
Sen gittin ve dünya durmadı. Bu acıyla nasıl başa çıkılır diye sormak istiyorum gördüğüm her insana. Ya bir cevabı, ya da seni yeniden bulmak umuduyla. Kedim Keşkek aramızdan ayrıldı. Bana geriye, artık yarım yaşamak kalıyor. Seni seviyorum güneş çocuk. Sen hep benim çocuğumsun.
Evladını yitiren tüm patili anne babalarına ve melek olmuş çocuklarına ithafen.
Transkript
bir süredir ortalarda değilim çünkü içimde böyle konuşmamı artık bir şekilde onları dışa dökmemi bekleyen çok yoğun bir duygu var ve ben tamam ama şimdilik bunun zamanı değil şu an buna hazır değilim deyip başka şeyler konuşmaya çok devam edemiyorum.
Bu böyle bütün duyguların en üstünde ve yani kapağı açtığımda başka bir şeye erişmek istiyorsam bile önce onu almam ve dışarı çıkartmam gerekecek kadar kapının tam girişinde bir yerde duruyor ve ben açıkçası çok da bu duyguyla ne yapacağımı bilmiyordum.
Galiba bu burada pek konuşmadığım çünkü daha önce böylesini yaşamadığım ve bir daha da hiç yaşamak istemediğim ama yaşayacağımı da bildiğim bir duygu.
Bu bir yaz bölümü. Yani sadece bu bölümde konuşacağım şeyleri düşündüğümde bile gözyaşlarımı tutamıyorum.
Ve aslında çok kez duygularımı konuşmak için derin bir nefes almamın yeterli olabileceğini düşündüm.
Ama sadece düşünmek bile böyle nefesim kesilir içerisine ağlamama yetti.
Bugün de ağlayacağım. Şimdiden başladım zaten biliyorum.
Ama en azından duygularımı ifade edebilecek kadar dünyaya döndüm sayılır.
Ama yine de bu cümleyi söylemeye ne zaman girişecek olsam boğazımda bir yumru beni gerçekten çok zorluyor.
Siz heyecanlanın diye söylemiyor değilim.
Neyin yasını tuttuğumu söylediğim anda onun artık aramızda olmadığını kabul etmek zorundayım.
Artık bu tam anlamıyla gerçek olacakmış hissinden olabildiğince kaçmaya çalışıyorum galiba.
30 Nisan günü ilk göz ağrım, en yakın arkadaşım.
Beş yılı yedi ay boyunca hayatımızda bize bambaşka bir sevginin bu dünyada var olduğunu her günüyle öğretmiş, göstermiş.
Her şeyimize, her duygumuza, her kavgamıza, her gözyaşımıza ve kahkahamıza şahit olmuş bir tanecik kedim Keşkek vefat etti.
Bir gün bunun geleceğini biliyordum tabii ki.
Bunu bilerek Keşkek'e sahiplendim ben.
Keşkek benim böyle 2021 yılında Napoli'den döndükten sonra ve mezun olduktan sonra aydınlığa aile evimde kendimi pek de iyi hissetmezken ve belki de annemin benim psikolojik gidişatımın çok iyi olmamasından duyduğu endişeyle sonunda kabul etmek zorunda hissettiği tamam bir kedi sahiplenebiliriz belki de kabulüyle.
Bir gün böyle internete gezerken karşıma çıkan minik bir portakal tanesiydi gerçekten.
Hatta ismi mandalinaydı.
Hani gerçekten kediler köpekler sahiplerini seçer mi?
Bu bir mit mi bilmiyorum ama ben buna inanmayı seçiyorum.
Çünkü öncesinde çok fazla kedi ilanı çıkıyordu karşıma.
Hani zaten ben hayvanlara çok düşkünümdür.
Yani hayvan seçmem öyle.
Ama yine de bir şey keşke diğer gördüğüm bütün kedilerden bütün ilanlardan ayıran bir şeye sahipti.
ve benim kendim bu galiba
deyip çok böyle impulsif
bir şekilde yazmıştım
bu hikayenin sahibini. Sonra
İzmir'den evimize gelmişti.
Böyle 5-5,5 aylık
falandı bizim hayatımıza
dair olduğunda. Yani bu dünyada
bir 6 yıl kadar yaşadı.
Bu süreyi uzun tutmayı
böyle küçük matematiklerle
işte bize geldiğinde de şu kadarlıksa
toplamda bu kadar yaşamıştır diye
o süreyi olabildiğince uzatmayı
Ya işten değil yapıyorum.
Çünkü aslında çok kısa bir süre geçirdik birlikte.
Zaten insan nasıl doyar?
Nasıl bu kadarı fazla yetti artık der?
Böyle bir şey mümkün mü?
Onu bilmiyorum.
Böyle işte insan matematiğiyle.
Zaten kedilerin aslında yaşına baktığımızda 6 yıl çok da fena değil falan gibi böyle kendimi telkin etsem de.
Belki başka arkadaşlarım da o kadar da genç değilmiş bak dese de.
İnsan bu kadar sevdiği bir şeye.
hani 100 yıllık ömrü var deseler bile o 100 yılı hiç göremeyecekse bile korkmaz mı?
İşte tam olarak onu deneyimlediğim bir ilişkiydi bizimki.
Bu bölümü kaydediyorum çünkü Keşke'nin sadece son zamanlarını ve özellikle böyle rahatsızlığından kaynaklı ve tedavi yoğunluğuyla geçirdiğimiz o son 1-1,5 yılı o kadar net hatırlıyorum ki.
Keşkeğin ailemize dahil olduğunda yavru bir kedi olduğunu, ilk iki yıl böyle simbiyotik bir bağ ile götle don gibi hiç ayrılmadan her anı birlikte geçirdiğimizi, benim o ben tekrardan İtalya'ya gitmek istiyorum yaygaralarımın ve varoluşsal krizlerimin arasında ağlaya ağlaya ders çalışırken, odamda kendi kendime karaoke yaparken, bir şeyler izlerken hep yanımda, ayak ucumda, bazen göğsümde, omzumda oluşunu unutmuşum.
Sanki üstünden böyle bir asır geçmiş gibi ve bir şeyi çok sevdiğinizde ve o hayatınızdan maalesef geri dönemez bir şekilde, döndürülemez bir şekilde gittiğinde galiba bilmiyorum bu herkese genellenebilir mi ama hissettiğim ilk şey onu unutacak olmak korkusuydu.
Bundan o kadar korktum ki hala yani hala demek çok zaten absürt olur.
Keşke daha aramızdan ayrılalı 3 hafta oldu ama hala böyle gün içinde birkaç kere gözlerimi kapatıp hiçbir fotoğraftan yardım almadan onun suratını net bir şekilde anımsayıp anımsamadığımı test ediyorum.
Çok efendi, çok böyle herhalde bir insan olsa çok usturuplu.
Muhtemelen üniversite sınavında falan derece yapmış ve çok iyi bir yerde mühendislik okuyan çok örnek bir çocuk olurdu gözlüklü falan.
Yakışıklı da olurdu.
O kadar naif bir sesi vardı ki yani hiç görüntüsüne uymayan böyle sanki bir kız çocuğu gibi.
Tabii beni dinleyen başka kedi köpek anneleri, babaları anlayacaktır.
Zaten hepsi çok farklı.
Gerçekten en akıllısı seninki
En uslusu seninki
En başkası seninki
Benim için de öyleydi
Yani şimdi kedim Lili ayak ucunda uyusa da
Keşkek bambaşkaydı
Hatta kedim Lili de teselli bulacağımı
Düşündü belki
Çevremdeki herkes
Hani kedimle ilgilenmek onu sarıl
Bir de gerçekten benziyorlar keşkekle
İkisi de turuncu
Lili ve tonu çok tersi ama
Yine de tipine baktığınızda
Biraz keşkeyi andırıyor hakikaten
Ama hiç öyle olmadı tabii ki. İkisine de duyduğum sevgi bambaşka ama yapamadım yani.
Bir süre böyle Lili'yi bile çok kucağıma alıp sevemedim.
Çünkü onu sevmek, onu öpmek, onun mamasını doldurmak, keşke yine yiyemediği her mama ya da artık ona sarılamayacak olmayı bana çok hatırlatıyordu.
Böyle bir süre kendi kedime bile belki temel ihtiyaçlarını verirken başını okşayamadım maalesef.
maalesef. Yapamadım yani.
Keşkek benim hayatımı kurtardı.
Siz bilmeseniz de çünkü çok
sessiz bir kediydi. Öyle çok yaygara
kopartmazdı ama özellikle
böyle 2021
22 ve
sonrasındaki birkaç
sene boyunca belki de çektiğim
bütün bölümlerde Türkiye'de olduğum
sürece hep yanımdaydı.
Bazen kucağımdaydı, bazen ayak ucumdaydı.
Hele balkonda kaydediyorsam
zaten ben onun alanını
işgal ediyordum yani. O hep balkondaydı.
Benimle ilgili çok fazla
şey biliyor yani. Çok fazla
şeyime şahit oldu. Ve böyle
hayatıma ilk girdiğinde
ne kadar hayvanları çok sevsem de
ve ne kadar hayatımı çok uzun bir süresini
ailemi bir hayvan
sahiplenmeye ikna etmekle geçirsem de
keşke hayatıma girdiğinde
onu layığıyla sevebilecek miyim?
Ya ona zarar verirsem?
Ya onu sevemezsem? Ya birbirimize
gıcık olursak? Gibi çok fazla
soru vardı kafamda. Şimdi geriye dönüp
o Sima'ya baktığımda kadar salakmışsın
diyorum. Tabi bir gün
aramızdan ayrılacağını biliyordum.
Çünkü bu böyle bir kabul.
Aslında bir yerde
hayatının belki de en ağır, en
büyük kalp kırıklığını, en büyük
kalp ağrısını sahipleniyorsun
daha ilk günden itibaren.
Ve bu öyle bir sevgi ki mevzu
doğal bir akışta
onların ömrünün bir insana
kıyasla daha kısa olması falan değil.
Eğer aksi bile olsa
onun senden önce ölmesini isteyecek kadar çok sevmek aslında bir şey.
Çünkü bana bir şey olursa ona kim bakar ki?
Kim bilir mesela onun mamasını yemesi için başında durmamız gerektiğini?
Kim bilir mesela ara ara böyle sebile basarız ki çok sever oradan damlayan suyu içmeyi?
Ya da kim bilir her sabah mutlaka balkon kapısı açılacak keşke güneşlenecek.
Annemin her sabah tazele diye o turuncu kovadan suyunu içecek.
sanki evin her yerinde
suyu yokmuş. Sanki annem
onu otomatik şelalelerden almamış
gibi. Bu öyle bir sevgi yani.
Tamam diyorsun. Seni o kadar
çok seviyorum ki benden önce gitmene
izin vereceğim lan. Hani o kadar
o kadar çok seviyorum
seni. Ve çok inançlı
birisi değilim. Biliyorsunuz. Hatta
inançlı bir olmak çok isterdim.
İnanç çok koruyucu bir şey.
Çok insanın böyle
bazen içine girip uyumak isteyeceği
bir koza gibi. Gerçekten sarıp sarmalayan
bir tarafı var. Bu belki de benim
inançlı olmaya en yakın olduğum
zamanlardan bir tanesi. Çünkü bir yerlerde
onunla kavuşacağımı bilmeye çok
ihtiyacım var. Keşkek
bizimle bir 5,5-6 yıl geçirdi.
6'ya yuvarlayacağım. Çünkü
ne fark eder? Bari kafamda
bari bu işin matematiğinde
birkaç ay fazladan yazayım bize.
Kim bilecek? Ama tabii ben
bunun zaten bir 2,5-3
yılı fiilen
Türkiye'de değildim çoğunlukla.
Geldiğim kaldığım zamanlar
Elbette oldu ama hayatımıza dahil olduğu ilk iki yıldaki kadar yoğun bir zamanı bir daha hiçbir zaman geçiremedik.
Bu da tabii ki kalbimi ağrıtıyor.
Onu annemle bırakmış olmak, annem ve abimle kurduğu ilişkiyi izlemek her ne kadar hayatta en keyif aldığım, en gurur duyduğum.
Hatta annemin böyle ya bu nasıl bir sevgiymiş, iyi ki hayatımıza soktun şunu dediği bir şey olsa da yine de daha fazla yan yana olabilmek isterdim tabii ki kim istemez.
Ben her zaman bir kedi sahipleneceğimi olabildiğince fazla hayvana dokunmak istediğimi kalıcı sahiplenemiyorsam bile geçici yuva olmak isteyeceğimi hep biliyordum.
Ve imkanlarım dahilinde hala daha elimden geleni hep yapmaya çalışıyorum ve yapacağım.
Ama bir canlının artık tamamen sana ait olduğunu bilmek, onun bütün sorumluluğunu almak.
Evet aslında o kadar bakım vermesi zor olmasa da yani mamasının suyunu koyacaksın, tazeleyeceksin.
zamanı gelince aşılarını yaptıracaksın, tuvaletini temizleyeceksin.
Bu kadar danibaret olsa da bu verdiğin bütün emekler içerisinde
onu sevdiğini, onu önceliklendirdiğini farkında bile olmadan aslında
otomatik bir şekilde ne yaparak bu farkı gösterebilir mi?
Bir tarafın sanki sürekli bunun matematiğini yapıyor.
Ona göre mama seçmek, onun en iyi tuvalete sıçsın, en iyi kuma sıçsın istiyorsun mesela.
Ödül mamalarının içeriğine bakarken buluyordum kendimi.
İtalya'dan ne getirirsin?
Aperol getirirsin, limoncello getirirsin
Yok ben keşkeye özel mamalar getireceğim
Oyuncaklar getireceğim
Aynısı Türkiye'de yok mu var?
Ama hayatımın o kadar içindesin ki
Bak sana da İtalya'dan bir şey getiriyorum
Sen de oradayken aklımdaydın
Demek isteyen bir tarafım vardı hep
Ve ne kadar zaman geçerse geçsin
Aydın'daki o evin kapısını açtığımda
Önce bir her yerimi koklayıp
Sonra ben salona geçer geçmez
Kucağıma oturmasındaki o bana
sanki kendi dilinde kızım seni tabii ki de unutmadım manyak mısın diyen o kendi aramızdaki lisanı hayatım boyunca hiç unutmayacağım.
Hani bazı diller vardır çok pratik etmediğinizde unutursunuz.
Ben mesela geçen İtalya'ya gittiğimde çok basit bir şey bile ısmarlamayı unutmuştum.
Her zaman takıldığımız meydanın adını unutmuştum mesela.
Ama bir ömür daha geçse herhalde keşkekle aramdaki o belki de hiç söze dökülmemiş lisanı unutmam mümkün değil.
Keşkek benim isim olarak yani en sevdiğim yemeklerden biri.
Birçok bölgeye özgü ama ben her zaman Aydın'a özgü olduğunu savunuyorum.
Aydın'dakinin en iyi versiyonu olduğunu savunuyorum.
Benim en sevdiğim yemek ve böyle biz onun üzerine bir yağ gezdiririz.
Tabi onunla da böyle karıştırınca o bulamacı böyle turuncu bir renk olur.
Toz biberden böyle o renk bütün yemeğe yayılır.
Keşkek de adını buradan alıyordu.
Ve bir anda en sevdiğim yemeğin ismini ona vermişken
şimdi keşkek deyince sadece benim değil hayatımdaki insanların aklına da benim o minik yaratık geliyor.
Ve gelecek.
Hayatımda çok fazla unique, biricik insan tanıdım.
Onlardan biri olmaya çalışıyorum.
Ve biricik olmak, insanlar tarafından sevilmek, sayılmak, hatırlanmak için o kadar fazla bilinçli olarak da yaptığımız şey var ki aslında.
Yani bilinçsizce yaptığımız, belki çok farkında olmadan gösterdiğimiz küçük hareketler de sevilmemiz, hatırlanmamız için bir sürü neden sunarken insanlar hep de bilinçli olarak yaptığımız şeyler var.
Mesela doğum günlerinde insanları aramak, özel günleri kutlamak, bir çiçek almak, ne bileyim bir plan yaptıysan ona sadık kalmak, bir sır verildiyse sana onu kimseyle paylaşmamak gibi gibi.
Bir de böyle aktif bir şekilde yaptığımız, sevilmek, sayılmak, önemsenmek için aslında bir nevi bir giriş biletimiz olan şeyler var.
O hayvan hiçbir şey yapmadı mesela.
Benim onu sevebilmem, onu hatırlayabilmem, benim için unutulmaz bir şey haline gelebilmek için bilinçli hiçbir çaba sarf etmediğini biliyorum.
Çabasız da böylesine sevilebilmek, çabasız da böylesine büyük bir yer edinebilmek konusunda benim keşkekten öğreneceğim, öğrendiğim çok şey var.
O artık yok ama benim sadece onu düşündüğümde bile ondan hala öğrendiğim çok şey var.
Sanıyorum bir 3 yaz evvel, İtalya'dan geldiğim ilk yaz olsa gerek.
Keşke'nin böyle gözünde bir puslu fark etmiştim.
Pusluydu gözleri.
Bunun için böyle uzun süre damlalar, kremlerle evde kendimiz doktorun verdiği bir tedaviyi uygulamaya çalıştık.
Uzun bir süre sonra tekrar geldiğimde keşke'nin çok zayıfladığını, bir şeylerin çok yoluna gitmediğini fark ettim.
Ama tabii uzun bir süre görmediğinizde ve bir anda o farkı gördüğünüzde daha net fark ediyorsunuz bir şeyleri.
Evde her zamanki gibi yemesi içmesi annelerin gösterdiği o mükemmel bakım devam etse de bir şeylerin yolunda gitmediğini o küçük nüansları anlamam işten bile değildi ve miskeşkeğin karaciğerinde geri dönülemez bir hastalık olduğunu karaciğer yetmezliği olduğunu öğrendik.
Bu yine hayatımızın galiba en zorlu bir yılına bir 8 ayına 9 ayına tekabül eden bir süreydi.
Çünkü benim İtalya'ya dönmem gerekiyor ama her anım keşke'yi düşünmekle geçiyor.
Her ayrılışım ona acaba bu son veda edişim mi yoksa sadece görüşürüz mü diyorum gibi bir korkutucu bir soruyu doğuruyor kafamda.
Diğer yandan annemin nasıl bir tepki vereceğini, böyle bir kayıpla, nasıl bir ağırlıkla, nasıl bir acıyla mücadele edeceğimden ziyade annemi nasıl telkin edeceğimi daha o zamanlardan düşünmeye başlamıştım.
Belki de Türkiye'ye temelli dönmek istememin, erken dönmek istememin sebeplerinden biri de buydu.
Sevdiğim her şeyle daha fazla zaman geçirme arzusu.
Böyle valizimin bir tanesi sadece keşkeğin özel hastalığından kaynaklı yemesi gereken maması, alması gereken ilaçlarıyla doluydu.
Annem onu galiba bir 6 ay belki daha bile fazla her gün veterinere götürdü.
Her gün burnundan maması veriliyor, suyu veriliyor çünkü hastalığından kaynaklı iştahı yok, susamıyor ve giderek kilo kaybediyor.
Her gün saatlerce klinikte serum veriliyor, eve geldiğinde çok yorgun.
onun böyle gözümüzün önünde eridiğini görmek galiba hayatımın en zorlu şeylerinden bir tanesiydi.
Ama keşkek toparladı.
Keşkek hepimizi şok etti ve toparladı.
Bence hepimiz çok şaşırdık.
Veterinerleri, ben, annem, abim, çevremizde bu sürece şahit olan herkes ama çaktırmadık.
Sanki böyle nasıl iyileşti ya desek bir anda böyle bir domino taşını devireceğiz ve her şey mahvolacakmış gibi
Ve biz böyle hiç o tarafa bakmamaya başladık.
Ben artık onun bu tedavi sürecindeki yıpranışını gördükçe, annemin ayrı yıpranışını gördükçe tedaviyi sonlandırmaya karar vermiştim.
Ne olacaksa yanımızda olsun diye.
Bir süre daha kaldıktan sonra sanki her kaldığım artı bir gün acaba bugün mü ölecek sorusunu beraberinde getiriyormuş gibi hissedince de ben yapamayacağım, ben bu ağırlığı kaldıramayacağım diye İstanbul'a döndüm ve keşkek toparladı.
Bir gün bir anda su içmeye başladı.
Bir gün bir anda iştahla bir şeyler yemeye başladı.
O ara veterinerin ne yiyorsa ondan verin.
Canı ne istiyorsa ondan verin demişti.
Sanki son günleriymiş gibi.
Keşkek bir anda daha farklı şeyler yemeye,
yine her sağlıklı kedi gibi bizim yediğimiz her şeye sulanmaya başladı.
Onun toparlaması sayesinde biz annemle o yaz bir tatil yapabildik.
Aklımız onda kalmadan onu abime emanet ederek.
Hatta öyle ki sonra birlikte Balıkesir'de bir tatil yaptık.
Ayvalık'taki tatilimize bizimle geldi.
İlk kez evden çıktı.
Başka bir şehre geldi.
İlk gelişi İzmir'den Aydın'aydı.
Sonra bir kere daha dışarı çıkıp başka bir Ege şehrine bizimle tatile geldi.
Hatta böyle bir kere bir anda bahçeye kaçtı falan.
Annemle onu böyle kovalayıp yakaladık.
Altımıza sıçmıştık hatırlıyorum bir şey olsa ne yapardık diye.
Ama yine de içimde bir şey diğer bütün sağlıklı kediler gibi kaçmak isteyecek kadar kendinde olduğunu o kadar sevinmişti ki
Oley be benim de kedim iyi işte benim de kedim onlarınki gibi.
Hasta değil.
Bize böyle bir yaz tatili hediye etti yani.
Ben iyiyim lütfen siz takılın yani.
Tepemde üşüşüp durmayın diyen bir tarafı vardı.
Annemle kurdukları bağ şahit olmaksa bambaşka bir şeydi.
Mesela annem de abim de çok böyle hayvanlara dokunabilen, temas edebilen insanlar değildi ikisi de.
Bütün bu korkuları keşkekle yendiler.
Hatta öyle ki abim şimdi bir kedi sahiplendi bile.
Öyle bir sevgi işte.
Hani içinde o kadar büyüyor ki.
Sen yoksun diye ben bu sevgiyi başka bir şeye akıtamayacak mıyım şimdi?
Her şeyi ve herkesi seveceğim o zaman.
Dedirten türden bir sevgi.
Ama yine de kaynağı o.
Ve hiçbir şeyi onun gibi sevmiyorsun tabii ki.
gerçekten her gittiğimde
aydına her döndüğümde keşke
beni anımsadığını bana gösterse de
biz yine ben geldiğim gibi benimle
uyumaya başlasa da ona bir mama
verdiğimde bile annemden izin isteyen
annemle konuşan annemin
ayağının dibine gelip canı ne istiyorsa
yaptıran balkon kapısını açtıran
tuvaletini temizleten
mamasını yiyeceğinde annem başında
durmasını istiyorsa annemi ayağına
kadar getirten çok böyle biricik
ikisinin arasında bambaşka
bir bağ vardı yani onun da küçücük
kalbinde bana ayrı,
abime ayrı, anneme ayrı
bir sürü böyle oda vardı.
Abimle çocuk gibi eğlenirlerdi mesela.
Benim daha böyle hayatımın akışına
eşlik ederdi. Annemle de baya baya
sanki oturup konuşurlardı.
Birlikte yaşarlardı.
Ve bu söyleyeceğim kulağa çok dramatik
gelebilir. Ama Keşkek'le
kurduğum bağ biraz da
şöyleydi ki Keşkek babamın
terk ettiği ikinci çocuktu.
Babam beni direkt
O bütün yaygara ve tartışmaların içerisinde evlatlıktan reddetmişti.
Bu tabii sözel bir şey.
Doğrudan yapılan bir şey olmuyor.
Devletimiz sağ olsun ama sözel bir şekilde beni evlatlıktan reddetmişti.
Ve hakikaten hayatlarımızdan çıktıktan sonra, anne ve babam ayrıldıktan sonra bir daha hiçbir zaman benimle iletişime geçmedi.
Abimle ara ara konuştular.
Belki de hala iletişimdeler ama ben o dönemden sonra 2,5 yıldan fazla oluyor sanırsam bir daha hiç görmedim babamı.
Ve babamın o evden çıkışıyla birlikte bir daha hiç arayıp sormadığı, hiç merak etmediği bir diğer çocuk, evin diğer üyesi Keşkek'ti.
Babanızla annenizle ilişkiniz nasıl olursa olsun benim iyi değildi.
O kadar önemli bir yere koyduğum bir yerde değildi.
Yani maalesef gidişatı bu olmuştu babamla ilişkimin ve haliyle seni evlatlıktan reddediyorum lafı ne kadar ağır olursa olsun bana o kadar koymamıştı.
Ama yine de tabii ki de bir ağırlığı vardı.
O kadar iyi bir ilişkiniz olmasa da günün sonunda olur da bir gün arkanızı yaslamak isterseniz sırtınızı koyabileceğiniz bir baba figürünün olmadığını bilmek hakikaten insana biraz ağır geliyor.
Hele bu duyguda yalnız olmak, hele bir kardeşiniz daha varken terk edilen sadece sizmişsiniz gibi hissetmek gerçekten çok zor ve sanki Keşkek beni burada bile yalnız bırakmadı.
Çünkü o babamın çıkıp gittikten sonra bir daha sormadığı bir diğer çocuktu.
O yüzden biraz üzülürdüm de Keşkek'e.
Ya insan şu canlıyı bir arayıp sormaz mı falan diye ama belki de onun üzerinden kendi ihtiyaç duyduğum merakı arayıp sorulmayı sitem ederdim bilmiyorum.
Ama beni öylesi zor, öylesi bir çocuğun kaldırmakta, çocuk dediğimde tamam 28 yaşındayız da ben hep birilerinin çocuğu olacağım ya.
Beni orada bile yalnız bırakmayışı onunla ilgili çok şey söylüyor.
Maalesef zaten başından beri bir gün bugünün geleceğini bilmekle birlikte bir de karaciğer yetmezliğinden sonra her ne kadar toparlasa da bu değerleri vücudu tolere edebilmiş olsa da bir yerden sonra bunun artık böbreğe sıçrayacak olması işten bile değildi.
Bunu biliyorduk, bunun bilgisini veteriner de bize vermişti.
Ama biz olabildiğince cings etmeden, o günü hiç düşünmeden hayatlarımızı yaşamaya devam ediyorduk.
Fakat ben böyle bir Mart ayından itibaren biraz biraz bir ağlamaya, biraz biraz içimde garip bir yaz kapısının açılmaya başladığını hissetmeye başlamıştım.
Ve Nisan ayında annemle biz hemen hemen her gün böyle birden fazla kez herhalde telefonda, FaceTime'da konuşuruz.
Konuşmasak bile keşkeğin bana bir 5-10 tane fotoğrafı gelir her gün en az
Her zamankinden daha yorgun, daha halsiz
Tüylerini yalamayı bırakmış bir keşkek görünce
Bir anda kalkıp aydına gittim
Daha böyle keşkeğin dövmesini yaptıralı 10 gün falan olmuştu
Kolumda dövmesi var
Dövmesini gösterdim ona
Ama daha kapıdan içeri girer girmez ağlamaya başladım zaten
Anladım bir şeylerin yolunda olmadığını
Ne kadar uzun süredir görmediğinizin ya da uzun zaman geçirdiğiniz için birlikte
ilk zamanları hatırlayamamanızın
falan hiçbir önemi yok. Onu halsiz
ya da hasta gördüğünüzde
anlıyorsunuz. Çünkü insan kolu bacağı
ağrıdığında anlamaz mı? O benim
artık bir parçam olmuştu yani.
Sonra veterinere götürdüm. Bunları
niye anlatıyorum bilmiyorum.
Hatırlamak istiyorum galiba. Belki de günah
çıkartıyorum. Belki de ama
ben her şeyi doğru yapmışım değil mi?
Hani ben her şeyi
doğru yapmışım değil mi? Yani başka
bir şey yapabilir miydik? Acaba
karaciğer yetmezliği bile
genetik miydi? Bize gelmeden önce
sokakta bir darbe mi almıştı?
Yoksa bizim farkında olmadığınız
bir anda bir çiçeği mi ısırdı?
Evde bir şey mi yedi? Bu soruyu
hiçbir zaman bilemeyeceğim ve maalesef
hep soracağım kendime.
Veterinere götürdüm. Bazı testler yapıldı.
Zaten şüphelendiğimiz gibi
biraz biraz böbreğinde
bir yorulma başlamıştı.
Biraz takviye verelim. O kadar da kötü değil
durum. Bir ultrasonla bakalım derken
birkaç gün içerisinde
keşke kalsizleşmeye, daha az
kıpırdamaya, daha az yemeye
başladı maalesef. Tabi burada da
ben onu veterinere götürdüğüm için mi böyle
oldu? Ben streslendirdiğim için mi
böyle oldu? Ama götürmesem
bir anda onu böyle cansız
bir şekilde bulsam kahrolurum.
Ama götürdüm doğru olanı mı yaptım
soruları hep kafamın içinde dönüyor
tabi. Hani biri bana dese ki
sen bir gün saçlarını düzleştirmiştin
o yüzden keşke bir şey oldu.
Hani bu kadar alakasız
bir bağlantısız bir nedene bile
ihtiyaç duyacağım kadar
bir cevap arıyorum hala.
Ama yine de elinden geleni
yapmış olduğunu bilmenin
çünkü başka bir seçeneği
hiç düşünmemenin verdiği
bir vicdani rahatlık da var tabii ki.
Bir sürü ilaç tedaviye
yanıt verir. Şöyle olur, böyle olur.
Bütün bu silsilenin arasında
ben 29 Nisan'da
İstanbul'a döndüm.
Ne yalan söyleyeyim biraz da dönmek istedim.
Biraz da bütün bu süreci artık kaldıramıyordu bünyem.
İyileşecek ya iyileşecek.
Annem ona zaten çok iyi bakıyor dedim.
Onunla vedalaştım ve yeri döndüm.
O da ertesi gün evimize daha ilk geldiği günden itibaren kendine seçtiği
annemin o her zaman oturduğu tekli koltuğunun karşısındaki diğer berjerde
daha ona ilk aldığımız o pembe minderinin üstünde yanında abim ve annem varken son nefesini verdi.
Annemler biraz zorlandığını fark eder fark etmez veterinere indirmişler.
Çok şükür ki veteriner evimize çok yakın.
Ben seansdan çıktım.
Annemin müsait olunca beni ara mesajı zaten çok yeterli ve çok sesli bir mesajdı benim için yeterince.
Biz telefonda konuşurken hala kısmen hayattaydı ama sonra maalesef o başının sağ olsun'u ben de duydum uzaktan.
Ve ne yalan söyleyeyim rahatladım.
Bir gündüz vakti yanında annem ve abim varken böyle klinikte tedavi olarak ya da yalnız başına değil de aslında evde annemin abimin kucağında çok da acı çekmeden umuyorum ki.
Daha dün ben yanındaydım onun böylelikle gitti.
Oh artık artık her çalan telefona keşke bir şey mi oldu diye koşmama gerek kalmayacak.
Artık annem telefonunu iki dakika açmazsa paniklememe gerek yok.
Artık gitti.
Başta bir rahatladım hakikaten.
Ama sonra şey gibiydi.
Tamam keşke öldün artık yani.
Bu bütün yaygınlığı kapatıp şimdi eve dönebilir miyiz?
Hadi şimdi kaldığın yerden koridorda dolaşmaya.
Annemin yanında sepette yatmaya.
Balkon kapısının önünde balkonu açmamız için miyavlamaya devam eder misin?
Tamam hadi öldün artık.
Hadi devam edelim gibi.
Çünkü ben sonrasında ne yapılacağını bilmiyordum ki.
Bu kadar çok sevdiğim hayatımızın, rutinlerimizin bir parçası haline gelmiş.
Benim için yıllardır uzakta olsam da her gün gelen bir fotoğrafla benim günümün olmazsa olmazı haline gelmiş bir şeyin, bir canlının.
Artık o günden sonra orada olmayacağı fikri ve gerçeğiyle ne yapılır bilmiyordum ki.
İstanbul'a döndüğümü galiba bir tek o an sevindim.
Çünkü bahıra bahıra ağladım.
Kendi yasımı yaşadım.
Çünkü biliyordum ki aydın da olsam güçlü durmam gerek, annemin yanında durmam gerek bilincine kapılacaktım ama hiç güçlü değildim ne yalan söyleyeyim.
Yapamazdım da istesem.
Biraz olsun çocukluğumu ve yerimi bilme şansım oldu.
Ve böyle kendi acımı yaşayabildim.
Yalnız olmak zordu tabii ki.
Arkadaşlarım destek oldular.
Olmayanları sildim.
Belki haberleri bile yok.
Ama günlerce ağladım.
Gerçekliğine inanamadım.
Bazen ağlamıyordum.
Ama bugünü iyi kapattı topladım diyordum.
Uykumdan uyanıyordum ağlamak için.
Arada sanki böyle toplumun sesi kulağıma sadece bir hayvan diye fısıldıyordu.
Onunla kavga ediyordum.
Bazı arkadaşlarım mesela hayal kırıklığını uğrattı beni.
Hiç arayıp sormadan ya da sadece aa üzüldüm diyerek.
Böyle onları omuzlarından tutup sarsmak istedim.
Benim kedim öldü ya.
Benim kedim öldü.
Sen ne diyorsun ya?
Sen nasıl bana yazmazsın?
Nasıl yanımda olmazsın diye sarsmak istedim.
Marmaray'dayım mesela.
Boş koltuğa oturmuşum ama biliyorum yani birkaç tane yaşlı ayakta ve muhtemelen beni yargılıyorlar.
Siz benim ne yaşadığımı biliyor musunuz?
Keşke ben de yaşlı olsaydım da böyle bir şey yaşamasaydım falan diye tartaklamak istedim onları.
Sokaktaki insanları durdurmak istedim.
Bu acıyla ne yapılacağını bilen var mı?
Keşke'nin fotoğraflarını paylaştığım Instagram'ımda çok fazla insanın herhalde önüne düştüğü, tanımadığım bir sürü insan yorum falan yapıyordu.
Bazı insanlar, aa niye öldü?
Gençmiş falan filan yazınca.
Ya siz ne haddini bilmez insanlarsınız ya falan.
Bu böyle mi yazılır ya?
Siz hiç bir insan değilsiniz falan yazasım.
Yani tek yaptığım yorumları silmek oldu.
Böyle bağırmak istedim.
İnsanlara bunun da bir insanı kaybetmekten, bir aile üyesini, bir sevdiğini, anneni, babanı, hayatının aşkını, en yakın arkadaşını her neyse kaybetmekten hiçbir farkı olmadığını anlatmak istedim.
Sonra dedim ki ne anlatıyorsun ki?
Kalbini böyle bir sevgiye açmamış ve bunu hiç tatmamış birisine sen ne anlatıyorsun ki?
İşte böyle bir sevgiydi bu.
Böyle bir sevgi hala var ve hep olacak.
Keşke giderken bile bana nasıl yas tutulacağını öğretti.
Öyle bir yer kaplıyor ki hala hayatımda.
Onun gidişine saygı duruşunda durmayan arkadaşlarımı kaç senelik ya da ne kadar değerli olursa olsun silmeme neden olacak kadar bana bir turlu sol kağıdı verdi.
Sanki böyle giderken elime bir liste sıkıştırdı.
Siktir et bunları da.
Bu da sana son kıyam olsun.
Evet evde bir kedimin olması çok güzel bir şey.
Onu sevmek, onu öpmek.
Ama ona her baktığımda onun keşkekten ne kadar farklı olduğunu görmek de.
Hem çok zor hem çok güzel.
Çünkü şey diyorsun.
Evet haklıymışım yani.
Onun yerine hiçbir şey doldurmayacak.
Oley.
Yani ona özgü bir boşluğun kalması bile hayatımda öyle güzel ki.
Bu gerçekten benim yaşadığım en büyük acılardan bir tanesi.
Belki de şimdiye kadar en büyük.
Ama onu o kadar seviyorum ki bin kere dünyaya gelsem bin kere de onu sahiplenirdim.
Ne kadar acıtacağını bilsem de.
Kim bu sümüğümü çeke çeke, ağlaya ağlaya çektiğim bu bölümü dinler hiç umurumda değil biliyor musunuz?
Hayatımın bir yerinde böylesine yer kaplayan bir canlının burada konuşulmayı her şeyden merkezden çok hak ettiğini düşünerek bunu keşke ki çıkkaydı diyorum
Yani benim gibi inançsız birini bile bir gün seninle kırlarda koşup oynarız'a inandırdın ya sana helal olsun
Bir kere ne hissettiğini bilmek bir kere duymak çok isterdim ama hep kendi dilinde bunu bize gösterdin
gösterdin. Bazen ben ağladığım
zaman kucağıma gelerek. Bazen
ben böyle ağrıyla kıvranırken
karnıma masaj yaparak.
Balkonda biz böyle
sohbet ederken sanki ben siz ne
yapıyorsunuz der gibi hemen
yanı başımızda biterek en kendine
has şahsına münasır
şekillerde sen de bizi sevdiğini
bize gösterdin. Beş kiloydun
giderken. Ama beşi de
kalbinmiş yani. Bizi öyle
de sevdin yani. Çok
Erken oldu da hiç önemi yok biliyor musun?
Hiç önemi yok.
İyi ki hayatımızdan böyle gelip geçtin.
Hani gökyüzüne baktığınızda uçak çoktan geçmiştir ama arkasında böyle bir iz bırakır ya.
Nereden geldi ve şimdi nereye gidiyor bilmiyorum ama keşke benim hayatımın her yerinde öyle izi var.
Onu çok seviyorum.
Seni çok seviyorum.
Sarı çocuk.
Bana bu hayatta böyle bir sevginin varlığını öğrettin.
Başta seni sahiplendiğimizde anne bendim.
Sonra annem dedi hayır o benim çocuğum sen onun ablasısın.
Sonra bana ablalığı öğrettin ki çok isterdim hep benden küçük bir kardeşim olmasını.
Şimdi senden öğrendiğim sabır ve sevgiyle kaç tane kediyi kurtardığımı tahmin bile edemezsin.
Bu yasla bu üzüntüyle nasıl başa çıkılır bilmiyorum ama çok da bilmek istemiyorum galiba.
Çünkü yaz bile olsa günün sonunda dökülen bir gözyaşıysa bile kedime ait, ona özgü ve onun için bir şeyleri dışarıya akıtabilmekten dolayı mutluyum.
İlk gün sadece Zeki'nin yanıma gelmesine izin verdim.
O böyle konularda ne söyleyeceğini hiç bilmez ve hiç bilmeyişiyle de genelde en doğru şeyi söyler her zaman.
Bana bakıp şey demişti.
Yine de bu kadar acı vermesine rağmen bir insanla bir hayvan arasında böyle bir bağın kurulabilmesi çok umut verici değil mi?
Gerçekten öyle biliyor musunuz?
Yani ben sadece keşkekle aramdaki bu sevgiden dolayı bile bu hayatta her şeyin çok güzel olacağına,
bir gün en güzel sevgilerle bir şekilde karşılaşacağımıza nasıl inanmayayım?
Nasıl umutlu olmayayım mesela?
İşte böyle.
Bir süredir sessiz olmamın sebebi buydu çünkü içimde çok gürültülü bir şeyler oluyordu.
Hala da olmaya devam ediyor.
Anlayışınız için teşekkür ederim.
Beni dinlediyseniz bunun için de teşekkür ederim.
Benim artık yavaş yavaş bir sümkürme vaktim geliyor.
Biliyorum tekrardan aydına gittiğimde belki de en zorlandığım şeylerden bir tanesi olacak.
Kapıyı açtığımda onu koridorda görmemek, ayaklarımın altında dolanmaması.
Geçen gün annemin mutfaktan attığı bir fotoğrafta keşke su şelalesinin fişini çektiğini fark ettim.
Yani o kadar uzun süredir çalışıyordu ki o.
Rır rır rır diye bir sesle.
O sessizlik ne kadar ağır gelecek bilmiyorum.
Annemin yatak odasındaki emebeyim banyosunda dururdu tuvaleti.
Bazen öyle bir sıçardı ki yani keşke yuh falan derdik.
Şimdi evin her zaman çok temiz kokacak olması burnumun direğini sızlatmayacak mı bilmiyorum.
Hiç dördümüz düzgün bir fotoğraf çekilmedik.
Galerime bakıyorum.
2000 tane fotoğraf.
5,5-6 yılı 2000 fotoğrafa sığdırmışım.
Daha güzel çekemez miydim diye bazen bunda bile kızıyorum kendime.
Ama sonra gözlerimi kapattığımda yine onun küçük suratını, kısık gözlerini, kendisine göre çok tiz olan sesini hala hatırlıyorum.
Böyle kullandığı ilaçlardan dolayı biraz hasta kokan tüylerini hatırlıyorum.
Ve onu çok seviyorum.
Keşkek benim hayatımı kurtardı.
En depresif zamanlarımda yanımdaydı.
Biz de onun hayatının son zamanında, son gününde yanında olabildiğimiz için çok şanslıyız bence.
Öyle.
Bu dünyadan bir keşkek geçti.
Sizin de onu tanımanızı çok isterdim.
Bu bölüm benden bütün patili çocuğunu kaybedenlere gelsin.
Çok zor.
İnsanlar anlamıyor.
İnsanlar acınızı indirgiyor.
Azımsıyor.
Hiç kulak asmayın.
Bazı insanların anlamaması bile bunun ne kadar başka bir sevgi olduğunu sadece başka bir göstergesi.
İşte böyle.
İyi ki doğdun, iyi ki geldin ve kendi zamanında gittin keşkek.
Seni çok seviyoruz.
Gittiği yerde umutsuzluğa alışma ve yatağa küs girme.
Umarım bir gün seni de yine bir yerlerde karşılaşırız.
Umarım bir gün benimle zamanım geldiğinde sizi uzun bir süredir bekleyen birisi var derler
ve sen bütün ağırkanlılığında
koridorun ucundan bana doğru gelirsin.
Seni çok seviyorum.
Hoşçakal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
