
bazı sabahlar, hiçbir şey yapmamanın verdiği vicdan azabıyla hiçbir şey yapmazsınız ya hani, işte o sabahlardan biriydi. kafamdaki tüm düşünceleri, tüm soruları ve verdiğim otomatik mücadeleleri konuştum bu kez.
hiwellpsikoloji'de kullanabileceğiniz "senokiz10" kodu yıl sonuna kadar sizi bekliyor. hepimizin mücadelesinde, küçük molalara ihtiyacı var. o molayı vermenin tam zamanı. detaylar için @senokizdegilmisin'i ziyaret edebilirsiniz.
Transkript
Her ne kadar aslında bugün anlatmak istediğim şey şu an söyleyeceğim şeyin tam tersi olsa da
mesela bu bölümümün en iyi bölümüm falan olacağını düşünüyorum.
Halbuki aslında tam da bir şeyin her zaman en iyisini mi yapmak zorundayım?
Ya da bir kere o en iyiye eriştim diye ondan sonraki şeylerin daha düşük bir mertebede olması onların kötü olduğu anlamına mı gelir?
Tam da bunu konuşmak istiyordum aslında.
Ama galiba gerçek bir şey konuşmak tam olarak böyle o düşüşleri ya da artık motive edici olmayan şeyleri de konuştuğum bir bölüm çok gerçek olur.
Ve gerçek olan da mutlu etsin ya da etmesin sonunda biraz da en iyidir belki de.
O yüzden nedense böyle kayda basar basmaz evet ya en iyi bölümüm olacak falan dedim.
Bakalım birlikte karar vereceğiz.
ama belki en iyi olmasa bile onu o an en iyisi olarak düşünmem.
Zaten paylaş butonuna basmama neden olan şey.
O yüzden belki de içime sinen bir 66 bölümün olması
onu 67 yapma gücünü bana veriyor.
Ama fark ettim ki Sen o kız değil misin??
Benim yaşadığım şeyleri, hayat deneyimlerimi oturup konuştuğum bir yer
ve kaynağını yaşamaktan alıyor.
İşte dışarı çıkmak, sosyalleşmek, ilişkilerde sıçıp batırmak falan gerektiriyor.
Bazen ortadan kayboluyorum.
Ama aslında podcast yapmıyor, podcast ara vermiş değil.
Podcast için bir şeyler topluyor oluyorum.
Ama o kadar fazla böyle tembellik ettiğim gün peş peşe yaşandı ki
belki de konuşmak istediğim şeyleri regüle edip,
karşıma alıp düzenleyebildiğim nadir anlardan birine yol açtı bu tembellik.
ve fark ettim ki sözlerim bazen kaynağını yaptıklarımdan değil, hiçbir şey yapmamaktan alıyor.
Bazen böyle sadece hiçbir şey yapmadan, şu an mesela güneşli bir havada pencerem açmışım,
içeriye soğuk hava doluyor ve ben yatağıma uzanmış sizinle konuşuyorum.
Ve günümün geri kalanına dair hiçbir planım yok.
Güne başladığım andan bu yana belki 3 saat geçti ama yaptığım hiçbir şey yok.
Ve tam da şu anda konuşmak istiyorum, tam da şu anı konuşmak istiyorum.
O yüzden aslında bunu kendime hatta not aldım aklıma geldiğinde.
Sözlerin bazen kaynağını yaptıklarımdan değil hiçbir şey yapmamaktan alıyor.
Böyle hiçbir şey yapmadığım günler yaşandığında hani bir tane çok kötü bir şarkı dinlersiniz.
Biri atmıştır bir linke tıklamışsınızdır.
O bir tane şarkı sizin Spotify haftalık keşfetinizi mahvetmeye yeter.
Bazen böyle bütün hafta belki koştursam da bir şeyler yapsam da bir günü kendime böyle reva görüp hak ettiğimi düşünüp ki bir günü hak etmek nedir zaten.
Yatağa uzanıp hiçbir şey yapmamayı nedense böyle haftanın geri kalanında yaptığımı üretken her şeyi çöpe atan o Spotify haftalık keşfetimi mahveden şarkıymışım ben gibi hissediyorum.
Bu kadar prodaktif olmak zorunda mıyım? Benim bu hayata böyle bir borcum mu var?
Ya da özellikle galiba duygularımdan, hislerimden falan konuşmak beni artık şöyle bir noktaya da itti biraz.
Ya insanların gerçekten benim olduğumu zannettiği kişiyle benim olduğum aynı kişi mi?
Ben sanıldığım insan mıyım gerçekten?
Burada konuşuyorum, ilişki dersleri veriyorum kendimce, deneyimlerimi paylaşıyorum ama bazen sadece isimler değişiyor.
Benim yaşadığım deneyim ya da o hissettiğim kalp kırıklığı sürekli tekrarlanıyor.
Sadece kalbi kıran öznenin ismi değişiyor.
Şimdi bu böyle olunca tamam insanlar belki beni işte ne kadar farkındalık sahibi, ne kadar güzel konuşuyor, ne kadar motive ediyor gibi düşünüyor.
Ama ben bazı sabahlar sadece kalkıp bir kahve sigarayla kahvaltı edip hiçbir şey yapmadan telefon scroll'luyorum.
Ya da bittiğini düşündüğüm, aştığımı düşündüğüm, hatta oradan aldığım feyzle birini aşmak üzerine dakikalarca konuştuğum bir insanı düşünürken buluyorum kendimi.
Ya da çok benzer paterndeki bir insana bir şans verirken.
Ya da zaten canımı sıkan birçok şey yapmış bir arkadaşıma, iyi tamam hadi neyse biraz arayı düzeltmek için bir şeyler yapalım demem gibi.
Bazen böyle çoktan sonucunu bildiğim falsolu şeyleri tekrar tekrar yaparken buluyorum kendimi.
Ve bu beni kendimle ilgili çok sorgulatmaya başladı.
Bir şeyin en iyisini yapmışımdır belki en iyi bölümüm var mesela benim kafamda.
Ama bazen böyle o en iyi yapmak ya da bir kere oraya ulaşmak yaklaşmak çok büyük bir sorumluluk yüklüyor omuzlarınıza.
Ve böyle o zaman şöyle bir dilenmeye düşüyorum.
Ben acaba bu başarıyı şans eserimi elde ettim ve acaba bir daha tekrarlanması için gösterdiğim bu çaba boşuna mı?
Yoksa zaten bu başarıyı elde eden ben olduğum için bu gücün kaynağı bende ve ben bir istediğim başka bir zamanda da benzer bir başarıyı, benzer bir en iyiyi yakalayabilir miyim?
İnsan gerçekten hayatta bir şeyleri başarmaya başladığında ve bunlar hayal olmaktan çıkınca nedense ödülü kendine değil de böyle şansa takdim ediyor.
Şanslı bir dönüme denk geldi.
İşte güzel şeyler üst üste oldu.
Hadi bu sefer ne zaman bunlar mahvolacak endişesi falan.
Nitekim bunun kadın olmakla da çok büyük bir ilgisi olduğunu düşünüyorum.
Kadınlar gününde böyle kadın olma mücadelesiyle ilgili zaten hepimizin çok içten bildiği, gördüğü, şahit olduğu ya da zaten mücadele verdiği bu savaş alanında diyeyim.
Nedense benim de ekstradan bir şeyler eklemem ya da aynı şeyleri tekrar etmem çok da faydalı olmayacakmış gibi hissettim.
Nitekim tabii ki faydalı olma borcu da yok ama ben böyle bugün kadın olma mücadelesine motive edici sözlerden ya da işte hak ettiklerimizden, zaten bizim olanlardan, gücümüzden falan çok da bahsetmek istemiyorum.
Yani çok gerçekçi bir noktadan söyleyeceğim.
Yaşadığım şeyleri anlatacağım bu bölüm.
Burada da tabii ki kadın mücadelesi, o güçlü pankartlar, mücadelenin gerçekçi olmayan tarafı kesinlikle demiyorum.
Ama ben bugün yataktan kalkmamanın ya da o gün tembellik yapmak istemenin bile bana kötü hissettirmesinin arkasında kadın olmanın ve içine doğduğum mücadelenin biraz da sebep olduğu bir şey.
Bunlardan bahsetmek istiyorum.
Kadın arkadaşlarım, kadın dinleyicilerim eminim ki bunu anlayacaklar.
Söylediğim şeyleri hissedecekler, anımsayacaklar.
erkek dinleyicilerim de
lütfen dinlemeye devam etsin bu noktadan sonra
çünkü ben bugün bir perspektif sunmak istiyorum
kendi penceremden bir şey söylemek istiyorum bugün
uyandım ve böyle bir bölüm kaydetmek
konuşmak istiyorum
ama nedense hiçbir şey yapmadan oturduğumda
düşüncelerim de böyle
o içimdeki ses, kafamdaki ses çok güzel konuşuyor
sonra mikrofonu takıyorum, kayda basıyorum
olmuyor
güzel başlamadığımı hissediyorum
Çok kompleks konuştuğumu düşünüyorum.
Bu aralar mesela en büyük problemim.
Belki gerçekten son dönemde 4-5 tane bölüm kaydettim kenarda duran.
Ama bir türlü bir şey içime sinmiyor.
Ve bundan böyle rahatsızlık duymaya başladım.
Hani artık öyle bir noktaya geldi ki tamam ben konuşmanın benim bir gücüm olduğunu, bir yeteneğim olduğunu düşünüyorum.
Bence hitabetim güzel okey ama artık böyle hani zaman zaman moda değiştiğinde işte minimalizm daha böyle ön plana çıkar.
ya da ne bileyim tekrardan böyle o süslü, cafcaflı, antikalarla bezeli evlerin de rağbet gördüğü bir dönem vardır falan.
Bazen konuşmak bile, işte bazen böyle kompleks, çok anlaşılmayan cümleler kurmak,
bazen de böyle kısa ve öz bir şekilde duyguları anlatmak gibi,
abi ben şimdi minimalist mi olacağım, maksimalist mi olacağım, baka kalıyorsun.
Ve bahsettiğimiz şey bir ev dekor etmek değil, senin kendini, duygularını, yaşadıklarını nasıl ifade edeceğine ilgili ya,
Bazen böyle işte o anlarda susup sadece kafamdaki sesi dinlemek istiyorum.
O bana konuşsun istiyorum.
Çünkü bazen konuşma fikri bile çok yorucu geliyor.
Bazen basit konuşmak bile çok yorucu geliyor.
Çünkü kafam o dönem sürekli her şeyi çok kompleks bir şekilde yorumlama egzersizi yapıyor oluyor.
Bugün böyle size bu yaşadığım zorlanmayı anlatmak istedim.
Konuşmaktan ne kadar bazen yorulduğumu ya da ya ben acaba kötü mü konuşmaya başladım ya?
Yani ben gücümü kayıp mı ediyorum korkusunun nasıl böyle bazı günler işte saatlerce bir bölüm kaydedip bir türlü içime sinmediği günlere yol açtığından konuşmak istiyorum.
Yatağa uzandım.
Hava güzel olduğu için camı açtım.
Ve böyle karşı apartman tam karşımda göz hizamda.
Bakıyorum böyle.
Kocaman camları var.
Boydan boya cam olan bir köşesi var duvarın.
Tam önüne kalorferi konumlandırmışlar.
Ve yani bir şeyi konumlandırmak ancak bu kadar yanlış olabilirdi gerçekten.
Şimdi sen bir kere o güzelim pencerenin önüne kaloriferi koyarak yaz aylarında bahar aylarında o pencerenin önünde o cam duvarın önünde oturup bir keyif yapmaktan kendini alıkoyuyorsun.
ikincisi ısıtıcıyı
camın önüne koyup
zaten sürekli eve
belki de en çok soğuk girecek yerin
önüne bu ısıtıcıyı koyarak resmen
böyle sıcak havayı absorbe etmesine
neden oluyorsun soğuğun
bu kadar yanlış konumlandırmak
insanın gerçekten bak şimdi bunlar
kışın daha fazla üşüyor
yazın da daha fazla terliyor
çünkü camın önüne çıkamayacak
böyle bir konumlandırma işte
insanın yaşadığı kendi evim
dediği yerde bile bazen
sıcak hissetmemesine ya da aşırı sıcaklamasına
neden olabiliyor.
Buradan nereye geliyorum?
Kendi hayatlarımızda bazen
bir şeyi yararlı olacak aksine
yani hani bize yarar sağlaması
için oraya koyduğumuz bir şeyi öyle
yanlış konumlandırıyoruz ki
yaşadığımız yeri bazen
kendi ellerimizle cehenneme çeviriyoruz.
Mesela şimdi ben bu örneği verdim.
Sizce bu kompleks bir örnek mi oldu?
Yoksa basitçe mi anlattım?
İnanın bilmiyorum ve artık bu durum da canımı sıkmaya başladı. Ben söylediklerimden ne zaman tam olarak emin olacağım? Mesela ne kadar daha fazla kendimi bulacağım ben bana söyler misiniz? Ne kadar daha fazla kendimi bulmam gerekiyor ve zaten kendimi birden fazla kez bulmam aslında birden fazla kez kaybolduğum anlamına gelmiyor mu?
Böyle sorularla uyandım ve bunlarla aslında mikrofonun karşısına geçtim.
Bütün bunların arka planında kadın olmanın yattığını düşünüyorum.
Günlük yaşantınıza bir bakın.
Artık alışkanlık haline gelmiş, o elinize yapışmış, hatta yaptığınızdan bir haber olduğunuz bazı eylemleri konuşalım, gelin.
Mesela benim o gün ne giymek istediğime ben değil, dışarı kiminle çıkacağım, ne kadar uzağa gideceğim ve saat kaçta döneceğim karar veriyor.
Bazen evime girmemi sağlayacak olan o anahtarlar parmaklarımın arasında durup beni herhangi bir şeye karşı koruyacak bir silah konumuna geliyor.
Bazen telefonum yolda yürürken bir şeyler izlemek ya da müziği değiştirmek için değil, müziğin sesini iyice kısıp arkamdan biri geliyor muyduyabilmem için elimde oluyor.
Ve böyle hayatın içinden yapmak istediğim şeylerin her zaman arkasında bir kadın olma fektinin barınması bazen gerçekten çok yorucu.
Mesela neden ben bugün kendime öylesine yatmayı, hiçbir şey yapmamayı bir türlü hak gibi görmüyorum da en azından bir çamaşırları makineye atayım.
Ya en azından şu yerleri bir süpüreyim.
Hani hep bir en azı neden koymak zorundayım.
Çünkü tabii ki dediğim gibi burada factlerden değil ama bu artık herkesin aklına kazınmış ama bir türlü de kimsenin aksiyon almadığı factlerin hayatıma nasıl gölge düşürdüğünden bahsetmek istiyorum.
Aynı emeği, aynı eforu hatta zaman zaman fazlasını sarf edip hala da eşit bir kazanç sağlayamamak, evet kadın olmaktan geliyor.
Ama bu senin hayatını artık böyle kabul görmüş bir gerçek gibi etki etmeye başladığında,
işte o üniversite bittiğinde, o işe girip o az maaşa tamah etmek gerektiğini gördüğünde,
bunun artık senin içine işlediğini fark ediyorsun.
Ve hiçbir şey yapmak istemediğin günlerde bile en azından bir süpürge tutmak,
en azından bir evi havalandırmak, bir yemek yapmak, ne bileyim, markete gitmeyi falan,
en azından bunu yapmayı istiyorsun.
Çünkü biliyorsun ki senin o en azından bir şey yapmış halin o birinin hiçbir şey yapmadığı ana anca belki tekabül eder.
Sen hiçbir şey yapmama statüsüne erişmek için gün içinde birkaç tane teski tamamlamış olmak zorundasın.
Ben böyle hissettiğimi fark ettim.
Mesela burada cinsiyetlerden bağımsız hayat deneyimini paylaşarak belki bazılarınıza ışık tutuyorum.
Ama ben ne zaman verdiğim öğütlerden gerçekten hayatıma somut bir şekilde yansıyan sonuçlar görmeye başlayacağım.
Sizden ayrılık sebeplerinizi yazmanızı istediğimde fark ettiğim şey neydi biliyor musunuz?
Eğer bir kadınsanız birisinden nasıl ayrıldığınız ya da birisinin sizden nasıl ayrıldığı ve sizin bu ayrılıkla nasıl baş ettiğiniz bile sınıfsal gerçekten.
Çok ayrımcı.
Eğer kadınsanız ve ayrılan tarafsanız, partnerimi üzdüm mü, acaba onu incittim mi, kendim için verdiğim bu karar birini nasıl etkiledi, hep böyle karşı tarafı önceliklendiren, üzmemek için belki ayrılmayarak, ilişkiyi uzatarak iki tarafa da daha fazla acı çektiren, kendini istemediği bir pozisyonda sıklıkla bulan, bir yerden hep böyle ayrılık sebeplerinin yazıldığını gördüm.
ya da ayrılınan tarafsa buradaki kadın
o ayrılığın sebebi ne olursa olsun
sorunun kaynağını kendinde aradığı
acaba şöyle mi yaptım, acaba böyle mi yaptım
ya da bana böyle olduğumu söyledi ve ayrıldı
ya da ona yeterince iyi hissettirmediğimi söyledi ve ayrıldı gibi
hep böyle o sorunun kaynağını kendinde arayan bir tarafta olduğunu gördüm.
Bunu tabii ki genellemek ne kadar doğrudur bilmiyorum.
Amacım genelleme yapmak ve erkekler ayrılıklardan kötü etkilenmez gibi bir yerden asla söylemiyorum.
Sadece fark ettim ki kadının ayrılığı bile içerisinde bambaşka bir mücadele gerektiriyor.
Sadece duygularla, özlemle mücadele etmek değil.
Ben bundan ne kadar sorumluyum?
Ben daha iyisini yapabilir miydim?
Çünkü biliyoruz ki maalesef cinsiyetimizden kaynaklı bir başkasının vasatüstü yaptığı bir şey bazen biz en iyinin de iyisini yapsak bizi geçebilir bu yarışta.
mesela kadınlar gününü bir erkek kutladığında ya da kadınlar gününde erkeklerin de pankartını alıp o yürüyüşe katılıp ya da fikrini bizden yana beyan ettiğinde
feminizm herkes içindir dediğinde neden bu beni bu mücadelenin içinde olduğum kadınlardan duyduğum sözlerden daha fazla etkiliyor diye düşündüm.
Hani birini ikna ettiğimiz için mi ya da sanki bu bir maçta karşı tarafın en iyi futbolcusunu mu transfer ediyoruz kendi tarafımıza?
Ya da acaba bu beni kötü feminist mi yapar?
Benim bir erkekle bu mücadeleye katılmak istediğinde buna çok fazla sevinmem.
Beni kötü bir feminist mi yapar? Gerçekten düşünüyorum.
Ben feminist olmak için gelmişim dünyaya zaten. Bana sorulmamış bile.
Feminist olmak başlı başına zaten mücadele değilmiş gibi bir de iyi feminist kötü feminist olma dilenmesi yaşıyorum.
Sürekli böyle bir yargı mahkemesindeyim.
Gerçekten bazen bu hayatı kendime çok zulme çeviriyormuşum gibi hissediyorum.
Bazen aynı tarafta olduğumuz, aynı deneyimleri yaşadığımız insanların tesellisi, desteği
insanı böyle ya acaba biz hep bunları mı yaşayacağız gibi karamsar bir tarafa da itebiliyor.
Bazen böyle kadın arkadaşlarımla oturup kadınlık deneyimimizden bahsettiğimizde anlattığımız bazı şeyler hem o kadar travmatik hem de o kadar benzer ki
hem böyle bir şeyde yalnız olmadığına belki bir tık da olsa iyi hissediyorsun hem de bunu başkaları da deneyimlediği için umutsuzluğa düşüyorsun.
Çok kalabalık olduğumuza sevinecek miyim yoksa bu kadar insanın bundan muzdarip olduğuna üzülecek miyim?
O kadar basit ama o kadar da açıklaması zor bir soru ki bence. Cevaplaması gerçekten çok zor. O yüzden belki de hayatımızda biz sadece konuşalım ve bir şeyler dinlensin, duyulsun ya da bazen sessizliğim de geçerli sayılsın, kabul görsün.
Bugün şunları yaparsam kendimi işe yarar hissedeceğimden ziyade kendim için bir şey yapayım, o masanın başına, o koltuğun başına kendim için oturayım diyebilmek, bunu hissedebilmek için de belki terapiye gidiyoruz.
En azından ben bu yüzden gittiğimi düşünüyorum.
Çünkü dedim ya bazen bir kötü şarkı Spotify haftalık keşfinizi mahvedebiliyor.
İşte galiba benim o mahfı engelleyen şeyim de o haftalık terapi seanslarım.
Oraya oturduğumda ve konuşmaya başladığımda ya da bazen sadece susup düşündüğümde o hiç kimse için sadece kendim için kendi paramla harcadığım 45 dakika, bir saat neyse o bütün haftanın belki de acaba ben işe yarar bir şey yaptım mı sorularıyla mücadelesinde çok güçlü bir koz veriyor elinize.
Her birimiz tabii kendi içine bambaşka mücadeleler de veriyoruz.
İstemediğimiz bir işe gidiyoruz, istemediğimiz bir toplantıya giriyoruz.
Belki bazen sadece söz verdiğimiz için bir plana dahil olmak zorunda kalıyoruz.
Bazen istemeye istemeye yataktan kalkıyoruz, istemeye istemeye uyuyoruz.
Sırf çöpe gitmesin diye istemediğimiz bir yemeği yiyoruz.
ya da partnerimizle, arkadaşımızla, ailemizle yaşadığımız şeyler ya da bazen yaşayamadığımız şeyler kafamızın içinde dönüp duruyor.
Sadece o 24 saatte bile birden fazla kategoride, birden fazla mücadele veriyoruz.
Ve bu herkes için geçerli.
Bu mücadelede de tabii ki bunu kolaylaştıracak bazı şeyler istiyoruz yanımızda.
partner seçimlerimizle, arkadaşlıklarımızla, kendimizle geçirdiğimiz o ilişkide aslında bunu sağlamaya çalışıyoruz.
Bunu terapiyle yapıyoruz.
Ve belki bu noktada bana kalırsa herkes kendi içinde farklı farklı mücadeleler de verdiği için bazen böyle bunlar çarpışabiliyor.
Bazen o en ihtiyaç duyduğunuz ses o an konuşamayacak bir halde olabiliyor.
O yüzden belki de herkesin tam da bu sebepten terapiye gitmesi lazım.
Kendine ayırdığı o sürede biraz da kendiyle baş başa kalmayı öğrenmesi lazım belki de.
Baş başa kalmanın o kadar da korkutucu bir şey olmadığını ve belki de o mücadelelerin arasına koyduğun o küçük bir molanın sana o mücadelelere devam etme gücünü sağlayacağını kabul etmek lazım.
Konu buraya gelmişken de biliyorsunuz birkaç bölümdür aralarda Hayvel'den bahsediyorum.
Hayvel bir online danışmanlık uygulaması.
online olmasının en güzel tarafı size terapiyi ulaşılabilir kılması.
Eğer daha önce terapi almadıysanız ya da Hayver'le terapiyi deneyimlemediyseniz
15 dakikalık ücretsiz ön görüşmelerle kendinize uygun terapisi seçebilir ve terapi sürecinize başlayabilirsiniz.
Yıl sonuna kadar Senokız 10 kodunun geçerli olduğunu anımsatmak isterim.
Eğer mücadelenizde benim de biraz olsun etkim olacaksa
sanırım beni işe yarar mıyım mücadelemde baya bir ön sıralara atar.
Mücadeleniz ne olursa olsun, kadın olmak, erkek olmak, patriarkinin altında yaşayan insanlarız neticesinde,
cinsiyetimizin ne olduğu ne fark eder ki?
Hepimiz aslında bundan muzdaribiz.
O yüzden mücadeleniz ne olursa olsun, kendinize biraz dinlenmek, biraz dinlemek,
biraz kendi içinize dönmek için alan açmadıktan sonra,
bu mücadeleleri kazansak da nasıl tadını çıkartabileceğiz ki?
bir şeyi bu kadar kovaladıktan, bir şey için bu kadar fazla koşturduktan sonra
ne zaman soluklanacağız ki?
Ne zaman nefes nefese kalmadan o eriştiğimiz noktanın tadını çıkartacağız?
O yüzden kendinize vereceğiniz bu küçük molaların
kendi mücadelelerimize en fazla güç katan kaynak olduğunu düşünüyorum.
Yine bir kez söylüyorum ki terapi her şeydir galiba.
Bugün oturdum ve düşündüm.
Yani aslında uyandığımdan beri yaptığım bu düşünme eyleminin içerisinde
aklıma gelenlerden bir tanesiydi.
Daha fazlasını istemeyi bıraktığımız bir an yok mu?
Bir de böyle daha fazlasını
istemek şöyle de oluyor bazen.
Olduğunuz, daha önce bulunduğunuz
konumu kaybettiğiniz anlar oluyor.
Sahip olduğunuz mutluluğun,
hayat keyfinin bir anda böyle söndüğü,
bir anda kendinizi daha
dipte hissettiğiniz bir an geliyor.
O eski konumunuzu, o eski mutluluğunuzu
özlüyorsunuz. Bu da aslında
kendi içinde o an
bulunduğunuz konumdan daha iyisini istemek.
O yüzden belki de bunun hiç sonu olmayacakmış gibi geliyor bana.
Çünkü olduğum konumu bazen beğenmeyip daha iyisini istiyorum.
Bazen çok beğenip bunun daha fazlası çok iyidir diyorum.
Bazen geriye düşüyorum.
O zamanında yaşarken kıymetini bilmediğim anı hedeflemeye başlıyorum.
Ya ben böyle sürekli bir maratonu mu koşacağım?
Üstelik benimle birlikte yarışanların bacak boyu benden çok da uzunken.
Antremansız bir şekilde kısa bacaklarımla belki çıplak ayakla ben bu maratonu ne kadar koşacağım?
İnsanların sürekli bana ama bak sen de şuna sahipsin ama bak sen de yurt dışında yaşıyorsun ama bak sen de master yapıyorsun diye
bana sürekli şükretmem için hatırlattıkları şeylerin mücadelesini verdiğim için bazen onlara sayıp sövdüğüm için kendimi nankör hissetmekle geçiyor günlerim bazen.
Ya birilerinin belki de hayalini yaşıyorum ama neden takdir etmiyorum diye.
Çünkü bazen kendi hayalimi yaşamıyor oluyorum.
Kafamın içinde bir sürü düşünce uçuşurken buluyorum kendimi.
Uzun süredir mesaj atmadığım bir arkadaşımın sorumluluğu yükleniyor.
Ben ne zaman aşkı bulacağımı tabii ki sık sık düşünüyorum.
Birkaç gündür duş almamışım spora giderim diye ama baksan spora da gitmemişim.
Bıyıklarım çıkmış almam lazım, ojelerim soyulmuş.
Çarşafları değiştirmem lazım ama çok üşeniyorum, yıkadıklarım daha kurumamış.
Sadece yeri süpürmeye kadar gücüm var ama bu sefer toz almazsam bir anlamı kalmayacak.
Bir sürü düşünce.
ilkokulda bana hayatı burnumdan getiren, zehir eden kız şu an ne yapıyor mesela?
Bir sürü düşünce var kafamda.
Ve bu böyle bir önceki geceden ertesi gün ne giyeceğinizi hazırlayıp
bir sonraki gününüzü kolaylaştırmak gibi bir şey de değil.
Hani bazen geceden kombini yaparsınız.
Sabah da onu giyer çıkarsınız.
Bazen sabahki haliniz hiç beğenmez o kombini.
Bu sefer hem dün akşam zaman kaybettiğinize
hem de şimdi zaman harcayacak olmanıza böyle sinirlenirsiniz.
Nihayet böyle istediğiniz şeyi bulup dışarı çıkarsınız, kendinizi iyi hissedersiniz ya da bilmiyorum havaya çok uygun giyinmemişsinizdir, sıcaklarsınız, üşürsünüz falan.
Böyle kararlar belirliyor ya o günün aslında biraz da nasıl geçeceğini.
İnsan böyle tıpkı kombinini seçer gibi bazen sanki kafasında bugün neyi overthink edeceğini işte neyi düşüneceğini, bugün neye kafa yoracağını falan karar verirken buluyor kendini.
Hani başta dedim ya kadın olma mücadelesi bazen çok zor ve bunu sadece böyle haklarımızı savunmak değil de hayatın en küçük anlarında bile çok fazla görüyorum.
Bugün ben neyi düşüneceğim?
Ve ben buna karar verdiğimde benim o kadınlık deneyimin mutlaka kararımı etkiliyor oluyor.
Ve bir şeyleri kadın oluşumla yorumlayışım bir lanet mi bir lütuf mu?
Evet çok güzel bir şey ve dünyaya bir daha gelsem bir daha kadın olmak isterim ama
abi çok yoruluyorum falan diye bazen pes edesim geliyor.
Her pes etmek istediğimde de pes etmeyen insanlar sayesinde burada olduğumu düşünüyorum.
Bu sefer suçlu hissediyorum.
İşte bu sefer o biraz önce söylediğim kötü feminist miyim sorusuyla boğuşuyorum.
Eğer bazen bir erkeğin sevgisine nail olmazsam ve bir gün güzel bir ilişki yaşamazsam
acaba bu hayatta bir şeyi başarmamış mı olurum düşüncesinin
kendi ayaklarının üstünde durmaya çalışan kadınlara, kendime haksızlık olduğunu düşünüyorum.
Bu düşüncemi söylemekten çekiniyorum falan ama söyledim işte.
On binlerce insanın karşısında söylüyorum.
Bazen çok güzel bir aşk yaşayıp birinin yanında kendimi böyle prenses gibi hissetmek istiyorum.
Bazen kendi ayaklarımın üstünde hiç de durasım gelmiyor.
Ben kendi ayaklarımın üstünde zaten durabilmek ama keyfi bir şekilde ayaklarımın yerden kesilmesini istiyorum.
Kendim bir şeyleri tek başıma yapamadığım için değil.
O an yapmak istemediğim için.
Bazen şımarmak istiyorum.
Ama ne zamana savaş kıyafetlerimi üzerimden çıkartacağım da
istediğim gibi dans edeceğim, giyineceğim, eteklerini böyle sağa sola sallayacağım,
o güzel kostümümle kendimi kutlayacağım, dışarıya çıkacağım.
Bunu hiç bilmiyorum.
Acaba diyorum bu giydiğim savaş kostümü, bu zırh benim kendi etim kemiğim mi?
Sırf kadın olduğum için.
Sonra tabii dışarı çıkıyorsunuz.
Sizin gibi başka zırhlar görüyorsunuz.
O zırhların nasıl süslendiğini, nasıl kişiselleştirildiğini ve hala nasıl aynı amaca hizmet ettiğini, aynı tarafta olduğunu.
Umutlanıyorsun tabii ki de.
O yüzden sanırım bu bölümümü her ne kadar çok karmaşık bir şey anlattığımı düşünsem de aslında çok çok iyi anlayacağını hissettiğim kadınlara armağan ediyorum.
İyi ki varsınız.
Hayat hakikaten sessiz çekilmezdi.
Bütün kadınlar özgür olana kadar özgür değilim.
Ama sanırım konuşmak, sesimi kullanmak, bazen özgürlüğü, bazen de o ayağımdaki prangaları konuşmak hakikaten iyi hissettiriyor.
Bizim kimseye makul bir mücadele borcumuz yok.
Bizim kimseye makul sebepler sunmaya ihtiyacımız yok.
Kimseyi ne kadar yorulduğumuza, ne kadar zorlandığımıza, hayatın bize karşı ne kadar adaletsiz olduğuna inandırmak gibi bir sorumluluğumuz yok.
Ve bazen kendimi bu saydığım sahte sorumlulukları gerçekleştirirken buluyorum.
Birini ne kadar yorulduğumu ikna etmeye çalışırken, birine kadınlar gününün ne kadar anlamlı olduğunu anlatmaya çalışırken.
Kutlamalarım, heyecanlarım, mücadelelerim baltalanıyormuş gibi hissediyorum öyle anlarda.
O yüzden aslında tam içinden böyle bir şey yaparken ortasında ya ben çok yoruldum artık dediğim bir yerden seslenmek istedim size.
Ve biliyorum ki anlaşıldım. Çünkü bölüme başlarken hissettiğim bazı gerginlikler şu an beni terk etti.
Ve bu bir yerlerde duyulacak olmamın verdiği umuttan geliyor.
Umutsuzluğa alışmayın. Bölümü kapatmadan önce terapi sürecine başlamak isteyenler için Hayvel'de Sen O Kız 10 kodunun senenin sonuna kadar geçerli olduğunu hatırlatmak istiyorum.
Ücretsiz 15 dakikalık ön görüşmelerin sizi beklediğini ve uyumlandığınız terapisti bulana kadar bu ön görüşmeleri gerçekleştirebileceğinizi de unutmayın.
Detaylar için bölümün açıklamasına ya da senokızdiyimisin instagram hesabına göz atabilirsiniz.
Umutsuz da alışmayın, yatağa küs girmeyin.
Her ne kadar yarım saat serzenişte bulunmuş olsam da ben kadın olmayı hiçbir şeye değişmem galiba.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
