanabilitesi olan ya da günün birinde şükredebileceğimiz bir şey.
Neden bakmadığımız anlarda da yaşanmış olabilecek tesadüflere müteşekkir olmayalım ki?
Yani böyle optimistiklerle belki de günü geçiriyorum, sonra bir hayatı geçiriyorum.
Çünkü yan yana olup bile aynı yöne bakmayı beceremediğim onca aşk ve arkadaşlık deneyiminden sonra çok uzakta ama birbirinin aklından geçen iki farklı dünyadaki insan olma düşüncesi bana daha çekici geliyor.
Canım bunu çekiyor gerçekten.
Yani aslında kısadan ise yaşanmamış şeylere henüz diyebilmek, görmediğim şeylerin olmayacağı anlamına gelmediğini bilmek, etrafı kolaçan etmeye devam etmek, belki karşılaşacağım bir çift gözün henüz daha adım atmadığım yollara giden bir yaya geçidinde beni beklediğini bilmek ve dünyanın bir yerlerinde tam o anda birinin, abbanın süper troperını dinlediğini düşünmek, bilmek çok rahatlatıcı.
ve belki de benim bu evde hissetme konseptimin biraz daha rahat bir şekilde kendi zamanına bırakmamı sağlayan bir şey.
Yürümeden bilemeyeceğiz galiba.
Arabaların geçmesini, ışığın yanmasını beklemeden bilemeyeceğiz galiba nerede, kimle karşılaşacağımızı
ve neyin ne zaman bizim için ev gibi hissettireceğini.
insan dönüp dolaşıp aynı yere gelse bile sonuçta dünyanın dönüşleri de her ne kadar aynı sürede geçse de bizi aynı güne doğurmuyor.
Ya da her pazartesinin birbirinden farklı getirdiği şeyler oluyor.
En kötü ihtimalle hayatta sadece hiçbir şey yapmasan bile bir hafta daha yaşlı oluyorsun bir önceki pazartesiye göre.
O yüzden belki de her şeyin farklılık getirebileceğini, haliyle bir zamanlar ev hissettiren yerin şimdilerde çok da ev gibi gelmemesinde hayatın doğal akışlarından bir tanesini olduğunu akılda tutmak lazım.
Ben bu aralar ne kadar kendimi yersiz yurtsuz hissetsem de bir zamanlar bir yerlerde birilerinde ev gibi hissettiğim için o duygunun tekrara düşmesini umutla bekliyorum galiba.
O yüzden her zaman olduğu gibi umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin.
Yine sizinle bir bilgisayarın karşısında İstanbul'da bir pencerenin önünde konuşup buluşabilmek benim için çok kıymetli.
3 yıl önce başladığım yere bugün döndüysen ve aynı hisse belki daha büyük bir heyecanla bunu kaydedebildiysem hayatın neler getirebileceğiyle ilgili, ne kadar zaman sonra bana yine benzer duyguları hissettirebileceğiyle ilgili çocuksu bir umudum var.
Umarım sizde de vardır bu bölümün sonunda.
Kendinize çok iyi bakın. Görüşmek üzere.
yollarını mı arıyorsunuz? Fikrinizden
yayına, format, kayıt,
BPT yanınızda. Açıklamadaki
podcast'iniz için en uygun paketi
hemen keşfedin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
