
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
"sen çok güçlüsün" tesellisinden sıkılanlar, ulan ben bu hayatta neden güçlü olmak zorundayım, savaşta mıyız diyenler için. sen o kız değil misin'in 74. bölümüne hoş geldiniz. gardınızı indirin. bu kez burada güçlü olmak zorunda değilsiniz.
Transkript
uzun zamandır sizinle şöyle baş başa konuşmamıştık.
Her ne kadar bölüm atmış olsam da yakın zamanda hem son bölümlerim konukluydu hem de Eylül'deki simay size sesleniyordu.
Her ne kadar Eylül'den Mayıs'a belki çok majör değişiklikler olmasa da en azından o anki duygu durumumu, neler hissettiğimi, belki de son birkaç ayın benim için nasıl geçtiğini bir türlü size güncel olarak anlatma şansım olmamıştı.
açıkçası konuşacak olmanın bana çok da iyi geleceğini biliyordum
çünkü hakikaten zor bir dönem geçirdim
hala da içindeyim aslında
sadece sanırım zorlanmak artık günlük hayatımın çok rutin bir parçası haline geldi
ve o yüzden artık ona efor bile sarf etmiyorum gibi hissediyorum
orada kendi başına takılıyor
dediğim gibi her ne kadar konuşacak olmanın iyi geleceğini
çok emin olmak kadar belki bilemiyorum doğru mu olur ama
%90 buna güvenmekle birlikte konuşmayı çok erteledim.
Çünkü bir şeyin artık size hayatınızdaki o anki şeylerin artık size alıştığınız hazzı mutluluğu vermediğini
ya da belki de mental olarak çok da iyi bir alanda olmadığınızı fark ettiğinizde
size iyi geleceğine emin olduğunuz herhangi bir şey varsa
onu böyle acil bir durumda kullanmak için bir kenarda bekletiyorsunuz.
Benim için de konuşmak böyleydi.
Evet şimdi ben konuşursam bu bana iyi hissettirecek ama ya çok daha kötü hissettiğim anlar olur ve
esas o zaman konuşmaya ihtiyaç duyarsam diye.
Yani Simay konuşan sensin zaten bir daha konuşursun diye düşünmeyin.
Çünkü insanın konuşmaya dair de yaşadıklarını hissettiklerini anlatmaya dair de enerjisi gerçekten çok olmayabiliyor.
Bence inanılmaz enerji tüketen bir şey duygular üzerine düşünmek, insanın nasıl hissettiğini sorgulaması.
Dışarıdan bakılınca böyle bir eforu gerektirdiğini belki de çok tahayyül etmiyoruz.
Çünkü bizim için gün içerisinde efor gerektiren şeyler işte belli taskleri yapmak, yemek yemek, tuvalete gitmek, ortalığı toplamak, okula gitmek, işe gitmek falan.
Sanki sadece gitmeler ve gelmeler üzerine efor sarf edebilirmişiz gibi hissettiğimiz anlar oluyor bence.
Çoğunlukla bu ilizyona kapılıyoruz.
O yüzden kişinin kendi üzerine ne hissettiği üzerine düşünmesi, yaşadığı durumları belki de gözden geçirmesi zihinsel bir süreç olduğu için çok da enerji götürmez zannediyoruz, erteliyoruz.
Ama bence bir insanın bu hayatta yapamayacağı şeylerden bir tanesi de düşüncelerden kaçmak.
Mümkün değil ki düşüncelerden kaçabilelim.
Bir yere kadar kaçabilir, saklanabilir, aradaki mesafeyi belki oldukça açabilirsin ama o düşünce oradaysa onun üzerine zaman, efor, zihinsel bir süreç harcamadıktan sonra o seni terk etmiyor.
Haliyle düşünmek, kendimi sorgulamak o kadar fazla enerjimi tüketti ki son dönemde.
Konuşmaya dair de sanki bir tane enerjim var ve onu çok akıllıca kullanmalıyım gibi bir düşünce içerisine girdim.
Sanırım bugün de artık o acil butona basıyorum ve konuşmayı tercih edeceğim.
Sen o kız değil misin? Hoş geldiniz.
Burada aslında her şey hem bildiğiniz gibi hem de bilmediğiniz bir zamanda.
Bence anlattığım şeyler hiçbir zaman birbirinden aşırı farklı olmadı.
Böyle bir basamak gibi işte atıyorum sevgi nedir üzerine gidip sonra bir ilişki kurmak, sonra bir ilişki sürdürmek, sonra bir ilişki bitirmek gibi farklı episodlara değinen yeni bölümler de olmadı.
Hep böyle bir inişli çıkışlı işte arkadaşlar buldum galibadan arkadaşlar yok yine olmadı ya zaten aşk nedir ki galiba bu sefer oldu gibi hep böyle aslında benzer umutları farklı zamanların simayelerinin yaşadığı bir sürece sizde kulak veriyorsunuz.
O yüzden bence bu bölümde de daha önce değinmediğim bir şey anlatmam sanmıyorum çok mümkün olsun.
İnsan zaten kendini tekrar ediyor demiştim son bölümlerimde.
Son birkaç ay hakikaten çok ağır geçti.
Dediğim gibi hala da aslında o zorlu sürecin belki de içerisindeyim.
Ne zaman tam anlamıyla aydınlığa çıkacağımı inanın ben de bilmiyorum.
Ama sıklıkla kendimi ne istediğim üzerine düşünürken buluyorum.
Bu da biraz her zaman böyle olmak zorunda değil ama insanın bence içinde bulunduğu durumu çok da istememesinden kaynaklı.
Ne olsa şimdi mutlu olurdum.
Ne olsa şimdi bunu iştahla yerdim diye düşünmek gibi.
acıktığınızda böyle kendinizi belli başlı yemekleri yerken bir düşünüp
acaba hangisini yapsam prosesine karar vermek gibi biraz da.
İçinde bulunduğum durum beni çok da memnun etmemeye başlayınca
kendimi çok da iyi bir ruh halinde göremeyince
peki ben ne istiyorumu çok sık sorar oldum kendime.
Hala tam anlamıyla cevabını verebilmiş değilim.
Ama sanırım istediğim şeylerden bir tanesi de artık zorluk çektiğimi
çektiğimi, yaşadığım durumların çok da normalize edilemeyecek noktalar olduğunu, durumlar olduğunu kabullenmek biraz da.
Yani hala ne istediğimi bilememekle birlikte bunu o listeye kesinlikle yazarım.
Bazen böyle hayatınızda anlar oluyor.
Çok zorlandığınızı yavaş yavaş böyle o sırtlandığınız yükün, kilosunun arttığını hissediyorsunuz
ya da yoruluyorsunuz sadece kilosu artmasa bile o ağırlıkla, o yüklerle öylece durmaktan ya da yürümekten
insan artık ilk başta hissettiğinden daha ağır hissetmeye başlıyor tabii ki.
Ama bir yandan da hayatı sürdürmeye çalışıyoruz.
Sorumluluklarımız var.
En basitinden bir karnımızı doyurmak, bir öz bakımımızı vermek zorundayız falan.
İletişimde olduğumuz insanlar var, bizi merak eden insanlar var.
Yetişmemiz gereken çok şey var hayatta.
Bunları yaparken de o başta da bahsettiğim ne kadar aslında enerji gerektirdiğini
gözden çıkarttığımız o duygusal
ağırlıkta bir yandan
insanı tüketiyor.
Ama biz böyle günlük hayatını koşuşturmasında
çok da buna kulak veremiyoruz.
Ve bir yanda bütün bunları
yaparken, kısacası hayatta kalırken
diğer taraftan da problemlerimizle
boğuşmak bizim bir günlük
rutinimiz haline geliyor.
O zaman da işte aslında ne kadar zor
bir şey yaptığımızı, ne kadar belki de
ilerleme kat ettiğimizi
ya da geri geri giden bir
yolda bizim ne kadar aslında
en azından aynı noktada kalmaya
inatçı olduğumuzu
unutuyoruz.
Hatta zaman zaman aslında çok kötü anlardan
geçtiğinizi bir yandan bilirken
bir yandan da bu sizin normaliniz haline
geldiği için hatta
kendinize böyle ben niye
yeterince ilerlemiyorum ki diye kızdığınız
anlar olmuştur. Halbuki
içinde bulunduğumuz kondisyonlar bırakın
ilerlemeyi, ayakta durmayı
bile belki güçleştirecek şeyler.
İşte o yüzden o noktada
bir nankörlük yapıyoruz kendimize.
Ne kadar zor bir şeyden geçiyorsun yani.
Bırak şimdi ilerlemeyi de en azından düşüyorsak kalkmaya biraz odaklanalım noktasındayken
biz hala böyle ileriyi hedefliyoruz.
Bunu da bir tane arkadaşımın işte neler yapıyorsun, ne yaptığın gibi
böyle bir birkaç ayın recap'ini yaparken bana
nasıl bütün bunların altından kalkıyorsun cümlesini sormasıyla fark ettim.
O zamana kadar aslında ne kadar yorucu bir şey yaptığımı fark etmiyordum.
Zimai bunların hiçbirini yapmak zorunda değilsin ya da bunu yaparken nasıl buna da yetişebiliyorsun dediğinde hem takdir edilmenin verdiği bir rahatlık hem de bunu o insandan duyana kadar hiç kendime göstermemenin hissettirdiği suçluluğu aynı anda ağırladım içimde.
Hala daha yapmak istediğim çok fazla şey var.
Yetişmem gerektiğini hissettiğim çok fazla şey var.
Bir yandan da kendimden böyle çok insanüstü beklentilerim olsun istemiyorum ama her şeyi yapabilmek istiyorum.
Ve bazen kendimi o kadar gerçekçilikten uzak yapılabilecekler ya da yapacaklarım listesi oluşturuyorum ki bazen o listede yapabildiğim tek şey yataktan kalkmak oluyor.
Kendime de çok yüklendiğimi fark ettim.
Ne yalan söyleyeyim biraz da yalnız hissettiğim anlar oldu tabii.
Bu böyle arkadaş anlamında ya da ne bileyim bir şeyler yapmamak, sosyalleşmemek anlamında kimse beni anlamıyor gibi bir yerden bir yalnızlık da değil.
Garip bir şekilde yalnız kalmayı tercih ettiğim ama yalnız kalmak istediğim için değil belki de o an en iyi ya da kötünün iyisi opsiyon o olduğu için
kendimi böyle çok yalnızlığa biraz mecbur bıraktığımı, bazı günler hiç odamdan çıkmadığımı falan fark ettim.
Sıklıkla da hakikaten böyle kapsayıcı, kabullenici, beni böyle belki parçalanmaya yakın kendime ve o parçalarıma yakın tutacak kadar sıkı saran bir insanın da varlığına çok muhtaç hissettim.
Hatta birkaç kez yine aslında her ne kadar yapmanın delilik sayılabileceği kadar yaparsam çok sıkışacağım durumlarda bile
acaba bir kalkıp gitsem mi?
Acaba bir şunu yapsam mı?
Şu mesajı da atsam mı gibi
kendimi belki eksiğe bile düşürecek kadar
kendimden verebileceğim potansiyel durumlarda buldum.
Buna da biraz kızdım.
Sen şu an bir acil durumdasın.
Kendine önce bir öz bakımını vermeye çalış.
Yetişmen gereken ya da yapman gereken
çok basit şeylerde bile sınıfta kalıyorsun.
Ama söz konusu kalkıp bir ilişki kurmak olunca
ya da birini anlamak, saatlerce birini kendine yakın hissettirmek
ya da ona kendini açıklamaksa bütün enerjini buna harcıyorsun.
Simay bu şu an biz kıtlık zamanındayız, bunu yapamazsın diyen bir tarafım da var.
Çünkü son birkaç ayda sorumluluklarım, sürekli yaza ittirdiğim şeyler,
yaz gelince de yazı yaşamak isteyen tarafım,
bir de bütün bunlar yetmezmişçesine kendimi bulduğum yeni bir ilişki durumu,
Situationship demek belki de tam olarak şu an doğru nokta.
Arkadaşlarımla ilişkilerinde sallantılar yaşandı.
Yani enerji kaynaklarımda da aslında bir azalma vardı.
Barajlar artık dolmuyordu.
Gücümü aldığım arkadaşlarım da benim gücüme belki de ihtiyaç duyuyordu.
Öte yandan dediğim gibi aslında belki de bu süreçte en çok kafamı kurcalayan,
hatta belki de bir noktada beni bazı ciddi problemleri düşünmekten de alıkoyan
bir ilişki durumu içerisinde de kendimi buldum.
İletişimsizliğin beni ne kadar yaraladığını bir kere daha görme şansım oldu.
Hatta buna şans değil belki de salaklık denir.
Çünkü iletişimsizliğin ne kadar sevmediğim bir şey olduğunu bilmek için
bir kere daha deneyimlememe gerek yoktu belki de.
Sonrasında tabii ki bu umutsuzluğu yani bu umutsuzca bulduğum şeylere tutunma
motivasyonumu biraz anlamaya çalıştım.
Neden bana böyle sevgi, kıt kanat verildiğinde ben onu çok değerli bir kaynakmış gibi görüp deşmeye, onun köküne inmeye çalışıyorum, onu sahiplenmeye çalışıyorum diye.
Ya da bana yapılan küçük bir jesti neden binlerce katı karşılığını vererek böyle valide etmeye, elimde tutmaya çalışıyorum diye düşündüm.
Hala da düşünüyorum aslında.
Tabii belki şimdi siz böyle dinlediğinizde çok soyut düzlemde bir bölüm kaydediyormuşum gibi geliyor ama
ben böyle anlatırken belli spesifik yüzler, anlar, zamanlar, geçtiğimiz Mart çok aklıma geliyor mesela.
Keşke ben bunları anlatırken bir yandan da böyle bir projeksiyon yansıtabilsem beynimin içinden.
Bütün bu aslında anlattıklarımı dayandırdığım anları izletebilsem.
tabii bu geçirdiğim zorlu birkaç ayda da yine de eğlenmekten kendimi çok da alıkoymamak
seyahat etmek yine arkadaşlarımla gülmek eğlenmek sarhoş olmak
yine düzenli bir şekilde spora gitmek falan gibi
bazı eylemleri de gerçekleştirebildiğimi görünce kendimle gururda duydum
ne yalan söyleyeyim yani o konuda da hakkımı yiyemeyeceğim belki de
çok da gururlandım yani hani şey dedim
Hakikaten zor şeyler yaşıyorsun.
Belki bu konuda kendine krediyi çok geç verdin ama bütün bunları yaparken bir yandan da sahtelikten uzak bir şekilde hakikaten içinden gelerek eğlenmeyi de, gülmeyi de hatta sevmeyi bile becerdin.
Hani öyle anlarda da böyle kendi omzuma bir öpücük kondurdum oldu tabii ki.
Bu da belki de beni kendimle daha da çok yakınlaştırdı.
Dediğim gibi belki hala ne istiyorum listesine çok daha emin bir şekilde yazabileceğim şeyler yok.
Ama ne istemiyorum konusunda bir tık daha böyle gözümün üstündeki o perde kalkmış gibi hissediyorum.
İletişimsizliğe hala katlanamadığımı fark ettim.
Önceden daydreaming gibi adlandırdığım gün içinde kafamda kurduğum senaryoların aslında bana iyi gelen, beni mutlu eden şeylerden ziyade
karşımdaki insanın bana o kafamda kurduğum anı gerçekleştirme şansını hiçbir zaman vermemesinden kaynaklı olduğunu,
kafamda kurduğum o senaryonun bir senaryo olarak kalacak olmasının tek sebebinin
bazen karşımdaki insanın korkaklığı olduğunu kabul ettim.
Ve bu daydreaming denilen şey beni mutlu etmekten ziyade daha öfkeli bir insan haline dönüştürdü belki de.
Ben niye şu an bunu hayal ediyorum yaşamış olmak varken ya da bir anıyı tazelemek varken diye.
Bu da aslında son terapi seansımda oldu.
Başıma gelen bir olayı ve hissettiklerimden bahsederken anlatırken terapistime
öfkelenmekte de çok haklısınız aslında.
Çünkü bu size vaat edilmemişti dediğinde
hakikaten öfkelenmekte ne kadar hakkım olduğunu
belki de o an fark ettim.
Harbiden dedim.
Belki de bir üzüntü, bir hayal kırıklığı
ya da anlaşılmamanın yarattığı o huzursuzluk diye adlandırdığım şey
belki de çok basit bir şekilde sadece öfkeydi.
Bir şeye bu kadar yakın olmak varken
ve belki de ilk kez bu kadar yaklaşmışken
Yine bir ilişkiyi yaşayamamak, yine elinden kaçırmak, yine tam böyle her şey çok güzel gidiyor ve rayına oturuyor derken annemden aldığım bir telefon ve sürekli kafamın bir noktada Türkiye'de çalışıyor olması, orayı düşünüyor olması gibi böyle anlık istemediğim tabii ki kötü durumlarda yaşandı.
Ve ben fark ettim ki ben bunları öfkelenebilirim çok basit bir şekilde.
Çünkü ben bütün bunlar olurken böyle bazı yerlerinde hayatımın bombalar patlarken diğer tarafta bir hayat inşa etmeye hala devam ediyorum.
Bu sefer bombaların patlayabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurarak çünkü yaşıyorum bunu.
Belki inşa ettiğim hayata daha güvenli, daha sağlam, temelleri daha derine atılmış bir şekilde yapmaya çalışıyorum.
Ama çalışıyorum.
Haliyle ben bunu yaparken ve kimseden yardım beklemez ve yardım almamayı da bir şekilde bir kenara koyabilmişken
en azından insanların bunu zorlaştırmasını istemiyorum.
Zorlaştırdıklarında da buna öfkelenmekten daha basit bir şey olamaz bence.
Daha insani bir durum yaşanamaz.
Çokça üzülüp üzüntülerime kıyasla çokça az güldüğüm bir dönemden sonra
hakikaten kendime ya gülmek için, mutlu hissetmek için bu kadar fazla acı çekmeyi mi ben hak ediyorum diye sordum.
Güzel şeyler duymak, güzel şeyler yaşamak, birinin bana beni sevdiğini ya da beni özlediğini söylemesi için
beni öncesinde bir sessizliğe mahkum etmelerine, benim soru işaretleriyle dolu bir odada oturup
günlerce, gecelerce uykusuz kalıp da kafamda kurduğum o senaryolarla o soruları yanıtlamak zorunda hissetmek
ya da ne bileyim en basitinden iyi hissettirecek en ufak bir şey, bir bildirim, bir arama, bir mesaj, bir nasılsın sorusu için
öncesinde bu kadar yalnız kalmaya hiç de zorunda değilim yani.
Hayatımızda maalesef bazı insanlarla hayatımıza aldığımız, belki de almadığımız ve içine doğduğumuz ilişkilerle
farklı patternler geliştiriyoruz.
Ve bunlar hakikaten belli bir yerden sonra değişmesi çok da kolay olmayan patternler.
Ama bunu bir kere fark ettiğinizde ve artık bazı patternleri kendi başınıza kurabileceğinizi gördüğünüzde size iyi gelmeyecek bir tanesinin gözünüzün önünde kurulduğuna müsaade etmemeniz gerekiyor.
Fark ettim ki zaten bazı kurduğum ilişkiler hayatımı hakikaten zorlaştırdı.
Belki insan ilişkilerime yansıdı, belki kendimle ilişkime yansıdı ama ben bunun gerçekten acısını çektim.
Böyle olunca da madem olanla ölene çare yok bari yenileri bana bu kadar zarar vermesin istiyorum.
Örneğin kendimi iyi hissetmek, kıymetli, sevilebilir bir insan olarak hissedebilmek için benim ihtiyacım olan şey oradan kalkıp gitmek olmamalı.
Oradan kovulana kadar bekleyip tam böyle artık kapının eşiğindeyken dur dur aslında ben seni seviyorum lafını duymayı ben hak ettiğimi düşünmüyorum.
Kimsenin de hak ettiğini düşünmüyorum.
Başıma kötü şeyler gelmeden de ya da bezdirilmeden de ya yeter artık ben oynamayacağım demeden de birisi bana iyi ki varsın ya bugünü de iyi atlattın seninle gurur duyuyorum.
İyi ki benim arkadaşımsın, iyi ki benim sevdiğim insansın, iyi ki benim kızımsın lafını duymak aslında içten bile değil yani.
O yüzden belki de yıllardır alışkanlık olarak kendime yansıttığım öfkeyi biraz da ihtiyaçlarımı görüp de karşılamayan insanlara yöneltmeyi tercih ettim bu sefer.
Zar zor böyle elinizdeki imkanlarla kendinize karnınızı doyuracak bir şey hazırlamışsınız.
Sonra o tabak elinizden kayıp düşmüş gibi.
Bazen böyle zaten kıt kanat bir durumdayken zar zor geliştirdiğim o hevesim karşımdaki insan tarafından kırıldığında
hakikaten yara çöküp ağlayasım geliyor bazen.
Hiçbir şey yapmadan böyle duvarları falan yumruklayasım geliyor.
Öfkeleniyorum yani.
Tabii ki herkesin hayatta kendiyle ilişkisi çok farklı, çok biricik.
Kendini sevmek de kendinden nefret etmek de bazen işten bile değil.
Ama ben kendimle iyi kötü bir ilişki geliştirmişim.
Bu sayede de zaten hayatın önüme çıkarttığı zorlukları ya da kolaylıkları bir şekilde atlatabiliyorum.
O yüzden belki hayatı çok inişlerle ve çıkışlarla dolu olmayan,
haliyle o düz yolda kendine daha fazla odaklanma şansı olan insanları gördüğümde
ve bu insanların bu privilege'i kullanmak yerine beni kıran insanlar kafilesine katılmasına çok öfkeleniyorum.
Tabii ki kimsenin hayatını kıyaslamak değil burada niyetim.
Herkesin kendi hayatında kendince zorlukları olduğunun da çok farkındayım.
Ama ben de peygamber değilim günün sonunda.
Eğer ben bütün bunları yaşarken de, bunları normalize ederken de ya da bana bir arkadaşım,
''Semay sen de kolay şeyler yaşamıyorsun, bir soluklan istersen'' diyene kadar ne kadar nefes nefese kaldığımı fark etmesem de,
ben de insanım günün sonunda.
Bütün bunları koştururken, bütün bunları tamamlamaya çalışırken,
diğer taraftan da hala ilişki geliştirmeye, daha iyi bir insan olmaya, birini sevildiğine ikna etmeye, bunu hissettirmeye hala çalışıyorum.
Multitasking budur yani.
Ve ben bunu yaparken bırakın duygusal bir multitaskingi, nasıl olduğumu hakikaten soramayan insanlara nasıl zaman harcayabilirim ki?
Nasıl bunu ankörlüğü kendime yapabilirim?
üstelik bir günün 24 saat olması bana hiç yetmezken
bazen yataktan çıkmam bile en az 4 saatimi alırken
en çok belki de benim bu aralar bir şey almaya, bir şey görmeye, değerli hissetmeye ihtiyacım varken
ben nasıl hala elimdeki avucumdakini dağıtabilirim ki diye düşündüm.
Sonra da bu bölümü kaydettim.
Serzenişin çok da kötü bir şey olmadığını, doğru muhataba yöneltildiğinde olduğunu fark ettim.
O yüzden artık serzenişlerimi buna sebep olan insanlara bir şekilde haykırmaya çalışıyorum.
Belki de podcast'e başladığımdan beri en kalbimin kırık olduğu, en üzgün olduğum ya da enlerden bir tanesi olmayacak bu bölüm.
Ama illa bir en olacaksa en hevessiz olduğum bölümdü belki de.
Bölümü kaydetmeye dair bir hevessizlik değil de hevessizliğim üzerine kaydettiğim bir bölüm yani.
Hani çoktan çok azdan az gider derler ya ben buna çok inanmıyorum.
Azdan ne giderse çok hissettiriyor insana.
Böyle elinizde avucunuzda çok olduğunda, enerjiniz çok yüksek olduğunda sizden götürebilecek belki bazı olayları çok daha kolay tolere edebiliyorsunuz.
Çünkü çok fazla zaten yani eksiltiler çok da hissettirmiyor varlığını.
Ama elinizde avucunuzda kalmadığında ve artık hakikaten mutlu olmak ya da olmamak gibi bir tercihten ziyade daha az enerjiyle nasıl daha az kötü hissederim gibi hakikaten bir kıtlık döneminde olduğunuzda ve buna rağmen sizden bir şeyler eksiltildiğinde o zaman çok hissediyorsunuz.
Azdan az gitti ya gibi bir durum olmuyor bence.
Hevessizleştim ve kabuğuma çekildim açıkçası.
Acaba bir problem mi var? Acaba bir yerde yanlış mı yapıyorumdan ziyade artık ya varsa da var.
Her şeyi de ben çözemem ki gibi.
Belki yorgunluktan kaynaklı olduğu için üzücü ama bir yandan da faydalı ve kesinlikle varılması gereken bir farkındalığa eriştim.
Yeni insanlarla tanışmak, görüşmek, kaynaşmak bana çok enerji veren bir şeydi.
Tek bir hayata birden fazlasını sığdırmanın bir yolu olduğunu söylüyordum sık sık.
Artık ona da çok hevesim kalmadı çünkü insanlara baktığımda potansiyel hayal kırıklıkları görmeye başladım.
Çok fazla fotoğraf çekmemeye çünkü yakalamaya ihtiyaç duyduğum anların bu aralar çok azaldığına şahit oldum.
Belki de anda kalma yetimi birazcık kaybettim.
Tahammül seviyem çok düştü, insanlarla konuşamaz oldum, bir şeylere yetişemez oldum.
Ve bütün bunlar olurken tek istediğim hakikaten bazen iki kolumdan beni saran, beni çevreleyen bir çift koldu.
Sıkıntılar derinleştiğinde ama çözümü aslında çok basit olduğunda ve buna yine de ulaşamadığınızda insan hakikaten isyankar oluyor.
Yani bir sarılsam şimdi birine geçecek bütün derdim tasam bu kadar zor mu hakikaten diye düşünürken buluyorsunuz.
Bakıyorum ne doğru düzgün bir kitap okumuşum, ne doğru düzgün bir dizi izlemişim.
Sorumluluklarımın çok çok azını yerine getirmişim.
Şu zamana kadar bunu yetiştiririm.
O yüzden şimdilik bunları erteleyeyim dediğim şeyler bir kenarda dururken
yapmayı planladığım şeylerde bir arpa boyu bile yol almamışım.
E hadi diyorum bu kadar şeyi bir kenara attın.
Duygularında belli bir yere vardın mı? Ne istediğini biliyor musun?
İşte yok. Ne istediğimin listesi de hala boş.
Hiçbir şey yapmak istemiyorum yine yeniden.
biri beni bulsun, o kabuğumdan çıkarsın, benim potansiyelimi görsün, beni yoğunsun istiyorum.
Ben böyle bayılayım, uyandığımda her şey yerli yerine oturmuş olsun istiyorum.
Çok gerçekçi bir hayal değil tabii.
İnsan bunu da böyle çok depresif olduğu halde çamaşırları asarken
ya da çöpü çıkartması gerektiğinde falan fark ediyor.
İşte o zaman böyle hayat bir Nuri Bilge Ceylan filmi gibi oluyor.
Evden çöp kutusuna kadar giden yolda hayat üzerine düşünürken buluyorsunuz kendinizi.
Böyle de bir dönemindeyim hayatımın birkaç aydır.
Ne zaman çıkarım bilinmez.
İlk defa yaz ya da güneş, bahar, çiçekler ya da dışarıdaki insanların sesi bile
beni kendi kavuğumdan çıkmaya yeterli gelmiyor.
Yani belki de bu bölümü bitirirken söyleyebileceğim tek şey şu.
Söyleyebileceğim son şey şu.
hakikaten kendi sınırlarımızı zorlayıp
çok güçlü olduğumuz, iyi kötü altından kalktığımız
çok fazla şey sırtlanıyoruz
ve böyle günün sonunda çok güçlüsün, çok haklısın
tesellilerine sığınıyoruz.
Ama bir şey içimizde halatan tatmin olmamış bir şekilde
orada nabız gibi atmaya devam ediyor.
Sanırım o nabza kulak verdiğimde de bana sadece şunu diyor
iyi de ben güçlü olmak istemiyorum ki.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
