
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
bazen kat edilen yollardan sonra nihai bir manzara yerine kapalı kapılara ya da yüksek duvarlara tosladığımız anlar vardır. ancak bazı duvarlar aşılır, o kapılar da açılır elbet. bazen çıkmaz sokak yoktur da erken pes edenler vardır diyebiliriz o halde. gençliğimiz hala buralarda bir yerlerdeyken kendimiz için kendi başımıza yaşamayı ve kendi bencilliğimiz için bazı duvarları aşmamız lazım gibi. o zaman belki ilk defa ancak son olmaması koşuluyla "kendimle gurur duyuyorum" diyeceğimiz ve aşılmadık çit bırakmayacağımız 20.bölüm işte karşınızda!
Transkript
Herkese tekrardan merhaba.
Simay karşınızda ve Sen Okuz Değil Misin'de sanırsam bu 20. bölüm.
Böyle araya biraz zaman girdiğinde bölümleri kaydetmemde inanılmaz heyecanlanıyorum.
Özellikle de kafamda konuşmak istediğim şeyler şekillendiyse gerçekten kendimi zor tutuyorum.
Ama içimde de anlatmaya dair bir şeyler oluşana kadar bekliyorum ve belki de 5 aydır söyleyeceğim şeyleri bir türlü kesmeyen, bir türlü durdurmayan şey de bu bekleyiş ve sabır geliştirme kısmı.
Çünkü kendi hayatımda o kadar sabırsız bir insanım ki şu an hayatımın çok önemli bir yerini kaplayan bu podcast'ta bir şeyleri anlatmak için biraz sabırlı olmayı beklemek benim için aslında çok büyük bir öğreti oldu.
Bu hafta benim için oldukça yoğundu yani bu son bölümden sonraki geçen süre ve sadece fiziksel bir yorgunluk değil aslında.
Sanki zihinsel bir yolculuktaydım sürekli ve düşüncelerim beni bir yerden bir yere savurup durdu.
Ve bu düşünce yolculuğunda gittiğim her yerden böyle sanki ıvır zıvır işte magnet, anahtarlık, kart, postal almışım gibi.
Şimdi nihayet nereden ne aldığımı ve aldıklarıma bakarken oralarda o düşünce duraklarında yaşadıklarımı hatırlamak için tekrardan buraya geldim.
Yani uzun bir yolculuktan sonra ya da kısa süreli ama yoğun bir tatilden sonra nihayet kendi evime gelmiş gibiyim.
Bugün anlatacağım şeyleri yol açan şeylerden bahsetmek istiyorum önce.
Bu benim bölümün ismini önceden karar verdiğim nadir bölümlerden bir tanesi oldu.
Geçtiğimiz günlerde iki tane arkadaşımla böyle dedik bir yürüyüş yapalım.
İşte bir tanesi bir parka gitmek istiyormuş.
Epey bir yokuş çıktık, merdivenler açtık.
Böyle bir parka gideceğiz.
Tam gittik ve karşımıza bir tane kapı çıktı.
özel mülk kapısı gibi parka girilmiyor.
Hani geri mi dönsek falan olduk.
Bir iki adım daha atalım dedik.
Sonra karşımızda bir adam çıktı bize kapıyı açtı falan.
Ve çok güzel bir bahçeye çıktık.
Böyle mandalina ağaçlarının olduğu falan.
Sonra adam bize parkların kapalı olduğunu
ve kendisinin de bugün şans eseri arabasının yanına aldığını
işte birkaç tane bitki almaya gideceğini
ve istersek bizi de bir yere götürebileceğini, bırakabileceğini söyledi.
Ve kendimizi bir anda yeni bir maceranın içinde bulduk.
Şehrin daha önce hiç gitmediğimiz yerlerine gittik.
Sonra bizi çok güzel bir manzaranın olduğu yerde indirdi.
Ve hafif de yağmur çiselerken böyle şehrin hiç bilmediğimiz yerlerde kaybola kaybola tekrardan kendi kaldığımız yere geldik.
Çok basit, çok böyle duru ve içerisi çok olaysız bir gündü.
Ama yine de böyle oturup artık işte masada günün kritini yaparken arkadaşım şey dedi.
O zaman bugün neyi öğrendik? Çıkmaz sokak yoktur. Erken pes edenler vardır.
O yüzden ben de çıkmaz sokak yoktur diyerek bugün 20. bölümün açılışını yaptım.
Çünkü çıkmaz sokak yoktur belki bir umut cümlesinden ziyade benim kendime verdiğim bir teselli.
Çünkü bu hayatta o kadar fazla kapının yüzüme kapandığını ve hatta bırakın kapının yüzüme kapanmasını,
ora kapı olmadığını gördüğüm çok an oldu.
Ama buna rağmen daha 23 yaşında olmamın da verdiği her şey bu kadar çabuk bitemez,
bu kadar bu yaşta umutsuzluğa kapılamam endişesiyle de çıkmaz sokağın olmadığına inanmaya ihtiyacım var.
Ama bu sadece inançla da olan bir şey değil.
Yürümeye ve hareket etmeye devam etmek gerekiyor.
Ancak o zaman çıkmaz sokak olmadığını belki de tescilleyebiliriz kendimize.
Ya da diyelim ki gerçekten bir çıkmaz sokağa gireceğiz.
En azından o çıkmaz sokaktan geri dönerken artık aşina olduğumuz yollarda yürüyeceğiz.
O yüzden normalde bölümün içinde yaptığım metaforları bugün bölümün başında başlattım ki bakalım bizi nereye götürecek.
Yine böyle çok üzerine düşünmeden ama söyleyecek çok şeyim olduğunu bilerek karşınıza geldim.
Umarım iyisinizdir öncelikle.
Gerçekten sizi çok özledim.
Bunu her söylediğimde bunun gerçek olduğunu da nitelendirmek istiyorum.
Çünkü benim genellikle başkalarından duyduğum his içerikli cümlelerde hep bir inançsızlığım oluyor.
Birileri bana beni sevdiğini ya da beni özlediğini söylediğinde bunun gerçek olduğuna çok inanmayan bir tarafım var.
O yüzden de biraz hani insan kendini görmek isterse çevresindekilere de öyle davranır mottosuyla.
Genellikle sizi özlediğimi söyledim de yapamak gerçekten özledim falan diye onu tescillendirmeye çalışıyorum ama artık bu inandırma durumuna yani bu durumu aştığımızı birbirimizi tanıdığımızı düşünüyorum.
ben yine tabii ki bu süreçte biraz da hani şu an karantina vari bir durumda olmamızla birlikte
dediğim gibi hala hani bir buçuk aydır hep çoğunlukla kendi başımayım
ve kendimle kaldığım zamanlarda gerçekten çok fazla düşünecek şeyim oluyor
ve bu düşündüğüm şeylerden bir tanesi de ya da bir tanesi değil genel temada hep tabii ki ilişkiler
Ve şeyi fark ettim geçenlerde, böyle zaman zaman insanın eski ilişkilerinde ya da belki de güncel ilişkilerinde bilmiyorum, aklına aslında sineye çektiği ya da toz konduramadığı,
çünkü şayet orada bir problem olduğunu dillendirirse okların kendisini bulacağından korktuğu bazı anılar insanın aklına zuhur ediyor.
Bana da oldu. Geçtiğimiz günlerde böyle bir eski ilişkinden bir tanesinde maruz kaldığım aslında hiç de hoşuma gitmeyen, gitmeyecek olan ya da bir arkadaşım bunu başına geldiğini söylese gerçekten öfkeleneceğim bazı şeylerin başıma geldiğini gördüm ve muazzam bir üzüntü yaşadım.
Bunu neden ilişkinin içerisinde o anı yaşarken hissederken neden o zaman bunun üzerine düşmedim ya da neden o zaman tepkimi koymadım diye düşündüğümde de
Bunun genel başarısız olma endişemden kaynaklı olduğunu fark ettim
Bu bahsettiğim büyük bir olay değil sadece şöyle bunu daha önce de söylemiştim
Gerçekten uzun süredir sizinle bir şeyleri paylaşınca bazı noktalarda neyi ne kadar söylediğimi ya da ne kadar paylaştığımı unutabiliyorum.
O yüzden tekrar ediyorsam affola.
Ama ben birini sevdiğimde bu hayatımın hangi kategorisinde bir ilişkiye tekabül ediyor olursa olsun onları bir meşale gibi yanımda paylaşmaya, göstermeye, onları böyle sanki dünyaya tanıtmaya dair bir heves ve heyecan duyuyorum.
Çünkü hayatımıza aldığımız insanlar aile dışında ya da işte bir iş arkadaşı, bir sınıf arkadaşı, bir hoca dışında mecbur kalmadığımız, kendi özgür irademizle seçtiğimiz insanlar aslında bizim biraz tarzımızı yansıtan şeyler.
Aslında biraz duygusal hayatımızın kıyafetleri, gömlekleri gibi benim gözümde.
O yüzden hayatımıza aldığımız insanları, şahsen ben hayatıma aldığım insanları özenle seçtiğimi düşünerek onları bütün dünyayla paylaşmak istiyorum.
Çünkü sanki onlar benim dünyaya açılan kapım.
Bu çıkmaz sokak gibi görülen yerde bize o son dakika kapıyı açan adam misali.
Onları böyle dünyaya tanıtmak ve bakın bunları ben seçtim.
beni yargılayacaksanız
hani derler ya işte bana arkadaşını
söyle sana kim olduğunu söyleyin.
Beni yargılayacaksanız bu insanlarla yargılayın gibi
aslında dış dünyaya
bir portfolyo çiziyoruz.
Ve ben de
bu otoportreme oluşturan
insanları
tabi ki kusursuz olmaları
ya da muhteşem insan
varlıkları olmaları ya da
hiç hayatlarında hata yapmamaları gibi
gerçek dışı özelliklerinden
ötürü tabii ki seçmiyorum.
Ama ben mesela
kendilik algısında çokça
zorlanan bir insan olarak
hayatımı aldığım insanları
gerçekten her şeyleriyle
kabul etmeyi başarabilmiş bir insan
olduğumu düşünüyorum. Bunu da başarı olarak
nitelendirmek ne kadar doğru bilemem.
Çünkü bazen insanları
her şeyleriyle kabul ettiğimizde
o insanlara hani ben seni her şeyine
kabul ettim, bir şeyleri düzeltmek ya da
değiştirmek zorunda değilsin gibi bir algı
da yaratabiliyoruz. Ben de
bunun çok fazla acısını
çektim kendi hayatımda.
Aslında karşımızdaki insanlara
senin değişmene
ya da kendini iyileştirmene gerek yok.
Çünkü ben seni kabul ediyorumdan ziyade
ben seni bu
engebeli yolda ve bu
daima düz gitmediğini bildiğim
patikada
düşüşlerin ve kalkışlarınla seviyorum.
Ama mevzu
bu patikanın üzerinde olmamız ve yürüyor
olmamızı belki de hissettirmek
gerekiyor karşıdakine.
Ama ben gerek ikili ilişkilerimde daima sanki iki kişilik sevdiğim için ve belki de sevileceğime inanmadığımdan sevilme işini de onlar yerine, sevme işini de onlar yerine kendim yaptığım için
belki de karşıdakine değişme ya da beni sevdiğini gösterme ya da benim için çabalamaya dair bir eyleme girmesine ihtiyaç duymamasına neden oluyorum.
ne uzun bir cümleydi yani
umarım gerçekten bunun öznesiyle yüklemi
birbirine girmemiştir.
Ama beynimin içi tam olarak böyle.
Gerçekten böyle.
Hani özneler
yüklemler bir yerlerde ve ben
nihayet bir cümleyi tamamladığımda
ortaya bir labirent çıkmış oluyor.
Ama beni anladığınıza
çok eminim.
Yani demem o ki
kıssadan ise
geçtiğimiz günlerde
böylece otururken
aklıma bir anda bir tane eski erkek arkadaşımın bir davranışı geldi.
Onunla ilgili böyle çok gurur duyduğum bir şeyini paylaşmıştım, bir işini.
Ve bana sorduğu ilk şey, bana söylediği ilk şey
bunu herkes görmüyor değil mi olmuştu.
O zaman için buna bir tepki vermedim.
Vermemişim yani.
Çünkü şöyle düşünüyorum.
Bu insanları biz kendimiz seçip hayatımıza aldığımız için
Belki onların yaptığı bazı yanlışları kabul etmek, eğer siz de benim gibi hayatını aldığı insanlara toz konduramayan birisiyseniz okları kendinize çevirmenize neden oluyor.
Yani o kişinin bir hata yaptığından ziyade sizin onu bu hataya sürüklediğini ya da hatalı bir seçim yaptığınızı düşünmenize sebep oluyor.
Sanırım da kendimle o ara kavga etmek ya da yanlış bir seçim yaptığımı ya da sevdiğim insanın böyle şeyler yapabileceğini kabul etmeye dair korkularım olduğu için galiba sineye çektim.
Ama aradan çok uzun bir zaman geçmesine rağmen bir anda aklıma gelince aslında ne kadar içimde bunun izinin kaldığını gördüm.
Ve gerçekten bir noktada canımı yaktı.
Hani böyle sanki aylar önce bir yerimi sakatlamışım ve bir şekilde iyileşmişim.
İşte tekrardan üstüne basabiliyorum ayağımın.
Ama bir anda böyle o ağrı sanki bir sızı olarak böyle o damar damar üstüne binmiş ya da o kas bir kilitlenmiş gibi
beni aylar sonra böyle bir yaptırdı yani böyle bir kanım çekildi.
Çünkü aklıma gelince beni bu kadar üzmesini beklemiyordum.
Aklıma gelmesini beklemiyordum.
Ama sonra kendimle yaptığım bu iç konuşmada laf lafı açtı.
Ve çok üzüldüğüm ve başarısızlık olarak nitelendirmek istemesem de
nihai sonu çok da güzel bitmeyen başka ilişkilerimde aslında buna benzer şeyler buldum.
arkadaş ortamında
Simay benim kız arkadaşım diye tanıtılmadığım
anlar ya da ben kendimi
onların kız arkadaşı olarak tanıttığımda
sanki tek vasfım buymuş
gibi davranılmalar
ve kendimle olan
bu konuşmalarda laf lafa açınca
nihayet belki de
çıkmaz sokak sandığım
ama biraz zorlayınca açılan
bir noktasına girdim kendi iç düşüncelerimin
ve şunu fark ettim
geçmiş ilişkilerimde
partnerlerim benimle gurur duymadıklarında, benim onlarla duyduğum kadar,
ben kendimi gurur duyulacak bir şeyler yapmıyorum diye suçluyordum.
Ama şu an burada baktım ki, bunu ilk bölümlerde de söylemiştim,
insanın gerçekten zaman zaman büyüklenmeye ihtiyacı var.
Bizim çok takdire ihtiyaç duyan bir tarafımız var çünkü insanız.
Ve tabii ki bizim de arpamız yemek yemek, su içmek, uyumak, sosyalleşmek kadar bir noktada da duygusal arpamız yaptığımız şeylerin takdir edilmesi.
Çünkü bu patikanın benzini de biraz yani bu patikaya çıkmamız için ihtiyacımız olan benzin de biraz.
Bu gerçekten duygusal ittirme gücüyle karşılanan bir şey.
ve bize toplum olarak mütevazi olmak, kendine çok övünmemek
ya da biri sana bir övgüde bulunduğunda onu direkt başka bir şeyle meşrulaştırmak.
Ya hayır, yok yok güzel göründüğümden değil.
Bugün şöyle oldu da ya da yok orada ışık güzeldi o yüzden fotoğrafım güzel çıktı.
Ya da yok zayıflamadım işte pantolonumu yeni falan gibi.
Bize atfedilmiş iltifatları gerek fiziksel gerek düşünsel.
Hep başka şeylere dayandırmaya kanalize edildiğimiz için belki de yetiştirilişten kaynaklı o takdire ihtiyaç duyan kısmımızı hep başkalarının bize sunduğu bravolarla doyurmaya çalışıyoruz.
Ve ben de ilişkilerimde bu bravodan çok yoksun bırakıldığımı fark ettim.
Ve bu takdir yoksunluğu bende öyle bir iç kavgaya sebep oluyordu ki çünkü partnerlerimi çok seviyordum.
Benim çok sevmeden bir ilişkiye başlayabilmem mümkün değil kendi içimde.
Ve çok severek başladığım ve hayatımın önemli bir noktasına adapte ettiğim bu insanların benimle gurur duymaması fikri beni delirtiyordu.
Ve ben de bunu düşünmek yerine kendimi suçlamayı tercih ediyordum.
Ve kendime diyordum ki onlar seninle gurur duymuyorsa onların suçu değil.
Sen gurur duyacak bir şey yapmıyorsun.
Ama galiba artık biraz bu büyüklenmecilik değil.
Çünkü belasıl büyüklenmecilik olsun.
Kendimi yıllardır o kadar küçümsüyorum ki şu noktada kendimi büyütmeye başlasam ancak nötrlerim, ancak olduğum konuma taşıyabilirim kendimi.
Öyle bir küçümsemektir yani kendime yaptığım yıllardır.
Ve kendime yaptığım bu işkencenin çok yersiz olduğunu fark ettim.
Çünkü gerçekten bir şeyler yapıyorum.
Bu sadece...
Aa İtalya'dayım, aa işte ortalamam şu geldi, aa buradan mezun oldum ya da aa burada yüksek yapacağım falan gibi somut şeyler değil.
Gerçekten zor bir dönemde hayatta kalıyoruz.
Bu takdire şayan bir şey.
Ya da bunu geçtim çok büyük kalp kırıklıklarından sonra atıyorum en yakın arkadaşınız artık en yakın arkadaşınız olmadığında belki bir süre içinize kapanıyorsunuz.
Ama sonra hayatınızda başka insanlar alıyorsunuz.
Başka birisi en yakın arkadaşınız oluyor.
Ya da artık en yakın arkadaş tanımınız değişiyor.
Ama bir şeyler dinamizmini koruyor.
Ya da çok büyük bir kalp kırıklığı yaşıyorsunuz.
Sonra yine aşık oluyorsunuz.
Bunlar takdire şayan şeyler.
Bunlar iyileşmenin en büyük göstergeleri.
O yüzden fark ettim ki ben takdir edilecek çok şey yapıyorum.
Onlar takdir etmeyi bilmiyor.
Ama bunun için de onları suçlayamam.
Çünkü o insanları ben o şekilde hayatıma aldım.
Ve gerektiği noktada onlara benim de herkes kadar takdire ihtiyacım olduğunu söylemedim.
Ve kendimi suçladım.
Ve ikili ilişkilerin en nankör tarafını bana soracak olursanız bence şu.
Karşınızdakine kendinizi değersiz hissettiğinizi, kendinize gurur duymadığınızı çokça hissettirirseniz bir noktadan sonra karşınızdaki gerçekten sizin söylediğiniz kadar değersiz biri olduğunuza inanmaya başlıyor.
Yani bir noktadan sonra gerçekten galiba o kadar da entelektüel değil, galiba gerçekten bana yeterli değil ya da gerçekten bence o kadar da başarılı bile değil diye.
Bu aslında kendi kendimize gerçekleştirdiğimiz bir kehanete dönüşüyor.
O yüzden bu yine fikrimi değiştirebilir ve belki yarın bir gün yine bir gün uyandığımda kendime çok düşmanca duygularla yataktan kalkabilirim.
Ama şu an artık birilerinin yaptığım işleri takdir etmesinin yaptığım işlerin değerini belirlemeyeceğine karar vermiş durumdayım.
Çok zor zamanlardan geçtim gerçekten.
Ve o zamanlar hayatımda sen o kız değil misin gibi kendimi olduğum gibi ifade edebildiğim bir platform yoktu.
Öyle ki gerçekten somut olarak duvardaki aynalardan kaçan bir haldeydim.
Çünkü kendimi görmeye tahammülüm yoktu.
Ve görmeye tahammülümün olmadığı bir bedenle, birisiyle yaşamak, onun sana dayattığı düşüncelerle yatağa girip, onun sana dayattığı düşüncelerle yeni bir güne başlamak çok büyük bir işkenceydi.
Ama ben bu işkenceden sağ kurtuldum.
Ve şu an bu işkenceden sağ kurtulup da bambaşka bir hayat falan da sürmüyorum.
Bir işkenceden sıyrıldım.
Kendi kendime yaptığım kavga ve dövüşten canlı bir şekilde kurtulabildim.
Ve artık kendimle bir barış imzalamaya çalışıyorum.
Yani kendimle kavgamdan çıkıp bir başkası olarak hayatıma devam etmedim.
Hala kendimim ve bu çok dağıttığınız bir alandan kaçıp gitmek gibi bir şey değil.
Paşa paşa o dağıttığınız olanı toplamak ve orayı yaşanabilir bir yere çevirmekle alakalı.
Ve gerçekten bunu yapmak çok takdire şayan bir şey.
Ama bazen gerçekten insan böyle kendi kapalı kutusunda otururken ya da camdan dışarıyı seyrederken dışarıda bir fırtına olduğunu görse bile onu tam olarak hissedemiyor.
Ya da çok başınıza gelmiştir.
Dışarıda hava güzel görünüyordur ve siz ceketinizi almadan çıkarsınız eve döndüğünüzde hasta olmuşsunuzdur, donmuşsunuzdur, kemikleriniz üşümüştür.
Bazen göründüğü gibi değildir hiçbir şey ve o yüzden insanlar benim kendi içimde verdiğim savaşları görmekle tabii ki yükümlü değil.
ya da ben onlara kendimle bir savaş içinde olduğumu kanıtlamak zorunda da değilim.
Ama eğer illa bir takdire ihtiyacım varsa ve neticesinde takdire şayan şeyler yaptığıma inanıyorsam
galiba önce işe kendimle gurur duymaktan başlamam lazım.
Ve belki de artık nihayet vermem gereken bir kararı vermiş olarak söylüyorum ki
bence artık yakın ilişkilerde benim bu kadar acele etmemem lazım.
Çünkü bu yakın ilişkilerde aceleciliğin biraz sanki yağmurda sığınabileceğim bir tente gibi kafamda eşleştirildiğini fark ettim.
Bir şeyden kaçıyorum ve o an için güvenebileceğim, sığınabileceğim en temiz, en sığınılabilir çatının altına girmeye çalışıyorum.
Hani baktığımda o çatıyı sadece tamam şu an beni yağmurdan koruyor yeter diye sığınıyorum ama o çatıya anlam yüklemek, o çatıyı ev haline getirmek, o sadece çatıdan ibaret yapının kenarlarına duvarlar örmek, bir pencere açmak çok daha yorucu bir şey.
Ama ben zaten kendiliğinden dört duvarı olan güvenli sağlam bir kaleyi bulmaya o kadar korkuyorum ve bulamayacağımı o kadar düşünüyorum ki
yolda rastladığım yarım yamalak çatıların altına sığınıp onları kendime ev olarak mesken tutmaya çalışıyorum.
Bunun çok büyük bir hata olduğunu fark ettim.
Bu kesinlikle o yolda çatı olarak nitelendirdiğim kişileri küçümsemek falan değil bu arada.
Çünkü herkes bu hayatta kendi basmınca bir şeyler yapıyor.
Ben bir çatala neden seninle çorba içemiyorum diye kızamam.
Çatal çorba içmek için değil çünkü.
Ya da ben bir cama bakıp da neden ben seni açtığımda senden aşağıya inemiyorum doğrudan diye kızamam.
Çünkü o bir kapı değil ve ondan sonra bir merdiven yok.
O öyle.
Herkes kendine hizmet ediyor.
Herkes kendine atıf edilmiş bazı görevleri yerine getirmek için bu dünyada bazı eylemleri gerçekleştiriyor.
O yüzden kesinlikle bu bir çatı diye onu küçümsemiyorum.
O çatı ve kendince vasfını yerine getiriyor.
Ama ben bir kaleye ve korunaklı bir yapıya ihtiyacım varken dünyada bana uygun bir kale kalmadığı korkusundan hep çatıları mesken tutup kendime ev bellemeye çalışıyorum.
Haliyle de sonuç her zaman hüsran oluyor.
Çünkü beklediğimden ve sonucunda elde edeceğim şeyden çok daha fazlasını ben vermiş oluyorum.
Ve öğrendiğim bir şey daha varsa, karşıdaki sizden fazlasını talep etmiyorsa o kişiyi karşınıza alıp ben sana bunları bunları verdim demenizin hiçbir anlamı yok.
Çünkü karşıdaki sizden bunları talep etmedi.
Benim kendimce yaptığım hatalar hep bunlardı ve bu geçirdiğim son bir hafta on günde bana bunları düşünmek konusunda çok fazla alan ve zaman tanıdı.
kendimi kıymetli ve değerli hissetmeye dair duyduğumu yoğun ihtiyaç
biraz da böyle alelade insanlarda değil de özellikle de kalbimi kıran insanlarda yaşadığım bir şey.
Yani şayet spesifik bir insan benim kalbimi kırmışsa
kendi hayatıma dönüp
Simay ama seni seven arkadaşların var, seni seven annen var
ya da seninle güzel zaman geçirdiğini düşünen insanlar var
Daha tanışmadığım insanlar var diye umut veremiyorum.
Ya da bir başkasının kırdığı umudumu ya da özgüvenimi başka noktalardan telafi edemiyorum.
Özellikle beni inciten, özgüvenimi yaralayan ya da kendime olan sevgimi, saygımı yıpratan insanların tekrardan bunu telafi etmesini bekliyorum.
Çünkü ancak onların pişmanlığını ve telafi etme çabasını görürsem bu başıma gelenleri hak etmediğimi, aslında yaşadıklarımdan çok daha kıymetli bir insan olduğumu görecekmişim gibi geliyor.
Ama insanlar maalesef böyle değil.
Bazen gerçekten bir enkaz bıraktıklarında kaçıp gitmeyi tercih ediyorlar ve belki bu da insani bir savunma mekanizmasıdır.
ama zor
yani bir enkazdan kaçmak ne kadar
zorlayıcıdır bilmiyorum
ama o enkazın altında ezilmek
o enkazın ta kendisi olmak çok zor
yani hem yıkılan duvarlarsınız
hem altında kalansınız
çok yorucu bir şey
ve bunu yıkan çoktan kaçıp gittiği için
kimse sesimi duyan var mı
demiyor çünkü zaten
sesinizi duyuramayacağınız
bir noktada olmanıza onlar sebep olmuş oluyor
Her zaman söylüyorum bir insan bir insanı incitebilir, bir insan bir insanı bilmeden istemeden değersiz hissettirebilir.
Ama birisi sizin için gardını indirmiş ve aldığı yaraları göstermişse aynı noktaya parmak basmak ve onu kanırtmak bence kötü insanların yapacağı bir şeydir.
Hani bugün bir tane arkadaşım şey dedi.
Hani hep geçmiş ilişkilerinden bahsederken ne kadar incindiğinden bahsediyorsun ama hiç inciten olmadın mı diye.
muhakkak bilmeden etmeden yaptığım incitmeler olmuştur.
Hatta bazen o kadar kalbim kırıldı ve
karşıdakinde hiçbir etkim olmadığını fark ettim ki
sırf bir iz bırakabilmek için canlarını yakmak istediğim anlarda oldu.
Ama gerçekten düşününce
hiçbirinin böyle geride bıraktığımı düşünmüyorum.
Hep geride kalan olduğumu düşünüyorum.
Hep o arabanın arkasından su döken olduğumu düşünüyorum.
Ve benim gibi bütün metaforları yola çıkmak ve patikalardan geçmek olan birisi olarak arkada kalmak ve birilerini yolcu etmek gerçekten çok zorlayıcı.
Özellikle de bu su dökme merasimi benim kendi yolculuğumda olduğumu unutturuyor bana.
Bazen nerede olduğumu unutturuyor.
Ve gerçekten şunu fark ettim.
İnsan Türkiye'de de olsa, İtalya'da da olsa, dünyanın öbür ucunda da olsa kendisinden kaçamıyor ve kendisini her zaman yanında götürüyor.
O yüzden ben buraya geldiğimde gerçekten Türkiye'den sanki bir bavul dolusu duygu durumu getirdim ve bunları burada çözmeye çalışıyorum.
Tıpkı bir Rubik küp gibi.
Sonucunda ne olur gerçekten bütün o kübün her bir karesindeki renkleri tam olarak eşleyebilir miyim bilmiyorum.
Ama en azından bunun için uğraşmaya çalışmak bile beni ayakta ve dinamik tutacak şeylerden biri gibi geliyor.
Bunu daha önceki bölümde sanırım söylemiştim.
Notlarıma yazdığım bir şeydi bu gecenin bir vakti kalkıp aşkta da aza kanaat etmezsin diye.
Benim galiba aşkta artık aza kanaat etmeyip çatıların altına sığınmayı bırakmam gerekiyor.
Çünkü belki çatıların altına sığınıyorum ve bir süreliğine yağmurdan kaçınıyorum ama çok daha fazlasını veriyorum.
Çünkü oraya bir ev inşa etmeye çalışırken çok daha fazla rüzgara maruz kalıyorum ve kendimi daha fazla hasta ediyorum.
Belki biraz ıslanmanın kimseye zararı yoktur. Belki gerçekten kuruyabileceğim ve dinlenebileceğim sıcak bir noktaya geldiğimde bu kadar ıslana ıslana yol teptiğime teşekkür edecek konuma geleceğim.
O yüzden gerçekten de çıkmaz sokak yoktur. Erken pes edenler vardır.
Ben hayatımın birçok noktasında çok erken pes edip çok yanlış çatıların ve tentelerin altına sığındım.
O yüzden size verebileceğim bir tavsiye varsa şayet kesinlikle çıkmaz sokaklardan geri dönmemeniz.
En kötü biraz idmanla bence bazı duvarları aşabiliriz.
Çünkü gerçekten o duvarın arkasından olduğunu bilmiyoruz.
Ve göreceğimiz şey bizi mutlu etmezse de o duvarı bir kere aşıp atladıysak tekrardan geri dönebiliriz.
Benim galiba geri dönmekten korkmamam lazım.
Geriye dönsem bile sonuçta önceden bu yolları kat ettiğim için artık eskisi gibi olmadığımı ve geriye giden adımların bile yön değişince ileriye gitmek olduğunu kendime tekrar tekrar hatırlatmam lazım.
Bu bölüm biraz kendime manifestom gibi oldu.
Aşkta az da kanaat etmeyeceğim.
Islanmaktan korkmayacağım.
Çıkmaz sokaklardan geri dönmeyeceğim ve artık tentelerin altına sığınmayacağım.
Islanmaktan bu kadar korkuyorsam yanıma şemsiye alabilirim.
Ama artık insanları değiştirmeye çalışırken kendimden bu kadar ödün vermeyeceğim.
Söyleyebileceğim her şeyi söylemişim gibi hissediyorum.
Ama hala da söyleyecek çok şeyim var bir noktada.
Ama galiba daha zamanlı değil.
Sadece kendimde fark ettiğim ve fark ettiğimde üzüldüğüm bir şey var.
Hayatıma hep bence hak ettiğimden daha az değeri bana veren insanları aldığım için kendimi gerçekten çok değersiz hissettim.
Ama eğer lütfedip de, gerçekten lütfetmek bu arada mütevazi olmayacağım
Lütfedip de bu milyonlarca insan arasından bir tanesini seçip hayatımıza alıp onu bir şekilde hayatımızın merkezine oturtuyorsak
Üzgünüm ama mücadele etmeleri gerekiyor
Ve bu mücadele sadece rakipleri olduğunda girecekleri bir mücadele olmamalı
Kimse beni talep ediyor diye o kişi elini taşın altına koymamalı.
Kimse benim için savaşmıyor ya da beni talep etmiyorken de beni benden kazanmalı.
Çünkü biz kimsenin malı değiliz ya da bir nesne değiliz.
Birileri bizim için savaşacak ve biri kazanacak diye bir şey yok.
Talep eden başkaları olmasa bile birinin bizi bizden kazanması gerekiyor.
Ve galiba bu çabayı hak ettiğimi görmem çok zaman aldı.
Çok zaman ve çok da yara aldı.
O yüzden önce bu yaraları sarmam ve iyileştirmem lazım.
Ama bu yaraların iyileştirilmesi için de bu sefer kimseye gidip de benim buram yaralandı, burayı sarar mısın demeyeceğim.
Önce iyileşmem, ivmemi kazanmam ve sonra harekete geçmem gerekiyor.
Belki tam iyileşmeden sürekli kendimi yollara attığım için çok çabuk yorulup gördüğüm ilk tentenin altına giriyorum.
Ama bu galiba benim biraz yalnızlığın çok güzel bir ilişki şekli olduğunu öğrenme zamanım.
Çünkü sanıldığı kadar yalnız değilim.
Tek başıma bir odada oturup dünyanın öbür ucundan beni dinleyen seslere ama en güzel de kendime sesleniyorum.
Yine yeniden iyi ki buradasınız.
Sizleri çok seviyorum.
bakın gerçekten demedim çünkü bildiğinizi biliyorum
umutsuzluğa alışmayın
yatağa küs girmeyin
her zaman olduğu gibi
kendinize küsmemek en önemlisi
çünkü sonsuza kadar
hayatınızın sonuna kadar
hiç sekmeden yatağa gireceğiniz birisi varsa
o da kendinizsiniz
sizi seviyorum bir sonraki bölüme kadar
siz esen kalın
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
