
dünyanın en hızlı manifesti: "daha kötü ne olabilir ki?"
28 Temmuz 2024 · 38 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
yerin kulağı, evrenin açık kapıları, çakralar cart curt. bizi duyan bir ton şey var etrafta. eski jenerasyonun "bi şeyi kırk kez söylersen olur"u bizim kuşağın manifestingi bende nasıl ters tepti, bugün bunu konuşuyoruz. dünyanın en hızlı manifesti karşınızda. iyi dinlemeler :-)
Transkript
Herkese merhaba. Sen o kız değil misin?''in yeni bölümüne hoş geldiniz.
Yine araya zaman girdi ve yine bu sefer bunu...
İşte araya çok zaman girdi, çok fazla şey yaşadım ve o yüzden aslında hep konuşamadım ama bundan sonra hep yapacağım, hep geleceğim, daha sık bölüm atacağım gibi bir yerden değil.
Hakikaten belki de zaman zaman o sessizliğin, o boşluğun ne kadar ihtiyaç olduğunu hatta bazen aslında bir yardım çağrısı, bir SOS olduğunu fark ettiğim için bugün mikrofonun karşısına geçtim.
Kendimi zorlamadım. Hatta bu istekliliğin, konuşmanın biraz geri gelmesini de bekledim.
Çünkü benim için bir şeyleri konuşabilmek çok uzun ve çetrefilli bir sürecin belki de sona yaklaştığına dair bir durağı, bir dinlenme tesisi.
Yani az kaldı ama şurada bir duralım, bir dinlenelim, bir soluklanalım demek.
O yolculuğun bitmek üzere olduğunu belki de kutlamak demeyeyim ama bir far evalı anmak gibi.
Çünkü artık konuştum geride kalacak ve sonrasında artık ya söylediğim anlattığım şeyleri yaşamak, hayata dökmek ya da yeni şeyler yaşamak, yeni uğruna konuşulabilecek anlara şahit olmak gibi bir ikinci destinasyon bekliyor oluyor genelde sizi.
En azından benim için konuşmanın böyle bir yeri var. O noktaya gelene kadar geçmem gereken, uğramam gereken duraklar oluyor ama bu sefer hakikaten o duraklar çok sıkılaşmaya başladı.
Hatta bunlar böyle bir duraktan ziyade teker patlar, araba durur, benzinin kalmaz, birisi otostop çeker, hava çok kötü olur bir anda gibi farklı ve gerçekten benim çok elimde olmayan şeylerin yoluma engel olmasıyla belki de o varış noktasından uzaklaşmadım belki ama farklı yollara girmek ya da hızımı yavaşlatmak zorunda kaldım.
Bu sefer açıkçası yapacağım, edeceğim, daha sık burada olacağım gibi sözler vermek çok istemiyorum.
Hatta tam da geçen bölümün açılışında bunu söylemiştim.
Sürekli çok zor bir dönemden geçiyorum diyorum ama son bir yıldır, birkaç yıldır bunu kaç kere tekrarladım.
Artık bu benim yeni normalim haline mi geldi ya da ben mi bu hayatı kendime zorlaştırdım diye.
Bu kez galiba bu evrenin bana yok her şey seninle ilgili değil Simay.
Bazı şeylerde gerçekten yapabileceğin hiçbir şey yok.
Biz sana bunu yaşatacağız.
Sen de yaşayacaksın deme şekliydi.
Dünyanın galiba gerçekten en hızlı manifestlerinden bir tanesi daha kötü ne olabilir ki diye sormak.
O zaman hayat size gerçekten bekle bekle dur.
O zaman hemen sana şunu gönderiyorum diyor sanki.
Belki sizin de karşınıza çıkmıştır TikTok'ta, Instagram'da.
Bir tane Reels görmüştüm ben de.
Hangi şarkıları dinlediğinize, yüksek sesle söylediğinize dikkat edin.
Çünkü bunlar da manifest olarak evrende duyulur diye.
Tabii bunun gerçekçiliği tartışılır ama
hani bizim de aslında her ne kadar manifest, yeni jenerasyonda hayatımıza girmiş
bizim aslında biraz yarattığımız bir kavram olsa da
bir şeyi kırk kere söylersen olur.
Ya da çok heyecanlı olduğun bir şeyi herkese anlatırsan o olmaz gibi.
Zaten yetiştirilişimizde bize öğretilmiş bazı böyle öğretiler vardı.
Biz onu sanki biraz daha upgrade ettirdik, daha modern bir hale getirdik manifest diyerek.
Böyle şeylere çok inanmam aslında.
Evet hayatımda da çok kez yaşadım.
Çok güzel bir şeyi henüz olmadan paylaştığımda elimde patladığı çok oldu.
İlişkilerde bunu çok yaşadım.
Ama bunun benim anlatma hevesimle ya da karşı tarafın nazarıyla değil,
anlattığım şeyin ya da anlatmaya değer bulduğum kişinin beni belki de biraz yarı yolda bırakmasıyla
ya da o şeyin, o insanın çok da bana uyumlu olmaması ile ilgili olduğunu düşündüm.
Çünkü bir şey senin içinse, doğruysa yanlış zaman diye bir şey çok da yoktur.
O doğruyu, o orta yolu bulursun.
Onu bir şekilde elde edersin.
Ya da belki beklediğin hızda olmaz, beklediğin kısa sürede olmaz ama seni bulur.
Yani aslında yine çok basit, çok klişe ama artık bu yaşımın da ilerlemesiyle mi alakalı ama
biraz daha gerçekten gelenekselciliğe yöneliyormuşum gibi hissediyorum.
Daha böyle annemin söylediği, anneannemin söylediği sözlere daha fazla böyle
hakikaten öyleymiş derken buluyorum kendimi.
Senin olan seni buluyor gerçekten.
O yüzden böyle ya şimdi söyledim olmadığından ziyade
ya belki de evet söylemem eğer bunun olmayışını hızlandırdıysa da
okey zaman kaybetmedim çünkü demek ki olmayacakmış demeyi öğreniyorum.
Ama yine de bu manifest dünyasında bir şeyi çok istemek, çok tekrar etmek, belki onu kafada geçirmek gibi şeyler zaman zaman böyle yaptığım şeyler, bir şeyi hakikaten çok istediğimde yaptığım şeyler.
Ama genel olarak da gün içerisinde daydream yapmayı, uyumadan önce senaryolar kurmayı falan da çok severim.
Bu benim genel olarak en büyük hobilerimden de bir tanesidir.
Ama bu manifest işine geleceksek gerçekten daha kötü ne olabilir ki dediğim anda bana evrenin, hayatın, dünyanın gerçekten kaldırabileceğimden çok fazlasını fırlattığını gördüm ve bunu hiç adil bulmuyorum.
Bunun bir artısı denebilir mi bilmiyorum ama şöyle bir tarafını gördüm.
Bir şey var mesela ortada yaşadığım ve onu sindirmem gerekiyor, onu hissetmem gerekiyor, onun üzerine belki gözyaşı dökmem, öfkelenmem, konuşmam, belli bir noktadan sonra düşünmemeye çalışmam gibi farklı farklı süreçler beni bekliyor.
Ve ben tam böyle ona hazırlanırken daha büyük bir şey hayatımda bir anda oluyor.
Bir anda bir şeyin haberini alıyorum.
Bu sefer ister istemez bir önceki olayı sindirmeye, düşünmeye, hissetmeye, onu belki böyle layığıyla gerçekten bir şekilde gömmeye çok daha enerjim, zamanım kalmıyor.
Yani belli bir noktadan sonra gerçekten şu son bir ayda, bir buçuk ayda hayatımdaki bazı durumları onlara dair hissedeceğim şeyler noktasında sıraya sokmam gerektiğini hissettim.
Önce neye üzüleceğimin, önce hangisini çözmem gerektiğinin, hangisini çözersem belki ucundan kıyısından diğerinin de çözümüne bir şekilde ışık tutarın peşine düşmeye böyle hesaplar yapmaya başladım.
Tabii ki herkesin hayatında bu oluyor belki ama bizim en azından gördüğümüz dışarıya yansıtılan bu değil.
Nitekim ben de belki bunu yapmıyorum.
İşte podcastta çok çıplak bir şekilde konuşuyorum ama kaç kişi dinliyor?
Dinlemesini duymasını istediğim insanlar duyuyor mu?
Gibi bu işin, bu hobinin de belli başta getirdiği sorular oluyor hayatımda.
Belki tam anlamıyla cevabını bulamayacağım.
Sormak da çok istemediğim doğrudan muhatabına.
O yüzden evet hani belki podcast'ı dinleyen birisi aa evet Simay bu ara zor bir dönemden geçiyor diyebilir ama gerçekten kaç kişi dinliyor, gerçekten kaç kişi kulak veriyor ama onu da bir kenara koyarsak bahsettiğim şey yani Instagram'da, Twitter'da, orada burada ya da dışarı çıktığımızda kaç tane gerçekten böyle insanların hayatında yaşadığı o acıya, o yoğunluğa gerçekten yorucu kişiyi artık böyle tarumar eden olaylara şahit oluyoruz.
Ne kadarını görüyoruz? Ne kadar mesela bugün gerçekten bizim İrem'in de canı sıkmış ya.
Bunu ne kadar Instagram'dan anlayabiliyoruz mesela?
Onun da artık böyle tabii varyasyonları var.
İşte close friends'e ekleniyoruz.
Oradan görüyoruz. Orada belki paylaşmak istiyoruz.
Onun biraz böyle etkisini görebiliriz hayatımızda.
Tamam biraz daha çıkarım yapabildim diye.
Ama o noktada bile aslında o kişiye tam anlamıyla dokunabilmek, anlayabilmek çok mümkün değil.
O yüzden ben de şimdi etrafıma bakıyorum.
yaşıtlarımın yeni heyecanlar yaşadığı, tatil planları yaptığı, ülkesine geri döndüğü, sevdikleriyle tekrardan bir araya geldiği sahneleri görürken
kendi hayatımda ben de bunları şu an sıraya sokuyor olmalıydım.
Türkiye'ye gideceğim, bir ay sonra kaç tane insanla görüşeceğim, önce kiminle görüşeceğim, nerelere gideceğim, hangi yemekleri yiyeceğim listesi yapmak isterken
kendimi bir anda bugün bu gözyaşını hangisine akıtacağım gibi daha farklı ve gerçekten beni belki de yaşadığım şeyden iyice bıktıran,
iyice çaresizliğe iten farklı bir dilemmanın içerisinde buldum.
Aranızda bunu hissedenlerin, bu anlattığım şey yakın durumlardan geçenlerin de olduğunu biliyorum.
Hatta dinlemeyip benzer şeyleri hisseden belki çok daha kalabalık bir güruh var.
Keşke onlara da erişebilsem, keşke onların varlığını görüp ben de yaşadığım şeylerin aşılabilirliğini görsem,
onlar da birisi de yaşıyor ve üzerine konuşuyor diyebilip belki de yaşadığı şeyin ağırlığını biraz olsun paylaşabilse.
Artık o kadarını tabii bilemeyeceğim.
Ama dediğim gibi, bölümün adından da anlayacağınız gibi, dünyanın en hızlı manifesti bence.
Daha ne gelebilir benim başıma demek?
Belki o yaşanacak şey yine yaşanacak.
Hayatta belli şeyler var kaçamayacağımız.
Ayrılıklar, başarısızlıklar, ölüm, bir kayıp, bir kavga, bir tartışma, hastalığı var, düşüp bir yerinizi kırmanız var, uykusuz geceler var.
Negatif bir sürü şey var zaten gün içerisinde bile karşılaştığımız ya da şimdiye kadar yaşamadıysak bile hayatın bir noktada karşımıza çıkartacağı.
Önlenemez şeyler var evet ama belki de bunların bir sırası var.
Ve biz daha kötü ne olabilir ki dediğimizde bunların başımıza gelmesine neden oluyoruz diyemem ama sanki biraz hızlandırıyoruz.
Yani bir requestte bulunuyoruz adeta ve tamam yani şuradan şu an İtalya'da Padova'da Simay başımıza en kötü ne gelebilir ki dedi.
Onun sürecini bir hızlandırabilir miyiz? Onun gelecek üç kavgası, bir ayrılığı, bir tane situation şifresi onları hemen yollayalım diyormuş gibi.
Bir anda böyle bunlar çok hızlı bir şekilde üstüme yüklendi.
Ya evet aslında 2024 hiç umduğum gibi olmadı.
Hiç umduğum gibi olmadı yani.
Ve ben artık bir şeylerden ders çıkartmaktan da çok sıkıldım.
Şimdi benim en çok derdimi annem dinliyor.
Bu konuda çok şanslı olduğumu biliyorum.
Ama onun da belki çok bilmediği ve belki de bu bölüm sayesinde öğreneceği bir şey var ki
her ne kadar her derdimi gerçekten anneme anlatabildiğimi görsem de anlatabileceğimi bilsem de ve anlatsam da ve bu anlattığım şeyleri de böyle bütün yoğunluğuyla yaşıyor oluyorum.
Yani arıyorum ağlıyorum mesela görüntülü arıyorum karşısında ağlıyorum ya da kafama en ufak bir şey takılıyor.
Anne sence ben hastalandım mı? Anne sence şuradan bir şey olur mu? Bir şey çıkar mı? gibi.
Bayağı stresli şeyleri de şak diye paylaşıyorum onunla. O da tabii ki uzaktan çocuğunun böyle yaşadığı bu zorlu süreci görüp ne yapabilirim acaba iyi mi gibi bir paniğin içerisine düşüyor.
Ama bilmediği belki bir şey var ki ben onu arayıp ağlıyorsam atıyorum akşam saat 7'de 7'ye kadar aslında onu yapmamak için kendi başıma bir mücadele vermiş oluyorum.
Artık son demlerimde son damlasında onu arayıp ben gerçekten çok kötü hissediyorum anne ne yapacağımı bilmiyorum diyorum.
Ya da filtreliyorum, sınırlandırıyorum, her şeyi onunla paylaşamıyorum.
Hani şimdi belki dinlerken burayı şey diyecek yani kızım bu gerçekten filtrelemiş halim mi?
Çünkü bu kadarı da fazla aslında.
Ama hakikaten belli bir noktada filtreliyorum.
Ya da yavaş yavaş yaşımız ikimizin de arttıkça bazı şeyleri paylaşma noktasında biraz daha seçici olmam gerektiğini de düşünüyorum.
Çünkü anlattığım her şeyin ne kadar bir arkadaş gibi dinleneceğini bilsem de bir arkadaş gibi daha böyle hafif kaldırılacağından öte onun açısından bir anne açısından çok daha böyle üzerine çok düşüneceği belki kendi sağlığına zarar vereceği bir noktaya dokunduğunu da biliyorum.
Bu da bende bir suçluluk uyandırıyor. Bu sefer sadece yaşadığım duyguları nasıl bir sıraya sokmam gerektiği bir kenara bir de ya acaba hangisini anneme anlatabilirim ki daha az üzülür çünkü elinde sonunda benim üzüntüme üzülecek gibi bu sefer farklı bir matematiğin içinde de buluyorum kendimi.
Bana hep diyor ki annem kendine bunu yapma, düşünmemeye çalış, geçecek.
Haklı, hepsinde haklı ama olay bir şeyin geçecek olması değil.
Her şey geçiyor, her şey hafifliyor.
Yas mesela küçülmüyor aslında.
Siz kendinizi büyütüyorsunuz ve yas içinizde daha geniş bir alanda yer almaya başlıyor.
Siz büyüyorsunuz aslında.
O şey sizin kalıbınızdan taşmaya başladığında baktık ki o acıyı küçültemiyoruz, törpülemiyoruz.
Kendimizi genişletmeye çalıştığımızı düşünüyorum.
Hatta bazen onu hemen yapamıyoruz ve o içimize kalıp gibi oturan negatif duygular bizi çatlatıyor.
Belli yerlerden sızıntılar yapıyor.
Belli breakdownları aslında yol açıyor.
Olay aslında benim hiçbir zaman bir şeylerin geçip geçmeyeceğine dair duyduğum bir şüpheden kaynaklanmadı.
Hiçbir zaman ya bu hiç geçmeyecek mi gibi bir soruyu yaşamadım.
Bazı şeyler çok tekrarlı olunca ya bu da beni mi buluyor yani ben ne zaman farklı bir şey yaşayacağım dediğim oldu.
Ama orada da ya durumlar aynı ama kişiler farklıydı ya kişiler aynı ama durumlar farklıydı.
Kendi içinde bile bir ying yangını bulmuştu aslında, buluyor.
O yüzden benim oradaki kaygım bu hiç geçmeyecek mi değil.
Ya ben bu geçene kadar ne yapacağım?
Yalnız olmanın, yalnız hissetmenin özellikle en ağır noktalarından bir tanesi bu.
İnsan bazen gerçekten 15-16 yaşına dönüp o aile evinde kimseye çaktırmadan aşk acısı yaşadığı, kimseye çaktırmadan arkadaşıyla yaşadığı kavganın öfkesini, kalp kırıklığını yaşadığı o günlere dönmek istiyor.
Odasında kulaklığını takıp ağlarken hadi yemek hazır çağrısını duymak, hazır bir masaya oturmak, günün belli saatlerinde her şey yolundaymış gibi rol yapmak istiyor.
Ama kendi başınıza kaldığınızda etrafınızda rol yapacağınız kimse yok.
Bu sefer aslında o küçücük birkaç saatlik bir sofraya oturup iyiyim ya bir sıkıntım yok dediğiniz o rol yapma noktasının bile bir yerde aslında yani bunun rolünü yapabiliyorsan her şey yolundaymış gibi bunu pratik de edebilirim gibi böyle alttan alta insana verdiği bir motivasyon da varmış bunu fark ettim.
Çünkü şu an etrafımda rol yapmam gereken kimse yok.
Masaya oturduğumda ya senin niye suratın asık böyle diyecek bir abim yok mesela o Türkiye'de.
Ya da kızım niye böyle yapıyorsun bak yemeğine de dokunmadın demiyor şu an annem görmediği için.
Haliyle etrafımda rol yapacak bir senaryo da olmayınca ben ve bütün bu hissettiğim acılar, üzüntüler, öfkeler
tek başına yaşadığım odayı öyle bir dolduruyor ki ya ben çıkayım siz yaşayın demek zorunda hissediyorum kendimi.
Ben kalabalık yapıyormuşum gibi hissediyorum.
İnsan bazen ya ben şu an belki somut bir şekilde ortaya bir şey koymuyorum ama
gerçekten çok çabalıyorum, gerçekten çok yoruluyorum.
Yemeğim önüme konsun, biri beni duşa soksun, biri üstümü değiştirsin,
biri beni yatırsın, biri beni uyandırsın diye bir bakım istiyor.
Kompleks şeyler, karışık duygular, karışık çözümler gerektiriyormuş gibi hissedebiliyoruz zaman zaman.
Ama şu son bir ayda belki de en çok ihtiyaç duyduğum şey birine sarılmaktı.
Yani çok dramatik olmak istemiyorum ama birine sarılmak istedim sadece.
Bir omuzda hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim.
Annem kendine bir sarıl dediğinde gücüme gitti yani.
Kendini sev, kendine sarıl, omzuna bir öpücük kondur falan hep böyle söylediğim, yapmaya çalıştığım o öz sevgiyi parlayan bir şey.
Evet ama kendine sarılacak kimsenin olmadığını hissettiğin için sarılmak o kırık parçaları yaklaştırıyor değil de
o kırık parçalar yakınlaşan yerlerinden birbirlerine batıp küçük kesikler oluşturuyormuş gibi acı da veriyor.
Ben niye şu an kendime sarılmak zorundayım ki her yerim bu kadar acırken?
Nereme dokunsam elimde kalıyor gibi bir serzenişte hissediyorum.
Serzenişte bulunamayacak kadar yoruldum aslında.
Tabii ulan ne oldu lan bu kadar yani konuşuyorsun 20 dakikadır diyecekseniz de hemen bir özet geçeyim size son bir ayımı bir monthly recap yapalım sizinle.
Önce daha çok ay ben bu ilişkiyi nasıl duyuracağım, hangi noktadan sonra duyurulur, ulan ilişki ilişki dedik ama olunca da nasıl oluyormuş hani ne insana ben evet bir ilişkideyim dedirtir ki gibi böyle sorularla daha haşır neşir olmaya hazırlanırken çok kısa sürede bir ayrılık yaşadım.
Orada bir şeylerin süreyle çok da açıklanamayacağını, böyle lisede falan şeydi ya abi iki ay çıktılar zaten ya bir şey değil falan ya da işte yedi yıldır birliktelerdi abi falan diyorsun ama çok mutlu bir şekilde ayrılmışlar.
Belki ayrıldıktan sonra glow up'larını yaşamışlar falan.
Böyle şeylerle aslında zaman içerisinde bir şeylerin zamanla çok ölçülemediğini, ölçülemeyeceğini de yine deneyimliyorsun hayatta.
ne kadar önem verdiğin, ne kadar sevdiğin ve belki de en önemlisi o insanda ne kadar hayal kurduğun,
o insanda ne kadar neleri yapabileceğini görebildiğin, o senaryoların gözüne gelebildiği noktada
ben bunu hayal edebiliyorsam gerçekleştirilebilir.
Çünkü ben neden yapamayacağım bir şeyin hayalini kurabileyim ki gibi.
Geleceğe dair seni bir sonraki güne hazırlayan, bir sonraki güne dair heyecanlandıran bir şeyin içinde oluyorsun.
O noktada bu bittiğinde sen sadece ya işte çok fazla zaman geçirmiştik, çok güzel anılarımız oldu, birlikte büyüdük gibi somut bir şeyin acısını çekemiyorsun belki ama
abi çok güzel şeylerin hayalini kurmuştum ben deyip hani böyle oraya bir şeyi gömemediğin içi boş bir mezarın başında bir cenaze töreni düzenliyorsun.
Oraya koyabileceğin şeyler yok şunu da yapmıştık şuraya da gitmiştik gibi ama şunu da yapabilirdik bunu da yapmak istemiştim buraya da gitmek istemiştim bu insanla da tanıştırmak istemiştim gibi yaşayamadığın şeylerin yasını tutmaya başlıyorsun bu sefer ve tabii ki bunun böyle farklı seviyeleri var işte kendini suçluyorsun karşı tarafı suçluyorsun özlüyorsun öfkeleniyorsun bir her şeyi çok pozitif görmeye başlıyorsun ulan çok mu yanlış bir karardı diyorsun.
Sonra bir tarafın yok yok çok doğruydu falan böyle kendinle sürekli bir 32. gündesin yani.
Ve Mehmet Ali Brand da sensin.
Kapışan iki insan da sensin.
Hem moderatörüsün duygularının hem de kendine karşı kendini savunan bir taraftasın.
Bunu tam yaşarken hiç beklemediğim bir kayıpla yüzleştim.
Bunu nasıl atlatacağım?
Yani hiç bunun bende teorik bilgisi de çok yoktu.
Pratiğe zaten dökememiştim.
Neden dökmek istesin insan bir kaybı?
Ben şimdi bununla nasıl başa çıkacağım?
Ya da insan bunu nasıl zaten pratik eder ki gibi çok daha farklı sorular bu sefer hayatıma bir anda dahil oldu.
Çünkü benim hayatta bazı acıları yaşamakla ilgili şöyle bir benzetmem var.
Bir şeyler yaşadıkça onlara alışacağımız anlamına çok da gelmiyor.
Hatta yaşadıkça tükeniyoruz aslında.
Biraz daha alışkanlık kazanmak yerine kendimizden eksiliyoruz.
Mesela hiç hayatınızda bir penisilin iğnesi olduğunuz mu bilmiyorum. Çok hakikaten acılı bir anda böyle bütün bacağı kalçayı uyuşturan üzerine basamadığınız çok güçlü bir ilaç.
Benim böyle hastane deneyimlerimde ya acıyacak mı dediğimde hemşirenin valla acıyacak biraz biraz yakacak dediği hani o yok canım sinek ısırığı gibi derler ya genelde öyle olmasa bile sen o yalana inanırsın.
Hakikaten çat diye valla yakacak biraz dediği ilk ilaç deneyimimdi ilk iğne deneyimimdi.
Onu yaşadım. Hakikaten böyle bütün bacağım uyuştu, yandı gitti falan. Sonra tabii belli bir süre sonra bir daha böyle bir hastalandım. Bir daha bana bir penisilin iğnesi yapılacak falan. Orada ben bunu zaten yaşamıştım. Nasıl bir acı olduğunu biliyorum. O yüzden bu sefer daha az acıtacak gibi bir şey yaşamıyorsun.
Aksine hakikaten cahillik mutlulukmuş belki de.
Onun ne kadar acıttığını bildiğin için o sedyeye daha korkarak yatıyorsun.
Abi çok acıtacak bu ya çok yakacak şimdi falan diyorsun.
Halbuki belki onu hiç yaşamadığındaki halin çok daha cesurdu.
Ne olabilir ki lan sinek ısırığı gibi diyorsun yatıyorsun sedyeye.
Ama ne kadar acıttığını deneyimledikten sonra ikinci, üçüncü, onuncu iğnende kolaylaşmıyor yani o sedyeye yatman.
Hayatta böyle acılar var gerçekten.
İşte birini kaybetmek belki de bunlardan bir tanesi.
Nasıl baş edeceğini bilmiyorsun ben de bilmiyorum.
Ve uzakta olmanın ilk kez bu kadar somut bir şekilde yalnızlaştırdığını o yalnızlığı hissettim.
Yani bir odada yalnız kalmak bu kadar mı insana duygusal anlamda kalabalık hisseder?
Halbuki şöyleymiş yani senin yanında olan her insan sanki açık büfeden bir tabak yapar gibi kendine senin bir duygunu üstleniyormuş da.
sen o yüzden etrafın kalabalıklaştıkça belki de hafif hissediyormuşsun gibi
sanki bütün o duygular bir açık büfe gibi önüme dizilmiş
ama sadece ben varım ve bozulmadan hepsini tüketmek zorundayım gibi
o yalnızlığın çok hakikaten yorucu bir tarafıyla karşılaştım.
Çok yalnız hissediyorum kendimi.
Şimdi tabii sorumluluklar azaldı biraz.
Yazdan çok beklentim vardı.
Hani şuraya giderim şunu yaparım gibi değil ama
işte eski bölümlerde de birkaç bölüm önce de söylediğim gibi
yazdaki simaya dair çok fazla beklentim vardı.
İşte İtalyancayı tamamen halledeceğiz.
Teze odaklanacağız.
Şuralara gideceğiz.
Spora devam edeceğiz.
Çalışacağız.
İş arayacağız.
Okey.
Bunları yapmaya mental bir gücüm yok.
Çünkü bunlar ne zaman başlayacağı ve ne zaman biteceği benim elimde olan şeyler.
Ve kendimi zorlayamıyorum.
İlk defa ulan keşke okul olsaydı, keşke bir sınav olsaydı da
başka şeylerin sorumluluğu üzerime yüklendiği için onlara odaklanıp şu an mücadele etmek zorunda kaldığım şeyleri düşünmek zorunda olmasaydım, öteleyebilseydim dedim gerçekten.
Zorlandım yani.
Çünkü hiçbir şey yok, okul yok, havalar çok sıcak, bir yere gitmeye bir enerjim yok.
Herkes dağıldı, ya tatile gitti, ya memleketine döndü.
Yalnız başıma, halbuki ne kadar da böyle oh şöyle bir kafa dinlerim dediğim bir şey benim için bir korku filmine dönüştü.
Bir şey izleyememek, bir müzik, bir şarkı dinleyememek, artık bana keyif veren şeyleri yapamamak, kendime bir yemek hazırlamaktan, kendimi bir duşa sokmaktan, 10 dakika kendi düşüncelerimle duşta kalmaktan bile aciz bir hale geldim zamanla.
Hani yatağıma uzanıp bir elimde telefon böyle ekranı kaydırırken, diğer tarafta bilgisayarda, arka planda bir tane konfor çoğum açıkken bile o düşüncelerden kaçamazken 10 dakika hiçbir şey dinlemeden, duymadan, telefona bakmadan duş almak bile bir işkenceydi benim için.
Yemek yaparken böyle sürekli podcast dinlemek.
Mesela ben hiç podcast dinlemem.
Podcast yapıyor olmama rağmen dinlemem.
Hayatımın en çok podcast dinlediğim dönemine girdim.
Sabahtan akşama kadar kalkın podcastini dinliyorum.
Abi 40 dakika 50 dakika Allah aşkına ne kadarsa konuşsunlar da ben bir kendimden uzaklaşayım artık noktasına geldim.
Böyle anlarda ikiye bölünmüş gibi hissediyorum.
Bir tarafım bunların hepsiyle mücadele eden o simayeden uzaklaşmak isterken diğer tarafım
Ama çok yalnız hissediyorsun bana biraz destek olur musun diyor. Böyle karşılıklı kendimle Tuğba Özay'ın Atatürk'ün resmiyle fotoğraf çekilip çok dertleşti çok delüzyonu gibi gerçekten ne derdin varmış Besimay diye arada kendimle karşı karşıya oturup böyle dertleşmem gerekti.
Hiç istemedim, diğer tarafımın çok ihtiyacı vardı falan neyse.
Tamam hadi konuşsun falan.
Gerçekten yorulmaya başladım.
Duygularımı, düşüncelerimi hep konuşuyordum ama yazmaya başladım.
Paylaşmadığım, paylaşmayacağım kişiye özel böyle birine derdimi anlatır gibi kendi kendime podcastlar kaydetmeye başladım.
Sonra sen bunu gidip bu insanla konuşamıyorsan ama oturup yarım saat podcast gibi kaydediyorsan bunda da bir sebep vardır.
Gidip neyi seni konuşmaktan alıkoyuyor, onu düşün diye.
Bu sefer düşünecek daha kompleks şeyler bulmaya, o ilişkileri daha fazla didiklemeye başladım.
Böyle yani kendimle gerçekten çok da mutlu olmadığım bir ev arkadaşlığı yaşıyor gibiyim.
Orada böyle bir yılın sanki bulaşık birikmiş, çöpler birikmiş.
İki tarafta nasılsa diğeri halleder diyor, kimse yapmıyor.
Böyle kendi iç dünyamı bok götürüyormuş gibi hissediyorum.
Tek başına baş etmek bir şeylerle, her şeyle insanı insan ilişkilere dair de umutsuzlaştırıyormuş.
Onu fark ettim.
Ben her şeyle tek başıma baş edeceksem, buradaki her şeyi bu arada şeyde yapmak istemiyorum.
Arkadaşlarım çok yanımda oluyor falan.
Bu yatsınamaz bir gerçek.
Dönemsel bir yalnızlıktan, belli bir dönemde birçok yoğun duyguyla tek başına mücadele etmekten bahsediyorum.
ki hiç kimsenin yanında olmadığı durumlar yaşayanlar da vardır aramızda.
Ne kadar zor bir şey yapıyorsunuz hakikaten.
O tek başına bir şeylerle mücadele etme durumunda artık şey oluyorsun.
E insan ilişkileri böyle mi?
Yani o zaman ben neden mesela bir aşk yaşamak istiyorum?
Eğer yanımda bir insanı göremeyeceksen, o omuzda ağlayamayacaksan,
o sırt sıvazlanmayacaksa ben tek başıma kalayım.
Bir insanı sevmeye, bir insanın problemlerini dinlemeye, ona yardımcı olmaya mesai ayırmayayım o zaman diyorsun.
Buna tamam dediğinde o yalnız insan, ıssız adam olduğunda hayatın tadının tuzunun çok olmadığını görüyorsun.
İnsan o heyecanı, yaşadığı her şeyi katmerlice güzelleştiren, kötü şeyleri de bir o kadar azaltan bir insan istiyor yanında.
Ama onu göremiyorsun.
Abi acaba gerçekten biz yalnız doğup yalnız mı öleceğiz gibi.
Yine böyle çok geleneksel, çok yetişkin öğretilerine sırtını yaslıyorsun.
Annem hep diyor etrafında insanlar da olsa yalnızsın.
Ben de diyorum ki hayır öyle değil, öyle olmayacak.
Ben yalnız olmayacağım falan.
Ama haklı çıkmasından da korkan bir tarafım var.
Ya neden bütün bunlar benim başıma geliyor ya?
ben ne yaptım bunları hak edecek gibi bir isyanda kesinlikle değilim.
Bunun diğer tarafından bakmaya başladım.
Ben iyiyiz de abi iyi olmanın ödülü ne?
Hani herkes kalbinin ekmeğini yiyordu?
Hani herkes kendi gibi insanlarla karşılaşıyordu?
Hani nerede?
Yani karma diye bir şey varsa ben niye buradayım gibi sorular sormaya başladım ben de.
Çok fazla sıza dinliyorum bu arada.
Belki de o yüzdendir.
Hani gerçekten abi karma diye bir şey varsa biz niye buradayız?
Yani iyi biriysek ödülümüz nerede? Hani yani bizi üzenler niye mutlu? Niye bizi üzenler Yunan adasında? Niye bizi üzenler Alaçatı'da falan gibi? Anlar yaşıyorsun. Ulan bu çok kötü bir insan değil miydi ya lisede? Nasıl şimdi 20 tane arkadaşıyla bachelor party yapıyor falan gibi sorular soruyorsun.
Sonra belki de sosyal medya gerçek değildir falan diye kendini avutuyorsun ama dışarıya öyle yansıtacağın sahte bir mutluluk bile bulamadığında belki işte diyorsun yani işte Instagram'da gördüğün her şeye inanma canım yani adam Antalya'da sahilde konserde diye çok mu mutlu demek nereden biliyorsun ki diyorsun.
En azından yansıtacak bir şey var ben de o da yok.
Sahte bir mutluluğu bile yaşayamaz olduk gibi bir isyana kapılıyorum.
İlk kez böyle geçen hafta yatağımda yatıp hıçkıra hıçkıra ağladım.
Bütün günü Anuk'la geçirdim arkadaşımla.
Bana böyle bebek bakıcılığı yapıyor.
Beni dışarı çıkartıyor.
İşte kahvaltı ediyoruz, kahve içmeye gidiyoruz.
Birlikte kitap okuyoruz, birlikte ders çalışıyoruz.
Ben hiçbir şeyi tek başıma yapabilecek bir kapasitede değilim o an.
Sonra işte ne yapmak istersin?
ya ben artık tamam gideyim.
Senden aldığım bu enerjiyle bir yalnız başıma kalmaya çalışayım.
Tamam okey bir şeye ihtiyacın varsa söyle.
Kız evden çıktı.
Ben baş edemedim yalnız kalmakla.
Yani ulan taşıdığımız şey ne kadar ağırmışı.
Ucundan tutan insan sahneyi terk edince fark ettim.
Üstüme üstüme geldi ve iki sene sonra belki de ilk defa
ben niye buradayım diye sordum kendime.
bu kadar yalnız hissedeceksem, kendime sarılmak zorunda kalacaksam, ben niye buradayım?
Yani İtalya'da kalacağım.
Ya yaşadığım şeylerden burada kalmaya yatırım yapabileceğim sorumlulukları da gerçekleştiremiyorum.
İş arayayım, tezime bakayım, İtalyanca öğreneyim.
Bunları da yapamıyorum.
Kendimize iyi bakalım, markete gidelim, yemek yapalım, yataktan çıkalım.
Şöyle bir etrafın tozunu alalım.
Ona da gücüm yok.
Hadi spora gidelim, iyi gelir.
Ya ben tuvalete yürüyemiyorum.
Koşu bandına mı çıkacağım?
E ne yapacaksın? Ben niye buradayım?
Şimdi inanın bana çözümün şak diye Türkiye'ye dönmek olduğunu bilsem vereceğim yani.
O son dakika biletine vereceğim yani 300-400 euro neyse şak diye vereceğim gideceğim yani.
Kendimi Türkiye'de hayal ediyorum.
İstanbul'da, Aydın'da.
Magic is gone.
Ay hiç hissetmiyorum.
Şöyle bir annemin dizine yatayım iki ağlayayım geçer.
Ya tabii ki çok iyi gelecek ama yok.
Hani bu böyle şey.
40 derece ateşle yanarken artık aldığın parolun ne işe yarayacağını düşünüyorsun?
Yani yaramayacak daha büyük bir şey lazım.
Arkadaşlarımın yanına gideyim onlarla sosyalleşeyim.
Elinde sonunda gece yatağa kendi başına gireceksin.
O zaman ne yapacaksın?
O böyle gerçeklikten kaçmak için yattığım uykular beni rüyalarımda da yakalamaya başladığında,
gerçek hayatta kaçtığım şeyler uykularımda da bana musallat olmaya başladığında artık uyku da uyuyamaz oldum.
Kendimi ilk defa çok yurtsuz hissettim. Doğduğum, geldiğim yere dönmek ait hissettirmiyor. Uğruna bir sürü şeyi geride bıraktığım yerde olmak da ait hissettirmiyor. Kendi iç dünyama hiç dönemiyorum. Orada zaten felaket bir savaş var. Uyanmak of yine bir günü mü geçireceğiz yapıyor.
Tam güne alışıyorum, gecenin karanlığı bu sefer bir kasvet getiriyor.
Yani 24 saatin her anımı kaçacak delik aratır bir insana.
Böyle bir şeyin içindeydim.
Böyle bir şeyin içindeyim hatta hala.
İçindeydim demek için hala çok erken galiba.
Böyle yardım istemenin de garip bir şekilde bize o kendi başının çaresine bakacaksın,
kendi ayaklarının üstünde duracaksın öğretisi, o kültür zaten kanımızda var.
Bir de üstüne yeni dalga feminizmin getirdiği ben bağımsız bir kadınım kendi ayaklarımın üstünde de duracağım idealistliği de böyle birleşince çok böyle benim hakikaten yardıma ihtiyacım var diyemiyoruz.
Orada kendimizle çok çelişen bir şey olduğunu düşünüyorum.
Birinin yardıma ihtiyacı olduğunda ona diyoruz ki söyle.
Yardıma ihtiyacın olduğunu söylemek çok normal.
Sosyal bir destek istemek çok normal.
Tabii ki bana yük olmuyorsun.
Tabii ki yanında olacağım.
Hakikaten yük olduklarını hissetmiyoruz mesela.
Ama işkendimize geldiğinde benim yardıma ihtiyacım var diyemiyoruz.
İlla biri sorsun istiyoruz.
Bu biraz o annenin sadece önemli bir misafir geldiğinde açtığı misafir odası ya da misafirleri gelince çıkarttığı yemek takımına benziyor.
Ne diyorsun ya biz niye bunda yemiyoruz?
Biz niye bu odada oturmuyoruz?
Neden kendimizi diğer insanlardan kayırıyoruz?
Neden başka insanlara yardım etmek konusunda bu kadar cömertken kendimize yardım etmekten bahsetmiyorum çünkü bu her zaman mümkün değil.
Yardımı isteyemiyoruz.
Böyle bir sıkıntı var.
Bunun da zorluğunu yaşıyorum.
Benim çok yardıma ihtiyacım var diyemiyorum.
Dersem alabileceğim bir redden belki de çok korkuyorum.
İnsanlara yük olmaktan çok korkuyorum.
Diğer tarafım diyor ki sen bunları yaşamak mı istedin?
Yani bunları sen mi yaptın?
Hayır ama isteyemiyorsun işte.
Hatta belki çok sevdiğin bir insandan destek istediğinde ve o sana bunu veremezse, yanında olamazsa
o insana karşı umudunu, inancını kaybetmemek için, hayal kırıklığına uğramamak için
kırılmamak, kızmamak için
hiç istememeyi tercih ediyorsun.
Çünkü istersen ve olmazsa
bir şeyleri yeniden değerlendirmek zorunda kalacaksın
belki de o ilişkiye dair.
Ben sormayayım, hem kendi kendime yetmeyi öğreneyim
hem kimseye yük olmayayım
hem de olası bir hayal kırıklığından kaçınayım.
Çünkü şu an ihtiyaç duyduğum en son şey
bir de bir arkadaşlığın yasını tutmak diyorsun.
İşte benim daha kötü ne olabilir ki
serzenişimin evren tarafından bir manifest gibi görülüp
hıp hızlı bir şekilde karşılık bulması buydu arkadaşlar.
Çok basit bir öğreti var belki.
Çok gelenekselleşmiş bir söz, bir atasözü.
Ölenle ölünmüyor.
Ama Büyükhebablıkada da diyor olanla olunmaz.
Hadi bakalım şimdi çık işin içinden.
Ölenle ölemiyorsun, olanla olamıyorsun.
E biz ne yapacağız?
Bu kendi kendine yetme mevzusu insan bunu istediği zaman olmalı.
Yeni bir dili öğrenmek gibi, yeni bir hobi edinmek gibi, bir kursa yazılmak gibi.
Ben kendi kendime yetmeyi öğreneceğim ama hayat seni kendi kendine yetmeye mecbur bıraktığında isyan edesin geliyor.
Abi ben madem kendi kendime yeteceğim biz niye dünyada 8 milyar insanız ya?
Ha tabii şöyle bir şey de var.
Bazı acıları paylaşıyorsun, konuşuyorsun, dinleniyorsun, anlaşılıyorsun falan ama o insanlar daha ne yapabilir?
Senin anlatman evet bir yerde iyi geliyor ama hala mesela ben bir anda ağlarken buluyorum kendimi.
Gördüğüm bir şey beni tarumar ediyor. Bu aralar hayatımda her salı günü mesela beni tüketiyor. Kendime bakmaya çalışıyorum çünkü yaptığım bir meslek de var. Kendime iyi gelmeye çalışıyorum çünkü yapmam gereken şeyler var. Bir yerden sonra başlayacaklar yani onlar da deadline'larıyla gelmek.
Kendime borçlu olduğum bir hayat var, insanlara karşı sorumluluklarım var falan ama yasın, üzüntünün, kaybın ne kadar süreceğini ve seni hangi anlarda yakalayacağını bilmiyorsun.
Bir anda böyle insanın karnına giren bir ağrı gibi.
Ne yedim de tetikledi, bilemiyorsun.
Daha önce hiç karşılaşmadığım bir şey.
Ne zaman geleceğini bilmiyorsun, seni korkutuyor.
Olur olmadık bir yerde yine bu sancı girerse diye.
Mesela bu düşünceyle 10 gün falan çıkmadım evden.
Kimseyle görüşmek, konuşmak çok istemedim, yapamadım.
Çünkü her an parçalanabilirim, her an ağlamaya başlayabilirim ya toparlanamazsam.
Hiç kalkmayayım, hiç kımıldamayayım.
Bu pozisyonda böylece o korkunç düşüncelerin, duyguların ben görünmezmişim gibi kıpırdamadıkça
beni es geçmesini bekleyeyim gibi.
Belki de kendimi o hissettiğim yalnızlığa karşı bir antrenmana da soktum.
Yapamadım. Bana göre değilmiş.
O yüzden galiba en çok böyle anlarda biri tarafından tüm güçlülükle sevilmek, sarılmak, kucaklanmak, belki çok bencilce ama ben bunu yapabiliyorsam, yapmaya hazırsam talep etmek de belki bir o kadar normal ya da benim bu vericiliğim karşı tarafın bencilliği olmuyorsa benim beklentim de bir bencillik olmamalı diyerekten birinin benim acılarımı paylaşmasını istiyorum.
Çünkü o ne kadar paylaşılırsa o kadar azalacak, o kadar hızlı geçecek. Ben o kadar iyi, mutluluk veren şeyler yapmaya motive olacağım ve bu sefer o insanla mutlulukları da paylaşabileceğim.
Biraz yani aslında bir alışveriş var oradan. Bir karşılıklılıktan bahsetmiyorum. Kötü günümde yanımda oldun ve bu iyi günleri hak ettin gibi bir yerden bahsetmiyorum.
Ama orada bir insanın varlığının ne kadar kolaylaştırıcı olduğundan bahsetmeye çalışıyorum.
Yalnızlığın ne kadar kalabalık olduğunu, insanı ne kadar köşeye sıkıştırdığını, nefessiz bıraktığını, ben buradan bir an önce çıkmak istiyorum diye o duyguları yara yara, omuz ata ata ve üstündekileri de kaybetmeden, çaldırmadan, o iki üç parça güzel duyguyu da kendi içinde tutarak böyle oradan sıyrılmaya çalıştığını gördüm.
Gördüm. Sanki duygusal anlamda Beylikdüzü Metrobüsü'nde gibiyim bir aydır. O kalabalıkta böyle hem ineceğiniz durağı kaçırmamak, hem hangi durakta olduğunuzu görmek, hem de yorgun bir günün ardından böyle şöyle bir gözünüzü kapatıp yer bulabildiyseniz orada oturmak ya da sırtınızı cama yaslamak istersiniz ama kalabalıklaştıkça içerisi siz arkada kalırsınız ya,
Ya lan şimdi durağı kaçıracağım, şimdi ya sıkışıp kalırsam diye hep kendinizi tetikte hissedersiniz.
Tam olarak böyleyim.
Hakikaten çok güzel açıklayabilirmişim gerçekten 40 dakika konuşmak yerine.
Duygusal anlamda Beylikdüzü Metrobüsü'ndeyim.
Umarım ineceğim yeri kaçırmam.
Umarım kaçırırsam da indiğim durağın dönüşü kolaydır.
Çünkü gerçekten nereye gittiğini bilmiyorum.
Bu da öyle bir bölümdü.
Kendimin çok yanında olamadım bu dönemde.
Ama hep başkalarını affedecek değiliz.
biraz da kendimize tolerans göstermemiz
lazım ama siz siz olun
lütfen evrene
en kötü ne olabilir ki daha kötü ne olabilir ki
her kötü şeyde beni buluyor
demeyin valla buluyor
o yüzden belki de en çok bu bölüm
umutsuzluğa alışmayın
yatağa küs girmeyin hepimizin bir yarını var
bakalım belki yarın
içinizden birinin o günü olur
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
