
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
Bu bölüm, ilhamını aniden kısacık kestirdiğim saçlarımın ardından kendimi beğenmeyişimden alıyor. 33 dakika boyunca duygularımı dönüştürdüğüm bu bölüm saçlarımı uzatmadı ama kendime bakış açımı epey bi değiştirdi. E ne demişler, mühim olan boyu değil, falan. İşlevi büyük podcastime hoş geldiniz. iyi dinlemeler efendim.
Transkript
hani Leyla'yı görünce Mecnun'a demişler ya, uğruna böyle kafaları kırdığın kız bu muydu yani?
Mecnun da demiş siz bir de onu benim gözümden görün.
İşte güzellik algımın tam olarak tersine Mecnun olduğu bir noktadan sesleniyorum bugün size.
Zaten güzellik algısı, beden algısı, haydi bakalım body dysmorphofobi, şişman bir çocuk olarak büyümek,
Türkiye'de kadın olmak, dünyada kadın olmak, objeleştirilmek, balık etlileri güzellerken niye zayıfları şimdi azımsıyoruz
Ya da işte 2000'lerin skinny modelleri bu kadar ünlüyken neden şişman güzellemesi yapmıyorduk?
Body positivity, obezite güzellemesidir falan filan.
Bütün bu aslında kafa karmaşıklıkları ve her kafadan bir ses yükselme arasında
bence baki olan ve belki de bu kadar fazla yeni jenerasyon jargonunu da
hayatımıza adapt etmeye çalışmamızın tek bir sebebi var.
O da aslında o içimizdeki kötü hissi ya da çirkinlik hissini belki de dindirecek nihai ilacı bulmak.
Bu bazen bir low rise gene ile hayatımıza giriyor.
Bazen Victoria's Secret'ın artık kaldırılmasıyla geliyor.
Bazen işte Fenty Beauty'nin plus size kadınları ya da erkekleri aynı zamanda model olarak kullanmasıyla hayatımıza giriyor.
Bazen insan bir hafiften soruyor kendine.
Böyle biz zaten çok uzun süredir hayatın içindeydik.
Zayıflar, şişmanlar, onlar bunlar olarak bulunduğum vücuttan ziyade bir insan olarak.
Neden şimdi bu kadar gündeme geldi?
Ya da acaba ben gerçekten biraz da kapitalizmime hizmet ediyorum acaba bu plus size güzellemesiyle.
Çünkü bu zaten kabul edilmesi gereken bir şey değil miydi falan filan.
Aslında kafalar çok karışık.
Ve ben bu kafa karışıklığından artık gerçekten kendimi nereye konumlandıracağımı bilmediğim bir noktadan sesleniyorum bugün size.
Hazırsanız sen o kız değil misin numarasını sayısını unuttuğum ama yine kendi içsel dertlerimle bir noktada kafaları açacağım, kahvemi hazırladığım ve yaklaşık yarım saat sonra derse gideceğim bölümüne hoş geldiniz.
Hayatta tam olarak böyle işte.
O kadar boş zamanım varken bilgisayarın karşısında mikrofonun karşısında defalarca geçmişken gerçekten iki kelimeyi bir araya getiremedim.
Ama galiba biraz bu acılara tutunmak benim hayattaki bir şey üretme motivasyonum.
Kendimi biraz kötü hissediyorum ve konuşacak şeylerimin olduğunu fark ettim.
Ben ne zaman kendi kendime konuşmaya ve artık kendimi telkin edemeye başladığımı fark ettiysem o zaman aslında baya güzel bir bölüm çıkartıyorum ortaya.
O yüzden bu galiba yine sen o kız değil misin eski aksiyonunun ve hareketlininin tekrardan acılardan küllerinden doğarak ortaya çıktığı bir bölüm olacak.
Dilerim herkes iyidir, herkes saattedir.
Bugünün aslında konusu yaptığım bu uzun girizgahtan da anlayacağınız üzere biraz kişinin kendini algılayışıyla ilgili.
Güzel hissetmek aslında çok zaten karıştırılıyor.
Hani şunu mutlaka görmüşsünüzdür internette.
Birisi diyor ki çok şişmanım ya da çok zayıfım.
Karşıdaki diyor ki hayır çok güzelsin.
Aslında kişi çirkinim demiyor.
Yani aslında orada çirkin ya da güzelin toplumda geldiği karşılığın şişman olmak, zayıf olmak gibi aslında dönemsel olarak da çok çok değişen,
tam olarak böyle oturmamış, tam olarak
hani keskin sınırları olmayan, oldukça
akışkan, değişime çok açık
bir dinamikte olduğunu zaten
görüyoruz. Ben mesela
bir gün arkadaşlarıma denize
gittiğimde bir tane arkadaşım
şey demişti, hiç unutmuyorum. Senin vücudun
böyle 60'larda falan
yaşasan işte o zaman ideal
vücuttu diye. Yani ben hiç bu kadar
hafif böyle yumuşak
bir dille böyle ağzıma
bir parmak bal çalarak
Vücut küçümsenmesi yaşamamıştım gerçekten.
Kilolusun dendi ama 60'larda da ne giderin vardır Vesimay şimdi senin de dendi yani.
Keşke tabii gönül ister hiç vücut üzerinden böyle patavatsız yorumlara maruz kalmasak ama ille kalacaksak da tabii 60'larda giderin vardı ama şeklinde böyle birkaç jenerasyon öncesinde de yine bir giderimiz olduğunu bilmek tabii çok kıymet veriyor insana.
Keşke her hakaret, her azımsama böyle tatlı dille yapılsa diyelim.
Madem insanların vücuduna yorum yapmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz ve önümüzdeki birkaç yüzyılda da alıkoyacak gibi görünmüyoruz.
O halde ben şu an içinde bulunduğum bu mental süreci biraz anlatayım size.
Eminim de anlayacak olanlar elbette ki var.
Gönül ister anlamasanız ama maalesef insanız ve farklı dönemlerde de olsa ve farklı bölgelerimizle ilgili de olsa bu hayatta sadece beden üzerinden değil hayatta geldiğimiz konum, yaşadığımız ev, sahip olduğumuz arkadaşlar, üzerimizdeki bir kazak bile aylardır yıllardır dolapta durup defalarca giyinmiş olmasına rağmen bir gün bir kaşındırtıyor seni ve o gün onu böyle üzerinden yırtıp atasın geliyor.
Ya da her gün severek gittiğin ders ya da tam tersi her gün nefret ede de söylene söylene gittiğin ders bir günde 360 derece dönüp öyle olunca geldiği yere denk geliyor da 180 derece dönüp bir anda sevmiyorken seviyor ya da çok seviyorken artık senin ağzında rahatsız bir tat bırakıyor gibi çok farklı çok beklenmedik tam tersi bir noktaya gelebiliyor.
Ama bu insanın vücuduyla ilgili olduğunda ya da nasıl göründüğüyle ilgili olduğunda ve hayattaki her şey artık gerçekten yansımalar üzerine kurulu olduğunda ki bunu somut bir şekilde söylüyorum.
Bir derse gitmemek, bir kaza dolaptan alıp bağışlamak, satmak, ikinci el bir yere vermekle aynı olmuyor.
Mutlaka ve mutlaka artık böyle gerçekten o problemin kaynağıyla yüz yüzeymişsin.
Ya da tam anlamıyla böyle o taşlaşmış noktasıyla karşı karşıya imişsin gibi hissediyorsun.
Ben şuradan başlayacağım galiba.
Ben 19 yaşımdayken burun ameliyatı oldum.
Kemerli bir burnum vardı.
Ve hiç unutmuyorum.
Yani burnum böyle benim lisede falan dalga geçilen bir unsurdu ama çok da umurumda değildi.
Neden umurumda olmadığını düşündüğümde de o zaman göreceği gerçekten o dönemki toplum algısına göre zayıf kabul edilen bir vücudum vardı.
Ve bir erkek arkadaşım vardı.
Yani liseye giden, küçük şehirde lise okuyan bir genç kızın sahip olabileceği validasyonların 3'te 2'sine sahiptim.
O yüzden burnumun orada bir kusur olarak yer alması çok da insanların beni dışlamasına neden olmak için yeterli değildi.
Çünkü zaten beni kabul etmiş bir erkek vardı hayatımda.
Sonra üniversiteye böyle yavaş yavaş yaklaştığımda bir gün amcamın şöyle bir yorumu oldu bana.
Ya fıstık gibi kızsın ama şu burnun var ya böyle kaydırak gibi olsa ne kadar güzel olur diye.
Şimdi tabii ulan amca diyorsun hani.
Nasıl fatavatsızlık ya bu falan diyorsun.
Okumuş etmiş kaç yaşına gelmiş adamsın diyorsun.
Bu söylenir mi diyorsun ama söyleniyor.
Bizim jenerasyonun ya da gençlerin yaş küçüldükçe ya da seneler geçtikçe modernize olmakla daha da hassaslaştığımızı düşünmüyorum.
Daha gerçekçi, daha hakkaniyetli ve sınırları daha keskin bir eller haline geldiğimizi düşünüyorum.
O yüzden şu an evet birinin şak diye vücudundaki herhangi bir bölgeye kaşına gözüne yorum yapmak bence evet patavatsızlık.
Bundan çok öncesinde hatta çok geriye gitmeliyim.
Ben lisedeyken zayıf şişman ayrımı yapmak çok normaldi.
Kaşına gözüne eleştirilerde bulunmak çok normaldi.
Ama işte atıyorum artık eskisi kadar insanların işte maddi geliriyle dalga geçilmiyordu.
Bundan daha geriye gidildiğinde maddi gelirle de dalga geçmek çok normaldi.
Okullarda burslular, burssuzlar tarafından eziliyordu falan.
Bunlar gerçekten tabii ki zaman içerisinde artık kapsamını genişletiyor ve bir insanın git biraz kilo ver bir spora yazıl demekle
senin gözün biraz sağa mı bakıyor demek arasında çok bir fark olmadığını görüyoruz.
Biz hassaslaşmıyoruz. Sınırlarımız keskinleşiyor ki böyle de olmalı.
İnsanlar bence bir noktada haddini, sınırını bilmeli.
Ama tabii 18-19 yaşından bu yoruma tanık olduğumda tabii ki etkilendim bundan.
Çevremdeki insanlar da böyle burun ameliyatı vs. oluyordu.
Ve bu belki biraz bir Türk geleneğidir.
Üniversiteye gitmek çok böyle hayatın yeni bir kapısını açmak gibi.
Hani işte alışveriş listeleri yapılır, akrabalar gezilir, paralar toplanır.
işte birisi pijamaları, birisi sabahlıkaları böyle hayatında ihtiyacın olacağını tahmin etmediğin şeylerle dolmaya başlar.
Evin böyle çeyiz mantığı başlar ve hani anne babanın sanki hiç bilmediğin bir cüzdanı açılır.
Yani böyle aman çocuğum hani sana kettle alalım, işte yurtta evde kullanırsın Türk kahvesi makinesi alalım falan.
Tabii bu değişiklik gösterebilirim ama benim çevremde de, ailemde de hani yakın markajımda böyleydi.
Böyle olunca böyle yenilikler, biraz pohpohlanmalar, ben mezuna kalmışım, istediğim üniversiteyi kazanmışım, ailem de tanıdıkları arayınca falan bizim kız da şunu aldı, şu puanı kazandı, şu üniversiteye girdi falan diyor.
Artık bir win-win durum olmuş.
Ben burnumu yaptırmak istediğimi söyleyince onlar da hala da çok şaşırdığım bir hızla tamam peki o zaman sen nasıl istersen dediler.
bu konuda asla tabii ki
haklarını yiyemem yani kabul etmeleri
noktasında ama hani şu an düşününce
de 19 yaşında
hala böyle düşüncelere
çok oturmamış tamam çok olgun
bir insanım her zaman falan işte
ya da belki bu benim
teselli ettikleri bir
güzellemeydi sadece sen çok olgunsun
çok olgunsun diye ama
görece olgun bir çocuktum ama bence
19 yaşında da burnunu
yaptırtmazsın yani
Yani gerek de yoktu bence.
Ama hani şu an pişman değilim tabii ki de.
Sadece üzüldüğüm şey eski burnumun neye benzediğini bilmiyorum.
Fotoğrafları görüyorum ama yani 17-18 yaşındaki vücudumla, yüzümle, giyinişimle görüyorum.
Şu an nasıl olurdu, ne yapardım çok merak ediyorum.
Şu an mesela doğal burunların, etnik burunların, kemerli burunların ya da işte sivri suratların,
daha doğrusu şöyle söyleyeyim.
çok da böyle toplumun güzellik algısına uymayan bazı vücut uzuvlarının artık normalize edildiği, olması gereken kabulü gördüğü bir dönemdeyiz.
Ve ben de böyle şeyim hani sanki böyle yıllarca giymediğim bir ceketi tam böyle bağışlamışım, vermişim.
Sonra moda olmuş gibi.
Oğlum benim evde kemerli burnum vardı ya falan gibi bir pişmanlık.
bir ulan şimdi geride dönemeyiz ki
yani falan gibi bir noktadayım ama
burnumu seviyorum.
Hani şu anda da zaten yaptıramazdım
istesem de bu ekonomide.
Öyle bir fazdı.
Oldu bitti geçti. Mutluyum.
Sadece
body dismorfo fobinin ve
insanların patavatsızlığının
benim kendi kararım
üzerinde çok daha büyük bir etkisi olduğunu
düşünüyorum. Tek üzüldüğüm nokta bu.
Estetiğe asla karşı değilim.
Bence bir insan eğer
imkanı da varsa
istediği şeyi tabii ki
yapabilmeli. Ama burada
çok çok büyük bir pay kişinin
kendi isteğinde olmalı. Niye %100'ü
demiyorum? Keşke olsam. Bu bana biraz
ütopik bir istek gibi geliyor.
Çünkü bence
her anlamda dışarıdan etkilenmeye
çok açığız. Kıyafetimizden
yediğimiz yemeğe kadar. Yani
bazı tatları
benim beğenmem bile bazen
toplumun onu nasıl ele aldığı ya da
çevremde kimin onu beğenip beğenmediğine göre
değişiklik gösteriyor. Bu kadar etkilenmeye
açıkken elbette ki
bazı fiziksel değişikliklere
gitmek istememizin ya da bazı
dış görünüş değişiklikleri
bunu hani kıyafetle, saçla, başla
dahil. Bunlar da tabii ki çok
dışarıya açık olduğumuzu düşünüyorum. O yüzden
hani kişi %100 kendisi
bir gün yataktan kalkıp da ya ben
şuramı yaptıracağım
demiyordur gibi geliyor bana. Ama
diyen varsa ne mutlu ona. Böyle bir
öz bilinç
herkeste yoktur muhtemelen.
Ama demek istediğim toplumdan etkilenme kaçınılmaz bir şeyse dileğim bunun her zaman en minimal noktada olması ve kişinin bu kararı verirken çok büyük bir yüzde de kendisinin ben istiyorum diyebilmesi.
Tabi ben üzerinden yıllar geçtiği için yani 6 yıl geçti 7 yıl geçti ama yine de unuttum.
Ama o zamanki Sima'ya biraz kulak verdiğimde daha büyük bir tarafın aslında daha baskın tarafın birazcık da lisedeki o burnumla küçük şakalaşmalar.
Ya sen burnun kemerli olmasa fıstık gibi kızsın gibi biraz daha keskin yorumlar etkili oldu diye düşünüyorum.
Şimdi birazcık da böyle şey noktasındayım hani nasıl desem.
Kendimle hep bir değişiklik yapmak isteme noktasındayım.
Terapistim bunun biraz da çok kendimi bir yere ait hissetmememle ilgili olduğunu düşünüyor.
Katılıyorum.
Katılıyorum.
Ama bu kendine ait hissetmemenin belki şu an işte İtalya'ya taşınmam ve işte yeniden öğrenci hayatına başlamam.
Farklı sorumlulukların ama farklı yoğunlukta hayatıma yeniden entegre olması, alıştığım ve zorla alıştığım bir hayatın bir anda geri planda kalması ve benim hop yeni bir tanesine kendimi asimile etmeye çalışmam tabii ki yorucu.
Ve tabii ki de benim özellikle bir yıldan fazla süreyle hayalini kurduğum, güzellediğim, döndüğüm saniyeden itibaren tekrar gitmeyi hayal ettiğim İtalya'dan çok daha farklı bir yerdeyim.
Güneyiyle deneyimlediğim ülkenin kuzeyinde tamamen kültürel bir farklılığının içindeyim şu an.
Yine tabii ki de artılarını gördüğüm kadar tam olarak da trafistimin bahsettiği o aidiyetsizliği çok derinde bir yerde hissediyorum.
Ama bunun içinde bulunduğum şehirden, okuduğum bölümden, çevremdeki yeni insanlardan kaynaklı olmasından ziyade kendime kulak verdiğimde en sevdiğim yerde, en sevdiğim, en aşina olduğum insanlarla İstanbul'daki evimde, Aydın'da ya da Napoli'de ki bunun bendeki yerini bence beni bir süredir dinleyenler biliyor.
Benim zaman zaman o kendimi ait hissetmemem ya da sürekli bir şeyleri değiştirmek istemem.
Aslında bulunduğum yerden bağımsız benim kendi içimde bazı şeylerin uyumsuzluğu.
Belki böyle yapbozda iki parçanın yan yana geleceği çok aşikardır da
sadece belki o fabrikasyon sürecinde o kesim sürecinde böyle karton böyle bir tık kaymıştır ya da bir şey olmuştur da
böyle o iki parçanın iç içe geçmesi bir tık zorlamanızı gerektirir.
O da o yap bozu yapmaktaki o esas tatmini bir tık kırar.
Kendimde onu hissediyorum.
Parçalarımın doğru yerlerde olduğunu, içimdeki bazı şeyleri o regüle etme noktasında artık belli bir başarıya ulaştığımı düşünüyorum.
Ama sanki o fabrikasyon sürecinde, o üretim sürecinde bir şey olmuş.
Ya kişinin orada o yap bozu makineyi ittiren kişinin boşluğuna gelmiş.
Ya makinede bir şey kaymış ve sanki böyle benim şu an yan yana gelen, gelmesi de gereken bazı parçalarım hafiften bir uyumsuzluk gösteriyor gibi hissediyorum.
Haliyle de artık yapbozun belli bir parçasına kadar gelme...
fabrikasyon hatası belki de olan
o fazlalıklardan kurtulmaya çalışıyorum.
Bu fazlalık burada bahsettiğim tamamen mental fazlalıklar aslında.
İnanılmaz tatminsiz bir insan değilim.
Ama şu an içinde bulunduğum durumda
sahip olduğum tatminsizliğim boyutundan bağımsız olarak
bundan çok büyük bir rahatsızlık duyuyorum.
Çünkü belki bu yetiştiriliş şeklimizle, kültürümüzle, cinsiyetimizle
bize atanmış kimlikle alakalı olabilir.
Mutlaka ilgisi olduğunu düşünüyorum.
Ama bir şeyleri başardıktan ve özellikle de istediğim şeyleri başardıktan sonra mutlu olmamın önüne geçen bazı şeylerin başarımı bu kadar baltalamaktan uzak ve ondan alakasız olması ve buna rağmen de baltalamayı başarması çok rahatsız ediyor beni.
Örneğin arkadaşlarım bana sürpriz bir doğum günü partisi yapıyor ve fotoğraflarımı çekiyorlar, videolarımı çekiyorlar ve ben çok büyük bir mutluluk duyuyorum bundan.
Ama kamera suratıma doğru uçulduğunda hissettiğim tek şey şu an acaba burnumun asimetrisi belli oluyor mu ya da gıdımı kapatsam mı?
Ve o güzel ambiyansın içinde aklıma gelen ilk şeyin bu olması beni çok rahatsız ediyor.
Sahilde inanılmaz güzel bir ortamda arkadaşlarımla ya da tek başıma bir video bir fotoğraf çekmek istediğimde kollarımın istemsizce belimi kavraması beni çok rahatsız ediyor.
İçten içe rahatsız ediyor.
Kendime diyorum ki buradaki başarı somut bir başarı olarak yani bir skor bir puan olarak bir şey kazanmak olarak gelmesin aklınıza.
Çevremde doğum günümü hatırlayıp bunu kutlayacak arkadaşlarla donanmak.
Bir gün güzel bir sahile gitmek ve keyifli bir güne tanıklık etmek.
Keyifli bir günü kendi hayatımla böyle ortak potada eritebilmek.
Bunlar da benim için gündelik hayatın çok tatlı başarıları, çok tatlı güzellikleri.
Ve bu güzellikleri, bu başarıları yaşamanın, kutlamanın önünde bu kadar alakasızca engellerin olması aslında çok da üzücü.
Böyle bir yarım saat önce, bu bölümü kaydetmeye karar vermeden önce Eda'ya bir ses kaydı atıyordum ve biraz ağlamaklıydım.
Ve beni, belki bunu defalarca kez söyledim, bence birçoğunuzun da bildiği, özümsediği ve belki söyleyince hatırlayacağım şey şu ki
Ben ya şöyle olsaydı ya böyle olsaydı ya da keşkelerin kurbanı olmaktan çok korkan o yüzden de her şeyi sınırsız bir girişimcilikle yapan ya en kötü ne olur ki böyle hayat mottosu belirlemiş bir karaktere büründüm.
Geçtiğimiz son 5-10 yılda belki de.
Ve galiba benim korkularımdan bir tanesi de 50-60-70 artık o zaman toplum hangi yaş aralığını yaşlı kabul edecek bilmiyorum.
O noktaya geldiğimde ya da şöyle söyleyeyim yaştan ya da iki tane yan yana gelecek olan rakamdan bağımsız olarak geriye dönüp baktığımda 20'li yaşlarımda kendimi güzel hissetmediğim ya da güzel hissetmediğim için evden çıkmak istemediğim günleri düşünüp de ne kadar salakmışım.
Aslında ne kadar sağlıklı, ne kadar güzel, ne kadar dinçmişim dediğim ya da geri dönüp de yaşayamayacağım, geri alamayacağım şeylerin keşkesini yaşamaktan çok korkuyorum.
Böyle dizleri ağrıyan, hareket etmesi artık kısıtlanmış, belki kırışmış bir kadın olduğumda geriye dönüp o genç kadını kıskanmak, şu an böyle tadını çıkartmadığım ya da belki de kendi kendimi kısıtladığım, baltaladığım yaşıma böyle gıptayla bakmak belki de en büyük korkularımdan bir tanesi.
O yüzden de bu kendini sevme pratiğini tabii ki kazanmaya çalışıyorum.
Ama o kadar klişe bir şey ki yani o kadar klişe ki kendini sev.
Kendinle barışık olmak mesela benim en sevmediğim sözlerden bir tanesi.
Ya ben kendime küsmedim ki kendimle barışık olayım.
Ya da kendime küstüğüm noktalar varsa bunun gerçekten çok çok çok büyük bir yüzdesi zaten toplumun bana aşıladığı şeylerden dolayı.
Ya da ben belli bir noktaya kadar inanılmaz hırslı olmamın, dışa dönük olmamın bile aslında zamanında uğradığım zorbalığın bir sonucu olduğunu bilmiyordum.
Şimdi bakınca aa ne kadar güzel ya bak zorbalığa uğrayıp bundan çok çalışkan bir kız çocuğu olmak, çok okuyan bir öğrenci olmak gibi sonuçlara ulaşmak ne kadar güzel gibi geliyor olabilir kulağa.
Ama değil işte.
Çünkü ortaya çıkan sonuç ne kadar güzel olursa olsun eğer kaynağında onu üzmüş ya da onu zehirlemiş problemli bir kaynaktan bahsediyorsak ben ortaya çıkan şeyin de bir noktada acıyla yoğrulduğunu düşünüyorum.
Mesela ben şu an o kitap okuyan, çok fazla okuyan, çok fazla izleyen erama bir türlü dönemiyorum.
Çünkü onu yaptığımda sanki Simay Kilolu ama çok okuyan bir kız gibi aşırı kel alaka bağlantıların sanki yeniden hayatıma entegre olacağından korkar gibiyim.
Anlatabiliyorum bence derdimi.
O yüzden şu anda da böyle tadını çıkartamamak, sahip olduğum güzelliklerin ya da kendimi güzel hissederken elime telefonu aldığımda çok çirkin hissetmek ya da saçlarımı kestirdim ben dün ve artık gerçekten şu an saçım en kısa halinde.
Hani tabii ki bunlardan artık sıyrılmamız lazım.
21. yüzyıldayız ama çok basit bir şekilde sizin gözünüzün önüne getirebilmek için
oğlan çocuğu saçı var şu an bende.
Ve hani çok da sevdim, çok da hoşuma gitti.
Uzun süredir düşündüğüm bir şeydi.
Şimdi beni dünden beri böyle karalar bağladı.
İşte yüzüm benim çok mu tombul, çok mu kötü?
Ve böyle çalışırken, bilgisayarın başında otururken, arkadaşlarımla masada oturup onları dinlerken sürekli elimle böyle çenemi kapattığımı, gıdımı kapattığımı ya da işte sürekli tamam şimdi ben bir yüz yogası yapayım, şuna bakayım gibi böyle sürekli kafamın içindeki o checkliste yüzümü değiştirmekle, yüzümü zayıflatmakla ilgili yeni şeylerin eklendiğini fark ediyorum.
Ve bu çok üzücü.
Ama şu noktadan üzücü.
3 gün önce saçımı kestirmeden önce tek istediğim şey saçımı kestirmekti.
Saçım daha uzundu.
Görece yüzümü şu an kusur gibi gördüğüm çenemi, gıdımı kapatan bir saça sahiptim.
Ve hiç beğenmiyordum.
Saçımı kestirince inanılmaz güzel olacağını düşünüyordum.
Saçımı kestirdim.
Tam da istediğim gibi oldu.
Bu sefer ya ama gıdım çok ortaya çıktı diyorum.
Burada beni üzen şey belki de bunun bir sonu olmayacağına dair duyduğum korku.
Tamam şimdi gıdımı hadi bir şekilde hallettik.
Ya spora gittim ya gittim liposakşını yaptırdım ne bileyim yüzümü gerdirdim falan.
Peki sonrası biteceğine inanıyor musun?
Çünkü 7 yıl önce 6 yıl önceki simayede biteceğini düşünüyordu burnunu yaptırınca.
Olmadı.
Hani yine aynı şeye mi döneceğiz?
Bunun böyle bir korkusu var.
Bilinmezliğin getirdiği o anksiyete.
Bir noktadan da insan kendini bir tık böyle iki yüzlü hissediyor.
Yani bütün bu kendini sev zırvalıkları, self acceptance'lar, sen çok güzelsin, sen doğal da güzelsin arasında içten içe insanın kendini şevlemesi çok üzücü.
Aslında örtük ırkçı olmak gibi bir şey yani.
Rol yapmak gibi.
Şöyle bir şey var.
Bence bunu da yaşayanlar vardı.
Ben mesela benim vücut tipime sahip kimi görsem bana çok güzel geliyor.
Benden daha kilolu olsun, benden çok daha zayıf olsun.
Bunlardan tamamen bağımsız.
Mutlaka bunu fark ettim.
Her insanda onu sevecek, hoşuma gidecek, ondan esinlenecek bir şey buluyorum.
Bu belki de o insanın biricikliğinden kaynaklanıyor.
Ama kendime geldiğimde belki de artık aşinalık kazanmaktan, 25 yıldır kendimle aynı vücutta, aynı simayla yaşıyor olmaktan
belki de o geçirdiğim değişimi, o evrimleşmeyi, o düşüncelerimin dış görünüşüm kadar aslında değiştiği,
hızlandığı, yavaşladığı, tamamen tersine döndüğü, bütün bu şeylerin aslında tam olarak içinde olduğundan
belki aslında ne kadar büyük bir değişimin içinde olduğunu da fark edemiyor insan.
O nedenle de belki biraz haksızlık ediyorum.
O nedenle belki de benden çok daha kısa saçlı ve benden belki de çok daha yuvarlak suratlı birini gördüğümde çok hoşuma giderken aynada baktığım suratı bir türlü beğenemiyorum.
Ama bu da bana kendimi çok ikiyüzlü hissettiriyor.
Çünkü bu sefer sevdiğim, beğendiğim, güzel olduğunu beyan ettiğim insanların acaba onları kandırdığımı mı düşünüyorlar ya da onları teselli ettiğimi mi düşünüyorlar gibi bir korkuya kapılıyorum.
Çünkü bir insanın ya sen şöyle çok güzelsin cümlesine bir teselli olarak maruz kaldığını çok deneyimledim hayatımda.
O yüzden bir insana tamamen kalpten onu beğendiğimi, onun güzelliğini, çekiciliğini beyan ettiğimde onun kulağına bunun teselli gibi gelmesini istemiyorum.
Ama belki de kendime bu kadar zorbalık yapıp insanlara çok güzel olduğunu, çok çekici olduğunu söylemek de çok iki yüz yüze geliyor.
Nasıl göründüğü önemli değil ama iki yüzlülüğe hissettiriyor.
Çünkü geceleri yatağa başımı koyduğumda gerçekten içimdeki o simay ışığı şak diye kaldırıp sanki böyle yatıya kalan arkadaş gibi tam uykuya dalacakken bir anda bana dönüp diyor ki
Madem bu kadar sevebilme yetin var, beğenebilme, takdir edebilme kendine gelince niye yapamıyorsun ki?
Ya da gerçekten bir şeyleri beğenmek ya da sahip olduğun konumun tadını çıkartabilmek, dışarı çıkıp dolaşabilmek, güzel bir anı fotoğrafını çekebilmek için gerçekten zayıflamaya, kilo almaya, yüzünü yaptırmaya ya da işte saçının şeklini değiştirmeye, kaşını boyatmaya ihtiyacın var mı?
Ya burada bu çok böyle hassas bir konu olduğu için bu arada yani çok üzerine çok fazla şey söylenmiş ama yine de bir çözüme ulaşılmamış.
Hala da çok farklı görüşlere sahip olabileceğimiz bir konu olduğu için olabildiğince de kendimi düzgün açıklamak istiyorum.
Burada kesinlikle kendini değiştirmek, giyim tarzını değiştirmek, saçını başını boyamak, estetik yaptırmak, spora gitmek istemek, kilo almak, kilo vermek istemek.
Bunların hiçbirini negatif görmüyorum.
Hiçbirini bunları yapmayın, bunları yapıyorsanız kendinizi sevmiyorsunuz demektir gibi dile getirmiyorum.
Ne yaparsa yapsın insan kendini değiştirmek istemenin kendini beğenmemek gibi bir anlama karşılık geldiğini de düşünmüyorum.
Kişi kendini baştan aşağıda değiştirse, hiçbir yerine dokunmasa da bunun o kişinin kendini sevdiği, sevmediği, seveceği ya da sevmeyeceği gibi keskin anlamlara gelmediğini de biliyorum.
Benim buradaki tek arzum değişimlerden ya da değişmemekten, bağımsız olarak kişinin kendini kabul etmesinin aslında o kadar da söylendiği kadar kolay olmaması.
Ve bunu benim bile, benim bile diyorum çünkü sürekli bu konuda konuşan, arkadaşlarına akıl veren, arkadaşları ne kadar güzel olduklarını fark etmeyince böyle onları omuzlarından silkip kendilerine getirmek isteyen tarafımın
kendiyle baş başa kaldığında kendine bu kadar zorbalık yapmasına üzüntümü sadece dile getiriyorum.
Bu bölümü kaydederken belki de tek arzum şuydu, şunu görmekti.
Evet şu an kendimi çok da güzel hissettiğim bir dönemde değilim.
Evet kendimi eleştiriyorum.
Bazı yerlerimi kapatmak istiyorum.
3 gün önce kendime bayılırken, fotoğraflar çekilirken 3 gün sonra aynaya bakmak istemiyorum.
Bundan birkaç gün önce ya da birkaç ay önce işte bahane olarak kullandım.
Ya yakında regl olacağım.
Ya şimdi hava değişimi.
Ya şimdi kötü bir dönemden geçiyorum.
O yüzdendir gibi bahanelerimin de olmadığı.
Her şeyin de görece yoluna gittiği bir dönemde bu kendimle yaşadığım bu anlaşmazlık içinde, bu çatışma içinde olmayı sadece dile getirmek istedim.
Çünkü bazen içinde bulunduğunuz durumda her şey yerli yerindeyken de insan kendiyle çatışabilir.
Sanki böyle koşmuşta terlemişsiniz ve günün bitmesine daha 10 saat varmış gibi.
ya da giydiğiniz kazağın sizi kaşındırması, toplu taşımadayken ya da yürürken çamaşırınızın araya kaçması gibi
beklenmedik bir rahatsızlık hissinin de her şey yolundayken insanın içine bir kor gibi düşebileceğini
belki de size göstermekten ziyade bu sefer kendimle görmek ve kabullenmek istedim.
Bu bölümün bana en iyi gelen tarafı galiba bu kötü hissiyatı bir ürün haline getirmek,
Bir ses kaydına dökmek ve paylaşacak olmak galiba.
Mesela çok samimiyim.
Yani konuşmaya başladığım...
Çok samimiyim.
Konuşmaya başladığımdan şu ana gelene kadar süreçte ruh halim inanılmaz değişti.
İçimdeki şeyi anlamlandırmak ve beni böyle gerçekten samimiyim.
Haftalardır belki de.
rahatsız eden o kendini beğenmeme ve rahatsızlık içinde olma, her zaman giydiği ya da favori kombini giydiği halde iyi hissetmeyen,
favori makyajını yaptığı halde kendini bir türlü beğenmeyen, iyi bir ışık, iyi bir telefon, iyi bir kamera, iyi bir ortam olmasına rağmen
bir türlü kendini böyle yansıttığını düşünmeyen o Sima'yı karşıma alıp konuşmak
ve onu rahatsız eden şeyleri totalde maksimum 40 dakikalık bir ses kaydına dönüştürmek
ve o korktuğu, kaçındığı, o rahatsız edici duygunun
aslında totalde 40 dakikalık bir ses kaydı kadar somut, küçük ve günün,
hatta ayların, yılların kalanında hiçbir anlam ifade etmeyen
böyle bir tost tanesi kadar küçük bir şeye dönüştürmek çok keyifli.
Şu an bana çok daha çözülebilir gibi geliyor.
Şu an belki de çocukluğumda bana sıklıkla kullanılan o karşılaştırma mekanizmasını
şöyle değiştirmenin yararı olacağını düşünüyorum.
12-13 yaşındaki Simay, Simay şöyle ama çok okuyor, çok akıllı.
Simay biraz erkek çocuğu gibidir ama bunu da tabii dönemin azımsaması.
Çok çalışkan yani insanın bir kızı olsun bu hayatta falan gibi.
Güzellenen Simay'ın belki de 25 yaşında bu sefer de şunu duymaya ihtiyacı var.
Simay iyi kötü çok şey hissediyor ama bunlardan bir şey üretmeyi hep beceriyor.
Galiba hayatımdan amalı cümleleri çıkartamıyorsam hangi cümleyle başlayıp hangi cümleyle bitireceğime karar vermenin gücünün bende olduğunu görmek çok keyif verici.
İnsan belki de travmalarını, üzüntülerini ya da çok küçüklüğüne yerleşmiş kendisinin bile çok sonra fark ettiği ya da fark etmediği şemalarını bir şekilde kullanabiliyor.
Belki insanın kendi hayatında kendisiyle de geri dönüşümde olması gerekiyor bir noktada.
Duyguları da dönüştüreceğiz çünkü devir tasarruf devri.
Ben bu bölümü galiba kötü hissetmeyi, bu sefer güzel bir şeye dönüştürmeyi kısa sürede becermişim gibi hissediyorum.
Dilerim dinleyen herkes de bu geri dönüşüme şahit olmuştur.
Ve dilerim herkes bu bölümden sonra duygularını ayırıştırıp en iyi şekilde kendi doğasına hizmet etmeyi, iyi gelmeyi yavaş yavaş öğrenecek.
Bence öğreneceğiz.
Tatlı bir bölümdü.
Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz.
Düşüncelerinizi bana mesaj atın.
Sizinle konuşmayı oldukça özledim çünkü.
Siz yine de her zaman olduğu gibi umutsuzluğa alışmayın.
Yatağa küs girmeyin.
Sizi kocaman öpüyorum.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
