
diyet kültürüyle kirlenmemiş alternatif bir evren yaratmak mümkün mü?
16 Ocak 2025 · 1 sa 6 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
Çok sevgili Uzman Diyetisyen Zeynep Tuğtepe ile bedenlerimizin birer propaganda aracı olarak kullanılması amacıyla oluşturulan ve ardında daha birçok başka neden bulunan diyet kültürünü ve bundan sıyrılabilmenin yollarını konuştuk. Beden ve yemekle olan ilişkimize dair harika dinlendirici ve bilgilendirici bu sohbet, benim çocukluğumu ve kendime zorbalık yaptığım yaşlarımı iyileştirdi. Sizi seviyorum.
Müthiş sohbeti ve düşünceleri ile, bilgisini bizden esirgemeyen Zeynep'e kocaman öpücükler.
Transkript
Herkese merhaba, Sen Akız Değil Misiniz? yeni bölümüne hoş geldiniz.
Şimdiye kadar burada çok fazla duyguyu konuştuk.
Benim kendi bireysel deneyimlerimi konuştuk ama benim de sınırlarımı aşan ve belli bir noktada artık gerçekten işin ehliyle konuşmamız gereken ve belki de böyle olduğunu kabul etmediğimiz için zaman zaman kendimizi de çok normal kabul ettiğimiz sıkıntılarla karşılaştığımız bir konuyla karşınızdayım.
Bugün biraz diyet kültürüyle, bedenimizle, yemekle olan ilişkimizle ilgili konuşacağım ama bunu yaparken tek olmayacağım.
Sevgili uzman diyetisyen Zeynep Tuğtepe benimle.
Bilmiyorum kendisine hiç bir aşinalığınız var mı?
Hiç onun Instagram'ıyla, TikTok'uyla karşılaştınız mı?
Ama benim herhalde hayatımda takip ettiğim tek diyetisyendi kendisi.
Ve 5 yılın sonunda ben de sizden aldığım cesaretle onu buraya çağırdım.
Ve kendisi şimdi burada Ankara'dan bağlanıyor.
Hoş geldin Zeynep.
Hoş buldum. Teşekkür ediyorum nazik davetin için.
Çok güzel detaylı bir maille hatta bir davette bulundum.
Ben detaylarıyla inan hiç ilgilenmedim çünkü çok mutlu oldum podcast'ına konuk olmaktan.
Çok teşekkür ediyorum o yüzden çağırdığın için.
Biz teşekkür ederiz. Hoş geldin. Nasılsın öncelikle? Biraz seni de tanıyalım isterim.
Tabii ki iyiyim. Çok teşekkür ederim. Umarım sen de iyisindir.
İyiyim. Çok teşekkür ederim ve seni tanıtacağım için çok çok daha mutluyum.
Çünkü sanki insanlara bunun böyle bir yolu var diyebileceğim en iyi konukla bu işi yapacağız gibi duruyor.
O yüzden çok heyecanlıyım.
Neden sen buradasın hemen anlasınlar istiyorum.
O yüzden sen kimsin neler yapıyorsun bu yolculuk nasıl gidiyor ben senine 2020'de kesiştim.
Ve belki de o covid dönemleri mi sonrası mıydı tam hatırlamıyorum ama biraz daha benim için daha az zor geçmesini sağlayan bir hesaptı.
Nasıl başladı bu?
Yani aykırı bir uzman diyetisyenle sanki karşı karşıyayız.
Senden dinleyelim istiyorum.
Öncelikle aykırı olması bence çok üzücü.
Çünkü bence olması gerekeni yapıyorum ve yapıyoruz benim gibi uzmanlar.
Ben diyet dışı çalışan bir diyetisyenim.
Mesleğimin adında diyet olmasına rağmen neden diyet dışı?
Aykırılık orada geliyor sanırım.
Ama ben de böyle başlamadım bu yolculuğa.
Ben de mezuniyetimden sonra herkes gibi ekonomik kaygılar ve genel yaşam kaygılarıyla diyet yazarak,
bir spor merkezinde zayıflama çalışarak, sonra bir obezite cerrahisi kliniğinde tüp mide ameliyatlarında çalışarak bayağı kilo yönetimi üzerine çalışıyordum.
Ama benim yolculuğum şurada yön değiştirdi.
Tüm bu süreçlerde ben insanları çok iyi gözlemlediğimi düşünüyorum ve hikayelerine çok iyi kulak verdiğimi düşünüyorum.
Ve bu hikayelerin ortak noktası yeme darlanışlarını iyileştiremiyor oluşlarıydı.
Biz ne kadar bakın doğrusu bu, bu şekilde sağlıklısı bu diye yol göstersek de bu sadece çatlak bir duvara pembe bir boya sürmek gibi oluyor.
O duvarı baştan inşa etmek çok kıymetli ve ben de o sıralarda sezgisel yeme kavramıyla tanışıp danışmanlığımı tamamen bunun üzerine yönlendirip kendi işimi yapmaya başladım.
Sezgisel yeme de adı üstünde diyet dışı bir yaklaşım az önce söylediğim gibi.
Tamamen diyet yaklaşımından, kısıtlayıcı diyet önerilerinden ya da genellenmiş sağlık önerilerinden uzak,
bireyin yeme davranışlarını olduğu ile bütünüyle ele alıp onları iyileştirmeye, optimale çekmeye çalışan bir yaklaşım.
Beden ağırlığıyla ilgilenmez, bedenin nasıl göründüğü ile ilgilenmez ama bedenin bütün deneyimleriyle çok yakından ilgilenir ve onları iyileştirmeye çalışır.
Genelde danışan profilimde yeme bozukluğu hastaları ya da diyetlerden çok çekmiş, yeme davranışları bozulmuş kişilerden oluşuyor ve maalesef çok genç ve geneli kadın olan bir kitleden oluşuyor.
Belki çok basit bir soruyla başlayacağım Zeynep ama biz bu hale nasıl geldik?
Ben bunu bir uzmandan duymak istiyorum.
Yani çünkü sanırım bu hayatta tanıştığım herkes, özellikle her genç kadın, her yolumun kesiştiği kadın diyeyim.
Hatta burada yaş bile artık giderek etkisini yitirdi.
Geçmişte kendi kendine zorbaladığı bedenlerini ilerleyen yıllarda çok büyük bir özlem ve gıpta duyuyor.
yani biz sürekli kendi bedenimizle onun içindeyken ona çok zorbalık yaptığımız
onu çok böyle itip kalktığımız yıllar geçtikten sonra da o gençlik yıllarını
bu bir yıl bile önce olsa o hali özlediğimiz kendimize bir yerde sevgi ve özlem duymayı becerdiğimiz
ama zamanlama olarak bir türlü onu tam anlamıyla deneyimleyemediğimiz bir kısır döngünün içindeyiz
Yani özellikle bizim jenerasyonun her annesinin 48 kiloyken evlenmesi, belinin şu kadarken evlenmesi.
Yani orada 48 bile çok kritik ve çok genel geçer bir kilo.
Ve 48 kilo benim 14 yaşındayken kilomdu.
Ben daha o zamandan başlamıştım zaten.
Benim bedenim daha 13 yaşında bu kiloya erişti.
Benim o zaman bunu önümdeki bir 20 yıl korumam mümkün mü gibi sorular.
Ben daha 13 yaşındayken yüklenmişti bana.
ya da diyet yapmak yani havalı bir şey.
Tabii burada bir topyekun hareket olunca insan bunun problemli olduğunu da görmüyor.
Çünkü herkesle aynı yolda yürüyorsun ama biz sence nasıl buraya geldik?
Yani bunun tabii eminim çok derin bir geçmişi var ama senden yine dinleyelim.
Tabii ki çok komplike bir konu aslında.
Bu kadar bireysel dertlerimiz ne kadar devasa sektörler tarafından oluşturuldu.
Bunu bilmek çok korkutucu oluyor bazen.
Bu annelerin 48 kiloyken evlenmesi de çok yaygın bizim ülkemizde.
Sana hamile kaldığımda ben 50 kiloydum falan gibi söylenler.
Benim annem bile benim çalıştığım alan belli, konuştuğum konu belli.
Hala aynı şeylerden yakınır, hala bana bir diyet yaz diye beni arar haftada bir.
Halbuki o dönem besine erişimi bizim kadar yoktu.
Belki de yoksul diye 48 kiloydu.
Ama bilmiyoruz tabii ki o yüzden çok yönlü bir konu bu.
Ama nasıl bu hale geldik? Tabii ki dev sektörler sebebiyle biz bu hale geldik. Medya en başta ve sağlık sektörü onu takip ediyor, politika onu takip ediyor gibi gibi.
Çok farklı dev sektörlerin çeşitli propagandaları. Şeyi hatırlarsın 2000'lerin başındaki o inanılmaz ekstrem zayıflık akımlarını, o işte uyuşturucu maddeler kullanmış görüntüsü yakalamak, o şıklığı yakalamak zayıflık akımını.
Ve sonra aradan 10-15 yıl geçti. Kardeş yanına girdi hayatımıza. Büyük göğüsler, büyük kalçalar, dolgun vücutlar.
Ve sonra onlar da implantlarını yavaş yavaş çıkarttırmaya başladı. Yine gitgide bir daha ince bedenler.
Ya bedenlerimiz hep aslında bir araç olarak kullanıldı toplumları yönetmek için, yönlendirmek için.
Şu an işte güncelde satılmak istenen bir tırnak içinde zayıflama ürünü varsa zayıflığı moda edeceğiz.
Ya da hatta bunu şuraya bile dayandırırım daha cesur konuşup.
Kadınların çok fazla özgürleştiği ve yükselmeye başladığı görülüyorsa biraz zayıflığı moda edelim ki azıcık aç kalsınlar ve işlevsel olamasınlar.
Bunlar böyle çok komplo teorileri gibi gelse de kulağa gerçekten arkasında temellendirebileceğimiz çok fazla gerçek olan konular.
O yüzden bedenlerimiz birer propaganda aracı ve bu yüzden yüzyıllardır biz buna maruz kalıyoruz.
Ama artık günümüzde yavaş yavaş farkındalık çok arttı.
İşte bilgiye erişim çok kolaylaştı.
Dünyanın öbür ucundaki bir kadının deneyimlerini duymamız saniyelerimizi alıyor.
Ve biraz daha bence bunun yanlış olduğunu fark eden ya da işte bu sebeple bir yeme bozukluğu, bir hastalık yaşamaya başladığını fark eden insan sayısı arttı.
Şiddeti kesinlikle artmadı.
Bence hep bu şekilde şiddetliydi ama farkındalık arttığı için artık daha çok konuşuyoruz.
Ona da seviniyorum bir yandan.
Şimdi ben bizim ikimizin alanlarının belli noktalarda birbirine çok benzediğini düşünüyorum.
Aslında hem beslenme uzmanlığı hem mental sağlıkla ilgilenen psikoloji alanındaki uzmanların aslında temel sıkıntılarından bir tanesi
bu konuyla ilgili belli deneyimleri olan herkesin kendini aslında bu uzmanlık hisvesi altında değerlendirebiliyor olması.
Psikoloji konusunda genellikle bu çok daha ayıplanan bir şey olduğu için biraz daha o meslek yasasının olmayışı çok aslında istismara uğruyor ve insanlar kesinlikle aykırı diplomalarla bu işi yapıyor ama ben diyetisyenlikte belki kendi mesleğime oranla daha bile vahim durumlar görüyorum.
Çünkü bu sefer o bireysel deneyimler kişiyi kendince bir uzmanlık algısı içerisine sokuyor.
Yani bende bu işe yaradı, bende bu oldu.
Bir Reels takılı kaldığı için bütün keşfetim şimdi bu karnivor diyetle doldu.
Ve nasıl bunun bu kadar hızlı yayılabildiğini aslında daha önceki süreçlerde fark etmediğimi gördüm.
Bu çok benim için bilinçli oldu.
Bir anda neden sürekli bu çıkıyor?
Sonra bir anda tekrar spesifikleştim.
Neden sürekli bu kadın çıkıyor?
Bir tane aslında hani milyonlardan bir tanesi benim karşıma çıkan.
Her hafta acaba yarın kaç kiloyla uyanacağım kaygısı üzerine içerik üreten bir kişi aslında.
Ona da kızamıyorsun.
Çünkü senin kadınlığın, deneyimin, senin o bahsettiğin belki de baskılayış bir yerde o kadını da anlatıyor sana, hissettiriyor.
Ama yorumlara giriyorsun.
Korka korka giriyorsun.
Tetiklenen bir sürü insan görüyorsun.
Ya hayat böyle geçer mi?
Aslında sadece karşıdakine değil kişinin kendine de verdiği bir telkin olduğunu düşünüyorsun.
E tabi diğer taraftan önceden edilen çok büyük laflar vardı.
İşte ünlülerin hiçbir hamburger bir zayıflık kadar lezzetli değil gibi sözleri.
Önceden bunların bir kişi söylüyordu.
Magazinsel bir yayılması vardı.
Şimdi herkesin elinde böyle bir yayım gücü de var.
Bunlar tabi çok tetikleyici ama
bizim bu mayın tarlasına gerçekten sağlıklı bir yol çizmemiz mümkün mü?
Sosyal medya üzerinde konuşuyorsak orada pembe bir dünya yaratmak kesinlikle mümkün değil.
Benim algoritmam tamamen benim bakış açımla donatılmış şekilde ama hala benim bile karşıma bu içerikler çıkıyor.
Çünkü yapay zeka henüz o kadar gelişmedi.
Tamam bu diyet konuşuyor ama hangi diyeti konuşuyor diye düşünemiyor.
O yüzden rastgele bir şeyler gelebiliyor test aşamasında belki de.
O yüzden çok sosyal medya üzerinde mümkün değil ama kendi hayatımızda belki karşılaşacağımız kişileri seçemesek de bunlara vereceğimiz tepkileri şekillendirebiliyoruz.
Biz de zaten diyet dışı yaklaşımda Sezgi Salyem'e de daha çok bunun üzerine konuşuyoruz.
Evet tetikleyici etkenler olacak.
Geçmişteki diyet deneyimlerini tetikleyecek kişiler olacak.
tekrar oraya gitme isteğini körüklendirecek olaylar yaşayacaksın.
Ama hatırlaman gereken, tutunman gereken gerçeklerde şunlar şunlar şunlar burada öğrendiğin, edindiğin öğretiler.
Biraz onun üzerine savaş veriyoruz.
Yoksa az önce şey dedim, artık sosyal medya sayesinde dünyanın bir ucundaki kadının deneyimlerini duyabiliyoruz.
Farkındalık artıyor ama aynı sosyal medya bunu da yaşatıyor bize.
O yüzden evet orada biraz seçici davranmak, belki medya okuryazarlığı üzerine daha dikkatli davranmak önemli oluyor.
Ben bunun üzerine de çok yazıp çiziyorum.
Çünkü sosyal medyanın içinde biriyim.
Benim ürettiğim içeriklerin tam zıttı olanları da görüyorum.
Tabii ki çok tetikleyici.
Yorumlar ayrı tetikleyici.
Bir de bu içerikler çok etkileşim alıyor.
Kim istemez ki bir şey paylaşayım ve milyonlarca kişi bana etkileşim versin.
Kim istemez çok heyecanlı bir deneyim o viral olmak.
Sırf bunun için bile milyonları tetiklemekten hiç çekinmeyen birçok insan.
O yüzden zor tabii ki sosyal medya döneminde sağlıklı bir paterni koruyabilmek çok zor.
Belki daha çok çabalamamız gerekiyor.
Ama imkansız da değil.
Çünkü doğru kaynakları bulduktan sonra doğru baş etme yollarını da buluyor insan.
Doğru içerikleri bulduktan sonra hangi içeriklerin ona zarar verici olduğu konusunda daha farkındalıklı, daha seçicide davranabiliyor insan.
Biraz yine bireyde bitiyor konu.
O yüzden böyle topluma genellenmiş şeyleri ben hiç sevmem.
Çünkü olay hep bireyde bitiyor gerçekten.
Onun deneyimlerinde, onun geçmişinde, onun güncelinde.
O genellenmiş şeyleri ayıklamayı becerirsek belki bir adım daha sağlam atabiliyoruz gibi geliyor bana.
Belki bizim son dönemde karşımıza çıkan beslenme konusunda en,
hani bizim sırtımızda bir hançer olmayan benim gözümde tamlamalardan bir tanesi sezgisel beslenme.
Hala tam olarak ne olduğunu bilmediğim ama yine de bu benim düşmanım olmayabilir,
hani bu benim kötülüğümü istemiyor olabilir gibi bir yere konumlandırdığım
ama bir türlü de belki yine dediğin gibi sağlıklı da olsa tetiklenme korkumdan çok içini deşmediğim konulardan biri.
Ve sen de bu konuyla aslında oldukça ilgilisin.
Bize biraz ondan bahseder misin?
Çünkü dinleyicilerimden gelen genel sorulardan bir tanesi de nereden başlayacağını bilememek, bir beslenme paterni oluşturamamak.
Bunu ben de zaman zaman yaşıyorum.
Yani kendime evde bir şey yapıyorum ama kafamın içinde tamam da ne kadar protein aldım, ne kadar şunu aldım kaygısı bazen tetikleniyor.
Nedir bu sezgisel beslenme?
Biz bunu hayatımıza kolaylıkla adapte edebilir miyiz?
Bir de onu sormak istiyorum.
Kolay kısmını gerçekten bilemem.
Kolaylığı çok kişiden kişiye değişecek.
Diyetlerle ne kadar uzun süre aşırı neşir oldun.
Diyetler sende ne kadar mental ve biyolojik olarak hasara yol açtı.
Buna göre kolaylığı tabii ki çok değişken olacaktı.
Ama sezgisel yeme aslında biz normal yemeği tanımlamaya çalışıyoruz.
Yani normal şekilde yemek yemeye biz maalesef bir isim bulmak zorunda kaldık.
Çünkü kimse normal yiyemiyor artık ve biz normal yemeği öğretmek için böyle bir sistematik yol bulmak zorunda kaldık güncel çağda.
Yeni bir yaklaşım sayılır mı? 25-30 yılı var zannediyordum Sezgisel Yeme'nin.
Amerika'da doğmuş, iki uzman klinik diyetisyen tarafından oluşturulmuş ve tabii ki birçok psikolog ve psikiyatrın da katkısıyla
geçerliliği, güvenilirliği kanıtlanmış bir yeme modeli.
Gün sonunda hedefi tüm diyet kısıtlamalarından kişiyi sayılmak ve tamamen hem içsel bilgeliğine hem de dışsal bilgilerine dayanan harmonik bir yeme oluşturmak kişi için.
Böyle uyarlanabilir, adapte edilebilir, esnek, herhangi bir kuralı kısıtı olmayan bir yeme düzeni oluşturmak.
Ve güncel çalışmalar da gösteriyor ki sevgisel yiyiciler gerçekten işte daha fazla meyve sebze tüketiyor, daha düşük insülin direnci görüyoruz,
Glyfemik kontrolleri iyi, beden parametreleri, beden sağlık parametreleri gayet yolunda.
Ve bunu hiçbir diyet kısıtlaması olmadan yapmak şu anki dünyada insanlara çok ütopik gelebiliyor.
Nasıl yani?
Özellikle diyet dışı ve beden ağırlığıyla ilgilenmeyen bir yaklaşım olunca
ama ağırlığımızı azaltmadan nasıl sağlıklı olacağız gibi sorular doğabiliyor.
Çok normal.
Sezgisaylama dediğim gibi aslında sadece normal yemek yemeyi öğretiyor insanlara.
yani yemek etrafında kaygı yaşamadan, bir sonraki öğününü endişeli şekilde planlamaya çalışmadan,
fazla yediğimde onu telafi etmek ya da planladığımın altında ya da üstünde yediğimde onu bir şekilde kompansi etmek için
yolumdan sapmadan, sadece akışta kalarak, keyif alarak özgür yeme seçimleri yapmak.
Bunu yaparken neden beden ağırlığıyla ilgilenmiyor?
Çünkü beden ağırlığı bir sağlık parametresi olamaz tek başına.
beden ağırlığı bizim yaşamda yaptığımız seçimlerin bir çıktısı, bir nevi bir yan etkisi.
Ve biz neden yan etkiyi iyileştirmeye çalışıyoruz ki?
Biz yaşamda yaptığımız seçimleri iyileştirsek ve sonucunda ulaşacağımız ağırlık zaten olmamız gereken ağırlıktır.
Belki sizin idealinizdeki o pembe dünyanızdaki ağırlık olmayabilir ama
bedeninizin ben burada çok rahatım, ben burada çok sağlıklıyım dediği ıktı.
Ve biz bunu özümsetmeye çalışıyoruz Sezgisayar'la yaklaşımında.
O yüzden biraz ütopik geliyor çünkü güncel yaklaşımların hepsi böyle yiyeceksin ve şu bedene ulaşacaksın vaadiyle çalışıyor.
Özellikle böyle yiyeceksini bile umursamayan, sadece şu bedene ulaşacaksın, ne yap et ulaş şeklinde çalışan yaklaşımlar da var.
Bunların arasında herkes bunları yapıyorken farklı bir yöne gidiyor olmak korkutucu geliyor.
Ya da beden ağırlığını takip etmeme düşüncesi çok korkutucu geliyor.
Kurallar olmadan beslenme düşüncesi çok kontrolsüzmüş gibi geliyor ama hiç öyle değil.
Hem çalışmalar hem de benim açıkçası kişisel deneyimlerim birbirini destekler şekilde gösteriyor ki
sezgisel yeme gerçekten insanları rahat, özgür, optimal bir yemeğe götürüyor ve iyi bir sağlık parametresine ulaştırıyor kesinlikle.
Seni dinlerken bir çözümün olduğu düşüncesi beni çok rahatlattı açıkçası.
Hani birisi bana evet Simay orada bazı problemler yaşadığının farkındayım ama bu çözülmeyecek bir şey değil demiş gibi hissettim açıkçası.
Çünkü yemekle ilişkideki o dengesizliğe baktığımda çok çok gerilere gidebilirim.
Yani ben kendi istediğim kadar yiyebileceğim bir senaryoda anneme daha kepçeyi tabağa koymadan dur demeliydim.
Her zaman ekstra birkaç kepçe bir misafirperverliğin bir sıcaklığın samimiyetin göstergesiydi.
Sonra aynı eller beni belli bir yerden sonra kadınlığım, genç kızlığım al benim üzerinden daha mı az yesen, İsmail'cim biraz dikkat mi etsen gibi örselemeye başlamıştı.
Bence tabii burada şeyin de etkisi var bilmiyorum sen ne düşünüyorsun ama biz genel olarak birin sıfırdan büyük olduğunu bir türlü kabul edememiş bir ülkeyiz, bir toplumuz.
Ben mesela bir yıldır yaklaşık belli periyotlarda aralar versem de çünkü Türkiye'ye gidip geliyorum belli kişisel problemler yaşayabiliyorum.
Düzenli bir şekilde spora gidiyorum ve hayatımda ilk defa bunu kendim için hakikaten artık biraz yaşımın ilerlemesiyle de bağlantılandırarak gidiyorum.
Neden sırtım belim ağrısın?
Halbuki önceden kaygım ince bir bel, büyük bir popoydu belki güçlü kollardı falan.
şimdi daha kendi kendime hayatı idame ettirebilecek bir vücuda ve güce sahip olmak için bunu yapıyorum.
Ama mesela şu yorumları çok duyuyorum.
Ama yemene dikkat etmezsen hiçbir işe yaramaz.
Ve sürekli kafamın içinde bir şey şunu söylüyor.
Hiçbir işe yaramaması mümkün mü?
Ben bundan bir yıl önce yürümüyordum.
Şimdi her gün belki spora gidiyorum en kötü bir hava alayım bir yürüyeyim diyorum.
Gerçekten hiç mi etkisi olmayacak?
Yani hani o her şey topyekun yapılmazsa sıfıra eşittir mantalitesi.
Bu vegan beslenmede de vejeteryan beslenmede de karşımıza çıkıyor.
Bunun çok insanın motivasyonunu kıran bir şey olduğunu düşünüyorum.
O yüzden birçok insan işte bu tarz büyük değişiklikler yapmak için yeni bir yılın başlangıcını, yeni bir ayın, haftanın başlangıcını belirliyor.
Ve ben mesela çok uzun bir süre pazartesilerden bile nefret etmemiz sebebinin sadece iş okul değil yeni bir başlangıç yapma zorunluluğu ensemde olduğu için hissettim aslında.
Evet kesinlikle ve başlangıcı olan şeylerin sonu da vardır.
Ama beslenmek öyle bir şey değil.
Doğduğumuz günden başlıyor ve son nefesimizi vereceğimiz ana kadar biz beslenmek zorundayız.
Bunun bir sonu olmayacak.
Sporun, egzersizin de diyet süreçleriyle bu kadar bağdaşmış olması beni çok rahatsız ediyor açıkçası.
Çünkü onu da bedene indirgeyen bir şeye çeviriyoruz.
Egzersiz yapmak sadece bedeni küçültmek ya da şekillendirmek için olan bir şeymiş mesajını veriyor bu söylemlerde.
O yüzden diyet süreçlerinde böyle başlanınca hepsi aynı anda olur.
Böyle sıkı bir diyete başlanır, o hafta spor salonuna yazılınır, meal prepler yapılır falan filan.
3 litre su içilir bir günde, akşam 11'de uykuya geçilir.
Çok düzenli yaşamaya çalışırız ama bu bir kere karşılanması çok güç bir beklenti.
Hele ki günümüz dünyasında para kazanmak için saatlerimizi bir ofis içerisinde geçiriyorken ya da başka bir yerde geçiriyorken
Her şeyi aynı anda mükemmel yapmayı kim bizden bekleyebilir?
Kimin böyle bir şeye hakkı var?
Beslenmede de egzersizde de maksat bizim bedenimize bir şekilde bir şifa sunmamız değil midir?
İşte diyet kültürünün getirisinde değil.
Beslenmenin de egzersizin de maksadı bedeni bir şekilde değiştirmek.
Çoğu zaman küçültmek üzerine.
Ama gün sonunda beslenmek dediğim gibi son nefese kadar yapacağımız bir şey.
ve hareket etmekte eğer 90 yaşında koltuktan kalkarken birilerinden destek almanız gerekmesini istiyorsanız
bugün yapmamız gereken bir şey.
O yüzden hiçbir şey boşa gitmiyor.
Sezgisalem'in sürecinde de bizim yaklaşımımız hep süreç odaklı kalmak.
Yani iki sonraki adımı planlayarak değil, bugün şu anda benim ne yapmam bana daha şifalı ve ılımlı bir seçim getirecek,
daha günümü rahat geçirmemi sağlayacak.
O büyük resime katkı sunacak mı kısmını da elbette düşünüyoruz ama diyet süreçlerindeki gibi bunu beden odaklı bir yerden yapmıyoruz.
Yine beden refahı odaklı bir yerden yapıyoruz.
O yüzden şey çok üzücü yani.
Spora gidemedim o zaman aman salayım beslenmeyi de ya da işte diyeti iki üç lokma bir şeyle bozdum aman o zaman çöp oldu zaten haftaya yeniden denerim.
Bu ikili düşünce yapısı çok tehlikeli.
Siyah beyaz düşünce yapısı.
Bence hayatın her alanında tehlikeli.
Sadece beslenmede değil.
Biz biraz sezgisi alemede o gri alanı keşfetmeye çalışıyoruz.
İkisinin arasında kalabilmeyi keşfetmeye çalışıyoruz.
Sanki insanlar böyle yiyebilmek için kilo vermek istiyor gibi bir algı da var.
Yani sen konuşurken aslında benim önümdeki sorulardan biri de
diyet sürdürülebilir bir şey mi sorusuydu.
Yani hakikaten bir insan bir kibrit kutusu kadar peynir, 3-5 zeytin.
Yani ben mesela şöyle bir şey gördüm benim için çok şok ediciydi.
Ben aydınlıyım.
Benim hayatımın her yerinde zeytinyağı vardı.
Bir yerim yandığında da, midem ağrıdığında da ya da sadece canım istediği için.
Ve insanların tavaya da zeytinyağını artık spreylediği bir çağda ben bir anda kültürümden, yetişişimden, aslında hep çok sağlıklı diye kaşık kaşık içtiğim şeyden şüphe ederken kendimi buldum.
Ve bu limitlendirme de beni korkuttu.
Yani bu ne kadar sürdürülebilir olabilir? Ben hakikaten ne kadar sürekli şu kadar yumurta bu kadar peynir yaşayabilirim?
İnsanların sanki kendilerine çektiği bir sınır var ve o sınıra ulaşana kadar her şeyi ekstrem yapıp aslında bütün bunu rahatça cheesecake yiyebilmek için,
rahatça işte hamburger yiyebilmek için yapıyor gibi.
Ve buradaki o yiyebilmek için başta bedel ödemek bana 21. yüzyıldaki en primitif özelliğimiz gibi geliyor.
Yani avlanmaktan ne kadar aslında farksız girdiğimiz mücadele.
O yüzden sürdürülebilir bir şey olduğunu kesinlikle düşünmüyorum.
Çünkü biz yiyebilmek için kilo vermek istiyoruz gibi bir şey.
Bu da belki aslında o senin bahsettiğin daha kapitalist yaklaşımda çok besleyen bir şey.
Kilo ver, bununla bir süre parla, sonra istediğini yiyebil, sonra başa dön ve bu tekrarlasın gibi.
Bu zinciri kırmak nasıl mümkün? Nasıl yapabiliriz bunu?
Bir kere kesinlikle sürdürülebilir bir şey değil diyet yapmak.
Bir süre sürdürürüz. Tırnak içinde çok iradeli olursak bir süre gerçekten sürdürürüz.
Ama bu biyolojik olarak da mümkün değil, psikolojik olarak da, sosyal olarak da mümkün değil.
Büyük meta analizler, yıllarca, on yıllarca ilerlemiş çalışmış meta analizler bize net bir sayı veriyor.
Diyetlerin başarısızlık oranı 5 ila 10 yıl içerisinde %95.
Yani sizi düşünün ki bir ilaç veriyorlar iyileşmeniz için.
Diyorlar ki ya ama bu ilaç %95 sana daha çok zarar verecek.
Yine de bir dene diyorlar.
Onun gibi bir şey.
Ve biz de her seferinde o büyük reklam kampanyaları sayesinde, büyük sosyal medya akımları sayesinde ya da büyük güzellenen standart vücutlar sayesinde her seferinde diyoruz ki ya o %5 bu sefer tutarsa ve başlıyoruz yeni bir diyete.
Olmuyor. Suçu kendimize atıyoruz. Asla ürüne atmıyoruz suçu. Ürün hatalı olamaz. Ben hatalıyımdır. Yanlış yapmışımdır. İradesiz olmuşumdur.
olur. Tekrar başka bir yoldan
deniyoruz. Yine olmuyor. Tekrar deniyoruz.
Yine olmuyor. Bu sürdürülebilir
değil. Evet hayatınızın sonuna
kadar diyet yapabilirsiniz ama
bu cümle zaten problematik değil mi?
Hayatımızın sonuna kadar diyet
yapıyorsan belli ki işe yaramıyor bu diyet.
Çünkü amacına ulaşmamış.
Amacına ulaşabilecek olsaydı
zaten sürdürmeme gerek kalmazdı.
Sürdürmeye çabalamama gerek
kalmazdı. Yani cümle aslında
kendi cevabını da veriyor bir yandan.
O yüzden kesinlikle sürdürülebilir değil.
Bunu nasıl kıracağız?
Bir kere bunun işe yaramayan bir yöntem olduğunu kabul ederek işe başlayacağız.
Ama bunu kabul edince şey korkusu oluyor anlıyorum.
O zaman ne yapacağım?
Yani bu işe yaramıyor, o işe yaramıyor.
Nasıl besleneceğim o zaman?
Nasıl yemek yiyeceğim?
Ama bence yani yüzyıllar önce kimse bu soruyu sormuyordu nasıl yemek yiyeceğim diye.
Çünkü hepimiz bu bilgiyle doğuyoruz.
Nasıl yemek yiyeceğimizi bilerek doğuyoruz.
Bir bebek dünyaya geldiğinde acıktığı zaman bas bas ağlıyor.
Sonra doyduğu zaman tek lokma daha yemez tükürür yani o bebek.
Asla doygunluğun üzerine bir lokma daha almaz.
Ya da karnı ağrıdığı zaman bilir, bunu bildirmek için ağlar, bağırır.
Bir şekilde bedeninin sinyallerini azgılayan bir beyinle doğuyoruz aslında biz.
Ama zaman içerisinde bozuluyor işte.
Çeşitli yönlendirmeler, dışsal otoriteler.
Başta ailede başlıyor, çocuğum o tabak bitecek diye başlıyor.
Doygunluğu unutuyoruz.
Doyma hissinin nasıl bir şey olduğunu unutuyoruz.
Çünkü üzerine yemek zorunda kalıyoruz hep.
Sonra senin de söylediğin gibi biraz dikkat mi etsen, biraz kilo mu versen ile devam ediyor.
Bu sefer de açlıkla tanışıyoruz.
Aç kalmak, masadan aç kalkmakla.
O yüzden o içsel dürtüleri bozuyoruz biz zaman içerisinde.
Ama aslında hepimiz bu bilgiyle doğduk ve geri kazanabiliriz.
Sezgisayar yeme de bunun için zaten planlanmış bir sistematik.
10 tane prensipten oluşuyor sırasıyla işlenmesi gereken.
Ve sonuncu prensipte de nazik beslenme diye geçer ismi.
Tamam ben bütün her şeyi öğrendim, bedenimi tanıdım, içsel duyumlarımın farkındayım, dışsal bilgilerin farkındayım.
Şimdi bunu en nazik şekilde nasıl kullanırımla sonlandırıyoruz.
Dolayısıyla diyet kültürünün işe yaramadığını, diyetlerin işe yaramadığını kabul ederek zinciri kırıp
sonra da iyileştirmek için adımlar atıp nazik kalmak.
Bence bunun çözümü. Bir çözümü elbette var dediğim gibi ama cesaret istiyor kesinlikle.
Çünkü o güvenli çemberin dışına çıkmak, herkesin yaptığı şeyden farklı bir şey yapmak ve sonucunun olmadığı,
yani dediğim gibi son nefesimize kadar yemek yiyeceğiz.
Sonucu olmayan, sadece süreci olan bir şeyin içine girmek korkutucu, bilinmezliklerle dolu.
Ama kendini keşfetmek isteyen ve bu süreçten sıkılmış olan herkes için bence gerekli ve bir ilaç niteliğinde.
Peki sence değişim bu noktada gerçekten dilde başlar mı?
Yani sen konuştuğun sürece hep söylemlerimiz geldi benim aklıma.
Mesela sana sormak istediğim şeylerden biriydi bu.
Dedim ki ben bunu kayıtta sorayım çünkü bu hakikaten hepimizin zaman zaman içine düştüğü bir yanılgı.
Tabii zaten genel anlamda insanları dış görünüşüyle doğrudan sıfatlandırmak, etiketlemek artık bunun yanlış olduğunu konuşmuyor bile olmamız lazım.
Ama diğer yandan bu bana şunu da düşündürtüyor.
Benim birine şişman ya da zayıf dememden bu kadar kaçınmam onu da sanki kendi içinde canavarlaştırıyor gibi ve bu sefer aslında kırmak istediğim döngünün içinde ayağımın takıldığını hissediyorum.
Ben insanları bedenine göre yargılamıyorum, bedeniyle etiketlendirmiyorum ama tarif ederken şişmanca ya da zayıf, minyon demek neden beni bu kadar korkutuyor?
Çünkü bu sefer ben otomatikman şişmanın bir hakaret, zayıfınsa bir övgü olduğunu besleyen düşüncenin içine dahil olmuyor muyum gibi bir döngüdeyim.
Ama biz politik doğrucu bir yerden birine şişman diyebilir miyiz mesela?
Yani kilolu mu demeliyiz ama kilolu dersek bunun diğer tarafı spektrumda zayıf mı?
Bu kelimeleri kullanabiliyor muyuz mesela?
Bunlar gerçekten hakaret temelli şeyler mi yoksa bunların hakaretleşmesi yine tırnak içinde toplumsal bir sürecin parçası mı?
Ben bunu hiç yakalayamıyorum.
Bence bu kelimelere gücü tamamen biz veriyoruz.
Çünkü hangi kontekste kullanıldığına göre de zayıf kelimesi de hem bir hakaret hem bir iltifata dönüşebiliyor.
Şişman kelimesi de aynı şekilde.
Ama bence bu gücü biz veriyoruz ve şişman demek sadece bir sıfat aslında.
Biz onu sadece bir sıfat görerek kullanırsak ve herkes bu şekilde kullanırsa o üzerindeki kilofobik algı tamamen silinecektir.
Senin de bunu düşünüyor olman, ben şişman dersem ama buna katkı sunuyor olmaz mıyım gibi düşünüyor olman bir noktada sen istemeden belki içselleştirdiğin bir kilofobik yaklaşımdan geliyor olabilir.
Onu da fark etmek gerekiyor.
Şişman sadece bir sıfat ve şişman diyetisyenler de var ve onlar da şişman diyetisyen lafını kullanmaktan hiç çekinmemeye gayret ediyorlar.
Bunu kullanmak gerekli çünkü o bedenin boyutunu tanımlıyor.
Bir boyutu tanımlayan bir sıfat olarak görüyoruz.
Ve bu boyutun spesifik olarak hakaret olarak kullanılıyor olması gerekmiyor.
Tabii bazı birinci dünya ülkelerinde bu konu daha hassas.
Onlar işte büyük bedenli kişi, küçük bedenli kişi şeklinde de kullanmayı tercih edebiliyorlar.
Ama bizim toplumumuzda bence bu şişmanlı kötüdür.
Algısının kırılması için de şişmanı bizim kullanmamız iyi bir fikir.
Ve tamamen nötr bir kontekste kullanmamız iyi bir fikir.
Ben bunu hakaret olarak kullanmaktan öte bir şeyleri iltifat olarak kullanmanın daha da zararlı olduğunu düşünüyorum.
Yani hakaret olarak kullanılan geçmişten günümüze zaten belli başlı kelimeler ama işte ne kadar güzelsin, çok zayıflamışsın bir tık daha tehlikeli.
Çünkü onun da şöyle bir adı var.
Şişmanken güzel değil miydim düşüncesini besler.
Ya bu zayıflığımı kaybedersem yine güzel olmayacak mıyım korkusunu besler.
Ama o mevcut bedende bulunan kişiyi daha da zor bir psikolojiye sokar belki.
Hem iltifat hem de hakaret olarak değil nötr kontekslerde kullanmaya gayret etmek gerekiyor bu kelimeleri.
O yüzden birini tanımlarken evet şişman, zayıf bu bir tanımlamadır.
Ama birinin bedeni hakkında öznel yorumlar yapacakken o zaman hayır hakaret ya da iltifat olarak kullanılmaması gereken kelimeler.
O gücü biraz biz verdik biz alacağız gibi bence kullanılması gerekiyor o yüzden nötr bir kontekste.
Çok iyi anladım. Çok iyi anladığımı düşünüyorum.
ve bunu dinleyecek olan kişilerde başlasa bu değişim aslında ne kadar dalga dalga yayılabilir fikri de heyecan verici.
Yine bir diğer seninle konuşmak istediğim şeylerden biri, belki bunu danışanlarında da yaşıyorsundur.
Ama bizim genel olarak toplum algımızda diyetisyen dediğin sadece şişmanlar içindir gibi bir algı var.
Ve özellikle kilo almakla bir problem yaşayan, kilo almayı hedefleyen,
hatta özellikle de bunu genellikle sağlığı için yapan insanlar,
ya imrenilen, ya küçümsenen, ya da şımarıklıkla yaftalanan bir taraftalar.
Hatta ben bu açıdan her ne kadar aslında diyet kültürü...
Türü biraz şişman üzerinden iyice kamçılansa da zayıfların bu noktada çok acı çektiğini düşünüyorum.
Çünkü her şeyden önce içinde bulundukları mücadele ciddiye alınmıyor.
Şımarıklık gibi görülüyor.
Kilolu şişman bir birey şunu söylese işte ben de kilo vermeye çalışıyorum aferinleri toplar.
Ama zayıf birisi ben kilo almak istiyorum dediğinde ne var canım ye işte hamburgerleri ye.
Çünkü aslında orada şeyi görüyorsun.
İnsanlar yemeği ne kadar arzuluyor.
Yani yesene işte falan gibi böyle bir baskı var senin üstünde.
Ve herkes sen olmak istiyor.
Yani gelen sorularda da vardı bu ki bunu açıklıkla söylemenin çok kolay olmadığını da biliyorum.
O yüzden yazan herkese de ayrıca teşekkür ederim.
Hayatımın bir döneminde anoreksiye güzeledim.
Ya da gerçekten keşke ben de bir yeme bozukluğu yaşasaydım.
Belki istifra ediyor olsaydım.
Zaten ben sınırını bilirdim diyen bir kesim var mı?
maalesef. Bunu ne yapacağız?
Yani bu zayıfın üstündeki örselenmeyi,
kamçılanmayı ne yapacağız?
Öncelikle kimse
kendine hastalık dilememeli.
Bu gerçekten çok ciddi ve önemli
bir konu. O sınırını bilirdim.
Özgüvenini zaten sağlıklı
beyindeyken bunu söyleyebiliyoruz.
Hastayken artık hasta bir beyindesiniz.
Öyle bir sınır olmuyor.
O sınır nerede kalmalı, nerede
çizilmeli? Ona dair bir bilgi olmuyor.
Ve bunu lütfen dilemeyin.
Hatta yakalınızda varsa bildiğiniz
yeme bozukluğu ile mücadele eden kişiler.
Onlarla kesinlikle paylaşmayın böyle bir şeyi.
Bunun haricinde evet zayıflığın güzellendiği bir gerçek, üzücü bir gerçek.
Kaldı ki sadece kilo alamayan kişilerden bahsetmiyorum.
Üzücü sebeplerle kilo kaybetmiş kişiler de güzelleniyor.
Yani hastalık dışı, yeme bozukluğu dışında da
işte yaz süreci sebebiyle, depresyon sebebiyle
sebebiyle kanser atlatmış, kemoterapi almış kişiler kilo kaybettiği için övülebiliyorlar.
Arkada bir kanser gibi korkunç bir hastalık varken biz beden değişimini alkışlayabiliyoruz
toplumca.
Bu çok korkutucu bir şey.
Zayıfların mücadelesi gözünden değil de ben yine şuradan bakmak istiyorum.
Herkes mücadele veriyor bedeniyle.
Bu toplumda, bu dünyada bedeninden utandırılmamış bir beden boyutu ve ağırlığı olduğunu
düşünmüyorum.
Hangi ağırlıkta, spektrumun neresinde olursanız olun bir şekilde bir gün o bedenden utandırılıyorsunuz ya da memnun olmamak için influence ediliyorsunuz.
Dolayısıyla o grubun ya da bu grubun mücadelesinden ziyade neden bu mücadele var bir onu çözümlemek gerekiyor.
Yani kilo almak isteyen zayıf birisi niçin kilo almak istiyor?
Gerçekten sağlık parametrelerimi çok kötü.
Öyleyse onun kök nedenini bulması gerekiyor.
Belki bağırsaklarında bir eminim problemi, vücudunda bir hormon problemi.
O zaman onu çözmesi gerekiyor.
Kilo alması değil o problemi çözmesi gerekiyor.
Ya da kilo kaybetmek isteyen kişi neden kilo kaybetmek istiyor?
Sağlık parametreleri mi kötü, kan şekerini mi yönetemiyor?
O zaman onu çözmesi.
Kan şekerini yönetmek için doğru besin seçimleri, doğru hayat tarzı yönetimini bulması gerekiyor.
Ya da belki tamamen toplum algılarına uymak için kilo kaybetme arzusu var.
o zaman sevilme, onaylanma, beğenilme arzusu üzerine terapide çalışması gerekiyor.
Biz hep kök sebepleri arıyoruz tezgit aileme yaklaşımında.
Dolayısıyla bir kilo mücadelesi söz konusu olmuyor.
Kilo almak isteyen için de vermek isteyen için de benzer bir bakış açısıyla yaklaşmak lazım.
Neden bunu istiyorsun?
Ve bu isteğinin sebebi olan problem için gerçekçi bir çözüm olarak ne yapabilirsin?
Bedenini değiştirmek dışında biz hep aslında buradan yaklaşmaya çalışıyoruz.
Aslında yemek ve beden ne kadar amacından saptırılmış ve çok fazla şeye tekabül ediyor.
Yani beden hem sevilmemi, hem işteki başarımı, hem sosyal statümü, hem kendimi ne kadar beğendiğimi.
Bir koldan, bacaktan, bir bedenden, bir hareketten ziyade ne kadar fazla aslında soyut karşılığa geliyor.
Ya da yemek de öyle.
Benim temel enerji kaynağımdan ziyade bir ödül, bir aldatma.
Yani ben nasıl kırdığımı tam hatırlamıyorum ama bu cheat day bir anda kırıldı kafamda.
Ya ben istediğim bir şey yemek için nasıl bunu bir aldatma üzerinden aslında olumsuzlayabilirim.
Yani zaten hamburger ya da pizza benim aldatma günümde yaptığım, bir kandırmaca gününde yaptığım bir şeyse zaten ondan ne kadar fayda alabilirim.
Hani bu tarz böyle bedenin yemenin birden fazla şeye karşılık geldiği noktalarda da giderek hassaslaşıyor.
Yani oradaki şiraze kayıyor.
Ben gerçekten kimseyi de tetiklemek istemem ama bir cips yediğimde otomatikman vücudumun böyle bir çöplüğe döndüğünü hissettiğim dönemlerden de geçtim.
Ya da sonra hayır böyle değil ben bunu düzelteceğim diye bu sefer bir paket cipsi bana fazla gelse de yediğim tükettiğim.
Bu sefer böyle hakikaten evde açık ya da kapalı bir cips paketi varsa uyuyamadığım yerler ve bu böyle aslında çok toksikleşmeye başladı.
Ve senin de dediğin gibi yani bu kadar aslında araç bir parçanın, bir bütünün, bir vücudun bu kadar amaca dönüşmesi,
bu kadar fazla şeye karşılık gelmesi çok korkutucu.
%100 başarı mümkün mü ki?
Yani biraz olsun kendine dair bir şeyler yapmak zaten bir yerinden tutmak noktasında iyi değil mi?
Orada bir öze dönüş gerekiyor galiba ama çok katman var üstümüzde diye düşünüyorum.
Çok katman var ve %100'ü neden beklememiz gerekiyor ki zaten?
Onu da bence irdelemek lazım.
Bu mükemmeliyetçiliği de, ya tabii ki psikolojik gökenleri bunun var ama yine toplumda yatıyor.
Yine büyük sektörlerde yatıyor.
Olmuyorsa hiç olmasın mantığını.
Benim danışanlarımdan mesela 45 yıllık hayatımda ilk kez cipsle salatalığı aynı anda yemeyi düşünmüş.
Hayatımda ilk kez böyle bir konsept olabileceğini fark etmiş.
İlk kez brownie'nin yanına çilek de koyabileceğini fark etmiş.
Brownie'nin sadece kötü kaçamak ve yenebildiği kadar yenmesi gereken bir şey.
çileğinde sadece bilmem kaç tane bir porsiyonda günde iki kere yenmesi gereken bir şey olduğunu değil de
canı öyle istediği ve tadını öyle yakıştırdığı için tüketebileceği iki şey,
bir arada tüketebileceği iki şey olduğunu fark etmesi.
45-50 yılını almış danışanlarım var.
Çok kurallaştırıyoruz her şeyi.
Senin de dediğin gibi beden bir amaç olmaya başlamış.
Halbuki hayatı deneyimlemek için tek aracımız o.
Ve hayat bedenimizin nasıl göründüğünden de ibaret değil.
Birçok insanın beden görünümü romantik ilişkilerini de etkiliyor, sosyal etkileşimlerini de etkiliyor.
Halbuki o bedende olsun ya da başka bir bedende olsun, kişi olarak hayatı nasıl deneyimlediğine bağlı olarak bu ilişkiler zaten olumlu ya da olumsuz etkilenebilecekken biz onları hep beden görünümüne bağlamaya koşullanıyoruz.
Dolayısıyla evet o bir amaç haline geliyor.
Maksadımız da zaten bunun dediğim gibi %95'lik bir başarısızlık oranı olduğunu hatırlayıp
bence dinleyenlerin deneyimleri de bunu doğruluyordur onlara.
%95 başarısızlık oranı.
Ve bundan sıyrılmak için çaba göstermeye çalışmak, zinciri orada kırmaya çalışmak.
Yoksa gerçekten kavrulup gidiyoruz, toplum da sürekli bunu teşvik ediyor.
Sonu gelen bir döngü değil.
%100 başarı mümkün değil ama hep bu vaat edildiği için hep de onun peşinde koşuyoruz.
Onu fark etmek biraz gözleri açmak kıymetli oluyor.
Senin dikkatini çeken bununla ilgili kesinlikle konuşmak istiyorum dediğin bir şey oldu mu?
Ben çünkü Zeynep'le de paylaştım bana sorduğunuz soruları attığınız mesajları görebildiğim kadarıyla.
Hazır son cümlemden bağlayıp şunun üzerine konuşabiliriz.
Romantik olarak beğenilmenin tek yolunun ideal beden ölçüsünde olmak olduğu ya da bir soru daha vardı.
Şişman olsam bile ilk buluşmada beni beğenir mi acaba?
Şişman olmama rağmen beğenir mi acaba?
Gibi bir soru vardı.
Çok açıkçası kalp kırıcı, üzücü deneyimler bunlar.
Yaşayan kişi için de öyle.
Ben dinlerken uzman olarak beni de çok üzen deneyimler.
Bir kere hiçbir kadının beğenilme korkusuyla aksiyon almasını istemem zaten.
Yani ya beğenilmezsem korkusuyla.
Çünkü biz yüzyıllardır kadınlar olarak mücadele veriyoruz toplumda yer kazanabilmek için.
Bunun bile beden üzerinden bizi vurmaları beni çok üzüyor.
Bedenin böyle olduğu için diye vurulmamız beni çok üzüyor.
Burada kilolu olduğum halde işte böyle olmama rağmen bulabilir miyim?
Bu cümleler yine içselleştirilmiş kilofobiye dayanıyor aslında.
Biz içimizde biliyoruz ki şişman olan birisi sevilemez, beğenilemez.
Onu kabulleniyoruz ki o buluşmaya da bu mentaliteyle gidiyoruz.
Ama bu da biraz şuna gelmiyor mu?
Şu size çok yanlış gelmiyor mu?
Birisi mesela şey dese, bir erkek ya da herhangi birisi kadın da olabilir.
Ben sadece şişman insanlarla date'e çıkarım.
Asla ve asla karşıma zayıf biri gelmesin.
Ben şişman seviyorum dese.
Çok fetişize gelmiyor mu kulağa?
Şişmanları fetişize etmek gibi gelmiyor mu?
Kesinlikle, kesinlikle.
Tam tersi de aynısı olmasına rağmen aslında, küçük beden zayıf insanları fetişize etmek olmasına rağmen toplumda daha yaygın olduğu için çok normalleştirip biz de kabul ediyoruz.
Yani çekici ve egzotik olan ve seksi bulunan odur ve ben öyle değilimdir.
Bunu içselleştiriyoruz. Aslında içselleştirince katkı da sunmuş oluyoruz bu döngüye.
Ve ne zaman ben bedenimin görünümünden bağımsız olarak değerli, çekici, beğenilen, sevilen biri olduğumu kabul edebilirsem o zamana döngüyü kırmak için bir adım atabiliyorum.
Tabii ki burada tüm sorumluluğu bireye yüklemiyorum.
Çünkü bireyin üzerinde zaten sonlarca baskı var.
O baskıların altından kalkıp da ben kilofobiyi kırıyorum falan demek çok kolay bir şey değil.
Ama dilde başlayabilir.
Seninle de konuştuğumuz gibi dilde başlayabilir.
başlayabilir. Küçük çevrede
başlayabilir. Küçük sosyal çevrelerimizde
başlayabilir. Bunun üzerine
kişinin kendisini donatmasıyla
okumalarını bunun üzerine
yapmasıyla başlayabilir. Ve biraz da
şu inançtan başlasa daha sağlıklı
olur belki. Beden
görünümüm için bana değer veren biri
bir gün gidebilecek
biridir. Çünkü bedenim her an
değişebilir. Hayat her an değişebilir.
Ve karşınızdakine de
bunun üzerinden belki değer biçmeniz
daha doğru olabilir, biraz daha sağlıklı bir adım olabilir bu şekilde düşünmek.
Aslında bu noktadan sağlıklı ilişkiler kurabilmek adına beden ne kadar da büyük bir turnus ol.
Yani karşındakinin sanki bir cümlesinden biraz politik görüşünü anlamak ve ona göre bir konumlandırma almak gibi
karşındakinin bedene nasıl bakışını değiştiremiyorsan aslında o bakış üzerinden kendini nereye konumlandıracağını,
bu insanı hayatında nereye koyacağını çıkarsay da biliyorsun aslında.
Yani şey dedin ya beden aslında değişime çok açık.
Ben nasıl fark ettim yine hatırlamıyorum.
Ama böyle bir gün şey olmuştum.
Böyle elimi her gün oturduğum masada mı ne bir yere vurdum.
Yani böyle şişti falan.
Ve dedim ki yani bu kadar hassas ve dışarıya açık bir şey var bende.
Yani bana şu an arabada çarpabilir.
Her gün önümde duran duvara da toslayabilirim.
Bir şey olur kolum kopabilir.
Yani bir sürü beden dezenformasyonu yaşamış insanlar da var çevremizde.
Her ne kadar Türkiye çok engelli dostlu bir ülke olmasa da sunduğu konfor bakımında.
Hani bu kadar değişime açıkken bir anda ben çok farklı bir durum karşıma çıkabilecekken
bunun bu kadar fazla şeye karşılık gelmesi, sevmek, sevilmek gibi çok sıkıntılı bir süreç.
Şeyde mesela bence sıkıntılı, şimdi aklıma geldi niye bilmiyorum ama
Bu şey var ya işte erkekler evlenince kilo alıyor.
Ya da mesela erkeklerin de aslında bir beden algısı bozukluğu yaşaması, bir yeme bozukluğu yaşaması ne kadar yakıştırılamıyor.
Mesela ben hep düşünüyordum.
Belki de adam nihayet düzgün bir ev yemeği yiyebildiği için, belki sağlıklı beslenebildiği için,
belki de kafasının içinde beni artık alan aldı, istediğim kadar yiyebilirim düşüncesinin ötürü belki de bunu alıyor.
Belki de sadece mutlu olduğu için kilo alıyor.
Ama bu bile çok güzellenmiş bir şey.
Yani dead bod deniyor, bir bira göbeği güzelleniyor, erkeğin balkonu deniyor falan.
Halbuki erkeklere hiç yakıştıramıyoruz.
Şu an aklıma geldi.
Bir erkeğin beden algısı bozuk olamaz yani.
Bu gerçekten böyle ayrı bir podcast konusu bu arada.
Erkekler üzerindeki baskı.
Bu da yine toplumdaki erkeklerin duyguları üzerindeki baskıdan türeyen bir şey.
Onların böyle kendi duygularını keşfetmeleri, yaşadıkları deneyimleri, irdelemeleri feminen bulunan bir şey oluyor çoğunlukla.
O yüzden belki onlar da sorgulamayarak büyüyor ya da fark etseler de dillendirmekten, yardım istemekten kaçınıyorlar.
Bu gerçekten çok önemli bir konu.
Hem senin de bahsettiğin gibi bu göbek güzellemesi, evlendikten sonra kilo alma, bira göbeği güzellemesi.
Aynı şey fitness, bodybuilding sektöründe de var.
İşte kaslı erkek, six pack, triceps'lerin define olması falan.
O işlerde de benzer konu geçerli.
Erkeklerdeki yeme davranışı bozuklukları çoğu zaman iradeli olacaksın gibi toksik bir yerden geliyor.
İşte boğazını tutmazsan zaten olmaz gibi bir yerden geliyor.
Ya da erkek adam dediğin yer zaten işte can boğazdan gelir gibi bir yerden geliyor.
İki uçta da görüyoruz ikisini de.
Bu apayrı bir konu gerçekten. Ben şunu görüyorum mesela ben bu alanda çalışıyorum. Bütün danışanlarım bu konudan muzdarip kişiler ve tamamı demografinin yüzde yüzü ya heteroseksüel kadın ya da LGBT. Yani hiç erkek, straight erkek yok hiçbir şekilde.
Bir kere bile böyle bir danışanım olmadı.
Bu bence çok ilginç.
Ki erkeklerin çok fazla bunu yaşadığını biliyoruz, görüyoruz.
Birinci elden ben, ailemde bile görüyorum.
Ama asla farkındalık yok ya da varsa bile konuşulmasına izin verilmiyor.
Bu çok daha detaylanabilecek bir konu.
Üzerine de çalışılması gereken bir konu bu arada.
İnanılmaz bir şey bunun hassasiyetle karşılık gelip
ona da hemen kadınlara atfetmek.
Gerçekten çok derin şeyler.
Çok derin şeyler.
Ben yine böyle sorulara baktığımda aslında buna benzer bir şey konuştuk ama bazen sırf güzel bir yemek yemeyi hak etmek için spora gidiyorum.
Bu hak etme mantığı da yine çok problemli bir şey.
Yani ben yine sadece uyandığım için de bazı günler takdiri hak ettiğimi çünkü bazı günler uyanmanın başka bir güne göre çok daha zor olduğunu deneyimleyerek öğrendim.
Keşke bunu deneyimlemek zorunda kalmasaydım.
Ama hani zaten uyanmışım zaten bir şeyler yapıyorum zaten o günün içinde ve hayattayım.
Bu başlı başına bir hak değil midir yani yemek yemem için kendime bakmam.
Kendimin ihtiyaçlarına bir kulak verip bir kahve içelim o zaman diyebilmek.
Ama bu hak etme mantığını kırmak çok zor galiba.
Hak etmek aslında nefes almanızla zaten elde ettiğiniz bir şey.
Yani şu an hayatta olmanız yemek yemeyi hak etmiş olduğunuz anlamına geliyor.
Çünkü yemek yemek bir temel ihtiyaç.
Ya bedeninizi beslemek, enerji almak bir temel ihtiyaç.
Tıpkı uyumak gibi, tıpkı su içmek gibi, tıpkı tuvalete gitmek gibi temel bir ihtiyaç.
Dolayısıyla gözünüzü dünyaya açtığınız andan kapatacağınız ana kadar yemek yemeyi hak ediyorsunuz.
Hatta hak etmekten de öte ihtiyaç duyuyoruz yemek yemeye.
Ama hani dedim ya zaman içerisinde biz içsel bilgeliğimize yabancılaşıyoruz.
Çeşitli dışsal otoriteler daha hakim oluyor ve biz asıl ihtiyaçlarımızı duyma konusunda beceriksizleşmeye başlıyoruz.
Dolayısıyla bir şeyleri hak edeceğimizi söyleyen bir otoriteye de ihtiyaç duymaya başlıyoruz.
Ya şimdi yiyebilirsin, şimdi yiyemezsin diyen belli kurallar olmayınca ne yapacağımızı bilemez bir hale geliyoruz.
Ya da o kurallar bir anda bizi terk etse, beynimizden silinse gerçekten ortada sudan çıkmış balık gibi kalacağız hissi var.
Anlıyorum o yüzden neden hak etme ihtiyacı duyduğunu insanların.
Ama işte bunun problematik olduğunu fark etmek çok kıymetli.
Çünkü yemek o yani.
Gün sonunda o bir besin.
Evet üzerine çok etiket konmuş. Cheesecake mesela. Özel bir günde yenmesi lazım. Çok kalorisi var. O gün az yenmiş olması lazım.
Ya da sadece işte birkaç çatal yenebilir. O gün egzersiz yapılmış olması lazım. Ya da o gün kaçamak günü ise, cheat günü ise ancak izin verilebilir.
Hani bir sürü etiket var, koşul var o besinin üzerinde ama gün sonunda o bedenimize girdiğinde ağzımızda çiğneyip, midemizde sindirip,
bağırsaktan emip, böbrekten süzüp, kanda, hücrede kullanacağımız bir besin. Herhangi bir besin.
Beden cheesecake gelince, o şimdi cheesecake geldi bak görürsün sen ne yapacağım ben şimdi falan demiyor.
Beden çizgit gelince, aa besin geldi, bakayım içeriğinde kullanabileceğim neler var diyor.
Ve kullanabileceği yerlere onu gönderiyor.
O yüzden o dış otoritelere çok bağlı olmak bu hak etme kavramını doğurdu.
Bizi birinin yönetmesini, bir şeyin yönetmesini bu kadar ister miydik?
Başka konularda mesela, işte belki okulunuzda, belki işinizde, belki ailenizde.
Böyle her adımınızın monitize edilmesini ister miydiniz?
Onu bir düşünüp beslenmenizde de diyet kültürünün bu kadar hakim oluşunun ona benzerliğini fark etmek belki kıymetli ve yine dediğim gibi o zinciri kırmak için bir adım atmak gerekiyor.
Yemek böyle çok farklı şeylere tekabül ediyor noktasında bunu sorularda da gördüm.
Bir tane dinleyicim çok mutsuz olduğum zamanlarda beni tek mutlu edecek şey yemek yemekmiş gibi düşünüyorum demişti.
Ben bunu biraz şeye benzetiyorum.
böyle yalnız kaldığımızda ya da belki de güncel flörtümüzle aramız bozulduğunda
ya da bir kriz yaşadığımızda bunu bazen o favori eksimize, favori eski sevgilimize yazmak için bir bahane olarak da görüyoruz.
Hani ona gitsem zaten bunu yeterince meşrulaştırabileceğim bir durum yaşıyorum falan.
Hani bazen gerçekten mevcut durumunun belli noktalarda ters gitmesini uman
çünkü bu vesileyle eski partnerine yazabileceğini düşünen insanlar var.
Yemek de sanki böyle gibi.
Yani bir şeyler yolunda gitmediğinde artık zaten her şey üstüme geliyor.
Ben o yüzden bunu tıkanırcasına yiyerek, istediğimi tüketerek artık bunu hak ettim gibi.
Çok böyle yine aslında yanlış bir yerde o.
Ama ben bunu meşrulaştıracak şeyler yaşadığım için hani bunun cezası olmaz gibi bir yere konumlandırıyoruz.
Yine aslında biraz canavarlaştırıyoruz ama yemek neden böyle bizim?
Tabii burada psikolojik altyapısını da göz ardı edemeyiz ama işte binge eating, tıkanırcasına yeme, kötüyken çok yeme falan.
Ne yapıyor bize? Biz niye buna çok böyle meyil ediyoruz?
Toxic X örneği de iyiydi bu arada yani.
Ama ikisinde de gün sonunda isteğimiz duygusal bir destek arayışı.
Yani o X'e yazarken de duygusal olarak beni beslesin istiyorum.
O yemeği yerken de duygusal olarak beni iyileştirsin, beslesin istiyorum.
Sadece yemekte şöyle bir farklılık var.
Yemek yeme eğilimi hiçbir zaman yanlış değil.
Ekse yazmak bazı durumlarda çok yanlış olabilir kişiye bağlı olarak ama
yemek yemek hiçbir zaman yanlış değil.
Yemek bir düşman değil.
Yemek yiyince suç işlemiş olmuyoruz, hapse atılmayacağız.
Yani bir sonuç bir sonucu olmayacak, bir cezası olmayacak.
Varsa da onu kafamızdaki otorite yine yaratmış oluyor aslında.
Duygusal yeme de normal bir şey, insancıl bir şey.
Tıkınırcasına yeme ile farklı var.
Tıkınırcasına yeme bir yeme bozukluğu türü.
Orada daha farklı mekanizmalar belki devreye giriyor.
Ama duygusal yeme herkesin yaşayabileceği çok normal, insancıl bir deneyim.
Ona biz şöyle yaklaşıyoruz sezgisel yemeden.
Orada bir arayışımız var.
Bir duygu hissediyoruz ve o duyguyu hissetmemek istiyoruz.
ya da belki dindirmek istiyoruz ya da belki yatıştırmak, sessizleştirmek istiyoruz.
Ve bunu duygusal olarak stimüle edici bir yoldan yapma ihtiyacı duyuyoruz.
Çok fazla kısıtlama yapmış kişilerde ya da yemekle ilişkisi çok iyi olmayan kişilerde
en büyük duygusal stimüle edici durum o yasaklı yemeği yemek oluyor.
Ya da çok keyif alacağımı düşündüğüm ama kendime izin vermediğim şeyi yemek oluyor.
Ve böyle bir yatışma aracı olarak kullanıyoruz yemekleri.
Bu her ne kadar çok normal ve anlaşılır bir durum olsa da büyük resme bakınca şöyle bir çıktısı var.
Uzun vadede eğer ben her böyle zorlayıcı duygu yaşadığımda yemek yersem birinci olumsuz çıktısı ben duygularımla nasıl baş edeceğimi öğrenemiyor oluyorum.
Çünkü her seferinde onu yemekle susturuyorum, bastırıyorum ama.
Yemeğin olmadığı bir ortamda yani hiç yiyeceğe erişim ürünü olmayacağı bir ortamda ben aynı stresi, aynı kaygıyı, aynı öfkeyi yaşasam ne yapacağını bilemeyeceğim yatışmak için.
O yolları bulamıyor olacağım.
Büyük resimde psikolojik olarak olumsuz bir çıktısı bu duygusal olarak.
Bir de biyolojik olarak olumsuz çıktılar var.
O da eğer duygusal yemeği her seferinde karnım tokken yapıyorsam, yani topluğumu zorlayıcı seviyelere çekiyorsam duygusal yiyerek,
o zaman da bedenimin tokluk sinyallerine yabancılaşmaya başlıyorum.
Hani konuşmamızın başında şey örneği vermiştim, ailelerimizin biz çocukken o tabak bitecek diye zorlamaları.
Ve bizim yavaş yavaş topluğumuza yabancılaşmamız.
Çünkü yemekten kalkmamın bir koşulu var, tabağın bitmesi.
Benim doymam kesinlikle söz konusu bile değil.
Aynı şeyi duygusal yemede de görüyoruz.
Doygunluğumu fark edemeyecek ya da her seferinde onu zorlayacak bir seviyeye çıkarıyorum.
Bedenime yabancılaşıyorum.
Dolayısıyla duygusal yemenin büyük resimde uzun vadede hem biyolojik hem psikolojik olumsuz çıksaları var.
Ama bu demek değil ki hiç duygusal yemeyelim.
Asla böyle bir şey yaşamayalım.
O da mümkün değil öyle bir dünya.
Maalesef mümkün değil.
Yok maalesef de değil demeyeceğim yani.
Mümkün değil öyle bir dünya.
Duygusal yeme işlev sahibi şey.
Yani o an belki yemek yemesem günüme devam edemeyeceğim.
Hayatıma sağlıklı şekilde devam edemeyeceğim.
Kafamı toparlayamayacağım.
Belki yatışamayacağım.
Beni o an gerçekten kurtarıyor duygusal yeme.
Ama onda da biz istiyoruz ki tek yöntemim olmasın.
Yani yiyecekle baş ederken tamam yemek yemek bir seçenek olsun.
Hep orada olsun hatta.
Hiç silinmesin.
O kapı hiç kapanmasın.
Ama benim başka işlevsel yollarım, yöntemlerim de olsun bu duyguyla baş ederken.
İşte yemek yemek kapısının hep orada açık olacağını bilmenin güvenini vermemiz gerekiyor kendimize.
Evet ben istersen bu duyguyla baş edemediğimde gider yerim, bu okey diyebilmem gerekiyor.
Ancak bunu diyebilirsem başka yollarda arayabilirim çünkü.
Biz de o yüzden duygusal yövenin üzerindeki suçluluğu, pişmanlığı kaldırmak isteriz.
Çünkü bir de onun suçluğunu yaşayınca daha da yemekle ilişkim çetrefillişmeye başlıyor.
Dolayısıyla duygusal yeme çok normal.
Yaşıyorsan, yaşıyorsanız çok insancıl bir şey yaşıyorsunuz.
Herkesin deneyimleyebileceği bir şey yaşıyorsunuz.
Sadece uzun vadede iyi bir baş etme yolu istiyorsanız yanına bir B opsiyonu, C opsiyonu.
Bu herkes için farklıdır.
O duyguyla baş edebileceğiniz birkaç bir şey daha bulmak iyidir.
Yemek yemek hep orada durur.
En yanına bir iki bir şey daha koyayım cepte dursun isteriz.
Böyle yaklaşmak isteriz duygusal yemeğe.
Ya harika.
Senin bence bir podcast falan yapman lazım yani.
Ben bunu sabaha kadar yapabilirim yani.
Çünkü çok dindirici bir tarafı var.
Hatta bir yerde bunu söylemem ne kadar doğru bilmiyorum.
Şeyi düşündüm yani işte daha kahvaltı etmedim.
Burada saat daha erken falan.
Hakikaten birkaç gündür de kafamda şöyle bir oturup
Böyle hamburger falan yiyip bir şeyler izlemek var ama çıkamadım evden çok erteledim falan.
Dedim ki bugün o gün ya sanki bugün daha farklı bir tat alacağım.
Çünkü ister istemez hissettiğim bir suçluluk bir şey oluyordu yani.
Hani bir pislettik kendimizi falan.
Bu konuşmanın üstüne hani bu bütün bilgi birikimi hala tazece bana verilmişken böyle
hamburger şimdi yenir gibi bir kafada hissettim kendimi.
Bu bitsin ben bir çıkayım şunu almaya gideyim gibi bir yerde buldum.
Hani çok ötelendiğimizi, çok baskılandığımızı konuştukça görmek üzücü.
Ama bunu böyle bir uzmandan dinlemek ve hani biz bir uzman görmek bir sıkıntıya tekabül eder toplumu olduğumuz için bu psikolojide de böyle.
Kimse senin hakikaten bir şey öğrenmek, kendini keşfetmek, anlamak için o masaya oturabileceğine inanmıyor.
Kendini hiç bu yatırıma layık görmüyor.
Ben niye şimdi aylarca bu kadar para dökeyim gibi bir şey düşünüyor ama aynı kapitalist sisteme çok daha büyük paralar döküyor.
Benim açımdan mükemmel bir sohbetti ve hangi soruyu açsam bunu soracağım Zeynep'e desem bir şekilde onun yanıtını verirken hepsini buldum.
Çünkü belki temel böyle kapatabileceğimiz sorulardan biri de sağlıklı bir yeme rutini nasıl yapılır?
Senelerdir yeme bozukluğuyla bir şekilde uğraşıyorum diyen bir dinleyicim olmuş.
Aslında bunun da biraz yanıtlarını verdik ama yavaş yavaş böyle toparlarken kapatırken senin dinleyicilere söylemek istediğin biz biraz böyle hani biliyorsun hap bilgi toplumuyuz söylemek istediğin bir şeyler var mı?
Bir saat bu sohbeti dinlemiş birinin tam böyle buna da alıp bu konuşmadan çıkacağı bir şeyler varsa ben sahneyi sana bırakıyorum.
Bence direkt net olarak şunu söyleyebilirim.
bedenleriniz biricik.
Çok çok özel. Yani tek bir
murta ikiziniz bile olsa sizin
bedeniniz onunki değil ve çok özel.
O yüzden sizi
tanımamış, sizi bütün
deneyimlerinizle anlamamış,
irdelememiş herhangi birinin
söylediği herhangi bir şeyi
almayın ya da alacaksanız
bir fact check, bir
arkasında ne yatıyor, nereden
geliyor bu sorgulayarak alın.
Onun harici gerçekten
hepsi boş cümleler olsun
sizin için. Bir tek bunu söyleyebilirim.
Sağlıklı bir yemek üzeri nasıl
oturturum? Mesela bunu işte
Ayşe kişisi sormuş olsun.
Ayşe ne iş
yapıyor? Ayşe nasıl bir ev
ortamında yaşıyor? Ayşe hangi
saatlerde uyuyor? Ayşe yemekle
nasıl bir ilişki kurmuş? Neden o ilişkiyi
kurmuş? İşte çocukluğundan
bu yana nasıl yeme alışkanlıkları edinmiş?
Aynaya baktığında ne görüyor,
ne düşünüyor? Bir yemeğin başına oturduğunda
nasıl bir deneyimi var?
Belki diziye dalıp ne yediğini anlamıyor. Belki o özene bözene hazırlayıp yiyor. Bunların hepsi o kadar önemli sorular ve detaylar ki o kişinin Ayşe'nin nasıl yemek yemesi gerektiğiyle benimki çok farklı, seninki çok farklı ve yüzde yüz anlamda çok farklı.
Yani işte o üç kaşık yesin, bu beş kaşık yesin gibi farklılıktan bahsetmiyorum.
Bütün deneyimi başlı başına farklı olacağı için Ayşe sana bu sözüm.
Seni tanımayan hiç kimseden beslenme tavsiyesi alma.
Hiçbir uzmandan diyeyim daha doğrusu.
Yoksa tanıyan sevdiklerin de beslenme tavsiyesi verebiliyorlar.
Tabii ki onları da almamaya çalışıyorsan iyi olur.
Bu çok bireysel.
Ya bunu da söylemeyi sevmiyorum.
Hep burun kıvrılıyor.
Aman bireysel deyip çıkıyorsunuz işini.
Ama gerçekten öyle. Genellemeyi hiç sevmiyorum. Genellemiş bilgileri hiç sevmiyorum.
Son olarak da ben uzman diyetisyenim.
Yani lisansımı bitirdim. Sonra yüksek lisans yaptım. Tezimi bitirdim.
Sonra üzerine sezgisaylama uzmanlığımı aldım.
Bilmem kaç yıldır bu işi yapıyorum.
Ama benim gördüğüm yegane şey, kişiler dinlenmek ve anlaşılmak istiyorlar.
Yani bunca zamandır beslenme sebebinde başvurdukları herkes onları üstün körü duymuş.
Ve bir öneride bulunmuş.
Ama kimse oturup dinleyip anlamamış.
Sadece anlaşılmak istediğinizi de biliyorum.
Deneyimlerinizin duyulmasını istediğinizi de biliyorum.
Bunun için de buna özenecek, özen verecek, gerekli vakte ayıracak uzmanları hak ediyorsunuz.
Bu diyet dışı birisi olur.
Diyet yaklaşımıyla çalışan kişileri de tercih edebilirsiniz.
Bu sizi kötü biri de yapmaz.
Yanlış da yapmaz.
Bu bireysel seçim.
Sezgiselleme beden özelliğini savunur.
Bedeninizle ne yapmak istiyorsanız onu yapabilirsiniz.
Ama sizi dinleyen ve anlayan uzmanları hak ediyorsunuz.
Bununla da kapatmak istiyorum sözlerimi.
Harika bir sohbetti.
Yani geldiğin bizi o inanılmaz parlak düşüncelerinde kendi background'unu aydınlattığın için,
yani o bilgiyi kendine tutmadığın için çok teşekkür ederim.
Yani aslında gerçekten belki böyle olması gerekiyor ama bunun teşekkürü hak ettiği gerçeğini değiştirmiyor.
Aslında çok büyük bir birikimi bize bedava verdin yani.
Ve bence bu bir insanın biraz olsun.
Yani bir şeyleri tam anlamıyla işte o yüzde yüzüyle değiştirmek değil de bir hakikaten oturup ben ne yapıyorum?
Ben bu insana bu bedene neyi yaşatıyorumu düşündürtecekse bence zaten kendini karşılamış bir bölüm olacak.
Çok da seveceklerini çok da anlayacaklarını kendilerini belki anlayacaklarını düşünüyorum hissediyorum.
İyi ki geldin. Benim açımdan çok dindirici bir bölüm oldu.
Çünkü ben bu hiçbir soruyu aslında sadece şahit olduklarımla değil yaşadıklarımla sordum.
Hayatta yaptığım şeylerin şişman bir çocuk olmamın bir kompenzasyonu gibi yaşatıldığı bir hayatta
şişman ama çok kitap okuyor gibi bu kadar alakasız faktörlerin hep terazinin kefelerine konduğu
Benim hep çene bazlığımla, neşemle o şişmanlığı baskılamam gerektiğini hissettiğim ve aslında ilerleyen dönemlerde de sanki o şişmanlığı kırarsam karakterimin de çok büyük bir bölümünü o kilolarla kaybedip gideceğimi düşündüğüm yerlerden.
Şimdi bu konuşmayı seninle yapmak çok kıymetli benim için.
İyi ki geldin, hoş geldin.
Ben her bölümü şöyle bitiriyorum.
Bence bu da bunun için çok yerinde bir bölüm oldu.
Onlar da biliyorlar 4 yıldır ama umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin diyorum.
Aslında bu bile bunu gerçekleştirebilmek için insanın ne kadar bedenine ihtiyaç duyduğu bir şey.
Belki de ilk etapta kendi bedenimizle zaten bu küslüğü hiç yaşamamış olmamız gerekiyor.
İyi ki geldin, beni çok mutlu ettin.
İyi ki davet ettin, sen de beni çok mutlu ettin.
Paylaşmayı, konuşmayı ben de çok seviyorum.
Benim kadar seven biriyle birlikte olmak da çok keyifliydi, çok teşekkür ederim.
O zaman Sena Kız Değil Misiniz'in bu bölümü burada bitti.
Eğer Zeynep'le daha yakından tanışmak, ona bakmak isterseniz de zaten onun sosyal medya hesaplarını da mutlaka paylaşıyor olacağım.
Kesinlikle göz atmanız gereken ve o toksik sosyal medya evreninde biraz olsun tamam.
Yani bir güven alanı var mümkün diyebileceğiniz nadir insanlardan bir tanesi.
Her şeyle burada olduğu için ona hepimiz adına tekrardan teşekkür ediyorum ve kendinize çok iyi bakın.
Kendimize sağlıklı ilişkiler kurabildiğiniz günlere ve bölümlere diyelim.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
