
sanki bir şeyleri doğru yapma kaygısı yeterince yakamıza yapışmamış gibi, "tatilin hakkını veriyo muyum?, bütün günü uyuyarak yedim, yandaki kafe daha mı iyiydi, bir sonraki koyda mı yüzseydik?" sorularıyla bir şeyleri kaçırma korkusunu kendimize eşlikçi ettik, dimi? nerden bildiğimi sormayın, bırakın bu yaz herkes yunana gitsin, siz yeni bölüme hoş geldiniz.
Heltia'da geçerli kodunuz: okiz10 ve detaylar için instagram hesabımı ziyaret etmeyi unutmayın!
Transkript
Herkese merhaba ben Simay. Bu da benim size seslendiğim podcast'im. Sen o kız değil misin??
Bugün bence hepimizin muzdarip olduğu, ortaklaştığı hatta bana acaba duyguların gerçekten belli bir sezonu olabilir mi diye düşündürten bir şeyden bahsedeceğim.
Bir şeyleri kaçırma korkusundan.
Gariptir ki bu benim aslında uzun süredir konuşmak istediğim bir konuydu.
Özellikle yaz tatiliyle, özellikle de yaz tatiliyle beni inanılmaz köşeye sıkıştıran bir korkuydu.
Bunun tesadüf olduğuna inanmıyorum kesinlikle.
Ama aynı dönemde de sizden çok fazla mesaj almaya başladım.
İsmail ben bir şeylere yetişmekte kendimi çok beceriksiz hissediyorum.
Ya da bir şey yaparken aklım sürekli yapamadıklarımda.
Ya da sürekli bir şeyi layığıyla yapıyor muyum sorusuyla kendimi buluyorum.
Bunu konuşur musun?
Ben bunu hissederken birbirinden çok uzakta çok farklı hayatlar yaşadığım insanlardan bunu konuşmaya dair bir dönüt alırken
acaba gerçekten duyguların da bazı sezonları oluyor mu?
Kafamda çok mantıklı bir düzleme oturdu.
Bunun tabi yaz tatiliyle biraz daha perçinlenmesinin de belli başlı sebepleri olduğunu düşünüyorum.
Çünkü aslında bütün bir yıl boyunca çok yoruluyoruz.
Eğer iş hayatındaysanız oradaki sorumluluklara yetişmeye çalışıyorsunuz, yoruluyorsunuz, tükeniyorsunuz ve belki de bütün motivasyonunuzu o senede bir haftalık 10 günlük sahip olduğunuz yıllık izne dayandırıyorsunuz.
Yani belki de 12 ayın bütün ağırlığını bir haftaya dayandırmak da gerçekten ne kadar yaslanılabilir?
Biraz tartışma konusu ya da okulunuz var, sınavlarınız var, bütün yıl böyle bunun ceremesini çekiyorsunuz.
Sonra önünüzde birkaç aylık bir tatil var belki ama onu da ne kadar verimli kullanacağım?
Yani belki dinlenmeye ihtiyacım var yılın geri kalanını selametle sürdürebilmek için ama dinlenmek, uyumak, yataktan geç çıkmak da bana kötü hissettiriyor.
Sanki bir şeyleri kaçırıyorum. Öğlen 12'ye kadar uyusam dünyada bir şeyler yer değiştirecek, ülkelerin sınırları genişleyecek, daralacak, ne bileyim bir meteor çarpacak ve ben bütün bunları kaçırmış olacağım.
Sanki böyle hayat gerçekten kocaman bir lise, ben de 40 yılın başı hastalanıp kendime iyi gelmek ve devamını getirebilmek için evde kalmayı tercih etmişim.
O günde görebileceğim bütün doğaüstü olaylar bensizlikte gerçekleşmiş gibi hissediyorum kesinlikle.
Şimdi tabi burada birazcık kapitalist düzeninde etkisi var.
Siz böyle bütün bir yıl bir şekilde yorulup sonra çok kısa bir süreye dinleneceğim ve yenileneceğim gibi bir sorumluluğu yüklediğinizde
aslında rahatlamak için sahip olduğunuz o kısacık zaman dilimi belki de yılın geri kalanından çok daha büyük bir ağırlık hissettiriyor size.
Tadını çıkartabildim mi?
Layığıyla yapabildim mi?
Zaten her gün metrobüse yetişmek, okula gitmek, işe gitmek, bir toplantıya girmek için zaten o alarmlar 7'de 8'de en geç belki de çalmaya başlarken tatilinizde de dur şimdi denize erkenden gideyim, dur şimdi biraz güneşleneyim, biraz yanmak istiyorum, dinlenmek istiyorum.
Acaba bu spor rutinine geri mi dönsem?
Her sabah düzenli beslensem?
Dur şu alarmı erkene kurayım derken?
Belki de kendinizi olduğunuzdan daha yorgun hissediyorsunuz.
Şimdi böyle olunca da aslında bir nevi biz bir kovalamaca yaşıyoruz hayatla.
Çünkü hayatında sürekli gelişen, sürekli kendine yeni güncellemeler ekleyen bir tarafı var.
Belki yeni şeyler icat etmiyoruz her saniye.
Ya da ülkelerin sınırları genişlemiyor, değişmiyor.
Bir gün çıkıp da şöyle bir yer keşfedilmiş dünyada demiyoruz belki.
ama mahallenize açılan yeni bir kafenin bile insanın üzerine yüklediği garip bir sorumluluk oluyor.
Oğlum ben daha şu yan mahalledeki aşağı sokaktaki kafeye gidip oradan bir tane kahve almadım.
Şimdi gitmek istediğim gitmem gereken tırnak içinde mekanlara bir tane yenisi eklendi.
Bir kafenin açılması, yeni bir sanatçının ortaya çıkması,
ben bu adamı gerçekten dinlemekten çok keyif alıyorum dur şunu konserlerine bakayım demeniz
hayatta sürekli yakalanacak yeni şeyler ekliyor gerçekten.
Ve biz bir kovalamacı oynuyoruz.
Ama hayatla kovalamacı oynarken eğer bu işin gerçekten biraz da oyun tarafıysa
hayatta kaçtıkça kovalandığının farkındaysa
sizden uzaklaşmaya ya da köşe bucak saklanmaya devam ediyor.
Çünkü hazlı buradan alıyor.
Ve siz ona doğru her koştuğunuzda ya da belki de onu yakalamaya bir o kadar yaklaştığınızda
aslında kendinizden uzaklaşıyorsunuz.
O yüzden belki de bu bölüm biraz olsun.
Kendimize nasıl yakınlaşabiliriz de konuşacağımızı düşünüyorum.
Sahip olduğunuz hayat ne kadar güzel olursa olsun
ya da başkaları tarafından ne kadar imrenilen, onların hayal ettiği,
keşke ben de böyle olsam dediği bir hayat olsun ya da olmasın,
o hayatın kendi içinde bazı zorluklar, problemler getireceği gerçeğini unutmamak gerekiyor.
En zengininin de belli dertleri var.
En fakirinin de dertleri var.
Türkiye'de yaşayanın da, yurt dışında yaşayanın da dertleri var.
Ailemle yaşıyorum çok sıkıldım diyenin belki tek başına yaşamaya dair büyük hayalleri var ama tek başına hayatını sürdüren birine sorarsan da abi bu sessizlik bazen beni çok delirtiyor ya diyecek tarafları vardır.
Biz o her hayatın kendi içinde belli problemleri olduğunu unutuyoruz.
Neden? Çünkü ne zaman hayatımızla ilgili belki bir serzenişte bulunmak istesek ve belki de tek ihtiyacımız olan şey duyulmak, dinlenmek.
Allah kahretsin çok sıkıldım ya ben bu hayattan demekken insanların bize getireceği ya seninki de dert mi?
Sen şükretmeyi bilmiyorsun.
Ama bak ne hayatlar var.
Birazcık mutlu olmayı öğren, elindekilerin tadını çıkar gibi öğretiler.
Bu sefer ya ben acaba sahip olduğum hayata haksızlık mı ediyorum?
Ben gerçekten çok mu şımarığım gibi o kaygılarla dolu zihnimize bir yenisini ekliyor.
Ve sanki kafamız böyle tam tepesinden bir tane delik açılmış bir kaygı kumbarasına dönüşüyor.
Haliyle böyle bazen insanlara belli dertlerimizi anlatacağımız zamanlarda önce bir girizgah yapma ihtiyacı duyuyoruz.
Ya evet hayatımda şöyle şöyle şeyler yolunda gidiyor ama bu aralar böyle zorluklar çekiyorum.
Bunu yaşadım, şu oldu, şu insanla tartıştım, işler yolunda gitmedi gibi.
Ama bunları açıklamaya dair bir ihtiyaç bile olmaması lazım günün sonunda.
yaşadığımız negatif duyguları birisi sırf onları kabul edecek diye belli bir duvara yaslamak zorunda olmamalıyız.
Ama maalesef böyle oluyor ve ikili sohbetlerimizde bile karşımızdaki insana sırf o sana şükretmen gerektiğini söylemesin diye
onun da sana katılabileceği ya da evet ya senin gerçekten görülür dertlerin var diyebilsin.
Sırf o kaygılarımız, endişelerimiz duyulsun ve biz kendimizi bu kaygı dünyasında yalnız hissetmeyelim diye uzun uzun açıklamalar yaparken buluyoruz.
Bu sefer gerçekten de içinde olduğumuz hayattan daha da uzaklaşıyoruz.
Bir şeyin ne kadar negatif noktalarına odaklanırsanız ondan o kadar irite olacaksınız.
Tabi bu noktada yine benim belki de bu hayatta olan kovalamacada bir durup da bir saniye her şeyden önce ben neyi kovalıyorum?
Bu kovalamacada mutlu muyum? Ben eğleniyor muyum? En az kaçan şeyler kadar.
Ve bu koşuşturmaya bu kadar odaklandığım için acaba elimdeki avcumdakileri de bu koşturma sekansında kaybediyor muyum?
Bir yerlerde düşürüyor muyum?
Çünkü sonra geri dönüp bir de onları düşürdüğüm yerlerden toplaması, araması gibi yeni bir sorumluluk yüklenecek.
Ben bunu gerçekten istiyor muyum?
Tabii bana bunu düşündürten şey her zaman, bu belki böyle bana kendimi düşündürten, bana hayatım üzerine yorumlamalar yapma alanı açan birçok şey listesinde,
başı her zaman terapi çekiyor.
Oturup orada kendimi ayırdığım zamanda karşımdaki insana hayatımın ne kadar zor olduğunu, neler yaşadığımı meşrulaştırmak, açıklamak zorunda olmadan sadece o an hissettiğim şeyi anlatabildiğim ve anlaşıldığımı hissettiğim bir ortam bana o kadar yenilenmiş, üzerimdeki artık onu nasır tutmuş deriden bir şekilde arınmış, onu böyle artık sanki bir yılan gibi bir timsah gibi geride bırakmış hissettiriyor ki
belki de o kovalamacayı yapmak istiyorsam, hayatı yakalamak istiyorsam bile
bana nefes alacak bir yeni deri veriyormuş gibi hissediyorum her hafta.
O yüzden tabii ki de bölümün derinliklerine daha fazla girmeden
size yine bir terapi güzellemesi yapacağım.
Geçtiğimiz bölümlerde de bahsetmiştim.
Belki aşinalığınız vardır ama bu bölümde de size yine Heltia'dan bahsedeceğim.
Heltia, kişisel yardım kaynaklarını bir araya getiren bir dijital sağlık uygulaması.
Sizin ihtiyaçlarınıza uygun uzman eşleştirmeleriyle mental sağlıktan tutun da fiziksel sağlığa, beslenmeye gibi birçok alanda size sürdürülebilir ve ulaşması mümkün bir kişisel süreç sunuyor.
Heltia günün neresinde, hayatın neresinde, dünyanın neresinde olursanız olun ulaşılabilir ve sürdürülebilir terapiyi sizin karşınıza getiriyor.
Healthia uygulamasını indirdiğinizde size sorulan sorulara yanıt vererek ihtiyacınıza yönelik en uygun uzmanla eşleştirilebiliyorsunuz ve ücretsiz 15 dakikalık bir ön görüşme ile bu süreci hangi uzmanla sürdürmek istediğinize kendiniz karar verebiliyorsunuz.
Aynı zamanda uygulama içinde bulunan check-up'larda da nereden başlayacağını bilmeyenler için güzel bir yol gösterici karşınıza çıkmış oluyor.
Eğer Heltia'yı inceler ve sonrasında sürecinize Heltia ile devam etmek ya da belki de başlamak isterseniz o kız on kodunu kullanmayı unutmayın.
Ben 6 yıllık terapi hayatımın yarısından fazlasını online bir şekilde sürdürüyorum.
Hayatlarımız farklılaştığı için pandemi gerçeği ilk başta aslında bizi yüz yüze'den online düzleme taşıyan şey olmuştu.
Sonrasında benim eğitim hayatım yurt dışına taşınmam derken aslında gerçekten tıpkı böyle bir yere giderken valizinizin belli bir kilo hakkının olması gibi
insanın hayatında da belli değişimlerde, belli mihenk taşlarında ben gerçekten ihtiyacım olan şeyleri yanımda götürmek istiyorum dediği noktalar oluyor.
Ve bu küçültmeye sadece valizinizle yanınıza götüreceğiniz kıyafetlerle değil insanlarla da duygularla da yapıyorsunuz.
Hangi insan gerçekten hayatınızın bu yeni çeptirinde orada olmayı hak ediyor?
Kimle bu süreçte daha iyi olabileceğinizi hissediyorsunuz?
Bazı arkadaşlıkların, bazı ilişkilerin acaba son kullanma tarihi doldu mu?
Onu geride bırakmak daha mı iyi olacak?
Yoksa yanınızda götürdüğünüz ya da götürmediğiniz bir şeye umduğunuzdan, düşündüğünüzden daha fazla mı ihtiyacınız olacak gibi yeni sorular o küçültmeye gerçekten götürüyor insanı.
Benim de bu süreçte belki de en vazgeçilmez şeyim terapiydi.
O yüzden hala benimle ve muhtemelen nereye gidersem gideyim de olacak.
Bazen böyle bu bir şeylerden uzaklaşma ya da herkes böyle bir şeyin tadını çıkartırken o bir şeyleri kaçırma korkusu terapide de beni buluyor.
Mesela geçen terapime Bolonya'da girdim.
Ondan öncekine Napoli'de olduğum için giremedim.
Ondan öncekilere evimde odamda böyle artık ben gerçekten buradan çıkmak istiyorum dediğim bir yerde girdim.
Haliyle size bazen o rahatlığı sağlayacak şeyi hiç artık içinde olmak istemediğiniz bir ortamda girmek bile çok fazla şey düşündürtüyor gerçekten.
Ve bu terapi süreçlerinde biraz fark ettim.
Ben mesela bu seansta ne konuşacağım?
Neyi konuşmak bana daha iyi gelir?
Bunu söylersem ama bu söylemek istediğim ya bir hafta daha beklemek zorunda kalırsa soruları.
Ya Simay bir dur.
Bu kadar da her şeyi yakalamak zorunda değilsin.
İki kolun iki bacağın var.
Bir sakin ol.
sürekli kendinden daha ekstrem ve yapabileceklerin üstünde bir beceri bekleyemezsin dedirtti.
Ama farkındalık sahibi olmak, siz o farkındalığı bir eyleme dökmediğiniz sürece hiçbir işe yaramıyor.
O yüzden ben artık bu farkındalığı bir eyleme dökmek ve hayatın başladığı tek bir yaşın herkes için olmadığını,
herkesin kendi zamanında tıpkı bir biyolojik saat gibi kendi zamanında ve kendi yaşında bir şeyleri yaşamaya daha hazır olduğunu kabul etmeye çalışıyorum.
Tabii ki ben de isterdim.
20'lerimin bu noktasına gelene kadar dünyada başka birçok ülkeyi göreyim.
Bir sürü dil öğreneyim.
Bir sürü insanla tanışayım.
Aynı anda birden fazla meslek yapayım.
Bazen durup ya psikoloji okumak çok bana göre miydi diye düşünüyorum.
Ya da hiçbir zaman doktora yapma gibi bir hayalim yoktu.
Derslerime de bu doğrultuda biraz ağırlık vermiştim.
Çok fazla üstüne yüklenmiyordum.
Şimdi mezun olmama ramak kalmışken
acaba biraz yüklensem iyi miydi?
Belki PhD yapmanın da önünü açardık.
Ya şimdi ben PhD yapmak istersem diye.
Geçmiş simayın doğru olarak bildiği kararların bedelini ödemeye başlarken buldum kendimi.
Kendime kısa bir tatil ayırıyorum mesela.
Şimdi herkes Yunanistan'a gidiyor.
Ben de Yunanistan'ı hala görmedim.
Gitsem mi?
Şimdi kendime soruyorum.
Bir şeyleri keşfetmeye, sıfırdan başlamaya, yeni bir yerle tanışmaya hiç enerjim yok.
Ben ait olduğumu hissettim ve bildiğim yere gideyim.
Yine Napoli'ye bilet alayım.
Bu sefer Napoli yolunda hep sürekli aynı şeyi yapıyorum ama insanlar sürekli hanelerine yeni bir şey ekliyor.
İşte Yunanistan'a gidiyorlar, Portekiz'e gidiyorlar, başka bir ülkeye gidiyorlar, başka bir konsere gidiyorlar.
Aynı anda mesela birden fazla event oluyor İstanbul'da, Türkiye'de, her yerde.
Birini seçmek bazen diğerlerini seçmemeye çok net bir şekilde tekabül ediyor ve sürekli bu da insana kendi yaptığı seçimleri sorgulatıyor.
Ve bu seçim obsesif bir düşünce gibi bu sefer o anın içindeyken de sizi o andan çıkartıp seçtiğiniz şeyin de varsa alınacak bir tadı onu almaktan çok alıkoyuyor.
Bu noktada insanların yorumları, sizin hayatınıza yaptığı bazı söylemler de insanı gerçekten çok demoralize ediyor.
Mesela benim en çok duyduğum şey, iki yıldır İtalya'da yaşıyorsun hala İtalyanca öğrenemedin mi?
Öğrenmedim kardeşim.
Ama İtalyanca öğrenmiyorken birçok şey yaptım.
Yapmak zorunda mıydım? Gerçekten bazı eylemleri yapmamanın, bazı şeyleri başarmamanın tek kabul edilebilir koşulu ona karşılık gelebilecek ya da onunla böyle terazinin kefelerini eşit tutabilecek sayıda şey başarmak mı? Kesinlikle katılmıyorum.
Yani bu hayatta bizim insanlara evet ben bunu yapmadım ama onun yerine buraya gittim, bunu tattım, bunu gördüm, beş dil öğrendim, şu kıyafeti satın aldım, şu modaya ayak uydurdum gibi açıklamalar getirmek zorunda da değiliz.
O zamanki senin onu yapmaya motivasyonu yoktu ve yaptığın tek şey yataktan çıkmamaksa bile sana iyi gelecek şeyi yaptın.
O günkü senin tercih ettiği ve içinde rahat hissedeceği şeyi yaptın.
Bunu kabul etmek çok zor.
Özellikle herkesin yaptığı şeyleri, gittiği yerleri paylaştığı bir dünyada çok iyi biliyorum.
Bunu yakalamak çok zor.
Şimdi bana da diyebilirsiniz.
Simay bunu konuşuyorsun da Instagram'ına girip görüyoruz.
Geçen hafta sen de deniz kenarındaymışsın.
Ama bana sor bakalım ben o deniz kenarındayken, o denizi seyrederken ya da o denizin içine kulaç atarken
ulan şu bir kilometre ötedeki beach daha mı iyiydi acaba diye düşünmekten
kendimi yüzdüğüm denizde keyif alamazken buldum.
O noktada zaten beni tamam bizim bununla ilgili konuşmamız gereken şeyler var dedirten noktaydı.
Şimdi her ne kadar başka insanların başka hayatların bizim sahip olduğumuz şeylere şükretme sebebimiz olmaması gerektiğini savunsam da
neticesinde bencil varlıklarız ve bunun kötü bir şey olduğunu da düşünmüyorum.
Bazen yakalayamadığımızı hissettiğimiz şeyleri bizim gibi kaçıran başka insanların olduğunu bilmek
Bir oh çektiriyor gerçekten.
Ya da bazen böyle insanlara bakıyorum.
Otuzlar benim en çok korktuğum şeydi.
Ya otuzlara gelene kadar bunları bunları yapmış olmazsam diye ve harbiden de yapmadım.
On yaşlarındaki Simay otuzlarına geldiğinde evlenecek, çocuk sahibi olacak, çok iyi bir meslek sahibi olacak, çok güzel bir evde yaşayacak falan gibi hayallere sahipti.
Şurada otuzuma dört yıldan az kalmışken saydığım bu şeylerin hiçbirine sahip değilim.
Ama bu geldiğim noktadan mutsuz olduğum anlamına da kesinlikle gelmiyor.
Belki 10 yaşındaki Simay'ın hayallerini gerçekleştirmedim ama hayatım boyunca da 10 yaşındaki Simay olarak kalmadım.
Gerçekleştirmeyi umduğumuz ama günün sonunda sahip olmadığımız her şeyin bir başarısızlık değil,
belki de oraya giden yolda dikkatimizi, ilgimizi çeken başka şeyler olabileceği gerçeğini düşünmenin rahatlatıcı bir tarafı var.
Kendime bir tatil planı hazırlarken arkadaşımla konuşuyordum.
Ya İtalya'da ikinci yılımı doldurdum ama hala burada bile görmediğim şeyler var derken aslında 20 yıldan fazla sürede yaşadığım ülkede de görmediğim gezmediğim ne kadar fazla şey olduğunu gördüm.
Kalbim daha hızlı artmaya bu kaçırma korkusu beni daha fazla böyle ensemden yakalamaya başlamıştı.
Sonra arkadaşım dedi ki bazen görüyorum bakıyorum işte arkadaşlarım gezmeye geldi.
Bizim her gün canımız isteyince kahve içmeye gittiğimiz bir yere ilk defa geliyorlar.
Yeni geliyorlar.
Şimdi sen onlara geç kalmış diyebilir misin?
Hayır.
Çünkü hayatın başladığı tek bir yaş yok herkes için.
Herkes aslında başta da dediğim gibi kendi biyolojik saatiyle bir şeyleri yapıyor.
Herkesin başka öncelikleri var aslında.
Biz biraz sanki herkes bizimle aynı önceliklere sahip ve o nedenle onlar bir şeyleri yaşadıkça başarı hanelerine bir yenisini eklerken biz yerimizde sayıyormuş gibi hissediyoruz.
Ama insanların farklı öncelikleri var.
Belki senin gitmek, görmek, gezmek istediğin yerlere, ülkelere, şehirlere insanlar gidiyor ama bu onların listesinde kaçıncı sıradaydı?
Ya da belki de sen bunu listene, hedeflerine ekledin ama oraya gelene kadar belki yapmak istediğin, olmak istediğin bir sen var ve sen aslında onun mücadelesini veriyorsun.
İtalyanca öğrenmek gibi benim nezdimde gerçekten hayatımdaki birçok şeyi bu metaforla açıklayabileceğimi hissediyorum.
Şakır şakır İtalyanca konuşan arkadaşlarım var.
Benden daha uzun süre kalmasına rağmen buna ihtiyaç duymadığı için öğrenmemeyi tercih eden insanlar var.
Ama aslında hepimiz bunu belli bir zamanda ve motivasyonda yapıyoruz.
Benim zamanım gelmemiş demek ki.
Ya da ben belki de daha o yapacağım şeyin tadını çıkartmaya hazır değildim.
Bu bölümü kaydetmeden önce Berkcan'ı aradım.
Ben bir şeyleri kaçırma korkusuyla ilgili bir bölüm kaydedeceğim ama bana bununla ilgili fikirlerini söyler misin dedim.
Kendisi yeni bir eve taşınıyor şimdi ve bunun için çok heyecanlı.
Ben de Berkcan için çok heyecanlıyım.
Nihayet böyle hayatımda kendi bir parçam kadar sevdiğim bir insanın
hayatta istediği noktaya ulaştığını, onu parça parça bir şekilde edindiğini, doldurduğunu görmek
o başarıyı, o mutluluğu kendi üstüme de almamı sağlıyor nedense.
Ve bana dedi ki bir şeylerin tadını çıkartmaya hazır olmak lazım.
Mesela ben yıllık iznimi yeni yerler göreceğim, çok güzel bir tatil yapacağım, yılın bütün yorgunluğunu üzerimden atacağım diye aldım.
Ama sonra fark ettim ki ben yaşadığım evde hiç mutlu değilim.
Bunu değiştirmek istiyorum.
Kendime uzun vadede daha mutlu olacağım bir ortam sağlamak istiyorum.
Yıllık iznimin her gününü ve bu tatil için ayırdığım bütün parayı bu evi dekore etmeye, temizlemeye, adam etmeye ayırdım.
Her gün sabahtan akşama kadar işte bu eve gelip burayı düzenlemeye ve istediğim yere çevirmeye çalıştım.
Ve o kadar mutluyum ki belki de listemde gitmek görmek istediğim ya da yapmak istediğim bir tatili bir yeri yapsaydım bu kadar tatmin olmayacaktım.
O yüzden bir öncelik listesi yapıp insanın kendine beni en çok ne heyecanlandırır diye sorması lazım dedi.
Ve ben yine hayatımın son 7 yılında olduğu gibi Berkcan'dan bir şey öğrendim.
Bu bir şeyleri kaçırma korkusunun çok farklı formları var.
Mesela bir konsere gidiyorsunuz.
Şarkıcı sizin bilmediğiniz bir şarkıyı söylediğinde ondan keyif almak yerine bildiğiniz ve eşlik edebileceğiniz bir şarkıyı bekliyorsunuz.
Halbuki orada yeni bir deneyim var.
Biz bazen o yeni olanı yakalamaya o kadar odaklanıyoruz ki nihayet o yeniyle karşı karşıya geldiğimizde ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Çok hoşlandığınız bir insanla nihayet konuşma şansını yakalamak gibi.
Kendiniz bunu ne kadar pratik ederseniz edin ya da ne kadar bunun üzerine insanlara tavsiye verirseniz verin.
Yüzleştiğiniz zaman far görmüş tavşan gibi tutulup kalıyorsunuz.
Bunu o kadar çok yaşıyorum ki bir konsere gidiyorum.
Bilmediğim bir şarkıcı alınca sanki hayatımdan 4 dakika gitmiş gibi.
İtalya'dayım. Çok sevdiğim bir sanatçı İstanbul'da konser veriyor.
Gidemiyorum. Kafayı yiyorum.
Kısa süreliğine İstanbul'a geleceğim mesela.
Dinlenmek istiyorum. Özlediğim şeyleri yapmak istiyorum.
Sokaklarında yürümek, dinlenmek, hiçbir şey yapmamayı layığıyla yapmak istiyorum.
Çünkü eylemsizlik de bir eylemdir diye sürekli kendimi hatırlatıyorum.
Ama her günümü bir şeyle doldurmak zorundayım.
Çünkü ya İtalya'ya geri döndüğümde tüh ya şunu da yapsaydım dersem diye.
Gelecekte olacağından bile emin olmadığım keşkelerin şimdiden önüne geçmeye çalışıyorum.
Önlem almak başka bir şey.
Çok dikkatli olacağım, kendimi gelecek kaygılardan koruyacağım deyip hiçbir şey yapmamak başka bir şey.
Çok klişe belki.
Başarısız olmaktan korkan insanlar yerinde sayarlar, adım atmazlar.
Bu sefer de başarmaktan da aslında bir o kadar kendilerini alıkoymuş oluyorlar.
Çünkü denemek en azından iki opsiyon sunuyor.
Ya başaramayacak ve zaten olduğun noktada kalacaksın.
Ya da belki evet biraz geriye gideceksin ama bildiğin yollar sonrasında yürüyebileceksin kaybolmadan.
ya da belki de yeni bir kilit açılacak ve başaracaksın.
Yeni bir seviyeye gelmiş olacaksın.
Ama ya istediğim gibi olmazsa korkusundan yerinde saymak
hiçbir şekilde elle tutulur bir güzellik vermiyor.
Hiçbir değişim vermiyor.
Değişim her zaman tabii ki çok güzel olmak zorunda değil ama
bir yerden de başlamak, denemek lazım.
Ya da elindeki şeyi nasıl kullanılabilir hale getireceğini sorgulamak lazım.
Tıpkı küçük bir çocuk gibi aslında bazen böyle bu tarz kaygılarda
belki de bunun üstesinden gelmenin yolu çok basit düşünmek, bir çocuk gibi düşünmek.
Mesela böyle küçük çocukların bir şeylere hep istiflediğini görürsünüz.
Bozulmuş bir kumandayı, bir pili, bir tel parçasını, bir bez parçasını.
Ve ona sorduğunuzda bununla ne yapacaksın diye
belki de hiç aklınıza gelmeyecek bin bir farklı cümleyle, bin bir farklı cevapla karşılaşıyorsunuz.
Bir hayal gücünün aslında ortaya dökülüşü o.
Hayır o bez parçasını atma çünkü o benim uzay gemimin perdesi olacak.
Vay anasını.
Muhtemelen ben büyüdükçe o bez parçasını maksimum bir bununla çok güzel toz alındır şeklinde kenarda tutardım.
O yüzden bazı şeylerde belki yaşımızı küçültmek, düşüncelerimizi daha az kompleks hale getirmek
ve onun ne kadar işe yarar ya da tatmin edilesi olduğundan ziyade
onunla eğip büküp ne yapabileceğimizi düşünmek lazım.
İşte o zaman yataktan hiç çıkmadığın ya da belki bütün günü öldürdüğünü düşündüğün o zaman dilimi çok güzel dinlendim ve şimdi bir şeyler yapmaya hazırım gibi tam tersi bir cümleyle aynı eyleme tekabül edebilir.
Ben bunun yaşam koçu gibi aklını vermiyorum.
Bu biraz böyle şey gibi.
Ben 20 günlük bir kampa giriyorum siz de benimle var mısınız diyen bir influencer gibi.
Ben hayatımda bunu yapmaya çalışacağım.
belki siz de yapmak istersiniz şeklinde bir nevi bir fikir alışverişi aslında.
İnsanın aklında sürekli okumam gereken çok fazla kitap var cümlesi olduğunda, dönüp durduğunda
okuduğu kitap sadece böyle bir kelime kalabalığına tekabül ediyor.
Tadına bakmam gereken daha çok yemek var dediğinizde
yediğiniz yemek sadece çiğnedikçe ağzınızda büyüyen bir lokmaya dönüşüyor.
Burayı da görmem lazım, bunu da dinlemem lazım dediğiniz her şey
gitmek istediğiniz her yeni plaj, yüzmek istediğiniz her yeri deniz, içinde olduğunuz suyu anlamsızlaştırıyor.
Halbuki belki de gerçekten günün sonunda şimdi ve burada olmaya odaklanmak lazım.
Çünkü şimdinin ve burdanın, olduğumuz insanın, olduğumuz mekanla uyumunu görmedikçe,
oradaki hissettiklerimize odaklanmadıkça,
ilerideki senin neyden ne kadar daha fazla keyif alabileceğine,
daha fazla dinlenmiş hissedebileceğini, listesindeki daha fazla şeye çek atabileceğini düşündükçe
kendinden uzaklaşıyorsun.
Bu sefer belki de yapmak istediğin şeyler artık senin istediğin şeyler olmuyor.
O yüzden bence insan bu hayatta neleri kaçırırsa kaçırsın.
Çünkü bir şeyleri kaçırıyoruz.
Dünyanın en fazla imkanına sahip insanı olsak bile mutlaka göremediğimiz, deneyimleyemediğimiz şeyler olacak.
Çünkü biz bu dünyadan göçüp gittikten sonra da dünya kendi etrafına dönmeye devam edecek.
Yeni şeyler icat edilmeye, yeni mekanlar açılmaya, yeni denizler keşfedilmeye devam edecek.
Bizden önceki insanların da birçok şeyi kaçırdığı ama belki de bizim hala deneyimleyemediğimiz birçok şeyi de deneyimlemiş olduğu gibi.
Ya da belki de ne kadar farklı yüzyıllarda yaşamış olursak olalım bazı duyguları hepimizin yaşadığı gibi.
O yüzden neyi kaçırırsak kaçıralım.
Kendimize sürekli peki sen şimdi ne istiyorsun de ki o şimdinin altını çizmek ve bunu sormak çok kıymetli geliyor bana.
Bir tane Reels izlemiştim.
Kendinize yapabileceğiniz en büyük iyilik eylemlerinizi biraz yavaşlatmak.
Hızlı hızlı yemek yiyorsanız lokmalarınızı biraz daha yavaş çiğnemek.
Hızlı hızlı temizlik yapıyorsanız biraz kendinizi yavaşlatmak.
Bir şeylere yetişmek ya da bir şeyleri belli bir sürede tamamlamaktansa o anı sakince yaşamak.
Gerçekten bunu yapmaya başladığımda örneğin bulaşıkları yıkamanın maksimum 5 dakika uzadığını gördüm.
Ama çok daha az gergin, çok daha az kaygılı, çok daha az bir sonraki eylemimin, bir sonraki yapacağım şeyin ne olduğunu düşünürken kendimi bulmaya başladım.
Kaygılarla dolu ve şimdi sırada ne var diye geçireceğimiz bir 24 saattense
hiçbir şey yapmadan ve hiçbir şey yapmamanın tam olarak böyle tadını çıkartarak
onun hakkını vererek geçirdiğimiz bir 24 saat
bana çok daha duygusal tatmini yüksek bir 24 saat gibi geliyor.
Belki de günün sonunda hangi müzeyi gezerseniz gezin,
hangi konsere giderseniz gidin,
hangi etkinliği birçok kalabalıkla yakalıyor ya da onu uzaktan izliyor olun.
Hiçbir önemi yok bence.
orada kimle olduğunuz, nerede olduğunuzdan ziyade kendinizle ve olmak istediğiniz yerde olmak çok kıymetli.
İnsanın olduğu noktadayken sürekli olabileceği diğer ihtimalleri düşünmesi, dışarıda bir yerde gerçek aşk varken kendini bu da bazı standartları karşılıyor diye bir ilişkiye mahkum etmesine çok benziyor.
Elbette bir şeyleri kaçıracağız.
Elbette bir yerlerde çok daha eğlencelisi, çok daha güzeli olacak, çok daha kötüsünün, çok daha keyifsizinin de olduğu gibi.
Ama biz bu zamanın, bu günlerin, bu hayatın çok küçük bir parçasıysak bile belli bir noktada o zamanı nasıl geçirmek istediğimizle ona hükmeden bir tarafımızın, bir gücümüzün olduğunu unutmamak lazım.
O yüzden bugün gerçekten bir yere gitmek istiyorsan bunu sen mi istiyorsun yoksa sana bunu toplum mu söylüyor?
Yataktan çıkıyorsun erkenden ama gerçekten ihtiyacın olan şey biraz daha kalıp dinlenmek mi?
Yoksa günün sana getirebileceklerini kaçırmaktan mı korkuyorsun diye sık sık sormak lazım.
Ben galiba günün sonunda şuna inanıyorum.
Bir şeyin benim olması için onu kovalamam gerekiyorsa o çok da bana göre değildir.
Çünkü tıpkı doğru insanın da beni bir yerlerde aradığını, beklediğini, düşünüyor olduğum gibi
doğru anların, doğru etkinliklerin, doğru duyguların, doğru yemeklerin gezilecek doğru ülkelerin de
bir yerde acelesizce beni bekleyeceğini düşünüyorum.
Klişeler bazı duyguların üstesinden gelmek için çok yardımcı ve ben de galiba bu bölümü bir klişeyle bitireceğim.
Benim olan benim olur.
Benim olması için peşinden koşmam gereken bir şey bence zaten çok da bana ait değildir.
Ben de üstüme bol gelecek şeylerin peşinde koşmaktansa ya da belli boşlukları doldurmak zorunda kalmaktansa tam olarak üzerime yakışanı ve üzerime oturanı bulana kadar sanırım çıplak kalmayı tercih edeceğim.
Bugünlükte benden bu kadardı. Yakında görüşürüz umarım. Umutsuzluğa alışmayın. Yatağa küs girmeyin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
