
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
galiba biz ne voleybol ne de heimlich manevrası ülkesiyiz. biz kocaman bir "her şeyi çabucak normalleştirme" ülkesiyiz gibi geliyor şimdilerde. ama bu "benim paşa gönlüm öyle istedi" dünyasında ses çıkarmamanın bedelinin çok ağır olabileceğini düşünüyorum. o yüzden bugün bunu konuştum.
Transkript
Merhaba ben Simay, Esen Akız değil misin?'e hoş geldiniz.
Bugün duygulardan, düşüncelerden, yakın zamanda ne hissettiğimden ya da ne yaşadığımdan bahsetmeyeceğim
Bugün 3 yıldır düzenli bir şekilde bunu yaptığım alanın selameti ve sürekliliği ile ilgili sizinle konuşacağım
Biliyorsunuz ki geçtiğimiz hafta Türkiye'de Instagram yasaklandı
Ve bununla ilgili bir şeyler söylemem gerektiğini düşündüm
Hayatımı buradan idame etmiyorum
Instagram benim için bölümlerimi paylaştığım bir araç ama onun dışında ben bunları başka bir platformda yapıyorum.
Ama mevzu bundan ne kadar etkilendiğim değil.
Çok basit bir şeyin iletişim hakkımızın elimizden alınması.
bunun yanlış bir karar olduğunu, usulsüz bir karar olduğunu anlatabilmek için de
büyük örnekler, büyük sonuçlar, Türkiye'nin ekonomik anlamda ne kadar zarar gördüğünü,
büyük küçük işletmelerin ne kadar zarar ettiğini anlatmanın da çok mantıklı olmadığını düşünüyorum.
Çünkü iş o noktaya gelene kadar aslında çok basit bir denklemi var bunun.
Çok basit bir şekilde bizim kimsenin hayatına karışmadan kendi istekliliğimizle yaptığımız özgürce dolaşabileceğimiz bir platformun elimizden bir gecede alınabilmesi ve bütün bunların aslında belli bir noktada tepki ölçmek için, nabız ölçmek için bir turnusol gibi kullanıldığını düşünüyorum.
Ne kadar tepkisiz kalırsak, ne kadar normalleştirirsek, onu ne kadar hızlı bir şekilde mizaha dönüştürürsek bir sonraki adımın o kadar radikal ve o kadar sert olacağını düşünüyorum.
Bir sonraki adımda hoşlarına gitmediği için ya da sırf birinin paşa gönlü öyle istedi diye elimizden daha nelerin alınabileceğini ben çok da tahmin edemiyorum.
Ama Türkiye'de bu konuda zaten sınırları oldukça zorluyor.
Ben burada 3 yıldır ilişkileri, arkadaşlıkları, 20'li yaşları, aşkları, date'leri konuşurken bir anda karşınıza tabii ki bir kanaat önderi olarak geçmiyorum.
Amacım kimseye ders vermek de değil.
Ya da zaten sürekli bunlarla yüzleşiyoruz.
Bari şurada bir 20 dakika, 30 dakika keyifle bir şeyler dinleyelim.
Bir şu gerçeklikten uzaklaşalım.
Bari sen yapma da diyebilirsiniz.
Ama yapmak zorundayım.
Belli bir noktada başımı yastığa huzurla koyabilmek için ya da iş işten geçtikten sonra ve bu sınır ihlali bizim boğazımıza kadar geldikten sonra keşke ben de bir şeyler deseydim demek istemiyorum.
Çünkü olay kaç farklı insana ulaştığım ya da kaç kişinin fikrini değiştirebileceğim, kaç kişiyle fikir olarak ortaklaşabileceğim değil.
çok daha büyük kitlelere ulaşabilecek insanların, sanatçıların, podcasterların, influencerların bir şey yapmadığını görmek
ya da şimdi etliye sütliye karışmayayım zaten bu durum kendiliğinden düzelir
ya da zaten başkaları ses çıkartır.
Ben en iyisi hiç kendimi burada damgalamayayım, göstermeyeyim diye sustuğunu görmek
Aslında o nasılsa başkaları ses çıkartırdaki başkaları olarak bize bence çok fazla sorumluluk yüklüyor.
Ama hepimiz böyle bir yakartop gibi sürekli bu pası birbirimize atacaksak yarın bir gün bunu yayınlayacağımız bir Spotify, başka bir uygulama, başka bir platformda kalmayacak.
Ve bence artık biz ya zaten sadece VPN indirip giriyorsun çok da bir zorluğu yok diye diye sürekli zaten doğrudan ulaşmanın en doğal hakkımız olduğu şeylere dolaylı yollardan ulaşmayı normalleştirmeyi bırakmamız lazım.
Tabi ki yine insanlar sosyal medyayı kullanmaya devam ediyor.
Bir şekilde Instagram'a giriyor.
Ama ben fark ettim ki biz galiba ne voleybol ülkesiyiz ne de hemlik manevrası ülkesiyiz.
Bana biraz şimdilerde biz her şeyi çok çabucak normalleştirme ülkesiyiz gibi geliyor.
Durumlara adapte olmak ilk insandan bu yana en büyük gücümüz olsa gerek ama son dönemde bunun kendi topuğumuza sıkmaktan başka bir yana olmadığını düşünmeye başladım.
Belki de bir şeyleri bu kadar çabuk normalleştirmemeliyiz.
Aslında normalleştirmeme konusunda da çok iyiyiz.
Bir şey bize aykırı olduğunda onu hedef göstermeyi, onu ayrıştırmayı da bu topraklarda çok derinden aslında yaşıyoruz çok uzun yıllardır.
Bunların içine doğuyoruz hatta.
Kendi varoluş mücadelemizi veriyoruz.
Bu normalleştirme ve ayrıştırma denkleminde her zaman nedense terazinin yanlış tarafına ağırlıkları koyuyormuşuz gibi geliyor.
Ve ben bu tarafta yer almak istemiyorum.
Ben Türkiye'de yaşamadığım için bu doğrudan beni etkilemiyor belki de.
Ama bir şeylerin beni doğrudan etkilemesine hatta benim Instagram kullanmama bile gerek yok aslında bu eleştiri yapabilmem için.
Zaten her şeyi aslında çok normal halkın içinden belki bu konunun profesörü, profesyoneli olmayan bir insanın bakabildiği gibi baksak bir şeyleri biraz daha komplikeleştirmeden çözebileceğiz belki de.
yanlış bulduğumuz ya da bize uymayan bir şeyi kullanmamayı tercih etmek yerine
kullanan ya da onu uygulayan, onu yapan herkesi de bundan aforoz ettirmek,
bundan alıkoymak bana çok büyük bir gaddarlık gibi geliyor ve öfkeleniyorum.
Yani aslında yine sen o kız değil misin de duygular üzerine konuşuyorum
ve bugünkü duygum öfke galiba.
Bir şeyler elimizden o kadar tek tek alındı ve o kadar sistematik bir şekilde yapıldı ki
biz daha belki bir öncekinin protestosunu, bir öncekinin hatta protestoya gelene kadar yaşatılanını sindiremeden
hep bir sonrakinin yasını tutmaya, mücadelesini vermeye, hakkını aramaya bir şekilde alıştık.
24 saatte yaptığımız şeyler kendimize bakmak, uyumak, işe gitmek, okula gitmek, belli başlı sorumlulukları yerine getirmek dışında
bir de en doğal haklarımızı savunmak gibi yeni bir mücadele doğurdu.
ve bu artık günlük hayatımızın çok rutin bir parçası haline geldi.
Her sabah hayvan hakları, kadın hakları, insan hakları, bugün neyi protesto edeceğiz,
bugün kimi boykot ediyoruz gibi hayattaki küçücük zevklerimizden de ödün vermekle geçen bir hayat,
hayat mıdır diye hakikaten soruyorum size.
Ben galiba küçük bir hareketiyle bile çok büyük değişiklikler yapabilecek büyük yapıların,
büyük insanların, bürokrasinin yapması gerekenleri yapmayıp bizim küçücük zevklerimizin, küçücük alışkanlıklarımızın elimizden alınarak bunu boykot ediyoruz noktasına gelmesinden de çok muzdaribim.
Tabii ki de eğer harcadığım bir para günün sonunda birisine zarar verecekse ben ondan kolaylıkla vazgeçebilirim.
Ona bir alternatif bulabilirim.
Üstüne biraz daha koyup daha zararsızını, daha kimseye ucu dokunmayanı kullanabilirim.
Ama zaten hayat şartları bizi şampuanından makyaj malzemesine, içeceğimiz kahveden yiyeceğimiz yemeğe, gideceğimiz mekana kadar en uygununu, en affordable'ını bulmaya bu kadar iterken
her şeyin hesabını artık tutumlu olmak boyutunun dışında hayat felsefesi haline zorla getirmiş ve bunu ortaya koymak noktasına gelmişken,
hayatı bir noktasında kuruşu kuruşuna yaşarken,
ya galiba bu marka da aslında şuna hizmet ediyor, bunu da boykot etmemiz lazım, bunu da kullanmıyoruz noktasında,
hep nedense işin faturası bize kesiliyormuş gibi hissediyorum ve öfkeliyim buna.
Ben yine bunu yapayım. Ben yine içim rahat, kimsenin hakkına girmeden bir şekilde günümü tamamlayayım.
Ama peki o milyon dolarlık, milyar liralık ihracatlar, ithalatlar devam ederken benim aldığım şampuanı, yediğim hamburger, içtiğim kahve bunlardan feragat etmem.
Zaten hayat şartları, ekonomi bizi sürekli her şeyin en azına tamah etmeye iterken revan mı diye çok düşünüyorum.
Başta da dediğim gibi Instagram yasağının Türkiye'ye ekonomik anlamda ne kadar zarar verdiğini ya da işletmelerin bundan ne kadar zarar ettiğini konuşmaya bile gerek yok bence.
İş o noktaya gelene kadar en basitinden evlerimizden çıkamadığımız, dört duvarın arasında kaldığımız, toplu taşımaya binemediğimiz, bunun hem maddi hem güven boyutunu düşündüğümüz,
arkadaşlarımızla dışarı çıkacağımızda hangi mekanın daha uygun olduğunu ama hangi mekanda boykot ettiğimizi göz önünde bulundurarak nereye gideceğimizi, ne yapacağımızı, saat kaçta çıkacağımıza kadar belirlemek zorunda kaldığımız bu kısıtlılıklar dünyasında
artık evden çıkmak bile çok büyük bir efor gerektiriyor.
Ve biz o evimizde kaldığımız küçük dünyamızda kendimize bir şeyler yaratmaya çalışıyoruz.
Dışarı çıkamıyoruz belki, yeni dünyalar, yeni ülkeler göremiyoruz.
İçinde bulunduğumuz bu güzel ülkeyi bile gezemiyoruz.
Çünkü ne zamanımız var, ne paramız var.
Bütün zamanımızı para kazanmaya, kazandığımız bütün parayı da hayatta kalabilmeye harcıyoruz.
Küçük zevklerden bile bu kadar kendimize alıkoymuşken belki de başka dünyaları görebilmenin tek yöntemi o küçücük telefon ekranımız ve o da bizden alınıyor.
Yaşayamadığımız ve belki de gıpta ettiğimiz hayatları 10 saniyelik bir realsta izlerken, insanların storylerine bakarken,
belki gidebileceğimiz, görebileceğimiz, evde geçirdiğimiz o zamanda yapabileceğimiz şeylerin tariflerini, yöntemlerini öğrenirken
bir gecede bundan da mahrum bırakılıyoruz.
Ve eminim buna da alışabiliriz.
İnstagramsız da yapabiliriz.
Yerli ve milli Instagramımızı da pekala oluşturabiliriz.
Ama mevzu bunun nedeni.
Neden?
hiçbir şeye dayandırılmadan verilen bu karar ve bunun bedelleri, bunun sonuçları beni ilgilendirmiyor.
Bireysel olarak benim hayatıma yapılan bu müdahale birinin tıpkı telefonu şak diye elimden alması
ya da benim elimin altından ben giderken arabamı, bisikletimi çalması gibi bir şeye benziyor.
Ve bunun sonucunda bu hak bir gün bana geri verildiğinde ben bunlara teşekkür mü etmek zorunda kalacağım şimdi?
Tabi bu noktada tepkisizliğin beni aslında bu bölümü kaydetmeye ittiğini de söylememin sebebi bizim biraz da mizah ülkesi olmakla falan çok mutlu olmamız.
Her şeyin şakasını yapmak, mizah ülkesi olmak hoşumuza gidiyor biliyorum.
Türkiye gerçekten meme culture noktasında çok başarılı.
Bence gerçekten inanılmaz derecede komik bir milletiz.
Bizler neticesinde acıyı meşkeylemişlerin ülkesiyiz.
Bu bir gerçek.
Ama ben artık rahatsız oluyorum bundan, sinirleniyorum.
Her şey şakası yapılmaz falan demiyorum ama bir zamanlaması da olmalı galiba.
Çünkü bizim bu bir şeylere bu kadar kolay adapte olmamız, bunu bir anda şakaya çevirmemiz
ya da aman şimdi bana bir şey olur, ucu bana dokunur diye susmalarımız
ardı arkası kesilmez bir kısıtlılığı beraberinde getirecek.
Bir gün birisi tam siz yakarken sigaranızı elinizden alacak mesela.
Bir gün siz tam böyle yudumlarken kahvenizi elinizden alacak.
Sistem kapınızdan çıkarken anahtarı alacak enizden.
Neden? Çünkü ben öyle istedim.
Bu örnekler uç gelebilir ama bana kalırsa Instagram'ın kapatılması bunlardan hiç de farklı değil.
Ve bence önce elimizden nasıl bir hakkın alındığını ve bunun nasıl bir gasp olduğunu konuşmamız gerekiyor.
Biz bir şeyleri bu kadar mizahlaştırdığımızda belki overthink etmekten, depresif olmaktan, kafa yormaktan ve ülkenin dertlerini üstlenmekten, sırtlanmaktan biraz olsun uzaklaşıyoruz.
Çünkü topyekun bir şey yaşıyoruz.
Bu durumun sonucuna hep birlikte katlanıyoruz.
Ve bu belki biraz harekete geçmemizi, tepki göstermemizi de kısıtlıyor.
Çünkü biliyoruz ki birileri zaten ses çıkartacak ya da en kötü ihtimalle bu durumu bizimle birlikte yaşayan milyonlarca insan var.
Yani yalnız değiliz.
Ama bir gün bu insanlara ulaşabileceğimiz, bunu hep birlikte yaşadığımızı duyabileceğimiz, deneyimleyebileceğimiz bütün ortamlar elimizden alındığında
o zaman ne yapacağız?
O zaman neyle haberleşeceğiz?
Bir şeyleri bu kadar hızlı mizahlaştırmanın, şakaya vurmanın
bu kararları veren otoritelerde de
tamam ya buna da gayet alıştılar ve buna da gayet tatlı bir tepki gösterdiler
bir adım daha ileri gidebiliriz gibi bir mantığa sebebiyet verdiğini düşünüyorum.
Tıpkı yurt dışı çıkış harç pulu gibi.
Bilmiyorum dikkat ettiniz mi bilmiyorum hiç önünüze çıktı mı ama
önce böyle 2000 lira olacak 1500 lira olacak gibi 150 liradan
bu tarz haberler çıktı.
Sonra 500 lira oldu ve bu kulağa o kadar da kötü gelmemeye başladı.
Çünkü 2000'lerin 1500 liraların konuşulduğu bir noktada 500 lira çok tamam olunabilecek bir para gibi geldi.
Ama güzide Türkçemizin çok güzel sözlerinden bir tanesi.
Ölümü gösterip sıtmaya razı ediliyoruz.
Fark ettiyseniz artık hayatımızda bir şeyi yapmak istemek ya da yapmak istememek diye bir şey kalmadı.
Yapmak istediğimiz şeyleri yapamamak diye yeni bir etmen girdi hayatımıza.
Yapmak isteyip yapamadığımız ya da sırf yapamayacağımız için onu istek listesine bile almadığımız o kadar fazla şey var ki.
Örneğin yurt dışına çıkmak, bir bilet parası kadar harç pulu parası ödemek, pasaport çıkartmaya inanılmaz paralar harcamak,
vizeye başvurmak ama çok büyük ihtimalle çıkmayacağını beklemek, kendimizi bir strese mahkum etmek gibi çok fazla şeyden ötürü
Belki artık bunun hayalini bile kurmuyoruz birçoğumuz.
Dediğim gibi dünyayı çok küçük bir pencereden, bir telefon ekranından görmeye alıştık.
Ve bugün o da alındı elimizden.
Peki yarın ne alınacak?
Ben gerçekten bunların ucu bucağı olduğunu düşünmüyorum.
Saçmalamayın o kadar da değil dediğimiz her şeye bir adım daha yaklaştığımızı hissediyorum.
Üstelik çok basit bir denklem var ortada.
Ben Instagram'ı kullanmak istemiyorum.
Bana iyi gelmiyor.
Bence güzel şeyleri promote etmiyor.
Tamam kullanma.
Çünkü ben senin telefonunu elinden alıp zorla uygulamayı yükleyemiyorum ve sana bir hesap açmıyorum.
Ama sen sırf kendini sevmediğin için onu seven, ondan keyif alan...
Herkesin de seninle aynı noktada olmasını istiyorsun.
Sanki bir yerlerde otoritenin çok büyük bir şeyleri kaçırma korkusu var
ve biz eğlendiğimiz için ve o partiye katılamadığı için bir yerlere gidip elektrik kablosunu kesiyormuş gibi düşünüyorum.
Hayır, ben bundan keyif almıyorum. O yüzden kimse almayacak.
Keyif almaya çalışmak zorunda bile değiller aslında. Sadece kullanmamayı tercih edebilirler.
Ama hayır kendileri gibi olmayan her şeye düşman bir zihniyetten bahsediyoruz.
Belli noktalarda ya ben de instagramı kullanmıyorum ben de sevmiyorum influencerlar çok orantısız para kazanıyor diyebilirsiniz.
Tıklamayın o linklere.
Siz tıkladıkça kazanıyorlar siz oradan bir şey satın aldıkça komisyon alıyorlar yapmayın.
Takip etmeyin mesela ya da kullanmayın düpedüz bu uygulamayı.
Ama bunu yapan, bundan para kazanan, bundan keyif alan, en basitinden bundan zaman geçiren, bununla bir şekilde vakit öldüren insanların elinden bunu almak gerçekten gaddarlık değil mi?
Ya da bugün bu insanlarla belki de bu kararla hemfikir olduğunuz gerçeği yarın bir gün sizin de hoşunuza giden bazı şeylerin sırf bu sistemde birileri çok da bundan mutlu değil diye elinizden alınabileceği gerçeğini değiştirmeye yetiyor mu?
Bence yetmiyor.
O yüzden bugün aslında verilen bu karar ben buna katılıyorum ya da katılmıyorum değil.
Bunun bir hak ihlali olduğu ve bu hak ihlalleri devam ettikçe sıranın bir gün bir başkasına da bir başka keyfede geleceği.
Türkiye'de yaşanan birçok olaya ben önceleri bir şanssızlık gibi bakıyordum.
Kadın cinayetlerinde ya da yaşanan olaylarda, patlamalarda, belli başlı durumlarda ne büyük şanssızlık diyordum.
O insan oradaymış, o saatte oradan geçmiş, o insanlarlaymış ya da böyle bir ailedeymiş, böyle bir insanlaymış.
Ama zamanla bunun bir şanssızlıktan ziyade hepimizin ortak bir kaderi olduğunu ve sadece oturduğumuz yerden umutsuz bir şekilde bizim sıramızın ne zaman geleceğini bekliyormuşuz gibi bir noktaya dönüştüğünü fark etmeye başladım.
Ve bu çok umutsuzluk veren bir şey.
Yani sanki bu topraklarda ecelinle ölmek diye bir şey yok.
Birisi senin özel alanını, hayatını, yaşamını ihlal edip senden alacakmış gibi.
Ben iki yıldır yurt dışında yaşıyorum ve bütün bu yaşanan şeylerden bağımsız içinde bulunduğum hayatı, ülkeyi, kültürü sevdiğim için hayatımın büyük bir kısmını burada geçirmek istiyorum.
Ama bütün bunu yaparken buranın dilini, kültürünü, olanaklarını kendi istekliliğimle, kendi zamanımla öğrenmek, kendi istediğim kadarıyla hayatımı empoze etmek istiyordum.
Ama şimdi geriye dönmek, geldiğim noktaya geri dönebilmek, oradaki insanlarla, oradaki hayatımla tekrar olabilmek bana belli bir noktada daha fazla endişe vermeye başladı.
Peki ya geri dönersem ne olacak? Hayatta kalabilecek miyim?
Bana çok iyi bir iş, çok iyi bir maaş teklif edilse bile bu kadar tutarsızlıklar peş peşe birbirini kovalarken ben hayatta kalabilecek miyim?
İstediğim zaman dışarı çıkabilecek miyim?
İstediğim gibi paramı harcayabilecek miyim?
Ne kadar kazanırsam kazanayım, yarın bütün kazandığım para hiç olabilir.
Bu riski alabilecek miyim?
Hadi bütün tehlikeleri göze aldım, dışarı çıktım, cebimde param var.
Toplu taşımayı rahatlıkla kullanabilecek miyim?
Tek başıma taksiye binebilecek miyim?
Geçirdiğim güzel bir günü, Türkiye'de kalan 3-5 tane arkadaşımla geçirdiğim güzel bir anı paylaşmak istediğimde,
özgür bir şekilde sosyal medyayı kullanabilecek miyim?
Bu kadar soru işareti beni kendi istekliliğimle,
özgür bir kararla geldiğim ülkeye mahkum etti resmen.
Ve ben şimdi bir anda böyle aheste aheste şarkılar dinleyerek,
kitaplar okuyarak, arkadaşlarımla küçük sohbetler yaparak
öğrenmek istediğim bir dili ben bunu şu kadar süreye kadar bitirmem lazım
yoksa ben geri dönmek zorunda kalacağım gibi bir paniğe dönüşüşünü izliyorum.
Halbuki ben hiç buraya böyle bir kaygıyla gelmemiştim.
Çünkü ben her şeyden önce hiçbir zaman Türkiye'den kaçmamıştım.
Ama sanki zaman zaman ben evden çıktıktan sonra geri döndüğümde evim yerle bir olmuş, kül olmuş gibi hissediyorum.
İyi ki içinde değildim demek yeterli olmuyor.
Çünkü o yanan şeyin içinde sevdiğin kalan her şeyin olduğunu biliyorsun.
O yüzden bugün bu bölümü benim hayatımı ne kadar etkilediğiyle değil,
geldiğim, büyüdüğüm, doğduğum toprakların ve birlikte yaşadığım insanların hayatını ne kadar etkilediğiyle konuşuyorum.
Çünkü ben bu dünyada tek başıma yaşamıyorum.
Instagram'ın insana verdiği küçük bir keyif, zaman öldürmek için kullandığı bir uygulama olmasının yanı sıra
ne kadar fazla yarar sağladığını da göz ardı etmek gerçekten çok haksızlık olur.
Ben üniversite hayatımda 4-5 yılda o kadar fazla kediye ev sahipliği yaptım ki hepsini Instagram'dan buldum.
Hepsi ya yeni doğmuş ya hasta ya kaza geçirmiş sokakta kalamayacak hayvanlardı.
Onlar iyileşene kadar ve onlara hak ettikleri evi, aileyi bulana kadar onları misafir ediyordum.
Ve aynı şekilde onlara o yuvayı Instagram'dan buluyordum.
Şimdi biz sokakta bir kabusu yaşayan o hayvanların nihayet hak ettikleri güzel bir yuvayı bulma şansını da elinden aldık.
Bir sürü insanın yardımlaştığı, bir şeyler paylaştığı, kendine bir iş kolu bulduğu, depremde bile birçok yeri, insanı, yardımı o şekilde birbirimize ulaştırabildiğimiz, haberleşebildiğimiz bir alandı Instagram.
Ve biz şu an bundan muzdaribiz.
Ben aman canım influencerlar da o kadar kazanmayı versin ya da tırnak içinde gerçek bir işleri uluversin noktasından bakmıyorum.
Ben küçücük hayatlarını küçücük evlerinde küçücük yaşantılarında geçirmek zorunda kalan bizlerin
zaten elinde avucunda kalan 3-5 şeyden bir tanesinin daha böyle büyük bir açgözlülükle koparıp alınmasından şikayetçiyim.
Fazlasını kazanan da gözüm yok ama zaten çok az şeye sahip olmaya tamah edildiğimiz bu dönemde
Buna bizi reva görenlere çok sinirliyim.
Buna sesini çıkartmayanlara çok daha sinirliyim.
Çünkü birinin bugün paşa gönlü öyle istedi diye böyle bir karar verenler yarın bir gün birçok şeyi yapabilecekler.
Ve iş işten geçtikten sonra ben bir zamanlar böyle değildi noktasında,
dili geçmiş zamanlarla konuşmak istemiyorum ülkem hakkında.
Türkiye'de sanki insanlar biraz böyle ikiye bölünmüş gibi geliyor.
Bir şeye ses çıkaranlar ve çıkarmayanlar.
Aman başım yanmasıncılar ya da ben ses çıkartsam ne olacak diyenler ya da gerçekten ses çıkartanlar.
Çıkaranlar da kendi altında böyle alt dallara ayrılıyor gibi.
Bunu en naif şekilde yapanlar ya da şakaya vuranlar.
Belli bir noktada aslında bu ne kadar büyük bir korku terörüyle yaşadığımızı da gösteriyor.
Ses çıkartmaktan çok korkuyoruz.
Ama ses çıkartmaktan korktuğumuz ya da ses çıkartırsak başımıza bir şey geleceğinden endişe ettiğimiz sistem
zaten biz ses çıkartmadığımızda her seferinde daha fazlasıyla gelecek.
Sen ses çıkartmadın o yüzden sen iyisin al bakalım senin Instagram'ın deyip sana bunu geri vermeyecek.
Ya da sana geri verse bile.
Diğer insanlarla paylaşmadıktan, diğer insanlarla konuşamadıktan, iletişemedikten sonra
buna tek başına sahip olmanın ne anlamı olacak?
Sokak hayvanlarıyla ilgili çıkan yasa ile ilgili de bir şeyler söylemek istiyorum tabii ki de.
Ben kedimi sokaktan sahiplendim.
Instagram'dan sahiplendim.
Ben onu sahiplenmeden önce sahiplendiğim kişi onu bir otoban kenarında ağlarken bulmuş.
Ben Keşke'yi sahiplendiğimizden beri özellikle ilk sahiplendiğimiz o eve alışmaya çalıştığı dönemde
yavaş yavaş evde kendini gerçekten eve ait hissetmeye başladığını gözlemlediğim dönemde
bizden önceki hayatını hep düşünür ve uykusuz kalırdım.
Benim için özellikle kedim hayatıma girdiğinden beri adı Keşkek
Özellikle çok sıcak havalar, çok yağmurlu havalar, kışın soğuğu çok büyük bir işkenceye dönüşmeye başladı vicdani anlamda.
Dışarıda olup evime alamadığım her kedi köpek, başını okşayamadığım her sokak hayvanı içimde çok büyük bir yara açmaya başladı.
Bunu gerçekten ajitasyon için söylemiyorum. Bence anlayacaksınız.
Biz dışarı çıktığında böyle o başını okşayıp o şekilde stresini atan, hiç konuşmadan böyle kalpten kalbe bir bağ kurduğumuz o sokak hayvanlarının şu an sessiz sedasız aramızdan ayrılışını çekilip alınışını izlemek zorunda bırakılıyoruz.
Ve bu beni çok öfkelendiriyor.
Ben kedimi bir şekilde kurtardım.
O belki şanslılardan bir tanesiydi.
Ama peki diğerlerinin suçu neydi gerçekten?
Sanki biz onların alanını talan etmemişiz, biz onların ortamına koca koca gökdelenler dizmemişiz gibi.
Şimdi onların dünyasından men etmeyi reva görüyoruz.
Bu beni çıldırtıyor, bu kadar kötü insanlarla birlikte yaşamak beni delirtiyor.
Birileri 3-4 yaşındaki çocuğuna sahip çıkamıyor, elinden tutamıyor diye.
O çocuğu salıp kedinin köpeğin kulağını kuyruğunu çekmesine müsaade ediyor diye.
ya da yanı başında yaşayan komşusuna, kediye, köpeğe bir bardak bir tas su vermiyor,
onun karnını doyurmuyor, onu agresifliğe itiyor diye
bunun en doğal sonuçları ortaya çıktığında, korkmuş bir hayvan saldırdığında,
aç kalmış bir canlı bir anda havladığında,
bunun bedelini onun doğal hayatını talan eden bizler değil, o canlının kendisi ödüyor.
Koşa koşa oradan oraya ilanlar paylaşa paylaşa bir şekilde Instagram'dan, sosyal medyadan onlara yuva arıyorduk.
Tedavilerini üstleniyorduk.
Şimdi onu da yapamıyoruz.
Çok sevdiğim bir tane abla var.
Kendisini Instagram'da gördüm.
Instagram ismini de kesinlikle etiketleyeceğim.
Bakmanızı çok istiyorum.
Hababam evi diye.
Bir Instagram hesabı var.
Kendini sokak hayvanlarına adamış.
Onlara bakıyor, onları besliyor, tedavi ediyor.
Evinde onlarca kedisi köpeği var.
Ben de onun bu instagramdaki aboneliğine girmiştim.
Ayda çok cüzi bir paraya yani 40 lira gibi bir paraya abone oluyorsunuz.
Geçenlerde ona mesaj attım.
Mama göndermek istiyorum hani adresinizi numaranızı alabilir miyim diye ve abonelik noktasında da paylaşmak istediğimi vs. söyledim.
Ya bu instagram yasağı o kadar kötü oldu ki bir sürü abone gitti.
Hani ayda zaten kişi başı 40 liradan bahsediyoruz.
10 kiloluk bir mamanın 2000-3000 lira olduğu bir yerde 15-20 tane hayvana evinde bakan ve sokaktaki hayvanları besleyen bir insandan bahsediyoruz.
Ve bir anda Instagram kapanıyor ve sadece belki de bir evde onlarca hayvan bile tek başına mağdur oluyor.
Yani işin iletişim boyutunu geçtikten sonra hala Türkiye ekonomisinin ne kadar zarar gördüğü, büyük küçük işletmelerin ne kadar zarar gördüğü noktasına gelene kadar biz yanı başımızda aynı dünyayı paylaştığımız canlının bile hayatını, yaşama hakkını, şansını elinden alan bir karara boyun eğiyoruz.
Bu beni çıldırtıyor.
Ve ben bugün bununla ilgili bir şeyler söylemeseydim galiba ben olmazdım zaten.
Bu söylediklerimin bir şeyi değiştireceğini düşünmüyorum.
Benimle benzer fikirlerde olduğunu düşünüyorum çoğunuzun.
Ama ben bunu söylemek zorundayım.
Eğer farklı bir fikirde olan varsa bunu paylaşabileceğiniz bir şeyi size sunmak zorundayım.
Bunu yapmak zorundayım.
Çünkü ben bir şekilde burada bir iş yapıyorum.
Ve bu işi yaptığım alanın selametiyle ilgili ses çıkartamıyorsam
benim 3 yıllık bütün bölümlerimi bir kalemde silmem
ya da beni bu kadar dinleyen insanı tek bir hamlede gözden çıkartmam bana kalırsa aynı şey.
Önem verdiğimiz, yaptığımız, sevdiğimiz şeylerin yeri geldiğinde arkasında durmamız gerekiyor.
Başımız yansın ya da yanmasın.
Çünkü dediğim gibi aman başım yanar korkusuyla ses çıkartmadığımızda
ses çıkartmayanın da sesi elinden alınır.
Tabii maalesef Türkiye'de bu güç dengesinin düz insana da kendini çok güçsüz hissettiren
ben zaten neyi değiştirebilirim ki, ben ne yapabilirim ki diye düşündüren bir tarafı var.
Çok küçük bir örnekle belki de bunu bitirsem yerinde olur.
Çok daha duygusallaştırmak istemiyorum bu konuyu.
Çünkü öfkem baki kalsın, sıcak kalsın istiyorum.
Büyük Hatay depremi olduğu sırada Instagram'dan birisi ulaştı bana.
O sırada çok fazla kaybolan kediyi, köpeği de paylaşıyordum.
Birkaç tane dinleyicim bana yazıyordu, onların ilanlarını paylaşıyordum.
Bana bir tane abla ulaştı. Depremde evleri yıkılmış ve iki tane kedisiyle birlikte çıkabilmişler oradan. Ama saatlerce yol gitmişler. Kedilerin kumu yok, maması yok. Küçücük bir kutuda ikisi.
abla hem onları sahiplendirmek hem de o süreye kadar birinin mama kum ulaştırması için bana ulaştı.
Kıymetli bir arkadaşım arabasına bindi, mamayı kumu alıp götürdü ve sonrasında da biz o kedileri sahiplendirdik.
Çok basit bir örnek.
Kaç kişinin hayatına dokunduğu bilmiyorum.
Ne kadar efektif bilmiyorum.
Ama biz o gün iki tane kedinin hayatını kurtardık.
Bir tane ablanın ailesiyle birlikte gönlü rahat bir şekilde kendi hayatını kurmaya devam etmesini ve aklının geride iki tane kedisinde kalmamasını sağladık.
Bu bile başlı başına tek bir insanın hayatına bu kadar olumlu bir etki yapıyorsa sosyal medyaya böyle bir yasağın gelmemesi için yeterli olmalı.
Biz birbirine yetebilen insanlar olmaya zorunlu bırakıldık.
Şimdi de birbirimize ulaşabileceğimiz bütün alanlar elimizden tek tek alınıyor.
Ve ben de bu da alınmadan, buna müsaade etmeden bu bölümü sizinle paylaşmak istedim.
Umarım sizin çok canınızı sıkmamışımdır.
Ama cefa çekilmeden sefada sürülmüyor.
Belki de bugün en çok bugün.
Umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin.
Ama umut öyle kendi başına da gelmiyor.
Umutsuzluğa alışmamak için biraz da ses çıkartmak lazım.
Kendinize iyi bakın.
Daha özgür anlarda görüşeceğimiz günleri diliyorum.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
