
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
3. bölümde ilk konuğum Hava ile dondurma kutusunda bulduklarımızı, bulmayı umduklarımızı ve bulamadıklarımızı konuştuk. Biraz aşkı konuştuk ama onu bulmak için bir ömür gerektiğini düşünerek dağıldık. Aşkı 50 dakika konuşmak uzun geliyor ama yaşaması size kalsın. İyi dinlemeler.
Transkript
Merhaba arkadaşlar, ben Simay ve siz de benim podcastim olan Sen o kız değil misin?'iz? 3. bölümünü dinliyorsunuz.
Bence ilk iki bölümde yeterince samimiyet kazandık.
İlişkimiz artık belli bir noktaya evrilmeye başladı.
O yüzden böyle her ilişkinin gidişatında olduğu gibi ben de sizi arkadaşlarımla tanıştırmaya karar verdim.
Umarım yüzümü kara çıkartmazsınız.
Umarım arkadaşlarımdan da hoşlanırsınız.
Bugün bu bölümde belki Flu TV'den de tanıyacağınız Z kuşağında İlker Canik'le ilgili epey haddini bildiren birisiyle birlikteyim.
Ve kendisini tanıtmadan önce bugünün konusunun aşk olduğunu söylemek istiyorum.
Bölümün yine bir ismi yok.
Ben de bölüme oturup dinledikten sonra ismini seçeceğim.
Ama siz de bu bölüme istediğiniz gibi bir isim verebilirsiniz.
Çünkü burası her ne kadar benim konuştuğum bir podcast olsa da siz de o kızsınız.
Ve hep birlikte aslında bir şeyleri anlamlandırmaya çalışıyoruz.
O zaman ben sizi bir konuğumla baş başa bırakayım.
Selam, ismim Hava. Ama bunun dışında bugün burada olmamın en büyük sebebi
Smile'a hem hisler hem düşünceler noktasında böyle hayatta tanıştığımız zamandan itibaren
aynı yerlerde duruyor olmamız ve biraz da birbirimizi anlıyor olmamız.
Dolayısıyla hem o anlayış içerisinde hem de birbirimize kattığımız ya da katacağımız şeyler çerçevesinde
hem aynı düşüncede olduğumuz hem de farklı düşündüğümüz şeyleri konuşmak.
Böyle.
Kendimle alakalı başka ne diyebilirim bilmiyorum.
19 yaşındayım.
Ve ben Hava'yı 4 senedir tanıyorum.
Yani o küçük bir kızlıktan böyle yetişkinliğe girişi.
Keza benim de öyle.
Ve bana bir şeyler katışı.
Çoğu zamanda ikimizin de olduğumuz yerde saymasıyla geçen bir arkadaşlarımız var.
Biz de bu süreçte oturup baktığımızda öznelerin çokça değiştiği ama içeriğin, üzüntünün, hayal kırıklığının ya da heyecanın genel olarak aynı kaldığı ilişkiler noktasında aslında kesiştiğimizi fark ettik.
O yüzden de bugün biraz aşk konuşalım istedik.
Mesela şu an ikiniz de aşk konusunda biraz ağzı yanmış insanlar olarak aşk deyince ilk etapta biraz aklımıza kalp kırıklığı, hayal kırıklığı geliyor.
Ama aşkın çok daha genel bir şey olduğunu, herkesle tanımının farklı olduğunu da tabii ki biliyoruz.
O yüzden böyle bugün belli konularda ilerleyelim.
Dertleşmekten ziyade ya bu aşk gerçekten neymiş bir anlamlandırmaya çalışalım.
Belki önümüzdeki maçlarda daha az galibiyetle, pardon daha az mağlubiyetle,
yani biraz galiba mesleki deformasyon oldu ilişkilerimde sürekli mağlup olan taraf olmamla,
daha fazla galibiyetle evimize dönebilelim istiyoruz.
O yüzden burası şu an bizim antrenman sahamız.
Biz galiba Aşk Nedir ile başlayacağız.
Yani benim burada ne denir programın sunucusu, moderatörü olarak galiba konuğuma ilk sorum.
Aşk'tan ne anladığı olacak?
Sen aşk'tan ne anlıyorsun Hava?
Başlangıç olduğu için çok kısa bir şey söylemek istiyorum.
Benim aklıma direkt olarak birbirine akan iki insan geliyor.
Bu tamdır gifleri oluyor ya.
Biraz öyle bir şey geliyor.
Çünkü hayat biraz devinimden ibaret bir şey.
Hiçbir şey aynı kalmıyor ve her şey kendi akışında devam ediyor.
İşte aşkın da iki insanın kendi arasında bir yol bulup orada akışa geçmesi.
Bu şekilde tanımlıyorum.
Çok biraz aporizma gibi oldu ama.
Peki mesela platonik aşklar da var.
Yani platonik aşklar da bir ilişkidir aslında.
Ve genelde bu akış metaforundan gidersek platonik ilişkilerde sanki bir taraf akarken
diğerinde çok da bir kaynak yokmuş gibi görünüyor.
Onu sence nasıl bir devinim?
Bence şöyle yaşamış biri olarak söylüyorum.
Karşı taraf fark etmese de o da size ister istemez akıyor oluyor.
Ya da ne bileyim işte sizi yaptığı şeylerle, söylediği şeylerle, izlediği, okuduğu, dinlediği şeylerle etkiliyor olduğu bir durumda oluyor.
Ve siz ona akarken de onun size akmaması imkansız.
Böyle aradan çok uzun süre de geçse içinize baktığınızda hala ondan size kalmış şeyler görüyorsunuz.
Ve o da fark etmese de aslında sizin sevginiz bir yerlerde onun etrafında kümelenmiş durumda oluyor.
Oradaki akış biraz tek taraflı gibi görünse de aslında diğer tarafın daha pasif olduğu bir akış bence.
Böyle tanımlıyorum.
Anladım.
Yani sana doğru akmasa da en azından seni akıtan şey bir noktada.
Yani işin içinde.
şeyde çok benim konuşmak istediğim
bir noktaya aslında parmak bastım
bu değişim ve devinim derken
çünkü yani sonuçta
ilişkilere başlarken
tabii ki bir ilişkinin
nasıl başladıysa biteceği gerçeğini de
bir kenarda tutuyoruz ama hani
nasılsa bitecek mantığıyla da başlayan ilişkilerin
ben çok zaten sağlıklı ilerlediğini görmedim
mutlaka bir yerde
bitiyor yani en iyi ihtimalle
işte ömür boyu süren
bir aşk ölümle sonlanıyor
Belki taçlanıyor çünkü özellikle bizim jenerasyon çektiği ayrılık ve ayrılık acılarına baktığımızda ya da ayrılık şeklinin ne kadar çirkinleşebildiğini gördüğümüzde belki o ölümle ayrılma çok daha böyle temiz, kimsenin suçlanamayacağı bir bitiş gibi.
Ama ben biraz şeyi gerçekten merak ediyorum.
Bu sana yönelteceğim bir sorudan ibaret değil sadece çünkü bence bunun tam bir cevabı yok.
mesela ne oluyor da biz o devinimde
o değişimde bir anda
çok tanıdığımız avcumuzun içi gibi
bildiğimiz insana yabancı geliyoruz
ya da o bunu yapmazdı
ne oldu görüyoruz çünkü
bazı ilişkiler var gerçekten
mesela ben bunu geçmişte yaşadım
o senin dediğin
akış böyle başlangıçta
kaynaktan gürül gürül akıyordu
ama sonrulara doğru artık
şiddeti azaldı ve artık
beklenen verim alınmamaya
başladı. Çünkü aslında her ne kadar
o sorumluluk dediğimizde aklımıza
işte dersler, para kazanma
kaygısı gibi daha insanın omzuna yük
olmuş şeyler gelse de aslında her
ilişki bir sorumluluk. Mesela biz
seninle dedik 3. bölümü birlikte çekelim.
Bugün oturduk 3.
kaydımızı alıyoruz ve
aslında bu da bizim arkadaşlarımıza yüklediğimiz
sorumluluklardan bir tanesi.
Yani her ilişkinin sorumluluk olduğu
gerçeğinden kaçamıyoruz ama
şeyi merak ediyorum.
Mesela benim oraya devam edeyim.
Bir ilişkin vardı ve gerçekten o akışta artık o kaynaktaki gücü, o yoğunluğu hissedemez olduk.
Ve böyle musluğu yavaşça kapatır gibi çünkü o artık sonlara doğru onu şıp şıp damlaması, bir hiddetinin olmaması da seni rahatsız ediyor bir noktada.
Diyorsun ki ya ak ya da akma yani.
Dikkatini dağıtıyor.
O yüzden kapatıyorsun.
Ama bazı ilişkiler de var.
Böyle bıçak kesiği gibi kesiliyor.
Değişim nasıl oldu?
Çünkü senin o dediğin devinim bir anda böyle şiddetli bir suyun dalga kırana çarpıp durması gibi değil aslında.
Belli bir böyle menderes çizmesi, akması, kendi yolunu bulması.
Hani ne oluyor da bir anda bitiyor?
Benim şu aralar belki içinde bulunduğum durumdan kaynaklı en fazla üstünü düşündüğüm şey galiba aşk konusunda.
Bu konuda net nasıl bir şey söyleyebilirim çok bilmiyorum.
Çünkü ben de o bevinim içerisinde aslında biraz daha kendini aynı tutan tarafta olduğumdan
değişimi ayak uydurmak zorunda kalan ya da onu algılamaya çalışan,
kendi hayatına onu adapte etmeye çalışan sonradan ben oluyordum.
Ama bana biraz şöyle geliyor.
Biz ya da ne bileyim ben kendi özelimle konuşacak olursam
o ilişkinin içerisindeyken
Zaklım'ın bir sözü vardı.
Her ilişki kalbin büyüttüğü bir bebektir diye.
o bebeği büyütmeye o kadar çok yoğunlaşıyoruz ki ya da işte kendimizden önce o bebeğin büyüğü oluşu bizi o kadar çok gururlandırıyor ki
böyle sanki biz bir yanımızda bir yerleri çok fazla çocuk bırakıyoruz ve o çok fazla geliyor bir şeyler ona.
Yani bırakılmak, terk edilmek, işte arka koltukta unutulmuş gibi hissetmek.
Tüm bunların bundan kaynaklandığını düşünüyorum.
Burada suçlanacak taraf karşı taraf mı olmalı, biz mi olmalıyız?
İşte o biraz tartışma konusu yaratıyor.
Çünkü fedakarlık ya da kendinden vermeye mi yanlış anlıyoruz acaba?
Ya da o ilişki için yaptığımız şeyi yaparken kendi bireyliğimizden mi ödün veriyoruz?
Biraz bu tartışma konusu oluyor.
Ama bir yandan baktığım zaman da zaten aşktan anladığım ya da yaşamak istediğim biraz da öyle bir şey olduğu için
çocuk kalmak gibi değil ama
yani o ilişkinin benim hayatımda olması, bana bir takım sorumluluklar yüklüyor olması
bunların hepsini zaten baştan bir ön kabulle eğer o ilişkiye başlıyorsam o şekilde başlıyorum.
Zaten bu da benim bir yanımı zaten çocuk tutacak bir şey.
Dolayısıyla sonrasında karşı tarafın belki de o akıştan bir anda kopması
ve bizim o akışın o kadar çok içinde olmamız ki
onun oradan koptuğunu fark edemememiz ya da işte o oradan kopup gittikten sonra bunu fark ediyor olmamız falan
hep bundan ileri geliyor gibi geliyor bana da.
böyle
yani ben şey geldi aklıma
sen söylüyorsun
biz bir de
bir şeyleri konuşalım şunu konuşalım bunu konuşalım
ama bir yerden de şey aman çok konuşmayalım
hani podcast'te kalsın
diye düşündük o yüzden sen konuştukça
bende bir şeyler uyanıyor
mesela sen kendinden vermeyi mi yanlış anlıyoruz
dedin ben direkt böyle
kendime yöneldiğimde şeyi fark ediyorum
ben kesinlikle yanlış anlıyorum
kendinden vermeyi
kendini vermekle çok karıştırıyorum.
Kendimden bir parça vermektense
kendimi komple veriyorum.
Aslında mesela orada bu biraz da
çocuk yetiştirme
benzetmesinden gideceğim. Mesela
annenin tabağına yemek koyar.
Sen dersin ki işte bir kaşık yeter.
Ama bilirsin ki annenin lügatında
bir kaşık asla yetmez. O tabak
dolacaktır. Ama sen de kendi
sınırlarını biliyorsun. Yani senin orada
yiyebileceğin bir kaşıksa
aslında kalanı ziyan oluyor. Yani
o noktada bu benim
belki atıyorum iki ilişkim önce fark ettiğim
ama hala daha yürürlüğe sokamadığım
bir kusur bence.
Ben her zaman karşı tarafın
talep ettiğinden de fazlasını verip
onu fazlasına maruz bırakıyorum.
Sonra da hani vermek
çok veren olmak,
bonkör olmak hep böyle çok güzel bir şeymiş
gibi bize öğretilmiştir ya
sonra haliyle bir beklentiye giriyorum.
Ben sana bu kadar verdim ama aldığım
karşılık neden böyle diye.
Ama aslında orada karşı tarafa şöyle bir söz
akı duyuyor. İyi de ben senden bu kadar çok
istemedim ki. Yani o yüzden
kendimden versem belki
ilişkilerim daha sağlıklı yürüyecek.
Ya da hiç değilse bittiklerinde
ben daha sağlıklı ve tüm güçlü bir halde
devam edebileceğim. Ama ben komple kendimi
verdiğim için o tıpkı senin
dediğin gibi hani her insan aslında kendinin de
çocuğu bir yerde. Ben resmen
o ilişkiden sonra kendi çocuğumun
velayetini karşı tarafa veriyorum.
Ama o çocuk da benim aslında.
Şimdi ben velayet
için savaşacağım ama
ben kendimin aynı zamanda ebeveyniyim.
Ve aynı zamanda karşı taraftayım.
Yani kim için savaşacağım
ve kim savaşacak. Yani kendim için
savaşmam lazım ama güç yok.
Komple karşı taraftayım.
Yani hani mesela
ayrılıklar yaşanır.
Bu
sözsüz bir anlaşmadır. Bozulduğunda
da çok eleştirilir. İşte
verilen hediyeleri geri almak.
Artık sen onu o kişiye verdin.
Ondan geri alamazsın. Ama
bu mantalitede ilerleyip
karşı tarafa da kendini hediye etmek
ne kadar doğru ve sonra
kendini geri istememen de
ne kadar mantıklı. Çünkü senin de
hayatını devam etmen için kendine ihtiyacın
var ama kendini ilişki içine
karşı tarafa hediye etmişsin.
Belki zorlamışsın. Belki böyle bayramda
tutuşturulan para gibi al al al
ihtiyacın olur diye eline vermişsin.
Sonra o kişi o parayı
bir kenara koyup unuttuğunda gerçekten ona mı
kızmalı yoksa kendine mi?
Bu konuda biraz evet konuşurken hem yanlış yaptığımızın farkında olduğumuz ama işte yapıyor olduğumuzu da inkar etmediğimiz şeylerden bahsediyoruz.
Bana da şöyle geliyor yani aşk ya da ne bileyim işte arkadaşa duyulan aşk da olabilir burada bahsettiğimiz şey.
O ilişkinin içerisindeyken o senin hayatının bir bölümünde oluyor ya ve sonra o çok sevmek çok özlemek duygusuyla beraber sen onu hayatının her yanında bir şekilde konulansın istiyorsun.
İşte aşık olduğun biri oldu mu arkadaş grubuna sokmak istiyorsun, ailenle tanıştırmak istiyorsun, okuluna gelip gidebilsin istiyorsun, evine gelip gitsin istiyorsun, ne bileyim evinde işte onun aldığı bir çiçeği koyuyorsun ya da onun sana hediye ettiği bir oyuncakla uyuyorsun.
Bu kadar çok hayatının içine, ya bu sadece sevgili anlamında da değil dediğim gibi.
Yani bunu arkadaşının sana yaptığı bir şey için de ki ben işte en basitinden cüzdanımda arkadaşlarımın veskalık fotoğrafları var, ailemin veskalık fotoğrafları var.
Bunun en büyük sebebi aslında onları hayatımın her yanında, her anında istiyor olman.
İşte bunu yaparken de biraz şöyle bir ilişki anlayışımın olduğunu fark ediyorum.
Yani ortak bir payda yaratıp hayatı orada paylaşmak değil de o iki tane farklı hayatın işte birbiriyle birleşip koskocaman bir hayat haline gelmesi ve orasının bizim oyun alanımız olması.
Yani ben istediğim zaman onun tarafında da oynayabileyim.
O da istediği zaman benim tarafımda oynayabilsin.
Ama sonra bir anda o orayı kapatıyor.
Artık burada oynayamazsın diyor.
Çünkü oynamak istemiyor olabilir aslında.
Evet yani bu tamamıyla onun hakkı.
Ama şey sindiremiyorsun bir anda.
O sıkıldım oyuncaklarımı alıyorum ve gidiyorum deyip evine geri dönüyor.
Ama bir yandan şunu da biliyorsun.
O mesela istediği zaman senin oyun alanında oynayabiliyor.
Çünkü sen hala orayı kapatamamışsın.
Bir de aynı zaman biz mesela çocuklukta da bu böyledir.
Karşı tarafın oyuncaklarına daha fazla ilgi duyarız.
Hatta şey deriz.
Ya sen hep oynuyorsun zaten biraz da ben oynayayım.
Aslında biraz insanı hayatına almak da öyle gibi.
Yani şey oluyorsun.
Sen zaten bir ömür kendinlesin.
Mesela benim eski erkek arkadaşım hayatıma 22 yaşımın ortalarında geldi.
Sonlarına doğru da çıktı.
Ve ben hayatımda olmadığı kısmın acısını o kısa dönemden çıkartmaya çalışırcasına onunla zaman geçirmeye çalıştım.
Çünkü kafamda şöyle bir şey vardı.
Sen zaten 22 yılı kendinle geçirdin.
Çünkü benim gözümde o dünyanın en şanslı insanıydı kendiyle 22 yıl geçirdiği için.
İstiyordum ki sen eve gidince yine oynarsın.
Ama izin ver şimdi ben seni kendi hayatıma adatledim.
Seninle bir evcilik oynayayım, doktorculuk oynayayım.
Ki benim ilişkilerimde de o doktorculuk gerçekten metafordan bağımsız harbiden olan bir şey.
Mesela bundan önceki ilişkimde de ilişkimden bağımsız ama paralel olarak benim böyle anksiyet ataklarım ortaya çıkmıştı.
Ve gerçekten bir yerden sonra bir doktorculuk oynamaya başladık.
Yani o benim anksiyet anlarımda yanımda olan bir eldi.
O yüzden ben bir nevi doktorculuk oynamak gibi bazen o koltuğa yatıp onun beni muayene etmesini, benim ağrıyan yerlerime temas etmesini isterdim.
Yani her ne kadar onun sorumluluğu dahilinde olmasa da onun işlediği bir suç olmasa da onun sorumluluğunu alıyordu.
Yani ilişki de biraz bu aslında.
Senden bağımlı ya da bağımsız senin elinin altında olan bir şeyin kir tutmasına izin vermemek.
Mesela onu bir önceki ilişkimde çok güzel yaşamıştım.
Ama bir yerden sonra o paralellik öyle bir üst üste binmeye başladı ki ben gerçekten anksiyet eden ötürü mü o kişiyle birlikteyim yoksa o kişiyle birlikteliğimle başlayan anksiyete bana daima kendini hatırlattığı için ilişkim ilerledikçe ben aslında beraberimde bir bavul gibi anksiyetimi mi taşıyorum ikilemine düştüm ki zaten o ikileme düşünce de ilişki ruhunu kaybetti ve bitti.
Ama mesela son ilişkimde şeyi yaşamıştım.
Ben artık ne yapacağımdan ziyade tıpkı senin o oyun alanına atfettiğin önem gibi bizim daha yapacak çok şeyimiz vardı.
Halbuki bununla ilgili bir arkadaşım şey demişti.
İkinizin de bir kredisi var.
Ama onun bütün kredisini senden önce harcaması senin yapabileceğin bir şey değil.
Yani ben mesela küçükken şey çok yapardım.
Ailedeki bütün çocuklara işte gofret, cips her neyse herkese eşit alınırdı.
Ben hemen yemek isterdim.
Ama bir yandan da önce abimler yesin de.
Hani ben yedikten sonra onlarınkine bakıp canım çekmesin isterdim.
Aslında biraz öyle.
Yani şey oluyorsun.
Hadi tamam sen de göster ben de göstereyim aynı anda bunu yapalım.
Ben biraz hızlı sanırım tüketiyorum.
Hemen sahip olmak istiyorum.
Yani hemen sahip oluyorsun tadını çıkartamıyorsun.
Sonra boş gofret paketine bakıp üzülüyorsun.
Benim galiba biraz değil bayağı çocukluğuma dair benzetmeler yapabileceğim bir alanda aşk.
Benim de biraz kalabalık bir aileden gelmemiz sebebiyle bu çikolata metaforunu şu şekilde kullanabilirim sanırım.
Kalabalık bir ailede ve çok çocukla büyüdüm.
Yani bana çikolata alınıyorsa onlara da çikolata alınan bir evde büyüdüm.
Ama problem şuydu.
mesela biz o çikolataları
onlar yedikten sonra ben
sonrasında daha çok zevk alabilirim belki diye
sonra yasaklıyordum ya da hiçbir zaman
doğru zamanın gelmediğini düşünüyordum
ve sonra
o çikolata bir bakıyorum ortadan
kayboluyordu bir gün ve ben hani sadece
o hayalle yaşıyordum
o çikolatayı da hiçbir zaman
yemek nasip olmuyordu
o yüzden ben de sanırım
her şeyi
Zamanında söylemenin ve yapmanın
Önemli olduğunun farkına vardım
Ama işte bunda daha henüz
Hayatımı adapte etmeye çalışırken
Hayat bir anda benden daha hızlı davranmaya başladı
Ve ben bu sefer bir şeylerin hızına yetişemiyor oldum
Bir şey daha söylemek istiyorum
Bu çocukluğa ya da ne bileyim
O kişinin bizim hayatımıza
Uzun süre boyunca olmamasına ve olduğu
Zamandan sonra da aslında her anına ortak
Olmak isteyişimizde
Birinin çocukluk fotoğraflarına bakmak sevdiğim birinin
Arkadaşım da olabilir, sevgilim de olabilir.
Ablamlarım bile oluyor bazen.
Kendi ailemin benden önceki fotoğraflarına baktığım zaman.
Yani diyorum ki oradaydın, oradaydınız, mutluydunuz ve ben yoktum.
Şimdi oradaki anıları bir de benimle mutlu bir şekilde artık biriktirebildiğimiz kadar biriktirelim.
Böyle düşününce o insanlarla aslında işte 22 yılsa bir 22 yılda sana geçirsin istiyorsun.
Hatta belki daha fazlası.
ama zaman sende onda durmuşken onun için zaman devam ediyor olabilir.
İşte biz sanırım bu nüansları kaçırdığımız için.
Mesela belki o çikolatayı es zamanla herkes aynı anda açıp aynı hızda yese
oh diyeceksin tamam ben yedim ama o da yedi.
Artık ortada üzerine endişelenecek ya da canı çekilecek bir çikolata yok.
Bence o noktada hata yapıyoruz harbiden.
Ama şöyle söz konusu dediğim gibi çok sevmek ve çok vermek olduğunda ya zaten sana öğretilen bu.
Bunun neresinde yanlış var ki diyorsun.
Halbuki o minimal yaşam olayını bence en iyi aşka yedirmek lazım.
Şimdi bakınca tabii bizim jenerasyonda şey var aşk inanılmaz tüketilen bir şey.
Mesela ben bu ayrılığımı yaşadığımda şey hissetmiştim.
Bir gün bir tane arkadaşımıza ben şey sormuştum.
sormuştum. E sence
ne kadar sürer ilişkimiz? Ne düşünüyorsun
bizim hakkımızda? O da demişti ki çok tatlısınız
ama ben 3-4 ay anca diyorum.
Ben de dedim ki işte
3. yıl pastamıza senin resmini bastıracağım
göreceksin falan. Ve
gerçekten 3-4 ay sürdü yani.
Gerçekten 3'ün sonu 4'ün
başı derken ilişki bitti.
Şey oldum. İnsanlara bu
ilişkinin biteceğini ya da bittiğini
söylediğim zaman ama zaten
3-4 aylık bir ilişkiymiş diyecekler diye
çok çekindim. O yüzden ilk etapta
söylemekten çok korktum. Çünkü
3-4 ay gerçekten kısa bir süre.
Ama senin içine ne
yüklediğinle çok alakalı.
Hani dediğim gibi ben ilişkim bittiğinde şöyle
olmuştum. Ama bizim daha yapacaklarımız
vardı. Çünkü o 4 ay
bizim daha ne 4 aylarımızın
teminatı gibi geliyordu bana.
O yüzden mesela ben
insanlara ilişkime dair bir şeyler anlattığımda
ya da çektiğim özleme dair dertleşmek
istediğimde bazen verdikleri
ya da verecekleri cevaplardan çok çekiniyorum.
Ve beni şey fikri rahatsız ediyor.
Şimdi aynı jenerasyondayız ve ortalama aynı tipte ilişkiler yaşıyoruz.
Çünkü kendi çevremizi biraz bize benzer, daha konfor zon yaratmak için
daha benzer insanlardan oluşturduğumuz için seni anlamasını bekliyorsun.
Ama bir gün gerçekten biri çıkıp patavatsızca bir şey söyleyebiliyor.
Ya da abi bu basit bir ayrılık yani artık atlat bunu falan diyebiliyor.
O noktada oturup o kişiye ilişkindeki o ikili kimyayı anlatman mümkün değil.
Çünkü o kimyayı seninle anlayabilecek tek bir kişi vardı ve o da artık yok.
O inanılmaz bir panik hali.
Hani sanki şey gibi ortamda orada konuşulan dili bilmeyen tek insan sensin.
Ve sen onlara bir şeyleri anlatabilmek için kendi dilinde daha yüksek sesle konuşuyormuşsun gibi.
Hani bir yabancı yol sorar, sen İngilizce bilmezsin, ona sağdan gideceksin diye bağırırsın ama bu hiçbir şey değiştirmez.
Ben mesela biten ilişkim hakkında konuşmak istediğimde beni aslında sadece o eski partnerim anlar.
Ama o da yok.
Ben de bizim ikimizin oluşturduğu o dili başkalarına biraz bağırarak anlatmaya çalışıyorum.
Çok işe yaradığı söylenemez.
Bana da şöyle geliyor, bağırarak anlatmanın yanında.
Yani sen o dili o kişiyle oluşturdun ve o iletişim yalnızca size ait ya.
O yüzden bunu başkasına anlatmaya çalışırken sanki onların tanık etmediği, tanıklık edemeyeceği bir şeyi anlatıyorsun ve bir yandan şeyin kaygısını da taşıyorsun.
Ya ben acaba yeterince verebiliyor muyum hisleri?
Ya da çok mu fazla veriyorum acaba?
Ya da yanlış mı anlaşılacağım?
Esasında o kişiyle bunları konuştuğun zaman bu kaygıyı taşımıyorsun.
Çünkü zaten o seninle oradaydı
Beraber yaşadınız
Aynı dili konuşuyorsunuz
Ama bir insanın görmediği bir şeyi
İşte yani
Kör birine gökyüzünü anlatamazsın
Hiç görmemiş birine gökyüzünü anlatamazsın
Hissettiremezsin de
Çünkü o tamamıyla
Gökyüzünün sana herkese hissettirdiği şey de farklı
Dolayısıyla o
Zaten direkt olarak
Sana özel bir şeyi
Başkasına anlatmak zorken
Bir de başka bir dilde o kişiye anlatmak çok daha zor.
o yüzden
o ilişki bittikten sonra
diğer insanlarla konuşurken ben bazen
şeyden de çekiniyorum. Hani anlatırken
acaba değersizleştiriyor muyum bir şeyleri?
Ya da kirletiyor muyum?
Tozlanıyor mu üzeri?
Hani böyle sevdiğin insanın fotoğrafını
ya da hoşlandığın birinin fotoğrafını arkadaşlarına gösterirken
şey dersin.
Aslında burada çok çirkin görünmüş ama
yani normalde çok güzel.
Aynen. Hani onun gibi
onun gerçek kıymetini
göstermeye çalışıyorsun.
Aslında gerçek kıymeti dediğimiz şey de ne kadar gerçek.
Çünkü senin yarattığın bir ilüzyon.
Ama ben mesela şeyi çok merak ediyorum.
Bu sana sormak istediğim şeylerden birisi.
Şimdi biz yani bir jenerasyonuz.
İşte Twitter kullanıyoruz, Instagram kullanıyoruz.
Ve çıkan filmlerden hepimizin neredeyse ortalama eşit miktarda haberi var.
Ve şimdi tamam sen İlker Cenikli ile birlikte iş yapıyorsun.
ve haliyle çoğunluğa nazaran birçok şeyi beğenmeyen ve eleştiren birisi.
Haliyle ona karşı orada bir çatışma halindesin.
Ama kendi hayatlarımızda ortak noktalarda buluşabileceğimiz çok fazla insan var.
Mesela aşk filmi dediğimiz şey bence orada aşk yapan şey genellikle içindeki içerikten ziyade
başlangıcı ve bitişi gibi geliyor bana.
Mesela biz bir filmi izlediğimizde aşk diyebiliyoruz net bir şekilde.
Bu korku filmi diyebiliyoruz aslında.
Çünkü o filmi yüklerken de ne bileyim onun açıklaması işte bu bir korku filmidir demek.
Bence bu film 90 dakikadır demek kadar niceliksel ve net bir şey.
Ama hani bu kadar aşk az çok hepimizin kafasında böyle ortak temalarda buluşabiliyorken
biz ne oluyor da hala dünyanın geri kalanında diğer yarımızı arıyoruz ve bunda bu kadar başarısızız?
Bu konuda söyleyeceğim ilk şey şu.
Filmleri izlerken çok değişik bir entelektüel haz almak istemiyorsak
Ne bileyim kamera açılarından orgazm olmak falan istemiyorsak
Aradığımız şey aslında hemen hemen aynı şeyler
Yani o sanat kaygısını bir yana bıraktığımız zaman
Tanıdık duygular arıyoruz
Kendi hayatımızda gördüğümüz karakterleri
İşte oradaki karakterlerle özleştiriyoruz
Yani bir karakter görüyoruz, arkadaşım yazıyoruz
Aa bak bu karakter sana benziyor
Ya da sen bu filmdeki kıza benziyorsun
fiziksel ya da işte
kişisel özellikler olarak.
Aşk anlamı ya ben
genel itibariyle kendi beklentimi söyleyeyim.
Bir filmden böyle şeyler bekliyorum. Çünkü
o tanıdık hisler olduğu zaman
ha diyorum ki
tamam bu tanıdık bir his. Ben buna
başka bir insanın gözüyle bakacağım. Çünkü
her filmde işte o yönetmenin gözünden
ya da senaristin gözünden nasıl bir dünya
kurgulanmışsa o şekilde.
Buna baktığım zaman
yani bunu gördüğüm zaman
ben de şeyin arayışına girmeye başladım
yavaş yavaş. Tamam yani
böyle böyle bir film var
ve ben işte burada bunu arıyorum
ya da burada bunu buldum. Bu şekilde
aşk olsun,
trajedi olsun, drama olsun artık her nasıl bir film
izliyorsan
tam toparlayabildim mi bilmiyorum ama
genel itibariyle filmler konusunda
bu şekilde düşünüyorum.
Aşk da bunun içine girdiği zaman
biz kendi kalp kırıklıklarımızı arıyoruz
aslında. Mesela ağlamayı beklediğimiz
bir aşk filminde. Ya da
çok tatlı olacağına inandığımız
bir film bizi
aşk konusunda umutlandırıyor yeniden.
Çünkü bizim de zaten öyle bir umuda ihtiyacımız oluyor.
Yaşamda eksik olan ne varsa
ya da bizim yaşamda aradığımız ne varsa
sadece sinema üzerinde değil,
edebiyatta da bu böyle bence.
Orası biraz
o gerçekliği yaratmak adına
bir kapı açıyor bize.
Belki kendimiz
özel bir kültür yaratıp işte
ne bileyim şu filmdeki gibi
aşık olmak istiyorum, şu filmdeki gibi bir aşk
yaşamak istiyorum dedirtiyor.
Ya da diyor ki işte bak şu filmi izledin mi o film
tam olarak beni anlatıyor dedirtiyor.
Belki o yüzden sevdiğimiz insanlara
sevdiğimiz filmleri izletmeye
ya da izlediyse
bu filmi biliyor heyecanla kapılıyoruz.
Yani bir yandan hem geçmişin
hem bugünün hem de geleceğini
bulabiliyorsun ya orada. İşte o
filmleri önermek de biraz şey gibi oluyor.
Bak bu ben, buradan sana kendimden bir parça veriyorum.
İzlersen beni görmüş olacaksın gibi.
Ama ben çok isterdim mesela hani aşk filmi izliyorum.
Her şey çok güzel.
İşte artık esas kız, esas oğlan ya da iki esas kız ya da iki esas oğlan
ya da kendini nasıl tanımlamak istiyorsa iki kişi, üç kişi, beş kişi hiç fark etmez.
Aşkı tanımlayan insanlar bir araya geldiğinde sen böyle derin bir oh çekiyorsun.
ya da işte ayrılık beklentisiyle izlediğin bir dram filmiyse
oh tamam ayrıldılar artık bitti diyorsun.
Ben keşke kendi hayatımda da bunu yapabilsem.
Çünkü sonrasını yaşamak aslında esas meşakkatli şey.
Mesela film atıyorum iki kişinin birbirine hiddetle koşup,
sarılıp işte o özlemli öpüşmesiyle bitiyor.
Ya da işte çok yoğun bir seks sahnesiyle bitiyor.
Sen de diyorsun ki tamam ya işte oldu.
Tamam filmden bütün beklentimi aldım.
Ama kimse o seksten sonraki pillow talk'ı ya da işte ne bileyim başarısız bir seksi ya da kalkıp yakılan bir sigarayı ya da benim acilen çıkmam lazım çünkü metroya yetişeceğim kaygısını çok da filme yansıtmıyor.
Yansıtıyorsa bile mutlaka bir devamı oluyor.
Orada bitmiyor yani.
Ama mesela en güzel gecenin bile sabahında sen işe yetişmeye çalışıyorsun ya da siktir ya şimdi kahvaltı hazırlayacağım ama benim galiba sadece bir yumurtam kaldı falan diye düşünüyorsun.
Hani kendi hayatımda keşke mesela o bedenlerin çarpışması, özlemle birbirine sarılmaktan sonra bende de artık film kopsa, bitse.
Sonra bir sonraki filme kadar sükunetle beklesem.
Ama beni galiba esas diğer kısmı yoruyor.
Mesela bazen yaşadığım ilişkinin içinde bile o ilk flört dönemini özlüyorum.
Yani şöyle oluyorum.
Hayatımda o kişi, istesem dokunabilirim, öpebilirim.
Ama ben şey diyorum, of o kadar tatlıydı ki o gün bir anda böyle kalkıp bana gelmesi falan.
Halbuki hala yapabilir ama insan kendi ilişkisinde bile başlangıcı özleyebiliyor.
Zaten filmlerin de belli bir süresi olmasının ya da ne bileyim sonsuza kadar devam etmemesinin en büyük sebeplerinden bir tanesi bu da
o çok özel anı aslında bulup hayattan koparıp senin gözünün önüne sunuyor.
Dolayısıyla bir noktada aslında şey ya yani o film izlediğin zaman senin için farklı bir özelliği olması gerekiyor.
Çünkü zaten yumurtayı kalkıp yarın sabah sen de kıracaksın.
Yani o filmde ertesi gün kalkılıp bunun kırılıyor olması ya da bunun derdine düşülüyor olması.
O nüansı çok farklı bir yere çekilecek.
Çok farklı bir şey hissettirecek sende.
Dolayısıyla kimsenin zaten gerçek bir hayata ihtiyacı yok öyle bir dünyada.
Ama biraz da kandırmaca gibi geliyor bana.
Evet aslında öyle.
En gerçek diye nitelendirdiğimiz film öyle.
Çünkü evet ortada belki de bir gerçeklik var.
İşte toplumsal filmleri ya da belgeselleri buna konu alırsak.
Ortada bir gerçeklik var evet ama bu gerçeklik bir insan tarafından yazılmış bir gerçeklik.
Ve yine bir insan tarafından çekiliyor.
Dolayısıyla evet belli bir gerçeklik var ama bu bazı insanların gerçekliği.
Yani ben ama biraz galiba şeyde takılıyorum.
Orada böyle bir paradoksa düşüyorum.
Şimdi hepimiz bu filmlere maruz kalıyoruz.
Biz aslında hepimiz o kandırmacanın içindeyiz.
Haliyle ona biraz maruz bırakıldık.
Ve şimdi ben şunu düşünüyorum.
Ben bu kandırmacayı gördüm hayatım boyunca.
Filmlerde bunu işledim.
Bunu izledim.
Derslerimde bunu ele aldım falan.
Benim potansiyel partnerim de öyle.
Ve biz nihayet hayat tarafından bir araya getirildik.
Yani benim genelde hayat tarafından değil Tinder tarafından oluyor ama.
Bir araya getirildik.
Sonra ne oldu da bitti.
Burada sorgulamamız gereken şey şu aslında.
Aynı şeylere maruz kalıyoruz ama aynı yerden mi maruz kalıyoruz?
Yani sen ona maruz kalırken nerede duruyorsun?
O ona maruz kalırken nerede duruyor?
Sen ona maruz kalırken nasıl bir şey yaşıyorsun?
Maganda kurşunu.
Onun hayatı nasıl bir evrede, nasıl bir dönemeçte?
Bunları bilemediğin için.
Yani seni ona onu da sana getiren yolu ikiniz de bilmediğiniz için
bunu yaşarken beraber öğreniyorsunuz
ve birbirinize anlatıyorsunuz aslında.
Doğru. Aslında evet. Bu noktada
ben biraz bu podcast'ı da seninle tartışırız
diye düşünmüştüm ama şu an seninle
yaptığım konuşma terapistimle yaptığımdan
çok da farksız değil. Yani o bana bir şeyler söyleyip
ben de kafasallayayım evet çok haklısınız
diyordum ve şu an söylediğin şey mesela
bende şeyi çağrıştırdı yani şöyle bir imge
oluştu. İşte hayatıma
girecek kişi kendi yollarından geliyor.
Ben de kendi yollarımdan geliyorum ama belki
ben gerçekten hayatım boyunca da
kendimi o yola hazırladım. Ne bileyim
trekking ayakkabılarımı giydim sırt çantamda
bütün ekipmanlarım var ve görece
daha düzgün bir yoldan geliyorum ama
belki o çamurlara bata çıka
geliyor sonra nihayet birlikte çok güzel
bir manzaraya çıkacak bir yolda kesişiyoruz
ve manzarayı göreceğiz ama
ben belki hevesle çıkarken
karşımdaki insan nefes nefese
yorgun belki etrafını göremeyecek
halde belki susuz
yani evet o noktada
farklı yollardan gelmenin çok büyük bir
dezavantajı var galiba
bak ve o noktada şeye çıkıyor
gerçekten. Senden önce yaşadığı
22 yılı bir de seninle yaşamasını
istiyorsun ki hani sen onun
o sağ koltukta oturan navigasyonu
ol. Bir de şey yani eksik kalmış,
örselenmiş, yaralanmış
her neresi varsa o 22
yıl içerisinde sen bir 22
yıl ondan istiyorsun ki o yerleri iyileştirebilesin.
Kendin
hasta ettiğinde de iyileştirebilesin onu.
Çünkü
her zaman insanların çaresi olamıyoruz.
Bazen onların başına işler de açabiliyoruz.
O zaman delimi içerisinde aslında.
Yani acısı olacaksan da ilacı olmak istiyorsun.
Birisi onun canını acıtıyorsa da ilacı olmak istiyorsun.
Yani hep onun için orada olmak istiyorsun.
Ama mesela istiyorsun diyorsun.
Biz istiyoruz.
Evet ama karşı taraf buna izin verecek mi?
Bunun bir garantisi yok sana.
Bu konuda aslında bir söz de vermiyorlar.
Çünkü sen de onlara söz vermiyorsun.
Peki karşı taraf yani şimdi biz bunu istiyoruz ve yapıyoruz.
karşı taraf da az çok istiyor
potansiyelini bir iki hayatımıza aldık
çok radikal bir hata
yapmadıysak az çok aynı
paydadayız
ben mesela aynı fedakarlığı göremediğimi
hissediyorum aslında ben şurada kendimi çok
eleştiriyorum bu belki benim
geçmiş partnerlerime de yaptığım hatalardan
bir tanesi arkadaşlıklarımda da böyle
ailemde de böyle hepinizden de
özür dilerim
bu noktada yaptığım hatadan açıkçası
Çünkü şöyle herkesin bir kendi sevme stili var.
Hatta ben bunu ilk bölümde de değinmiştim.
Ben kendi sevme stilim neyse hayatım boyunca hep onu gösterdiğim için tıpkı bir ayna gibi onun yansımasını gördüğümde
aa bu gerçekmiş diyorum.
Çünkü ayna böyledir.
Sen elini kaldırdığında o da elini kaldırır.
Gözünü kapattığında o da gözünü kapatır.
Yani senin perspektifindir.
O yüzden ben de istiyorum ki benim sevgimi gösterme şeklim ne bileyim.
Uyurken alnına düşen saçı kulağın arkasına atmaksa sanki ancak o onu yaparsa beni sevdiğine inanacakmışım gibi ve bu noktada çok fazla haklarını yedim.
Hani çok eleştirdim sanki beni sevmiyorlarmış gibi.
Çünkü şeyi kaçırıyorum.
Evet ikimiz bir ilişkinin içindeyken oluşturduğumuz bir dil var.
Ama benden önce o başkalarıyla olsun ya da olmasın ya da tek başına olsun onun farklı bir dili vardı.
Onu kaçırıyorum.
Hani sonuçta nasıl biz ana dilimiz Türkçe olmasına rağmen aralara İngilizce şeyler serpiştiriyoruz çünkü artık alıştık ve bazen gerçekten Türkçesini unutuyoruz.
O da haliyle seninle konuştuğu dile zaman zaman kendi başınayken öğrendiği o ana dilinden bazı kelimeler serpiştirebiliyor.
Aslında bu çok normal.
Ama işte bence gerek aşkın gerek ikili ilişkilerin ki ben de gerçekten arkadaşlarına aşık olan bir insan olarak şey beni endişelendiriyor.
Anlayamamak.
Neden orada o kelimeyi kullandın?
Neden öyle oldu?
Neden aynı değiliz?
Aslında şeyi de hep biliyorum.
Biriyle birebir aynı olursam ilerlemem yani.
Çünkü ben kendimle mesela sevgili olamam.
Ben kendime tahammül edemem yani.
O yüzden benden farklı biriyle birlikte olmalıyım.
Ama o kişiyi de o kadar seviyorsun ki komple böyle sanki bir puzzle parçası gibi şak sana böyle uyuşmasını istiyorsun.
Benim çok oldu mesela.
Hani o puzzle parçalarındaki girintiler ve çıkıntılar birbirimize uymadığı için bir yerlerimden kesmeye çalışmam.
Bir yerlerime fazlalıklar eklemeye çalışmam çok oldu.
Yaptığım da hem yük hataydı yani.
Birincisi bu arada aynı olmadan da aslında bir puzzle parçası gibi birleşiyor olabilirsiniz.
Çünkü benzerlik ya da aynı olmak, direkt olarak aynı şeyleri sevmek, aynı özelliklere sahip olmaktan değil de her şey aslında o hislerden ve onların karşı tarafa hissettirdiğimiz kısmından ileri geliyor.
Karşımızdaki insan için değişmeyi, onun için fedakarlıklar yapmayı, kendimizi vermeyi ya da kendimizden vermeyi artık nasıl tamamlıyorsak bunu.
yeniden sürekli olarak tanımlamamız gerekiyormuş gibi hissediyorum ama
bir yandan da şeyden de çok korkuyorum.
Yani ben işte 19 yaşındayım sen 22-23 yaşında olacaksın.
İyi kötü bir şekilde bir sevme stili belirledik ya da kendimizi bulduk en azından.
Ya da işte o bir şekilde devinim halinde ve farklı bir şeye dönüşecek belki de.
Ama temelde sabit bir şey var.
Yani biz ne yapıyorsak ne değiştirmeye çalışıyorsak onun üzerinden değiştirmeye çalışıyoruz.
Karşımızdaki insanlar bizi böyle sevmiyor diye ya da bizimle aynı şekilde sevmiyor ya da bizimle benzer şekilde sevmiyor diye suçlamak tabii ki doğru değil.
Ama o kişi senin hayatına girdiğinde ve seni tanımaya başladığında senin nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmayacağını anlamaya başladığında
zaten senin hoşlanacağın bir sevme stili de belirleyebiliyor aslında kendi hayatında.
Aynen. Sözsüz bir kontrat gibi.
Dolayısıyla seninle
Evet ya seni Sima'yı Sima gibi
Sevemeyebilir ama ben
Sima'yı Hava gibi Sima'ya iyi hissettirecek
Ve ona iyi gelecek bir şekilde
Sevebilirim
Bence bizim karşılaştığımız
İnsanlar
Bu konuda çok fedakarlık yapmayı sevmeyen
Ya da bunun üzerine çok kafa yormayı
Sevmeyen insanlarda
Ama bu konuda şöyle bir eleştiri de vermek
Gerekiyor biz mesela
Kendi sevme stilimizle aslında etrafımızdaki
insanlara ne derece iyi gelebildik?
Doğru. Ya da sandığımız kadar iyi gelebildik mi?
Peki bizim o ilişkideki
beklenti ne oluşturuyor? Ben onu
harbiden merak ediyorum. Çünkü
şu an baktığımızda mesela ben
ne zaman bir erkek arkadaşım
olsa ben de her şeyi annemle paylaştığım
için anneme derim ki
ben gerçekten şu an evlenecek olsam
bununla evlenirim.
Annem de bir şey der. Ama sen bunu bir önceki içinde
söylüyordun. Aslında biz zaten kendi içimizde
küçük evlilikler yapıyoruz. Mesela ben
evlenmeyi düşünmüyorum belki şu an için ama
şu an evlenecek olsam
yani bir hayatı ortak payda da birleştirecek
olsam o kişiyle birleştiririm.
Çünkü birleştiremeyeceksem zaten
hayatımda olmasının bir anlamı yok.
Hani o mantalite de bakıyorum ama
beklentilerimiz neyi oluşturuyor bizim?
Çünkü ortalama işte bir
beklentimiz var. Uyum olsun, espri
anlayışımız, arkadaşlarımla iyi anlaşsın,
toksik olmasın vs.
Ama o beklentileri ne oluşturuyor?
Yani ben kafamdaki sevme stiline
mi birilerini oturtmaya çalışıyorum
Yoksa birilerini tanıdıktan sonra mı bir sevme stilim oluşuyor?
Oradaki etkileşimin nereden kaynaklandığını hala çözemedim.
Bence ikisinde de sabit bir takım şeyler var.
Yani hiç olmayacağın, beraber olmayacağın insanlar var.
Bir de işte bu şekilde sevdiğin, yani sevme stilinin bir kalıbı da var aynı zamanda.
ama o kalıp da esnek
senin insanlardan
olan beklentilerin de esnek
ve onlar bir şekilde kendi içerisinde zaten
oluyorsa o akış içerisinde
devinim içerisinde artık her ne diyorsak
kendi yolunu buluyor
ve kendine bir şekilde oluşturuyor
bence zaten tehlikeli olan
bizim için de işleri tehlikeli
hale getiren, karşı taraf için de
tehlikeli hale getiren
o oluşan karakterin hep o şekilde
kalabileceğini düşünmek
ama o zaten esnekti
yani o kabı da esnetebilir
o zaman baya bir Rus ruleti oynuyoruz
birbirimizi bir şekilde kabul ediyoruz
ama ben de değişeceğim
o da değişecek
yani her gün şöyle uyanıyorsun
ben bugün bu havayım
işte o da bugün bu simay
bakalım bunlar birbirini sevecek mi
ama şöyle de bir şey var
mesela siz o yolda beraber gidiyorsunuz zaten
farklı farklı yollardan
gelmiş olmanıza rağmen
o çizgi bir yerde birleşiyor
ve birbirine bağlı bir şekilde gidiyor
Birbirine bağlı şekilde giderken işte aslında hani o rulet dediğin kısım biraz orada.
Belki de o ipin kopası gelecek.
İnceleyecek belki bir yerden kopacak.
Ya da belki direkt olarak artık seninle beraber olmak istemeyecek.
O değişimi ya da büyümeyi beraber mi geçiriyorsunuz?
Bu önemli.
Çünkü işte arkadaşlık ilişkilerinde de yani beraber büyüdüğün, sana çok iyi gelen, sana çok şey kazandıran insanlarla gün geliyor hiçbir şey konuşamaz hale geliyorsun.
Ama burada iki taraf da suçlu değil.
Sadece bazen olmuyor.
Zaman ilerlemiyor.
Bizim acısını çektiğimiz şey o ipin neden kesildiğini bilmiyor olmamız bence.
çünkü artık istemediğini
bilsek ve bundan emin olsak
zaten hani bizim de o ipi alıp
hayır benimle yürümeye devam edeceksin diyecek
halimiz yok ama
değişmeyeceğinden değil de
hani o değişimi beraber geçireceğinden
emin oluyorsun. Aslında şey gibi
bir deneme
sınavına girip hatayı
nerede yaptığını görmek istemek çünkü
esas sınavda aynı yerden hata yapmak istememek
ama bir bakıyorsun cevap anahtarını
pazartesi günü veriyoruz
Aynen. İşte ama hangi pazartesi olduğunu bilmemek.
Bilmiyorsun ve muhtemelen zaten o pazartesi hiç gelmeyecek. Cevap anahtarını da kaybetmiş olacaklar.
İşte ben de her ilişkimi gerçek sınavı oymuş gibi hissettiğim için önceki deneme sınavlarından hatalarımı anlamaya çalışacağım diye kendime söz veriyorum.
Ama her ilişkiye de bu gerçek sınavınmış. Ben hayatım boyunca buna hazırlanmışım gibi girdiğim için o ilişki bittiğinde şey diyorum.
Ben zaten gerçek sinema girip çıktım.
Benim artık denemeye ne ihtiyacım olur ki diyorum.
Sonra bir başkası çıkıyor.
Diyorum ki öncekiler denemeymiş.
Keşke hatalarıma baksaydım.
Ama işte belki insan hatalarıyla yüzleşmekten şey noktasına korkuyor.
Böyle bir bazanın altını açıp mesela yorgan almak istiyorsun.
Yıllardır dokunmadığın belki gerçekten ölmüş birisinin işte bir kıyafetini görüyorsun.
Her şey hop beraberinde geliyor.
Benim bence biraz o sandığı açmaktan korkmamın sebebi de o.
Yani ya o sandık o kişinin hayalini bana komple getirir ama o kişiyi getiremeyecek durumda olursa biraz ondan korkuyorum.
Ama galiba bu noktada kendi beklentilerimi biraz eleştirmem gerekiyor.
Bunu söylemiştim.
Yani mesela dondurma kabı her zaman içinde dondurma olduğuna işaret değil.
Hani bazen bir açarsın içinden kışlık domates sosu çıkar ya da sarma çıkar.
evet belki beklediğin gibi değildir
ama belki ihtiyacın olan şey de
bir kutu sarmadır
onu bilemezsin
galiba ona da zaman karar verecek
işte onun da şöyle bir kötülüğü var
oturup yiyip bitirdikten sonra
ihtiyaçtan ziyade o artık senin için
hep bir beklentiye dönüşüyor ya
yani yarın sabah açtığında da
oradan sarma çıksın istiyorsun
sonra yarın dondurma çıkıyor
sen sarmanın yokluğuna alışmaya çalışıyorsun
sonra dondurmaya alışıyorsun
sonra hop bir daha sermeye. Belki beklentiler
üzer klişesi beklentilerin de
her gün değişiyor olması ilgilidir. Evet.
Bence de. Bizden önce dondurma
kutularına ait bir
nasıl desem bir
topluluk belki her gün
bize sürpriz yapmak için içini değiştiriyor.
Bizim de ona göre hareket etmemiz
gerekiyor. Malı bir çalışmayla böyle fıt fıt fıt.
Aynen. Gizlice gidip dondurma
paketlerin içini değiştiriyorlar. Hop bu gece
sermeye dönüyoruz. Yani umarım
yarın içinden çıkacak olan şey
benim canımın istediği şeydir.
Yoksa öteki türlü zor olacak.
Sanırım aşk bununla alakalı bir şey.
Yani direkt olarak bu sorudan geliyor.
İstediğin şey mi, ihtiyacın olan şey mi?
Evet.
Benim buna verebilecek bir cevabım yok.
Galiba buna cevap vermek de istemeyeceğim.
Çünkü buna cevap vermek
gelecekte ki bütün ilişkilerimi etkileyeceği gibi
geçmişteki bütün ilişkilerimi de yanlışlıkla çöp kutusuna taşımak gibi olacak.
O yüzden ihtiyaç mı, istek mi bilmiyorum.
ama umarım
bir noktada kesişirler
yarın ihtiyacım olan şey tam da istediğim şey olur
ve hayatta karşıma onu çıkarır
yani bilmiyorum
en kötüsü de ne artık
isteğinin ne de ihtiyacının olması
bence
evet ama bence bizim ona daha zamanımız var
yani
benim için aşk bir ihtiyaç mı
ne evet ne hayır diyebilirim
bir istek mi kesinlikle
ben istiyorum ki
aşkı isteyen tarafımla ihtiyaç duyan
tarafım paralel olsun. Çünkü
birinden birinin yoksulluğu
inanılmaz toksik bir hale getiriyor. Tıpkı
şu an içinde bulunduğum durum gibi.
Aslında tek taraflı bir aşk yaşıyorum gibi
ve bir noktada bu toksik bir ayağı
kırık masada oturmak gibi. Üstüne
ne koysam kayıp gidiyor.
O yüzden o noktada ya masanın diğer
ayağını kıracaksın ya da altına
bir destek koyacaksın. Yani
ihtiyacım olan şey orada değil ama isteğim
o. O yüzden paralel
gitmesi benim için daha iyi olacak. Çünkü benim
o masanın üstüne yapacak daha
çok fazla şeyim var. Ve
yani galiba aşka dair söyleyebileceğim
şeyler bunlar. Senin eklemek
istediğin bir şey var mı? Benim eklemek istediğim
bir şey yok. Sadece ben işte isteğime
de ihtiyacımı da inancımı da kaybetmek
istemiyorum. Bunun biraz
beni ve benim yaşadığım
şeyleri
yaşadığım şeyleri demeyeyim ama yani
birey olarak beni büyüttüğünü
düşünüyorum. Bu his benim için çok
değerli bir iş çünkü.
Aşıklara selam olsun.
Aşıklara selam olsun.
Ve galiba biz
3. bölümün sonuna geldik.
Yine bir sürü şeyde yanıtlayamadık
aslında. Kendi içimizde
daha dolambaçlı bir
yol açtık belki de.
Ama dilerim herkes yarın dondurma
kutusundan ne çıkmasını istiyorsa
onu bulur. Ya da
bulamıyorsa bile aramaya devam etsin.
O zaman 2. bölümde söylediğim
Bir şey artık gelenek olsun.
Umutsuzluğa alışmayın.
Yatağa küs girmeyin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
