
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
hayatın yürüyen bi yol değil, koşu bandı gibi olmasının dilemması: hareket etmediğin an yere kapaklanacak olmamız galiba. 34.bölüm karşınızda, iyi dinlemeler <3
Music from Uppbeat:
https://uppbeat.io/t/color-parade/commodus
License code: YGFVYYOHB5YBYOFB
Transkript
çok fazla söyleyecek bir şeyin olması, söyleyecek hiçbir şeyin olmaması ile inanılmaz bir benzerlik gösteriyor.
gösteriyor Bence Çünkü kadar böyle anlatacak şeyim konuşmak istediğim şeyin olmasına rağmen
neredeyse 10 kez bilgisayarın başına geçip bir türlü beni tatmin eden bir bölüm ortaya koymamın
başka bir açıklaması olamaz Bence bu İstanbul'dayım podcast'a başladığım sizinle tanıştığım yerdeyim
aynı odadayım yine başlarda olduğu gibi kendime bir bardak kahve demledim Siz de çayınızı kahvenizi
Sigaranızı yakın. Bugün nereden başlayacağını ve nereye varacağını kesinlikle kestiremediğim bir bölümle karşınızdayım.
Bunun son kaydım olacağına eminim. Yani bunu kaydedeceğim, editleyeceğim ve yayınlayacağım.
Aslında dün böyle neredeyse 40 dakikalık bir bölüm kaydettim.
Ama hissettiğiniz şeyler tam anlamıyla böyle tanımlayabileceğiniz bir düzleme oturmasa bile
sanki bunu daha iyi anlatabilirdim dediğiniz anlar olur ya
öyle hissettim ve sırf kolaya kaçmamak için
neyse ya şimdi bölüm sözü verdim.
Yenisinde kaydetmeye gücüm yok.
Bunu atayım dememek için onu sildim.
Pişmanlığını hissediyor muyum?
Hissetmiyorum.
Çünkü sanki bu sefer olacakmış gibi geliyor.
Ama gerçekten en az 10 kere falan bilgisayarın başına oturdum kalktım.
Dakikalarca konuştum sonra
sanki böyle kendimle bile sohbet edemiyor gibiydim ve dedim ki nasıl bunu dinlemelerini sağlayabilirim ki yani neden bahsediyorum şu an.
Hani sanki böyle sadece kelime oyunu yapıyormuşum gibi hissettim.
Galiba insan bazen gerçekten hissettikleri inanılmaz karmaşık olunca ya da karmaşık demeyeyim de ağır olunca
nereden başlayacağını bilmiyor ve böyle bir sayfayı doldurmak gibi belli bir kelime sınırını geçmek gibi
öyle konuşuyor.
O yüzden umarım bu kayıt öyle olmayacak
ve günün sonunda sizinle
buluşacak diye umuyorum.
İstanbul'da
inanılmaz kar yağıyor.
Dışarıdan yine böyle muhtemelen
şehrin sesi bize eşlik edecek.
Aslında nereden
başlayacağımı hakikaten bilmiyorum.
Geçtiğimiz günlerde
böyle arkadaşımdan
eve dönüyordum sabah.
Ve otobüs bekleyecektim.
Ve binmem gereken otobüs böyle gözlerimin önünden saniyeyle kaçıp gitti.
Ben de böyle durakta bir 15 dakika falan oturdum.
Bekledim.
Sonra telefondan baktım.
Kaç dakika sonra gelecek benim bineceğim otobüs diye.
20 dakika gösteriyordu.
Dedim ki 20 dakika bekleyeceğimi.
Havada hiç fena değil.
Ben böyle yavaş yavaş tramvaya yürüyeyim.
Biraz hava alayım.
Zaten aynı şey gelecek.
Oradan da biner eve giderim diye.
Ve ben böyle yürümeye başladım.
Bu dolma bahçeden Kabataş'a doğru giden ağaçlı yolda yürüyorum.
Ve otobüs yanımdan geçti 5 dakika sonra.
Başta böyle bir şey düşündüm.
Durakta oturup bekleseydim muhtemelen hiç hareket bile etmeme gerek kalmadan 5 dakika sonra otobüs gelecekti ve binecektim.
Ama o bilinmezlik vardı ben duraktayken.
Yani kaç dakika bekleyeceğimi bilmiyordum.
En iyi ihtimalle telefondaki baktığım şey doğruysa 20 dakika bekleyecektim.
Ve ben bir karar aldım.
Dedim ki tramvaya yürüyeceğim.
O noktadan sonra benim çırpınmam ya da bir sonraki durağa kadar belki yakalarım diye otobüsün peşinden koşmamın
ya da ellerimi kollarımı sallayıp otobüsü durdurmaya çalışmamın bence bir anlamı olmayacaktı.
Otobüs dursa bile ben zaten kararımı vermiştim.
Zaten yürümeyi, hava almayı ve tramvaya binmeyi kendime kabul ettirmiştim ve harekete geçmiştim.
O yüzden bazen biz harekete geçtiğimizde, biz harekete geçtikten sonra ayağımıza gelen fırsatlar bence artık bizim fırsatımız olmuyor.
O yüzden bugün harekette geçmenin, harekette olmanın ve yürümeye devam etmenin dayanılmaz ağırlığından bahsedeceğim.
Senközdeyimsine hoş geldiniz.
Her zaman durağan olmanın, oturup beklemenin, bazen hiçbir şey yapmamanın da normalleştirilmesi gerektiğini konuştum.
Bunu da hala savunuyorum.
Ama her şey bir yana bazen gerçekten artık harekete geçmemiz, artık o içinde bulunduğumuz durumdan sıyrılmamız gereken,
hani artık sadece duygularımızın değil, resmen vücudumuzun, çevremizin, her şeyin böyle bu sinyali verdiği, artık kendine gel ve bu durumdan sıyrıl dediği bazı anlar oluyor.
O anda hareket etmemiz gerekiyor.
Ama birini geride bırakmak, bir şeyi bitirmek, yeni bir yolculuğa çıkmak, birileri olmadan hayata devam etmek, bir boşlukla yaşamaya çalışmak bazen o kadar ağır, o kadar sorumluluğu fazla bir değişim gibi geliyor ki
ona ayıracağımız mesaidense o insanları, o duyguları, o hissettiğimiz bize alır gelen bazı şeyleri değiştirmeye,
daha fazla mesai harcamayı kabul ediyoruz.
Ya ben hiçbir şey yapmayayım, ben buradan uzaklaşmayayım, yolculuğa çıkmayayım.
Ama oturduğum yerde de sahip olduğum şeyi değiştirmeye çalışayım diye.
Ve bunu özellikle insanlara karşı çok fazla yaptığımızı fark ettim.
En azından yaptığımı fark ettim.
Ben çok fazla, ben bunu hak etmiyorum ya, ben daha iyisini hak ediyorum, ben kesinlikle böyle bir şeyi istemiyorum hayatımda.
Ben daha fazla sevgi, daha iyi hissettiren insanlar, hak ediyorum hayatımda demek benim çok başarabildiğim bir şey olmadı.
Çok kolaylıkla söyleyemiyorum bunu, ne yalan söyleyeyim.
bunu en az bir 10 kere söylemişimdir
ama eğer sizde benim gibi kendini
başkalarının ona verdiği değer üzerinden tanımlayan bir insansanız
insanlar size kendinizi çok da sevilesi hissettirmediğinde
ya da size çok da zaman ayırmadığında, değer vermediğinde
abi burada bir terslik var demek yerine
demek ki ben bu kadarını hak ediyorum diye aslında
kendinizi küçümsüyorsunuz
bu benim çok uzun süredir yaptığım bir şeydi
Hatta öyle ki hani iyileşmenin hiçbir zaman lineer olmadığını, inişli çıkışlı olduğunu söyleriz.
Benim için öyleydi.
Bazı dönemler çok kendimden emin bir şekilde yok abi ben daha iyisini hak ediyorum diyordum.
Böyle göğsümü kabarta kabarta yürüyordum.
Ama bazı zamanlarda insanların bana yaşattığı şeyleri bir kenara bırakıp belki o kadar da kötü değildi ya.
Belki ben yanlış anladım.
Belki gerçekten seviyordu beni falan diye.
bazı şeyleri güzellediğimi fark ettim.
Bunu da nasıl fark ettim?
Bana inanılmaz derecede zarar vermeye başladığında.
Bazı ilişkiler beraberinde düşmanlık getirebiliyor.
O insanla kavgalarınız, anlaşmazlıklarınız
hiç tahmin etmeyeceğiniz kadar,
o ilişkinin başlangıcını hiç görmeyeceğiniz kadar fazla olabiliyor.
Ama bir ilişkinin size ektiği nifak tohumları
sizin kendinizle olan ilişkinizi besliyorsa
ve sizi kendinize düşman yapıyorsa
bence bundan daha toksik bir ilişki paterni yok.
Ama buna rağmen bazı şeylerin gerçekten zehirli olduğunu bilmemize rağmen
hani gerçekten midenizin zehirlendiğini, yediğiniz bir yemekten zehirlendiğinizi düşünün.
Midenizin yıkanması gerektiğini, hastaneye gittiğinizi,
o gerçekten sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen karın ağrılarınızı, sancılarınızı
Bir düşünün tamam mı? Hani bitsin çok istersiniz ama zaten kusmadan, o prosesi yaşamadan, midenize o hortumu yıkamadan, o serumu yemeden iyileşmeyeceksin.
İyileşmek yani. Seni anında iyi yapan bir şey değil, bir proses.
Benim galiba Türkçe'de en sevdiğim şey bu. Bir şeyleşmek, mesela güzelleşmek, iyileşmek.
Yani sen zaten iyisin, sen zaten güzelsin ama buna biraz daha fazlasını katıyorsun demek gibi bir şey
Aslında bence Türkçe'de bir prosesi anlatan, bir süreci anlatan en güzel kelime yapısı
Ama iyileşmek gerçekten böyle bir şey
Seni bir parmak şıklatmasına iyi yapmıyor
Adım adım iyileşiyorsun ve bence iyileşmenin ne kadar sancılı olduğundan
bir şeylere devam etmenin ne kadar sancılı olduğundan
gerektiği kadar bahsetmiyoruz.
Ama bundan gerçekten bahsetmemiz gerekiyor.
Böyle neredeyse yolu yarılamışken, bize zarar veren insanlarla uzaklaşmışken
yolun ortasında yine süklüm püklüm, salya sümük ağlayarak onların kollarına koşmak istemek,
bizi üzen insanlara, beni biri çok üzdü diye onların omzunda ağlamak istemek
bence bir zayıflık göstergesi değil.
Bence ne kadar fazla sevebildiğimizin ama bir noktada artık bu sevgiyi o insanlara vermememiz gerektiğinin bir göstergesi.
Ama ben galiba hak etmeyen insanlara verdiğim sevgiden dolayı kendimi kötü hisseden taraf olmak istemiyorum.
Çünkü ben her zaman şöyle düşündüm.
Belki bu çok böyle inanılmaz büyük bir sevgi gördüğümü düşünmememden de kaynaklıdır.
O yüzden farazi konuşmak her zaman daha kolaydır.
Başıma gelse ne olur bilmiyorum ama ben bana hak ettimden daha fazla değer ya da sevgi verildiğinde buna biraz layık olmaya çalışırım diye düşünüyorum.
Ha bu arada love bombingden birini de o sevgiyle, beklentilerle inanılmaz boğmaktan bahsetmiyorum.
Çünkü bu da toksik bir şey.
Yani bir insana o senden bu kadarını istemiyorken ama ben sana çok değer ama ben sana çok sevgi verdim diye de o insanı suçlamak bir yerde zararlı bir şey.
Çünkü gerçekten hani karşındaki sana çıkıp şey diyebilir ben bu kadarını istemedim.
O yüzden tabii ki de her şeyin bir sınırı var.
Yani karşındaki çok fazlasını talep ediyorsa ona elinde olmayanı vermek ne kadar problematikse karşındaki tamam artık yeter ben hani doydum bu kadarı benim için kâfi derken...
fazla fazla ona vermek, böyle bir annenin tabağa bir kepçe bir kepçe daha koyması gibi
onu daha fazla doyurmaya çalışmak
belki verdiğin o sevgi ne kadar lezzetli olursa olsun
onu çok uzun bir süre ondan soğutacak.
O yüzden o noktada tabii ki karşımızdaki insanların neyi ne kadar istediğini
her zaman kulak vermemiz gerekiyor.
Ama ben bana çok kulak verilmediğini düşünüyorum.
Yani çok böyle kendimi hani ben hiç sevilmedim, ben hiç kıymet görmedim gibi kesinlikle düşünmüyorum.
Aslında çevremi böyle ilmek ilmek bana sağlıklı gelen, bana iyi gelen insanlarla donattığım bir süreç yaşadığımı da düşünüyorum.
Ama yine de geçmiş ilişkilerimin nasıl beni bu kadar fazla zedeleyebildiğini, üzerinden zaman geçmesine rağmen nasıl atlatmakta hala daha bu kadar zorlanabildiğimi.
Hatta öyle ki potansiyel gelecekte yaşayabileceğim şeylerin hayalini bile kurmaktan beni neden bu kadar alıkoyduğunu düşünmeye başladım.
Ve dinleyicilerimden bir tanesi benden eski sevgilinin hayata devam etmesini konuşmamı istemiş.
Bu benim çok uzun süredir kafamı kurcalayan bir şey.
neden onların bizden sonraki nefes alışverişlerini, yaşayışlarını hayata devam etmek olarak adlandırırken
kendimizi bir süreliğine kepekleri indirmiş ve yaşamaya ara vermiş gibi atfediyoruz.
Neden böyle düşünüyoruz? Bunun üzerine epeyce bir düşündüm.
Bence bu tamamen bir insanla artık yollarımız ayrıldığında
Hani böyle telefonda şey vardır ya, arkadaşının nerede olduğunu gör.
Arkadaşının konumunu gör.
Sanki onu kapatmışsın gibi.
O noktaya kadar onun nerede olduğunu, duygusal olarak ne kadar sana yakın olduğunu, seni ne kadar sevdiğini bir noktaya kadar görüp biliyordun.
Ama artık yollar ayrıldığında o konum bilgisi kapatılıyor.
Ve sen onun nereye gittiğini en azından duygusal olarak hangi yöne doğru evrildiğini bilemiyorsun.
O yüzden o bilgisizlik sanki o insan hayatına devam ediyor ve sen olduğun yerde sayıyorsun gibi hissettiriyor.
Ben iki insan birbirini seviyorken bu sadece sevgililik değil arkadaşlık da olabilir.
İki insan birbirini seviyorken bir sonraki gün ayrılmaya, farklı yollara gitmeye karar verdiklerini o sevginin anında, saniyesinde ortadan kalktığını kesinlikle düşünmüyorum.
Sadece bilmemek durumu ortaya giriyor ve bilmemek her şeyi gerçekten çok büyük bir soru işaretine dönüştürüyor.
Çünkü baktığında uzaktan sen de uyanıyorsun, sen de gününe devam ediyorsun, sen de şarkılar dinliyorsun, playlistler yapıyorsun, Instagram'da bir şeyler paylaşıyorsun, arkadaşlarına gülüyorsun.
O da aynısını yapıyor.
Ama sen gün içinde neler hissedebileceğine birinci elden hakim olurken artık o insana ne hissettiğini soramayacak bir mesafede oluyorsun.
Ve bilmediğin için iki ihtimal olduğunu düşünmek yerine bence artık beni sevmiyor diye düşünmeyi tercih ediyorsun.
Bunun bence temel sebebi böyle düşünmenin altında yatan şey sanki sevilmeye çok da layık değil.
...gilmişiz gibi hissettiğimiz bir korku.
Sanki o birlikte karşılıklı olarak birbirimizi severek geçirdiğimiz süre tamamen bir şansmış.
Ve ilişki bittiği anda o sevgi ortadan kalkmış gibi.
Aslında karşımızdaki insanları, partnerlerimizi, arkadaşlarımızı o kadar gözümüzde büyütüyoruz ve onları büyüttüğümüz seviyede de kendimizi küçültüyoruz ki o sahip olan ilişki artık ortada olmadığında sanki o hisleri sadece biz içimizde taşıyormuşuz ve onlar bizi kolaylıkla silip atmış gibi hissediyoruz.
Aslında bu onların bunu ne kadar kolay yapıp yapamayacağıyla ilgili değil.
Bizim kendimizi bu kadar kolay silinebilir görmemizle ilgili.
Ve ben bunun kendimize yaptığımız en büyük haksızlıklardan bir tanesi olduğunu düşünüyorum.
Böyle hissettiren, bitmesi gereken, öyle ya da böyle yolların ayrıldığı bazı ilişkilerde de
tıpkı benim 15 dakika otobüs bekledikten sonra ben galiba artık yürümeye devam edeceğim dediğim
ve 5 dakika sonra yanımdan geçip giden otobüsüm gibi
bazen her ne kadar çok uzun bir süre beklediğin ve senin içini daha kolaylaştıracak,
senin onun için orada olduğun şeyler, sen artık orada olmak istemediğine karar verdikten sonra yanına gelse de
bazen gerçekten yapmamız gereken hayata devam etmek ve aldığımız kararı uygulamak oluyor.
Ve bunun gerçekten ne kadar zor olduğunu yeterince konuşmuyoruz.
ilişkilerimiz bittiğinde
o ilişkiyi bitirme kararımızı
anlatıyoruz genelde çevremize
şöyle yapıyordu bitti
çok anlaşamıyorduk bitti
farklı yerlere dağıldık okuldan sonra bitti
gibi aslında
bunları anlatarak
o ilişkiyi bitirme kararını
meşrulaştırmaya çalışıyoruz
ve karşı tarafında
biraz doğru olanı yapmışsın
ya demesini içten içe istiyoruz
çünkü böyle kararlar
gerçekten zor ve gerçekten
hani her ne kadar gülsen de etsen de
yalnız başına kaldığında
duygular insanı vuruyor.
Ne kadar sana kendini kötü hissettiren
bir insan artık hayatından
çıksa da ve bunun uzun
vadede sana çok sağlıklı
daha iyileşmiş bir sen
getireceğini bilsen de
bazen gerçekten anılar
böyle ya da
çok ufak böyle bir kuple de olsa
sevilmişlik hissi
sana böyle çok tanıdık bir
Koku gibi geliyor ve seni bir anda çok farklı olabilirdi her şey ihtimaline götürüyor.
Bunu neden anlatıyorum?
Aslında tamamen monolog yapıyorum.
Tamamen kendimle konuşuyorum.
Bu benim gerçekten bir süredir yaşadığım bir şey.
Bana zarar verdiğini düşündüğüm.
Kendimi bırakın iyi hissetmeyi nötr bile olmadığım.
Olduğum yerde bile durmadığım.
Giderek mental olarak, ruhsal olarak, mutluluk olarak yavaş yavaş dibe çöktüğüm bir ilişki paterni içerisine dönüp duruyordum.
Ve bütün bunlar belki bu sefer bir şeyler farklı olur, belki bu sefer hak ettiğimi bulurum, belki bu sefer seviliyor hissederimin peşinde koşmaktan kaynaklıydı.
Bunun için kendime çok acımıyorum ama bunu gerçekten hak etmediğimi ve kendime yanlış bir şey yaptığımı düşünüyorum.
Bence sevgi bu kadar peşinde koşulan bir şey olmamalı.
Anlaşılmak için bir insana sayfalarca içini dökmek zorunluluğu olmamalı.
Tabii ki de her insan gözünün içine baktığında seni anlayamıyor.
Her insan ilk tanıdığı andan itibaren sana istediğin sevgiyi istediğin şekilde vermiyor.
Sevgi biraz zaten insanın kendi karakteriyle özdeşleşmiş bir şey.
Herkes kendi sevilme paterninde karşı tarafı sever ve geçirilen zaman birbirine kazanılan aşinalık o sevgi şeklini benimsemeni sağlar.
Ve bir noktadan sonra gördüğün sevgi senin sevme stilinle aynı olmasa bile karşı tarafı tanıdığın için onun dilinde bunun seni seviyorum, seni önemsiyorum demek olduğunu zaten anlarsın.
Ama bazen ortada hiçbir şey yokken ya da karşı tarafı suçlayabilecek ya da şunu yapıyorsun ya da yapmıyorsun diyebileceğin hiçbir şey yokken bile bazen hisler sana içten içe sen mutlu değilsin, sen sevildiğini hissetmiyorsun, sen değerli olduğunu, biricik olduğunu hissetmiyorsun diye orada bir yerde böyle duyulmak için içinde çırpınıyor olabiliyor.
Ben o sesi çok uzun bir süre, çok çok uzun bir süre görmezden geldim
Sevilmediğimi hissettiğim, değerli hissetmediğim anlarda
Kendimi ve kendi sevilme deneyimlerimi suçladım
Ben zaten sevmek nedir, sevilmek nedir nereden bileyim ki
Bu benim problemim, bu benim hassasiyetim
Ben sevginin ne olduğunu bilmiyorum
Ben daha önce doğru düzgün sevilmedim
O yüzden anlamıyorum diye hep kendimi suçladım
Halbuki sevmeyi bilmeyen bir insansam bile karşımda gerçekten beni seven, beni layığıyla seven bir insan varsa sevgi de bir noktada öğretilebilen bir şey olmalı bence.
Hani hep şey mimleri dolaşır ya işte babam bağırarak çarpım tablosunu öğretiyor ve ben gözlerim dolu dolu sayfaya bakıyorum diye.
Bu şu an gülüp geçtiğimiz bir şey ama bu gerçekten ne kadar doğru ki yani?
Hani ne kadar olumlu bir şey?
Hani hepimizin yaşadığı, gülüp geçtiğimiz, mimini yaptığımız bir şey.
Hani böyle çocukluk travması falan diye derinlere ineyim demiyorum ama
sonuçta bir konuda hiçbir fikri olmayan ve bir anda kurallar silsilesiyle tanışan küçük bir çocuğa
bir şeyi senin kadar hızlı anlamasını bekliyorsun.
Senin anlatma yetilerin çerçevesinde anlattığın şeyi hızlıca anlamasını bekliyorsun ve anlamadıkça sinirleniyorsun.
Bir zamanlar bulunduğun seviyeye senin inmen daha kolayken hayatında hiç o seviyede bulunmamış bir çocuğun o noktaya hızlıca çıkmasını bekliyorsun.
Mesela öğretmekse bu da öğretmek ama metot ne kadar doğru.
Bazen gerçekten sevilmeyi tam anlamıyla bilmiyor olabiliyoruz.
Sağlıklı bir sevilme yaşamamış, deneyimlememiş olabiliyoruz.
Bu arada şunu da söylemiyorum.
Bizim problemlerimiz, bizim deneyimlerimiz, deneyimsizliklerimiz ya da travmalarımız.
Artık sen benim hayatıma girdin, sen de bunlardan sorumlusun.
Hadi bakalım benimle çözeceksin diye.
Tabii ki başkalarını altına ittiğimiz yoğun ağır taşlar olmamalı.
Ama bir noktada partnerlik, arkadaşlık, sevgililik elini taşın altına koymaktır.
Ya bence her türlü ilişki el ele tutuşmaktır. O iki el birlikteyken zaten bir taş varsa altına birlikte girecektir. Yani kimse elini taşın altına koymaz. Birbirine kavuşmuş iki el ortada bir taş varsa kaldırılacak onu birlikte sırtlanır.
Benim ilişki anlayışım bu mesela.
O yüzden kendimi sağlıklı bir sevilme paterni yaşayamadım, deneyimi edinemedim.
Ya da sağlıklı olduğunu düşündüğüm sevgiler sonrasında fos çıktı diye suçlamaktansa
ve gelecekteki ya da ilerideki partnerlerimin de
ben seni zaten kendi dilimde seviyorum, anlamıyorsan senin problemin diye
onlar tarafından suçlanmaktansa
karşımdaki insanın
bana sevilmenin ne olduğunu
anlatmasını bekliyorum.
Ve bence bu bir o kadar da
insani bir şey.
Bana bağırarak benim yöntemim bu.
Anlarsan anla, anlamazsan anlama
demek.
Ben kendi dilimde seni seviyorum demek değil.
Ben seni seviyorum.
Kabul et ya da etme demek.
Ve eğer bir sevgi karşı tarafın kabul edip
etmemesine kalmışsa
bence zaten artık ilerlemek gerekiyordur.
Ben biraz bunun sancılı bir sürecinden geçtim.
Ve dediğim gibi hayata devam etmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmekten korktuğumdan,
alışkanlıklarımdan, sıyrılmaktan,
her gün atıyorum beni telefona baktıran ya da bana bir şey yaptıran, bir şey düşündürten,
düşündürten, aklımı, elimi, kolumu oyalayan, ne olursa olsun duygularımın, hayatımın, günümün bir kısmını kaplayan bir şeyin ortadan kalkmasıyla yüzleşmektense,
var olan o problemli şeyi çözmeye ve hatta o problemli şeyi çözmek için bütün sorumluluğu üstüme almaya bile çalıştım.
Sonra ne fark ettim biliyor musunuz?
Sağlıklı hiçbir ilişki size anlaşılmak için bu kadar çaresiz hissettirmiyor
Sağlıklı hiçbir ilişki çok ufak bir sevgi kırıntısı için sizi yalvartmıyor
Biz gerçekten aşk kırıntısıyla doğmak zorunda değiliz bence
Ve biz her şeyden önce Hansel ve Gretel değiliz
Eğer ev dediğimiz noktadan uzaklaştığımızda eve geri dönmek için yerlere kırıntılar serpmemiz gerekiyorsa
zaten eve giden yolu bilmiyorsak belki orası zaten yuva değildir ve belki de artık oradan uzaklaşmamızın bir nedeni vardır.
Ve bazı boşlukların boş kalması gerekmeseydi ya da o boşlukların dolu halinin daha sağlıksız, daha rahatsız edici olduğu bir gerçek olmasaydı
bence dünyada bu kadar gözenek temizleyici maske olmazdı.
Bu konuda çok ciddiyim.
Yani gözenek dediğimiz şey suratımızdaki minik minik boşluklar ve bunların dolması rahatsız ediyor.
Yüzümüzü yağlandırıyor, hoşumuza gitmeyen bir görüntü oluşturuyor ve biz o gözenekleri tekrar boşaltmak için tonlarca para, mesai, zaman harcıyoruz.
Cildimize neyin iyi gelip gelmediğini anlayabilmek için baya deneme yanılma yapıyoruz.
Bazı boşlukların boş kalması gerektiğini anlamak için aslında yüzümüze bakmamız bile yeterli.
O yüzden hayatımız sırf belli bir noktayı dolduruyor umuduyla, inancıyla.
Bazı insanları tutmamam gerektiğine karar verdim.
Ve bu çok sancılı bir karardı.
Ve bazen bazı insanları hayatımızdan çıkartırken onları haberdar etmek istiyoruz.
Bak seni hayatımdan çıkartıyorum çünkü beni gerçekten çok üzdün.
Hani bunu bil.
Bunu niye yaptığımızı düşündüm.
Bunu niye yapma ihtiyacım olduğunu düşündüm.
Neden?
Zaten beni kırdığı, beni üzdüğü, bana kendimi kötü hissettirdiği bariz bir ilişki yaşıyorum.
Kendimi iyi hissetmiyorum.
Ve bunu bitirmeye artık karar verdim.
Neden hala o insanın beni ne kadar üzdüğünü görmesi için çaba, mesai harcıyorum?
Çünkü ancak o insanlar özür dilerim haklısın dediği takdirde çektiğim üzüntünün hak edilmiş bir üzüntü olduğunu anlayacağımı düşünüyorum.
Oh be ben değersiz değilmişim, ben sevilmeye layık olmayan biri değilmişim.
Gerçekten onlar bana yanlış yapmışlar ve bunu kabul ediyorlar diyebilmek için onlara beni ne kadar kırdıklarını anlatma ihtiyacı duyduğumu.
Ve belki bir umut haklı olduğumu söylerler ve bir şeyleri değiştirmeye çalışırlar umuduyla da böyle bir gözüm arkada böyle kapı eşiğinde beklediğimi fark ettim.
Ama kapı eşiklerinin bu kadar dar olmasının bir sebebi var.
Onlar geçip gitmek için, oraya kamp kurmak ve başkasının seni o kapıdan içeri alıp almayacağını beklemek için değil.
O yüzden çok zordu ve o eşikten dışarıya adım attığıma inanıyorum.
Ancak dediğim gibi hayata devam etmenin dayanılmaz bir ağırlığı var.
Ama bazı eksikliklerin, sevgi eksikliğinin, değer eksikliğinin, kıymetli hissetmenin eksikliğinin altında bir boşluğun altında ezilmektense bazı ağırlıklarla yola devam etmek belki bize daha fazla güç kazandıracaktır.
Bir bilinmezlikle bir durakta oturup bir otobüsü de bekleyebiliyorsun.
Yola çıkmaya karar da verebiliyorsun.
Sen artık bir şeyleri değiştirmeye karar verdiğinde beklediğin şey tamam tamam buradayım diyebiliyor.
Ama bence karar verdiğin yolda adım atmaya devam etmek gerekiyor.
Bu benim için çok yoğun bir bölümdü.
Çok içimi döktüğüm bir bölümdü.
Ama içimdeki şeyler de çok karman çormandı.
O yüzden tam olarak ifade edebildiğimi bilmiyorum.
Bence siz yine de anladınız.
Bence aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz sözü
Dünyada sevgi dışında her şeyde geçerli olabilir
Ama aşkta, sevgide, kıymetli hissetmekte az atamağı etmemek lazım
Umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin
Kocaman öpüyorum sizi
Altyazı M.K.
bilmiyor musunuz? Ya da başladığınız
zaman podcastinizi büyütmenin yollarını mı
arıyorsunuz? Fikrinizden yayına
format, kayıt, kurgu ve
büyüme süreçlerinde Podcast Bpt
yanınızda. Açıklamadaki linke tıklayın,
için en uygun paketi hemen
keşfedin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
