
dostum inan senin negatifliğine ihtiyacım yok
23 Kasım 2024 · 36 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Transkript
Herkese merhaba.
Umarım her şey yolundadır.
Bugün o klasik Sen o kız değil misin? hoş geldiniz açılışıyla bu bölümü başlatmak istemedim nedense
Siz yine de hoş geldiniz
Bugün bölümünde adından anlayacağınız üzere bize biraz negatif basan insanlar hakkında konuşacağız
Ama önce nasıl bu konuda karar kıldığımı anlatsam daha iyi olacak diye düşünüyorum
İki gün önce Almanya'dan döndüm
Bir haftalık bir solo tripteydim
Üç gün Münih'te üç gün Berlin'de geçirdim
Ve bu benim ilk Almanya ziyaretimdi. İnanılmaz derecede keyif aldım ve son dönemde aslında yaşadığım yerde kendimi ne kadar yalnız hissettiğimi, ne kadar buraya ait olmaktan uzak hissettiğimi çok sık dile getiriyorum.
Kendinize zaman geçirmekten keyif almak aslında bunu ne kadar yapabildiğinizle ilgili.
Bu kendini sev, kendinle randevulara çık, kendinle olmaktan keyif al zırvalıklarının söylendiği kadar kolay olmadığını düşündüğümü zaten geçtiğimiz bölümde de biraz dile getirmiştim.
Aslında insanın kendiyle zaman geçirmesi biraz matematik geometri çözmek gibi bir şey.
Hatırlıyorum ki böyle belki 9-10 yıl önce artık gerçekten matematik geometri sorularını çözebildiğim zaman onlardan keyif almaya, onları bir bulmaca gibi görmeye başlamıştım.
başlamıştım. Bence insanın
kendiyle zaman geçirmesi de böyle.
Onu yapabildiğiniz, çözebildiğiniz
takdirde keyif verici bir
duruma dönüşüyor. Onun dışında aslında
o kadar da kolay bir şey değil.
Hatta çoğu zaman can sıkıcı da
olabiliyor. Sanırım bu tek başıma
çıktığım Almanya tatilinin bana
en iyi gelen taraflarından bir tanesi
tam da böyle bulunduğum
şehirde kendimi çok yalnız, çok
sıkkın hissederken ve buraya
kendi öz irademle gelmişken
farklı bir yerde de
bana iyi gelebileceğini yeniden keşfetmemi sağlaması oldu.
Çünkü aslına baktığımızda burada belli benzer insanlarla kuşatılmış durumdayım.
Bu hepimiz için böyle.
İçinde bulunduğumuz şehir, ortam, çalışma ortamı, okul ortamı belli başlı insanlarla kuşatılmış şekilde
ve aslında belli noktalarda birbirinden çok farklılaşsa da birbirine çok benzeyen insanlarla çevriliyiz.
Ve haliyle bazı girişimlerin ne kadar farklı insanlarla olsa da benzer sonuçlar vermesi çok da şaşılacak bir şey değil aslında.
Ben biraz artık bu durumun sorun bende mi kısmındaydım.
Ama fark ettim ki üzerinde kontrolümün olmadığı bir başka etmen var ve bu da bulunduğum yer.
Belli bir kültürle yetişmiş, belli benzer aile özellikleriyle yetiştirilmiş insanlarla görüştüğünüzde
çok da benzer noktalardan hayal kırıklığına uğramak, çok da benzer noktalardan ortada bırakılmış hissetmek aslında işten bile değil.
O yüzden tam da böyle acaba etrafta bana göre bir insan yok mu düşüncesine kapılmak üzereyken, hatta kapılmışken
belki de ben bana göre bir yerde değilim düşüncesini görmemi sağladığı için bu teklif seyahatim bana gerçekten çok büyük, çok yeni ufuklar açtı.
Napoli'yi ne kadar sevdiğimi biliyorsunuz.
Orada ne kadar kendimi evimde hissettiğimi, ne kadar ait hissettiğimi.
Ve bu duygu aslında beni 3-3,5 yıl önce harekete geçiren,
ben bir şekilde orada yaşamıyorsam da oraya daha yakın yaşayacağım dedirten
ve bugün bu içinde sıkıldığım, bunaldığım,
2 yılı tamamladıktan sonra galiba buradaki vadem doldu dediğim şehre
beni getiren en temel etmendi.
O yüzden yeni bir şehirde de benzer duyguları hissetmek, ben burada da yaşarım aslında ya da ben buraya da biraz ait hissediyorum demek beni heyecanlandırdı.
Çünkü insanın alabileceği en büyük feyzin, en büyük ilhamın geçmişte kendi yaptığı, başardığı şeyler olduğunu düşünüyorum.
Geçmişte yaptığınız bir örnek yoksa bile elinizde insanın kendine güvenmesi, ben bunu istiyorum diyebilmesi zaten çok kıymetli.
Ama bir de elinizde eğer geçmişte bununla benzer yollardan yürüdüğünüzü düşündüğünüz durumlar, olaylar varsa yapabileceğinize dair inancınız çok daha artıyor.
Olumsuzluklar ne kadar artarsa artsın etrafınızda belki ulaşmanız biraz zorlaşacak ya da zaman alacak ama bu yine de gerçekleştirebileceğiniz gerçeğini bence değiştirmiyor.
Biraz daha pozitif bir insan oldum yoksa kaderci bir insan mı oldum bilmiyorum ama ben gerçekten bir insanın bir şeyi yeterince isterse yapamayacağını çok da düşünmüyorum.
Ya istemeyi bırakmıştır ya karşısına daha çok istediği yeni bir opsiyon çıkmıştır ya da artık eskisi kadar istemiyordur.
Ona eskisi kadar enerji harcamak içinden gelmiyordur.
Ama birinin bir şeyi ne kadar isterse, ne kadar zor ya da geç güç olursa olsun ona erişebileceğine dair bir inanç var benim içimde ve benim hayatımda bu şimdiye kadar böyle oldu.
Zamanında şans olarak nitelendirdiğim, insanlar takdir ettiğinde çok mütevazı, çok böyle alçak gönüllü olmam gerektiğini düşündüğüm birçok şeyi yaşım büyüdükçe ve insanlar karşıma negatif cümlelerle çıktıkça savunmaya başlarken buldum kendimi.
Bu Almanya geziminün minih ayağında da çok eğlendim.
Tek başımaydım.
Yine tabii iki şehirde de arkadaşlarımla görüştüm.
Yeni insanlarla tanıştım ama Berlin kısmı benim için gerçekten çok farklıydı.
Kendimi oraya çok ait hissettim.
Daha adımımı attığım ilk andan itibaren her şey benim için çok sinematikti.
Çok romantize edilmeye hazırdı ki biliyorsunuz zaten bunu yapmak için ekstra bir çaba harcamama genellikle çok gerek olmuyor.
Ama şehrin soğukluğuna, karmaşasına, keşmekeşliğine rağmen etrafımda benim gibi bir yerlere yetişmeye çalışan,
çıkış noktası ve bir varış noktası olduğunu düşündüğüm insanların olduğunu görmek bana çok iyi geldi.
Çünkü şu an yaşadığım şehir o kadar sakin, o kadar düzenli ve hatta o kadar tek düze ki,
sanki böyle ben bir şeyimi kaybetmişim, çantamın içindeki her şeyi kaldırıma dökmüşüm ve büyük bir panikle onu ararken,
insanlar yanımdan geçip gidiyor ve kimse bana elini bile uzatmıyormuş gibi hissediyorum.
Ve bu arayışı yaşayan, bu paniği yaşayan tek insan benken nasıl bir insan bile yardım etmez diye
zaman zaman da kendi kendime hayal kırıklığını uğratıyorum.
Ama daha büyük, daha kaotik bir şehirde hem eşyalarını yere saçmış bir şeyler arayan tek insan siz olmuyorsunuz
hem de insanlar yanınızdan öyle de geçip gitmiyor.
Ya da geçip giderlerse onların da bir paniği, acelesi olduğunu düşünebiliyorsunuz en azından.
O yüzden kendimi bulunduğum yerde çok dışlanmış, buraya hiç ait olmayan yabancı böyle canavar gibi bir şey hissederken Berlin'de nedense kendime ait insanlarla kuşatıldığımı hissettim ve bu da çok iyi geldi.
Bir anda böyle kat ettiğim yolları sanki bana küçük bir fragman izletir gibi yeniden hatırlattım.
Hayat dediğin ortalama 70 yıllık bir me-timedir bölümümde de söylemiştim ki.
sanki yaptığım birçok şeyin içinde aslında bana yaşatılan şeyleri bir şekilde telafi etme çabam var.
Ya da bir önceki bölümde ondan bir önceki bölümde söylemiştim tam hatırlamıyorum.
Bir şekilde yaptığım her şey keza bu Almanya seyahatimde sanki bir yalnızlığı kompansa etmek
bir şeyle başa çıkamadığım için burada en azından onları odamda bırakıp bir süreliğine buradan uzaklaşmak gibi bir amaç taşıyordu.
Ama hakikaten ayak bastığım andan itibaren, kendi alanımdan çıktığım andan itibaren bir şeyleri sadece kendi istediğim gibi, ben istediğim için yapmak bana çok dinlendirici geldi.
Bazen arkadaşlarınızla da planlar yaparsınız, bazen arkadaşlarınızla da seyahate çıkarsınız ama
herkesin isteklerini bir ortak yol bularak yapmaya çalışmak gibi bir faktörle de mücadele edersiniz.
Tek başınız olduğunda bu çok söz konusu olmuyor.
Gitmek istediğiniz bir yere gitmiyorsunuz mesela ama siz iptal ettiğiniz için,
siz yorulduğunuz için, siz vazgeçtiğiniz için oluyor.
Kimseye gönül koymuyorsunuz.
Yorulduğunuzda yoruldum diyebilmek, ben burada oturmak istiyorum dediğinizde oturabilmek
insana gerçekten bir güç kazandırıyor ve kendi istediklerinizi yapmak da
kendinizle biraz daha iyi anlaşmanızı, kendi kendinizin sempatisini kazanmayı sağlıyor bence.
Yani Berlin'e ayak bastığımdan beri hiç durmadan Almanca rap ve tabii ki Ezhal dinliyorum.
Çok uzun zaman olmuştu bu eradan uzaklaşalı.
Kendimi böyle garip bir şekilde çok triplerde hissettim.
Yani böyle sokakta yürüyüşüm bile değişti falan.
Bir de ben böyle garip bir şekilde bu tarz seyahatlerde yanıma da çok kıyafet alamadığım için
elimdekilerle hep çok güzel bir şey yarattığımı düşünürüm.
Böyle bütün dolabın önünde her şey önüme dizilmişken
o kadar güzel kombinler yapamam ama
iki kazak bir pantolonla bir gün saçımı örerek
bir gün atkımı farklı şekilde takarak
kendimi yansıtmaya çalışmanın bir yolunu bulurum aslında.
O noktadan da bana kendimi çok tutumlu hissettirdi.
Elimdekilerle neler yapabileceğim yetisini
iki üç tane kazaktan çıkartabilecek noktaya geldiğimi hissettim.
Tabii derseniz Simay bunu nasıl hayatımızda bize negatif basan insanlara bağlayacaksın?
Benim konuları birbirine bağlama yetimi çok da küçümsemeyin biliyorsunuz.
Artık bunun biraz profesörü olduk.
Kaşarlandık bu konuda.
Bu Berlin geziminde çok tatlı insanlarla tanıştım.
Ve bir tanesiyle böyle bir iki gün geçirme şansım oldu.
Günün belli saatlerinde buluşsak da bana çok güzel bir şekilde etrafı gösterdi.
Birlikte plakçılara girip plakçılarda istediğimiz plakları dinledik kulaklığı takıp dans ettik.
Benim çok böyle belki tek başıma olsam bulamayacağım lokal barlara şarapçılara gittik.
İnanılmaz eğlendim.
Çok güzel sohbetler ettik.
Ve ister istemez o heyecanımı paylaştım arkadaşımla.
Dedim ki yani ben burada yaşamak istiyorum.
Ya ben burada bir süre en azından yaşayacağımı görebiliyorum.
Ve şununla karşılaştım.
Bunun kesinlikle kötü niyetli olduğunu düşünmüyorum.
Ama bir şeyin kötü niyetli olmaması onun sizin canınızı sıkabileceği gerçeğini de değiştirmiyor.
Ve bu noktada her etkinin bir tepki doğurabileceği de karşı tarafın sorumluluğunda aslında.
Ben de duyduğum her cümleyi sırf karşıdaki bu fikrini beyan edebiliyor diye bağrıma basmak zorunda değilim.
Şöyle bir cümleyle karşılaştım.
Berlin çok kalabalık, çok yoğun, kiralar çok pahalı, ev bulmak çok zor.
Bunu hep duyuyordum.
Bunu buluştuğum diğer arkadaşlarımdan da duydum.
Ama bunu ben bir Alman'dan duyduğumda doğduğu büyüdüğü yer burası olan
Berlin'de doğmamış olsa bile hayatının belki son 6-7 yılını Berlin'de geçirmiş
ve günün sonunda neticesinde Alman vatandaşı olan bir insandan onun şehrindeki zorlukları duymak bana biraz komik geliyor.
Kimsenin acılarını, kimsenin hayatta karşılaştığı zorlukları karşılaştırmak istemiyorum ama
maalesef ki çoğunlukla özellikle de bir Kuzey Avrupalı'nın yaşadığı çok büyük sıkıntılar
bizim böyle kahvaltıda tükettiğimiz bir şey gibi aslında.
O noktada kimseye kendimi kanıtlama arzum olduğundan değil ama şunu da söylemeden edemiyorum.
Söyleyemiyorsam kendi içimde kendime tekrar ediyorum.
Ben bu üçüncü dünya pasaportuyla şu an giderek değer kaybeden bu pasaportla
şu an senin karşında bu aynı barda oturmuş seninle biramı içebiliyorsam,
birazdan hesap geldiğinde en az senin kadar ben de bu hesabı ikimiz için de ödeyebilecek güce sahip olabiliyorsam,
bu noktaya gelebilmişsem bana karşılaşabileceğim zorlukları söyleme.
Çünkü biz aynı mekana gelene kadar bile oraya geliş yollarımızla çok farklı mücadelelerle karşılaştık.
Sen belki evinden çıktın, trafikle yüzleştin.
Benim Almanya'da o birayı içmem 3 yıl önceki bir serüvene dayanıyor.
Benim günün sonunda ben Avrupa'da okumak istiyorum dememe, canımı dişime takmama,
1,5 yıl Türkiye'de çok depresif bir şekilde hayatımı bir şekilde idame ettirmeye çalışırken
yurt dışına çıkmak için her Allah'ın günü bir yerlere başvurarak geçti.
Eğer bana gelip dersen ki ee sen nereden geldin?
sana gelip de işte ben de MİTTE'den geldim şu es bana bindim falan demeyeceğim yani.
Böyle olsa bile işin realitesi bu değil.
Çok farklı zorluklardan geliyoruz ve senin kiralar çok pahalı dediğin zorluk ne ki?
Ben 7 yıl boyunca İstanbul'da yaşadım zaten ya da ben bunu yaşamasam da şu an
her gün arkadaşlarımdan duyduğum, internette okuduğum haberler bu zaten.
İnsanların size olabilecek, karşılaşabileceğiniz bazı problemleri hatırlatmasında bir beis görmüyorum tabii.
Ama bence her şeyin bir zamanı olmalı.
İnsanlar biraz odayı okuyabilmeli.
Siz orada bir hayalinizden, sizi heyecanlandıran yeni bir şeyden bahsettiğinizde birinin size çıkıp da
tamam ama ile başlayan cümlelerini siz duymak zorunda değilsiniz.
Çünkü artık hepimiz belli bir noktada yetişkiniz.
Çocuk değiliz.
Kaldı ki diyelim ki ben çocukça bir hayalperestlikle belki de gerçekleşmesi çok zor hayaller kuruyorum.
Hepimiz zaten yetişkinleşmeye başladıkça çocukluğun verdiği o saf masumane hayalperestliği kaybetmiyor muyuz?
Ve ilerleyen yaşlarımızda sürekli o keşke çocuk olsam, keşke o hayal gücü, o hayal kurma yetime yeniden kavuşabilsem demiyor muyuz?
Çocukken uzaya gitmek falan istiyorduk.
Kendi kafemizi açmak, ne bileyim bilim insanı olmak, bir sürü şey yapmak.
Şimdi hayallerimiz bir göz oda tutabilmek, düzgün maaşlı bir iş bulabilmek
ya da bugün eve dönerken trafiğe takılmamak gibi sığ ve gündelik ihtiyaçlarla donatıldı.
Yani ben eğer çocukça bir hayal kuruyorsam bile bırak, kurayım.
Çünkü zaten günün sonunda belli bir noktadan sonra imreneceğim, özleyeceğim bir şey değil mi bu hayalperestlik?
Kaldı ki hayalperest olduğumu da düşünmüyorum.
Kaldı ki hayalperestliğin kötü bir şey olduğunu da düşünmüyorum.
Ama ben burada 27 yaşıma girmeme 2 ay kalmışken, artık 30'larıma giderek yaklaşıyorken
ve zaten hayatta olduğum yerle, olduğum sahip olduğum cinsiyetle bile, bana yüklenen normlarla bile
her günün bir mücadele olarak geçiyorken
bana yeni bir şehirde karşılaşabileceğim zorlukları hatırlatmanın bir anlamı yok.
Çünkü ben o hayali kuruyorsam bunları bilmediğimden değil,
bunları bile bile kurmak istediğimden.
Ben gideceğim yerlerde, kuracağım yeni hayatlarda, yeni hikayelerde
beni zaten hiçbir zorluğun karşılamayacağı hayaller kurmuyorum.
Hiçbir zorlukla karşılaşmayacağım planlar değil benim sahip olmak istediğim şeyler.
Ben hayatın bana getireceği zorluklarla illa ki karşılaşacağım ama en azından bunu yaparken olmak istediğim yerde, yaşamak istediğim yeni bir şehirde olmak istiyorum.
Şu an mesela benim her günüm zaten bir mücadele.
Şu an dışarı çıktığımda birisine İngilizce bir şey sorduğumda bana potansiyel bir ırkçılık yapıp yapmayacağına dair hayır diyemiyorum.
Çok yüksek bir ihtimalle İtalyanca'yı hala düzgünce konuşamadığım için yargılanacağım.
Hatta çok büyük bir çoğunluğu bu yargıyı bana hissettirecek ve gösterecek bilerek.
Ama ben günün sonunda burada hem ırkçılığa uğruyorum, üstelik kendimi buraya ait de hissetmiyorum.
Bırak ait hissettiğim yerde belli zorluklarla mücadele edeyim.
Buna bir arkadaşımla konuşuyordum.
Hayatın ne kadar güzel, ne kadar sağlıklı, ne kadar güvenli olduğu gibi noktalar tabii ki çok önemli ama
kendini iyi hissetmediğin, yaşıyor gibi hissetmediğin bir yerde ne kadar güvende olduğunun hiçbir önemi yok.
Sırf dışarısı tehlikeli diye hiç evden çıkmamak mümkün mü?
Ya da biz buna bir hayat diyebilir miyiz?
İnsan risklere rağmen dışarı çıkabildiğinde belki daha bile fazla hayatta hissediyor.
Tabii bu negatiflikle karşılaşınca aslında bundan 3 yıl önce odamda artık ben bu depresifliği bari İtalya'da yaşayayım istiyorum dediğimi hatırladım ve kendimle bir gurur duydum.
O mütevaziliği bir kenara bıraktım.
Evet ya şans falan değil bu.
Şimdi başka bir yerde olmak istiyorum.
Ve bana bunu yapamayacağımı gösteren bir sinyal olduğunu düşünmüyorum.
Hele ki ben bunu bir kere yapabilmişken zaten.
Hayatınızda şu tarz insanlar mutlaka olmuştur.
Ben senin iyiliğin için söylüyorum.
Ben seni düşündüğüm için söylüyorum gibi.
Ya bir insanın bile isteye ateşe yürüdüğü bir durumda bile,
gerçekten günün sonunda o insan ciddi bir zarar görmeyecekse,
hayatı tehlikeye girmeyecekse,
bu bir ilişkiyi tekrar denemek olabilir,
tekinsiz bir yere gitmek olabilir,
herhangi bir şey için risk almak olabilir.
ona dur demenin sadece o insanın hevesini kıracağını
ama yine de gitmekten, o istediği şeyi yapmaktan onu alıkoyamayacağını düşünüyorum.
İyiliğini isteyen bir insan olarak ben,
genellikle arkadaşlarım katılmadığım bir şey yapmak istese bile
en azından onun o heyecanını baltalamamak için
çenemi kapalı tutmayı öğrendim geçen yıllar boyunca.
Eğer benim bir arkadaşım bile isteye ateşe yürüyorsa
Ben en azından varış noktasındaki ateşi söndürmeye çalışırım.
Eğer onunla o yolda yürümeye götüm yemiyorsa ama onu hayır oraya gitme onu yapma ben senin iyiliğini istiyorum gibi cümlelerle darlamanın ve geride tutmanın adaletli olmadığını düşünüyorum.
Önceden böyle bu tarz şeyler yaşadığımda insanlardan negatif şeyler duyduğumda bence sizin de başınıza gelmiştir.
Özellikle büyüklerinizden şunu duyarsınız.
Onlar seni kıskanıyor.
Onlar öyle düşünsün.
Onlar seni çekemiyor.
Ben buna çok inanmıyorum. Ben kimsenin kimsenin hayatındaki bu kadar somut elde edilebilir nesnel şeyleri kıskandığını düşünmüyorum.
Ama eğer ortada bir tane kıskançlık varsa onun da sizin bir şeylere adım atabilme cesaretiniz olduğunu düşünüyorum.
Siz bir şeye adım atmak istiyorsunuz. Dışarısı belki çok karlı, rüzgarlı, çok yoğun, çok yokuşlu, çok tepeli.
siz adım atmaya karar vermişsiniz.
Daha ayağındaki ev terliklerini çıkartmamış,
ayağına başka bir şey geçirmemiş birisi sizi
dışarının ne kadar soğuk olduğuna dair uyarıyor.
Ben adım atmaya karar vermişim.
Ben ayağımda parmak arası terlik de olsa
o yolu almaya göze almışım.
Sen o konforlu alanından çıkmamayı,
o terliklerinin sıcaklığını terk etmemeyi tercih etmişken
bana dışarıdaki tehlikeyi söylemenin bir anlamı yok.
Beni aşağı çekmenin bir anlamı yok yani.
Bunun ben iyi niyetlilik de olsa kişilerin odayı okuyamamasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum.
Hayatım boyunca bu gibi negatifliklerle, bu gibi negatif cümlelerle o kadar çok karşılaştım ki.
Mezuna kaldım.
Kimse beklemiyordu benim İstanbul Üniversitesi'ni kazanabilecek bir sıralama yapmamı.
Yaptım.
Bu sefer tamam da İstanbul'da yaşamak çok zor.
Bence başka bir yer tercih etle karşılaştım.
Yüksek lisansa kabul aldım. Tamam ama şimdi burs çıkmazsa ne yapacaksın? O zaman biz seni gönderemeyiz ile karşılaştım. Burs da çıktı. İtalya'da okumaya başladım. Bu sefer orada kalamazsan ne olacak?
E şimdi siz benim hiç buraya gelene kadar bir sürü acabayı nasıl tırnaklarımla yok ettiğimi, onları bir kesinliğe, bir mutlak sonuca dönüştürdüğümü takdir etmezken bana sürekli olabilecek negatiflikleri hatırlatmanın neresi iyi niyet?
Ben hala tırnaklarımla kazıyarak geldiğim noktada o toprak parçalarını tırnağımla etim arasında taşırken birisi bana diyor ki ya yalnız o yol çok sarp.
Kanka biliyorum.
Toprak hala tırnağımın arasında.
Tabii ben de isterdim.
Yani beyaz Avrupalı olup gündelik hayatların belki de getirdiği problemlerin hayatındaki en büyük problem olmasını.
Ama belli bir noktadan baktığımda da bu kadar zorluk içerisinde, bu kadar her şeyin mücadele gerektirdiği bir düzende büyümekten de çok şikayetçi değilim.
Çünkü bana çok fazla perspektif kattı.
Sürekli bir yerlere tırmanmak zorunda olduğum için belki aynı manzarayı çok farklı perspektiften görme şansım oldu.
İnsanların problemsizliklerini ya da hayatta çok fazla mücadele edecek şeylerin olmayışına elbette kınamıyorum.
Ama aynı yerden aynı problemlerden gelmiş olsanız bile böyle bir insandan da sizin gibi biri için hayal kurmanın onu gerçekleştirmenin ne kadar meşakkatli olduğunu anlamasını beklemeliyiz bence.
Üniversitede bir kız arkadaş grubum vardı.
Şimdi belli sebeplerden ötürü hiçbiriyle görüşmüyorum.
Orada mesela olumsuzluklarla, olumsuz düşüncelerle çok sık karşı karşıya geldiğimi yıllar sonra fark ettim.
O dönem belki de arkadaş grubumu sevdiğimden, arkadaşlarımı sevdiğimden belli bir noktada o negatifliği en azından almamaya,
o negatiflik tekrar ortaya geldiğinde kulağımı tıkayıp keyif aldığım anların yenilenmesini, yeniden yaşanmasını beklemeye daha çok alışmıştım.
Bir tane arkadaşım vardı.
Avrupa vatandaşı, gerçekten çok çalışkan bir kızdı.
Ortalaması çok yüksekti, Erasmus'a da gitti.
Okuduğumuz bölümün yanı sıra zaten kendi yaratıcılığıyla yapabileceği çok farklı da iş alanları vardı bence.
ama sürekli bir sınava girmeden önce ne kadar korkunç geçeceğiyle, ne kadar hazır olmadığımızla, ne kadar sıçıp batıracağımızla ilgili sürekli tahminler yürütürdü.
Mezun olduktan sonra ne yapacağız? Bu sınavdan kalırsak ne yapacağız?
Ve şimdi siz tabii düşünüyorsunuz ya senin zaten notların çok iyi, sen zaten çok çalışıyorsun, sen zaten bir sürü projeye katılıyorsun.
En kötü senin elinde çok güçlü bir pasaport var.
Sen Avrupa vatandaşısın hani ve panikliyorsunuz.
Yani karşımdaki bunlardan şikayetçi ise ben ne yapacağım peki?
Yani kesinlikle aynı terazinin böyle aynı kefesinde bile değiliz ya da ağırlıklarımız eşit bile gelmiyor.
O zaman benim daha da paniklemem gerek diye düşünüyorsunuz.
Bir yandan da karşınızdakinin imkanları ah bende olsaydı diye bir keşkelerin içinde kayboluyorsunuz.
Bu bana şunu hissettirdi.
Bunu böyle şükredin bak sizden kötüler de var gibi bir yerden söylemiyorum.
Bu hayatta benim en sevmediğim ders çıkartma yöntemidir.
Ben neden sürekli benden kötülere bakıp şükretmek zorundayım?
Ben kimim her şeyden önce?
Ama yine de bazen sizi negatife çeken kimse yoksa bile kendi kendinizin o negatif insanı olabiliyorsunuz.
Ve bunu fark etmeyebiliyorsunuz.
O negatiflik tıpkı benim o arkadaşımın aslında elinde olan imkanları görememesi gibi
bazen bizim de sahip olduğumuz bir özellik olabiliyor
ve bazı şeylerin üzerine çok fazla gölge düşürüyor
ve biz onları o karanlıkta göremiyoruz.
Bir odanın içi zifiri karanlıkken yürümeye çalışırsanız ne olur?
Ya çarpar bir yerinizi incitirsiniz, ya bir şeyleri kırarsınız,
ya sizin bir yeriniz kırılır, başınıza iş açarsınız,
olan düzeni bozarsınız.
Bazen gerçekten ışıkları açmaya gücümüz yetmiyorsa
o karanlığa birazcık alışıp etrafta neyin olup olmadığını bir yoklamamız.
Hayatımızda ne var ben bunlarla ne yapabilirim bir görmemiz lazım negatifi basmadan önce.
Eksikler çoksa zamanla tamamlanır.
Öncelikler listelenir.
Ama bu negatifliğin insanı konfor alanından çok çok çok zor çıkartan adım atmasını çok zorlaştıran bir şey olduğunu düşünüyorum.
Ve böyle insanlara artık hiç tahammülüm yok.
Hiç yok yani.
Ya dediğim gibi böyle zorlukları kıyaslamayı ve aşık atmayı hiç sevmiyorum.
Bazı insanların bazı uyarıları yaparken çok iyi niyetli olduğunu da biliyorum.
Ama yapma be kanka.
Yapma ya.
Yani senin o Avrupalı beyaz götün Berlin'de ödediği kirayı düşünüyor.
Sen hayalimdeki işi yapmıyorum diyorsun ama şu an öylesine yaptığın iş inanılmaz paralar kazandırıyor sana.
Altında araban, altında evin, çok güçlü bir pasaportun.
bir gün Tayland'dasın, bir gün Singapur'dasın, benim haritada gösteremeyeceğim, muhtemelen hiç keşfedemeyeceğim yerlerdesin zaten.
Avrupa senin için ne ki?
Ben gelmişim, ben burada kalmak istiyorum diyorum.
Bir aidiyet hissediyorum aylar sonra, yıllar sonra yeni bir yere ve birisi bana gelip karşılaşabileceğim zorlukları hatırlatıyor.
Bunu kendi memleketlim, benimle aynı toprakta büyümüş biri yaptığında daha sıcak yaklaşıyorum.
Çünkü anlayabiliyorum. Çünkü benzer zorluklardan geliyoruz ve karşılaşabileceğimiz şeylere dair birbirimizi bilgilendiriyoruz.
Tıpkı böyle biri bir sınava sizden önce girmiş ve bazı sorularla ilgili kopya veriyormuş gibi.
Ama sizin geldiğiniz noktayı hiç tahmin edemeyen insanların hatta az çok tahmin edebilmesine rağmen benzer deneyimler yaşamamış insanların tamam ama böyle olursaları bana böyle okkalı bir küfür ettirtecek gibi hissediyorum bazen.
Hadi oradan diye isim geliyor.
Siz orada ne demek istediğimi anlıyorsunuz.
Bence bir insanın en büyük düşmanı bir şeylerin kötü gidebileceği korkusuyla hiç harekete geçme işidir.
Peki ya iyi giderse?
Burada gerçekten hiç şemsin bir sözüne alıntı yapacağımı düşünmezdim ama çok seviyorum bu sözü.
Bir gün birisi benim dünyam alt usta olacak diye panikliyormuş.
Bu siz olun.
Sonra Şems de demiş ki bu da ben olayım.
O kadar olsun.
Dünyam alt üst olacak diye korkuyorsun da ya altı üstünden güzelse?
İşte öyle ederler lafı yani.
Ya altı üstünden güzelse?
Ya en kötü ihtimalle denedim demenin o dayanılmaz hafifliği öyle güzel bir şey ki
en kötü ihtimalle zaten
çıktığın yere döneceksin.
Yorgun döneceksin belki.
Özleyerek döneceksin.
Ulan keşke çıkmasaydım şu yola diyeceksin.
Ama en kötü ihtimalle
bir süreliğine
kaçtığın, uzaklaştığın
ve sonrasında kuyruğu kıstırıp
geri döndüğün yerde şöyle bir evinde
bir huzurlu, bir güvende hissedeceksin.
Sonra nereye gitmek istediğine
yine karar verirsin.
Ama gerçekten insanın kurduğu
bence acaba
Ve bunu yapsaydım ne olurdu merakı.
Ve bunu asla bilemeyecek olmak.
İnsanı yiyip bitiren bir şey.
Artık görüşmediğim arkadaş grubumdan.
Bir tanesi ben Erasmus'tan döndüğümde ve İtalya'da yüksek lisans yapmak istediğimi, orada yaşamayı çok istediğimi söylediğimde
her şeye bu kadar ağırken ve hızlı karar vermek zorunda değilsin.
Birazcık kendine zaman ver.
Neye yetişiyorsun ki demişti.
İlk cümlesi bu olmuştu.
Belki kötü niyetle söylemedi bunu.
Belki gerçekçi oldu yine tırnak içinde herkes gibi.
Kendi fikrini söyledi.
Ama ya ben onu dinleseydim?
O dönem o ilk başvuruyu kaçırsaydım ve evet ya acele etmemeliyim deyip yapmasaydım
sonra başıma gelen şeyler, sonra öğrendiğim şeyler
muhtemelen bir sonraki seneye hazırlanma motivasyonumu benden alacaktı.
Ve ben içimde çok büyük bir ukteyle ya aile evime dönmüş
ya da İstanbul'da istemediğim bir işi yaparak
mutsuz, depresif bir şekilde oradan oraya savruluyor olacaktım.
Bu bölümlerin hiçbiri olmayacaktı.
Bana ilham veren hiçbir şeyle daha belki hiç tanışmamış olacaktım.
Halbuki ne vardı?
Sen istiyorsan yaparsın demek de.
Ne vardı ki yani?
Yapamasam omzuna dökeceğim 2-3 tane gözyaşı mı gerçekten sana fazla gelen?
Ağlasam, zırlasam, yapamasam ama en azından deledim desem.
Lan döktüğüm gözyaşı bir ikincisi düşene kadar buharlaşıyor zaten.
Peki bir insanın kırılan hevesi nasıl geçecek?
Nasıl üstüne yeni bir şeyi kolaylıkla inşa edebileceksin?
Geçenlerde işte Berlin'de böyle bir görüştüğüm, daha doğrusu date'e çıktığım kişiyle çok güzel zaman geçirdim.
Ama sonrasında o güzelliğe kapılıp, şimdi ben İtalya'ya gidiyorum peki ne olacak?
Görüşecek miyiz? Paniğine girmedim.
Bu da çıkarttığım derslerden bir tanesi aslında.
Bir şeyin güzelliğini deneyimlemek ve orada yaşayıp orada bırakmak.
Hayatınızın o noktasında dünyanın farklı bir ülkesine güzel bir anıya sahip olmak.
Onu belki sürdürmeye çalışırken baştaki güzelliğini de lekelememek.
Bence gerçekten zor ama kıymetli bir şey.
Ve ben bunu yeni yeni deneyimliyorum.
Normalde bir şeyi güzel bulduğumda, sağlıklı bulduğumda, onu sağlıksızlaştırana kadar, tuttuğumu koparana kadar asla bırakmam.
Mahvederim, içine sıçarım.
Sonra o güzel anıyı da lekelerim.
Bunu yapmamaya çalışıyorum.
Ve bununla ilgili Close Friends'imde bir story paylaştım.
Yani böyle iki gün balayı gibi geçirmek, çok güzel zaman geçirmek, dolaşmak, spontane olmak çok güzel geldi.
Aslında bu kadar beklentiliz olmak ve sonra düşünmemek bence çok güzel.
Yani ben erkekleri artık bu boyutta ciddiye almam gerektiğini, daha fazlasını beklememem gerektiğini öğrendim diye.
Ki burada binlerce insana bile neleri çıplaklıkla anlatıyorsam,
Klaus Frenzim'deki o 20-30 kişiye ne kadar açık olduğumu tahmin edebilirsiniz.
Hepsi hayatıma bir noktada çok hakim.
Ve buradan bir tane yabancı arkadaşım, bir erkek arkadaşım şöyle bir cevap attı storyime.
It's so depressing.
Neden dedim?
It's my opinion.
Sıcacık bir gezide güzel bir çıkarım yapmasını, kendine iyi gelen bir şeyi seninle paylaşmasını depresif olarak yorumluyorsun.
Senin fikrin olabilir ama biz gerçekten her fikrimizi karşımızdakiyle paylaşmak zorunda mıyız?
Bunu söyledim.
Her fikrini bence insanlarla paylaşmak zorunda değilsin.
Özellikle de bu fikrini paylaşacağın insan zor bir dönemden geçiyorsa.
Sonra bir ses kaydı hatta inanır mısınız hala dinlemedim.
3-4 gün oldu hala dinlemedim.
Çünkü onunla şu an yüzleşmek istemiyorum.
Onun negatifliğinin bana geçmesini, günümü mahvetmesini,
ben havalimanına giderken ve tatilimin highlightlerini hatırlamak isterken,
düşünürken, fotoğraflara bakarken,
arkadaşımın benim yeni düşünce şeklimin ne kadar depresif olduğunu
ve neden böyle düşündüğünü açıkladığı bir ses kaydını dinlemek istemedim.
İnsanlar asla ghostlama.
Ama her hıyarım diyene ben tuzumla mı koşacağım ya?
Bana ne kardeşim?
tuzunu da kendin getirseydin.
Hayatta bazen o
bence hepimizin bu internet kültüründe
bildiği size iyi gelmeyen
insanlardan sessizce uzaklaşındaki
topuklu giyen güvercin olmak
gerekiyor. Bazen gerçekten öyle
olacaksınız. Alacaksınız
atkınızı, alacaksınız çantanızı
pıt pıt pıt uzaklaşacaksınız ya.
Önceden böyle
paragraflar yazardım.
Senin bu söylediğin beni böyle etkiledi de, böyle
üzüldüm de, böyle empatisiz oldu da, ben
çok kırıldığımda bir de böyle bir insan beni nasıl üzer diye ekstra bir hayal kırıklığına uğrardım.
Ne gerek var ya?
Ben bir şeyleri üstlenebiliyorum diye bütün yükleri bana atmak zorunda değilsiniz.
Eşitlikse eşitlik.
Bazen çeneni kapalı tutmayı öğreneceksin.
Eğer hayatınızda gerçekçilik adı altında insanlara olabilecek negatiflikleri hatırlatıyorsanız
kendinize benim haddime mi diye bir sorun.
Kendi kendinize bu zorbalığı yapıyorsanız yine birazcık bu benim haddime mi ya?
Bırak biraz hayal kursun şu çocukta deyin.
Başka insanlar size yine gerçekçilik adı altında ya böyle olursa ya yapamazsan.
Bence yapma ama bak burası da şöyle zor ama bak burası da böyle kötü diyorsa tıkayın o kulağınıza.
Bak Ezel yeni albüm çıkarttı tak kulaklığı onu dinle.
Ama o negatiflikleri dinlemek zorunda değilsin ya.
Gidersen ve bir negatiflik yaşanırsa yaşayacaksın.
Negatiflikler yaşanabilir diye harekete geçmezsen yine o negatiflikleri yaşayacaksın.
Ve kendini yaşanabilir güzel şeylerden alıkoyacaksın.
Peki ya gittiğinde güzel şeyler yaşarsan ne olacak?
Bunu denemeden bilemezsin.
O yüzden zaten bir negatiflik varsa o bir şekilde yaşanacak, onu da bir şekilde atlatacaksın.
Onu önceden planlamanın, önceden düşünmenin,
sırf bu yüzden konfor alanından çıkmamanın
bir insanın kendine yapabileceği en büyük kötülük olduğunu düşünüyorum.
O gün o çocuğa da söyledim.
Ben buraya hiç gelmeyebilirim.
Buraya hiç taşınmayabilirim.
Ama ya daha çok istediğim bir yerle tanışmışımdır
ya da artık burada olmayı istemeyi bırakmışımdır.
Ama burayı istediğim sürece ben buraya geleceğim.
Sen de beni göreceksin.
Belki dediğin gibi ev bulamayacağım.
Belki çok zorlanacağım.
Belki çok ırkçılığa uğrayacağım.
Olabilir.
Ama en azından ben burada olmayı seçtim diyebileceğim.
Olduğunuz yerde durmaya devam ettikçe ve karşınızdaki dağı seyrettikçe sadece onun ne kadar yüksek olduğunu görürsünüz.
Sadece onun ne kadar yüksek, ne kadar sarp olduğunu konuşursunuz.
Ama o dağı görmemenin, o dağın ardını görmenin tek bir yöntemi var.
O dağın tepesine çıkmak.
Güzel sözlü.
Hakikaten güzel sözlü.
İster istemez yaşam koçu triplerine giriyorum bazen ama
en azından ilhamını, feyzini yaşadığım şeylerden aldığı için
beni gerçekçi bulduğunuzu ve beni hissettiğinizi düşünüyorum.
Kıssadan ise
negatifliklerle karşılaştığınızda
hayat bizi onları karşımızdaki dürüp büküp bir yerine soksun diye
çok güzel bir yer vermiş.
Bırakın orada kullansınlar.
Size ikram etmesinler.
Biz zaten yeterince negatiflikle mücadele ediyoruz.
Kimsenin hayal kurma yetinizi, bir şeyleri yapmak isteme arzunuzu sizden almasına müsaade etmeyin.
Ve her zaman olduğu gibi umutsuzluğa alışmayın, yatağa da küs girmeyin.
Ama ya yatağın altında canavar varsa?
Yatmadan bilemeyeceksin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
