
Transkript
Herkese merhaba, ben Simay ve Sen o kız değil misin?''de tekrardan birlikteyiz.
bugün biraz bir şeyleri çok fazla hissetmek üzerine konuşacağız.
Eğer beni instagramdan takip ediyorsanız geçtiğimiz günlerde size şöyle bir soru sordum.
Ya ben ara ara kendime ben hep bir şeyleri bu kadar derinden hissedecek miyim diye soruyorum.
Bu sizde de oluyor mu? Bunu konuşsak mı diye.
Ve çok fazla insan bu konuda yalnız olmadığımı bir kez daha bana gösterdi.
ve ben aslında size bu soruyu sorduktan hemen ertesi gün bir bölüm kaydettim.
40 dakika falan bir şeyleri çok derinden hisseden bir insan olmam üzerine konuştum.
Ama bugün bölümü editlemek için bilgisayarın karşısına geçtiğimde
hissettiğim ve konuşmaya değer bulduğum bazı şeylere değinmeyi unuttuğumu fark ettim.
Aslında bu bile ne kadar fazla şey hissettiğimin çok somut bir örneği.
Ve dedim ki baştan kaydedeceğiz.
O yüzden tekrardan karşınızdayım ve eğer bu bölümü paylaşana kadar yeni hisler hayatıma eklenmezse bu bölümü dinliyor olacaksınız.
Umarım Eylül ayı sizin için güzel başlamıştır, güzel gidiyordur ve bütün güzelliklerini getirir.
Benim için tabii hüzünlü bir tarafı var.
Bence birçoğunuz için öyle.
Bunun için çok yaz ya da kış insanı olmaya gerek yok.
Kendinizi böyle etiketlemeye gerek yok ama bence Eylül'ün genel olarak insanın hayatına getirdiği bir nostalji var.
Tatil sevin sevmeyin, gidin gitmeyin ya da yaz tatili insanı olun ya da olmayın ama yazlık bir beldenin yanından bile geçerken şemsiyelerin kapandığını görmek, çadırların toplandığını görmek, yazlık evlerin panjurlarının indirildiğini görmek bile bana çok fazla hüzün veriyor.
Ya da bu belki de tam da bu bölümde konuşacak olduğum bir şeyleri çok fazla hissetmekle de ilgili olabilir.
Oturdum ve bir şeyleri böyle çok derinden hissetmek üzerine bir liste yapmaya başladım.
Neleri çok derinden hissediyorum diye.
Şimdi biliyorsunuz ki Türkiye'deyim.
Totalde böyle bir buçuk ay Türkiye'de kalmış olacağım.
Bu da aslında İtalya'ya taşındığından beri en uzun geçirdiğim süreye tekabül ediyor Türkiye'de.
Ve İstanbul'da olduğumda bile telefonumda gezerken İstanbul'dan bir Reels gördüğümde,
birisinin vapurdan, denizden, bir manzaradan bir şey paylaştığını gördüğümde inanılmaz bir özlem duyduğumu fark ettim.
Olmadığım yeri özlemekten bahsetmiyorum.
Olduğum yeri bile özlerken buluyorum kendimi.
Sanki binlerce kez vapura binmemişim gibi, o gün batımını vapurda yakalamamışım gibi özellikle,
bin birinci görüşümde ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.
Ağlamak işten bile olmuyor benim için.
Önceden bir şeyleri böyle romantize etmek ya da derinden hissetmek için her şeyin belli bir rayında olması gerektiğini hissederdim.
Yani böyle düşünürdüm.
Her şeye böyle bir tik atacağım.
Örneğin tam gün batımı saatinde vapurda oturuyor olacağım, çok güzel bir yer bulacağım, çok fazla rüzgar almayacak, telefonumun kulaklığımın şarjı olacak, şu şarkıyı açacağım, şu hayali kuracağım gibi.
Ama sonrasında bunun böyle sizin yaptığınız bir eylemden ziyade sizi içine alan bir fanus olduğunu fark etmeye başladığınızda içinde bulunduğunuz an, durum ne olursa olsun oradaki şeyleri fazla fazla hissetmeye başlıyorsunuz.
Aslında bu biraz duygusal bir oburluk gibi. Sürekli bir şeyler yemek istemek, bunun sizin açlık durumunuza çok bir ilgisinin olmaması gibi.
Ben duygusal bir yiyeceğim ama sanki duyguları, hisleri çok hızlı bir şekilde tüketmek, onları yemek ve sonra sindirmek istiyormuşum gibi hissediyorum zaman zaman.
Artık böyle en güneşli anında bile bir vapurun oturulmayacak yerine otursam da bu sefer oradaki insanları izleyerek ya da sanki böyle ama bak güneşi ne kadar da tenimde hissediyorum üzerine odaklanarak her şeyi çok fazla hissediyorum.
Tabi bunun böyle beni inanılmaz duygusallaştırdığı çok tırnak içinde simaysan da kırılgansın fazlaca bak bu kadar hassaslık da olmaz.
Dünya hassas kalpliler için cehennemdir noktasına ittiği yerler de oluyor.
Ama dünyada hissedilecek o kadar fazla güzel duygu var ki dünyanın bir de hassas kalpliler için cennet olan bir versiyonu var.
Ama biz o cehennemden kaçacağız diye cenneti de bence çok sıklıkla göz ardı ediyoruz.
Şimdi Türkiye'ye geldim ve böyle her geldiğimde klasik işte testlerimi yaptırırım, kan tahlillerimi veririm, bir doktora giderim, dişçiye giderim.
Klasik bir aslında Avrupa'da okuyan bir öğrencinin o 40 bin bakımı gibi bir genel bir bakım yaptırırım.
Hiçbir şeyim yoktur mesela kan tahliline giderim.
O kan tahlili gelene kadar bin kere ya bana bir şey olursa'yı düşünürüm.
Ya hayallerimi gerçekleştiremeyeceğim bir noktaya gidersem?
Ya bir gün koluma bacağıma bir şey olursa?
Ya ölümcül bir hastalığa yakalanırsam?
Peki bu olduğunda ya beni seven insanlar da üzülürse gibi?
Tabi bu noktada şöyle de bir ayrım var.
Bu tarz düşüncelere çok takıldığınızda ve bunlar artık sizin günlük hayatınızın işlevselliğini bozduğunda orada müdahale gerekiyor.
Burada böyle oturup sabahtan akşama kadar kara kara senaryolar kurmaktan bahsetmiyorum.
Böyle bir dönemim de oldu. Çok kolay bir dönem değildi gerçekten.
Ama genel olarak hayatımdaki insanların duygularını da hayal edip onları da çok içselleştirdiğim olur mesela.
Sokakta yürürken böyle ağır ağır yürüyen bir yaşlının yanından hızlıca geçmeyi kendime hiç yakıştıramam.
Sanki nispet yapıyormuşum gibi.
Sanki benim bacaklarımın, ayaklarımın ondan daha genç olması.
onun yanından hızlıca geçerek ona yaşlılığını hatırlatmakmış gibi gelir ve yapamam.
Bunu böyle ben dünyanın en iyi, en hassas kalpli insanıyım diye anlatmıyorum.
Bunun beni böyle çok üzdüğü, çok böyle tadımı kaçırdığı,
yediğim yemekten, yürüdüğüm yoldan, varacağım yerden, keyif almaktan alıkoyduğu noktalar da oldu tabii ki.
Ama ben genel olarak bir şeyleri bu çok derinden hissetmek üzerine
bazı örneklerle belki de aramızda bunu hissedenlerin çok da yalnız olmadığını biraz daha altın çizmek istiyorum.
Bence insanın bazı duygularda yalnız olmadığını bilmenin çok özgürleştirici bir tarafı var.
Biz böyle her zaman farklılığımızı ortaya koymak, farklı olmak, bir şekilde o kalabalıktan, o güruhtan sıyrılmak üzerine de aslında adeta bir yarışa hazırlanıyoruz.
Ama belli bir yaştan sonra ya da belli bir olgunluktan hayatta belli şeyleri görüp geçirdikten sonra aslında söz konusu olumlu olumsuz herhangi bir duygu olduğunda bile başka insanlarla bunda ortaklaştığını bilmek, başka insanlarla aslında bu konuda, bu duyguda yalnız olmadığını bilmek çok özgürleştirici.
Ama tabii ki dünyada her duygunun bizim gibi bir başkasına da karşılık bulduğunun sözünü kimse veremez.
Ve belki de bazı duyguları dillendirmekte, sen de böyle hissediyor musun demekte de her zaman çok kolay adım atamayabiliyoruz.
Tabii böyle noktalarda da insanın bir şeyleri açıklıkla söyleyebileceği bir yere çok ihtiyacı var.
O yüzden yine herkes için terapi demek için bence en doğru zamanlardan bir tanesi.
Sizin hissettiğiniz gibi birçok insan hissediyor olabilir ya da kimsenin henüz sizin gibi hissettiğine şahit olmamış da olabilirsiniz.
Ama bence burada önemli olan kim tarafından ne kadar anlaşıldığınız değil, sizin kendi duygularınıza ne kadar sahip çıktığınız ve kendinizi anlaşılmaya ne kadar değer gördüğünüzle ilgili.
Terapinin de sizi karşı koltuğa oturtup kendinizle yüzleştiren, elinize bir ayna tutturan bir tarafı var.
Ve bence bu bir insanın anlaşılma söz konusu olduğunda kendine yapabileceği en büyük iyiliklerden bir tanesi.
Tamam Simay ben elime bu aynayı alacağım ve belki de kendimi de bu karşı koltuğa oturtacağım.
Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum diyorsanız.
Bulunduğunuz şehirde kendinize uygun bir terapist bulamamış, evden çalışıyor ya da terapiye istediğiniz yerde istediğiniz zaman gitmek istiyorsanız Heltia tam da size göre.
Health Ya'nın size sunduğu sorulara yanıt vererek size en uygun uzman psikologlarla eşleştirilebilir ve terapi sürecinize başlayabilirsiniz.
Peki ben bu terapistin bana uygun olup olmadığını nasıl karar vereceğim diyorsanız da 15 dakikalık ücretsiz ön görüşmelerle kendinize en uygun terapistle eşleşebilirsiniz.
Eğer terapi yolculuğunuza Health Ya ile başlamak ve kendi elinize o aynayı almak istiyorsanız o kız 20 kodunu kullanmayı unutmayın.
Biz böyle içinde bulunduğumuz dünyada nedense empati yoksulluğundan çok fazla çekip sonra da çok empati kurunca da ama sen de çok hassassın bu hayatta seni gerçekten yer bitirir noktasında bir şeyleri ne kadar hissedeceğimizde sanki elimizin ayarı yokmuş ya da sürekli böyle kapağı bozuk bir tuzlukla aslında hissettiğimiz şeyleri tatlandırmaya çalışıyormuşuz gibi hissediyorum.
O yüzden bu noktada hayatın beni yönlendirmesine çok müsaade etmemeye çalışıyorum.
Evet ben bir şeyleri çok derinden hissediyorum ama bunun da artısını görüyorum.
Beni risk almaya daha iten bir insan yaptığını düşünüyorum bir şeyleri derinden hissetmenin.
Mesela kedimiz sahipleneli 3 yıl oluyor ve 3 yıldır hayatımızda belki de daha önce hiç hissetmediğimiz bir sevgi kilidinin, bir duygunun açıldığını hissediyorum.
Bir canlıyı senin ihtiyaçlarının önüne koymak, onun ihtiyaçlarına kulak vermek, onun ihtiyaçlarını tahmin etmek bile beni hayata dair çok daha hassas belki evet ama çok daha duyarlı bir insan yaptı.
Çünkü kötünün bir sınırı olmadığı gibi iyinin de sınırı yok ve kendinizi iyi bir insan olarak adlandırıyor nitelendiriyorsanız bile bunun da her zaman başka fonksiyonlarının başka kanallarının da olabileceği ihtimali sırt çevirmemek lazım.
Şimdi kedimi sahiplendiğimden beri hayatıma tabii eklenen bazı zorluklar da oldu.
Eğer onun hayatı ben hala hayattayken biterse aslında bu katlanması çok zor bir acı getirecek hayatlarımıza bunu biliyorum.
Ama ona duyduğum sevgi, onun hayatımıza getirdiği mutluluk, keyif, bizi daha hassas, daha duyarlı bir insan yapışı, onu kaybetmek ne kadar acılı olacaksa da asla değişmeyeceğim bir şey.
Ve ben bu noktada kaybetmeye, ölüme, hayatın yegane gerçeklerinden bir tanesine daha cesurca bakabiliyorum.
Ha bu demek değil ki kötü duygulara kendimi hazırlıyorum ve geldiğinde çok da yıkılmayacağım.
Hayır aksine yıkılmayı normalleştiriyorum.
Kötü duygulara karşı sürekli böyle olumlu olmamız, onlardan bir ders çıkartmamız, onu pozitife yormamıza dair bize sürekli olumsuzu olumluya çevirme öğretisi yükleniyor.
Ve ben buna çok karşıyım.
Abi hissedeceksin bazen sadece ağlayacaksın çığlık atacaksın yastıkları yumruklayacaksın sinirleneceksin.
Hayattaki her şeyi bütün kötü duyguları bütün olumsuzlukları hadi bakalım şimdi de bu bizi daha özgür bir insan yapsın.
Daha hırslı bir insan yapsın daha başarılı bir insan yapsın noktasında kullanmayı çok yararlı görmüyorum.
Çünkü eğer ben başarılı bir insan olmak için ya da özgür bir kadın olmak için öncesinde bu kadar acı çekeceksem o özgürlüğe ya da o başarıya dair bir noktam daima kinli olacakmış gibi hissediyorum.
Ben bunu elde etmek için bu kadar acı çektim demenin bir zorunluluk olduğunu düşünmüyorum mesela.
Hani böyle bazen özellikle kedimiz sahiplendiğimizden beri mesela yazlar, kışlar her türlü mevsim benim için çok zorlu geçer.
Dışarıdaki kediyi köpeği düşünürüm, sokakta kalmak zorunda kalan insanları düşünürüm.
Bu olumsuz duyguların, bu uykusuz gecelerin beni daha insan yaptığını hissediyorum.
Çünkü bize dayatılan sorumlulukların içerisinde o rutini, o böyle başladığımız yere sürekli geri dönmemizin ve aynı günün farklı versiyonlarını yaşamamızın o rutinin içinde
aslında diğer bütün insanlarla aynı şeyi yapa yapa kendi bireysel insanlığımızdan bir şeylerin köreldiğini hissediyorum.
O yüzden bir şeylere karşı bu kadar hassas olmak bana kim olduğumu hatırlatıyor.
Hatta beni belki de her gün kendimle yeniden tanıştırıyor.
Eğer bir şeyleri çok derinden hisseden bir insansanız her türlü yolculuk sizin için yeni bir klip çekme fırsatıdır.
Kendi hayatınızın böyle metin arolatı falan olursunuz.
Yolculuğunuz nereye olursa olsun.
İsterseniz dünyanın öbür ucuna gidin.
İsterseniz 10 saatlik bir bayram yolculuğuyla annenizin babanızın köyüne gidin.
Ya da buradan markete gidip 2 ekmek alıp geri dönecek olun.
Kulaklığınıza koyacağınız şarkı nakaratına gelene kadar senaryonun neresinde ilerleyeceğiniz bellidir.
Hatta böyle nakarat kısmında eğer o istediğiniz sahne henüz gerçekleşmemişse
karakterleriniz birkaç adım geri kalmışsa şarkıyı böyle geriye falan alırsınız.
Yapıyoruz bunu ya ben bu konuda yalnız olduğumu düşünmüyorum.
Kesinlikle inanmıyorum yani.
O her yolculuğun beni belki hayatımda hiç yapmayacağım bir iş olan yönetmenliğe dair bile kendi içimde hazırladığını düşünüyorum.
Ben kendi duygularımın yönetmeniyim ya.
Ben bir şarkıyı dinlerken kimle göz göze geleceğimi, ne giyeceğimi, hangi sahnede ortamdaki sisin dağılacağını hayal edebiliyorum.
Çünkü bir şeyleri çok derinden hissediyorum.
Ve bir hissi çok derinden hissedebilmem için gerçekleşmesine bile gerek duymuyorum.
Onu kafamda kurmam ya da daha önce yaşadığım bir duygudan esinlenmem bile kendime o senaryoyu, o fanosu yaratmam için yeterli.
testi çözün ve podcast'iniz için
...oluyor.
Bir yere gidiş ve
dönüş uçuşları benim için çok
farklıdır mesela. Türkiye'ye gelirken
o hissettiğim heyecanla
şimdi İtalya'ya dönecek
olacağımdaki burukluk
birbirinden çok farklı. Halbuki aynı
yolu tersine alıyor olacağım.
Duyguyu da tam tersine hissedip
bu sefer bütün o heyecanın yerini
hüzne bırakmasına da müsaade
edeceğim. Seyirci kalacağım çünkü çok da başka
çarem yok. Bütün playlistim
değişecek mesela. Buraya gelirken dinlediğim
şarkılarla, şimdi dinleyeceğim
şarkılar birbirinden çok
farklı olacak. Türkiye'ye bu
gelişim son iki yılda
en uzun kalışlarımdan bir tanesi
oldu. Ama ona rağmen
geldiğim günden beri
40 gün sonraki gidişimi
düşünüp, sonra onun böyle
30 gün, 20 gün, 10 gün
şeklinde azalışına
her seferinde böyle şahit oldum.
Her seferinde farklı bir
hüzün hissettim. Belki aynı hüznü
farklı boyutlarda hissettim.
Daha böyle buradayken
gideceğimi düşünmek,
arkadaşlarımla daha yeni
oturmuş kahvemizi yeni sipariş etmişken
dönüş yolunda
beni yakalayacak olan hüznü düşünmek
tabii ki hayatı her zaman
çok kolaylaştırmıyor. O an içinde
olduğunuz anın belki tadını çıkartmaktan
bizi alıkoyuyor.
Çünkü ben yaşamaya değil
biteceği ana odaklanıyor oluyorum.
Ama bunu
Ama bunu yaşamamak için bir şeyleri derinden hisseden bir insan olmayı değiştirmek ister miydim? Hayır.
O yüzden bu bir şeylerin sonuna odaklanma özelliğimi belki de şekillendirmeye çalışıyorum.
Çünkü aslında bir şeylerin bitecek olduğu anı düşünmek ve buna hüzünlenmek, geçirdiğim anı, geçirdiğim zamanı ve o zamanı geçirdiğim insanları da ne kadar kıymetli bir yere koyduğumun bir göstergesiymiş gibi hissediyorum.
Ama her şeyden olumlu bir anlam çıkartmak, o olumsuz duyguyu da hayatımızda tutmak için tek başına yeterli olmak zorunda olmamalı.
O yüzden o gidişin de, o masadan kalkıp dönüş yolunun da, hatta o dönüşün kendine has hüznünün de benim için yaşamak adına heyecan duyduğum bir duyguya dönüşmesine müsaade ediyorum.
O yüzden insanların beni duygusal, zaman zaman melankolik bir insan olarak adlandırmasından da keyif aldığımı fark etmeye başladım.
Evet belki bu masadan ayrıldığımda bu arkadaşımı birkaç ay görmeyecek olmam ya da onun da başka bir yere gidiyor oluşu biraz hakikaten kalp kırıcı.
Ama şimdi bu şarkıyı dinlemek için, şimdi eski fotoğraflara bakmak için, şimdi aradan ne kadar zaman geçerse geçsin aynı şehre geldiğimizde birbirimize ayırdığımız zaman için mutlu olmaya bir sebebim var diyorum.
Yani o hüznü de aslında beni sonunda yakalayacak diye ondan korkarak değil, onu yaşayarak, ona kucaklayarak, hani böyle karşımda ağlayan ya da mutsuz birisine ya sen niye hep çok mutsuzsun demek yerine gel bunu konuşalım diyerek yaklaşıyorum.
Belki de başkalarına gösterdiğim ya da başkalarından hep görmeyi beklediğim empatiyi nihayet kendime gösteriyorum.
Yani aslında bir şeyleri bu kadar derinden hisseden bir insan olmanın da artıları var tabii.
Mesela ben kimseyi kendime bir şükür sebebi olarak görmüyorum.
İnsanların hayatlarını dinleyip ay çok şükür en azından böyle değiliz ya da ay çok şükür en azından benim şulum var demek bence sadece böyle kötü bir şey, bencil bir şey vs. değil de insanı ilerlemekten alıkoyan bir şey.
Yani benim bir kıyasım varsa sahip olduğum şeylere henüz sahip olmayan eski versiyonuma bakarım şükretmek için.
Ya bak bir yıl önce burada değildim derim.
Hali hazırda buradayken burada olmayan insanlara bakıp da olduğum yere şükretmek beni yerimde saymaktan hiçbir zaman alıkoymayacak.
Ben orada kalmaya devam edeceğim.
E tabi bir şeyleri çok derinden hissetmenin belki de en pozitif tarafı, en büyük artısı güzellikleri de çok derin hissediyorum.
Ya mesela şimdiye kadar sevdiğim herkesin aslında benim tarafımdan sevilmeye o kadar da layık olmadığını düşünüyorum.
Bu böyle biraz narsistik bir yorum gibi gelebilir kulağa.
Yani ne demek yani diye.
Ama hakikaten sevginin de belli bir karşılığı olduğunu düşünüyorum bu hayatta.
Tıpkı bazı ürünlerin aynı şeye hizmet etse de farklı markalarda farklı bir pahasının olması gibi.
Hayatta bir şeylerin benzerinin aynı şeye hizmet eden versiyonlarının birbirinden farklılaşabileceği gibi ederi pahası noktasında.
bazı sevgilerin de farklı karşılıkları olduğunu düşünüyorum.
Birisini mesela çok sevmek, birisinden hoşlanmak, birisine saygı duymak, birisine haz etmemek.
Bunların hepsi aslında bir duygunun farklı seviyeleri.
Haliyle ben de şimdiye kadar sevgi gösterdiğim insanlara baktığımda
tabi bu biraz benim de sevgiyi çok bol keseden vermemle ilgili.
Nasılsa doğal bir kaynaktan geliyor diye onu belki biraz har vurup harman savurmamla ilgili.
Ama bu sevgiyi verdiğim herkesin de bu kadar yoğun bir sevgiye layık olmadığını, belki de ihtiyaç duymadığını görüyorum.
Yani bunu karşımdakini küçülten bir yerden söylemiyorum ama birine de bazen hak ettiğinden fazlasını ya da istediğinin dışındaki bir sevgiyi vermek,
ona bunu yüklemeye çalışmak da günün sonunda zaten kaçınılmaz olan bir hayal kırıklığını beraberinde getiriyor.
Ve sonrasında da aslında karşındaki insana sen bu sevginin kıymetini bilemedin diye kızmak bana biraz mantıksız geliyor.
Ama bunun nerede artısı derseniz bana, bazen baktığımda böyle geçmiş ilişkilerime,
Ben bunu bu kadar sevebildiysem, bu kadar sabredebildiysem ya da gerçekten bir şeyleri toparlamak için bu toparlanmaya hiç de meyilli olmayan durumu bile belli bir noktada düzeltmeye çalıştıysam
Beni gerçekten seven, beni gerçekten sevebilecek, sarabilecek bir insana, gerçekten benim için orada bir yerde belki de bekleyen bir insana ne kadar fazla sevgi verebileceğim ve bu sevgi karşılık bulduğunda ne kadar mutlu hissedebileceğim, ne kadar güzel bir şeyler yaşayabileceğime dair çok büyük bir umut besletiyor bana.
Yani oturup da böyle karalarda bağlayabilirsin tabii hani Allah kahretsin hep de bu değmeyecek adamları seviyorum falan.
İsyan etme demiyorum. İsyan et hatta ağla zırla evet bunun sonuna kadar arkasındayım.
Ama belli bir noktadan sonra ulan seni bile sevdiysem bu sevgiyi hak edenle ben cenneti yaşarım da diyebil yani belli bir noktadan sonra.
İşte o zaman yaşadığın her şeyin ve belki de ödediğin bedellerin sana da belli bir noktada karşılığını faiziyle ödeyeceğini biliyorsun ve iyi hissetmeye başlıyorsun.
Yani biraz aslında duygular bizim böyle elimize verilen üç boyutlu bir nesne gibi.
Aynı şeyi elinde tutabilirsin ama ona biraz evirip çevirip farklı perspektiflerden bakmayı öğrendiğinde aynı duyguyu olumluya çevirmek de hakikaten bizim elimizdeymiş gibi geliyor.
Şimdi hayatta bir de hepimizin çok istediği ve onu elde etmeye çok odaklandığı şeyler var.
Bu sadece bir başarı, üniversiteyi kazanmak, bir işe girmek, bir ev almak değil.
İstediğin bir ayakkabının indirime girmesini beklemek bile olabilir.
Bazen o sürece o kadar odaklanıyoruz ki onu elde ettiğimizde onu sanki çok da artık tadını çıkartamıyoruz.
Çünkü bütün o enerjiyi onu elde etme sürecinde zaten harcamış oluyoruz gibi.
İşte bir şeyleri çok fazla ve derinden hisseden bir insansanız vardığı noktayı romantize etmek çok da zor olmuyor.
İtalya'ya taşındığımdan bu yana çok fazla problemle tabii ki karşılaştım.
Hem bürokratik anlamda hem kültürel anlamda.
Ama İtalya'daki hayatıma baktığımda İtalyanca bir ses duymak, İtalyanca azarlanmak hatta İtalya'da bir problem yaşamak bile artık beni çok duygulandırıyor.
Çünkü şeyi fark ediyorum ya insan meğerse hiç problem yaşamıyor olmak değil de kendi seçtiği hayatta kendi seçtiği yollarda karşısına çıkabilecek problemlerle yüzleşmek istiyormuş.
Yani biz aslında böyle korkak problemlerden kaçan bir nesil falan değiliz.
Biz sadece başkaları tarafından üzerine giydirilmiş ikinci el sorunlarla yüzleşmek yerine kendi problemleriyle dövüşmeye hazır bir nesilmişiz.
Evet belki savaşçı değiliz ama savaşçı olmamanın nesi kötü ki? Demek ki biz küstürüldüğümüz ya da uğruna savaşmak zorunda bırakıldığımız şeylerle yavaş yavaş barışmayı öğreniyoruz artık.
Tabi bir şeyleri bu kadar derinden hissetme noktasında arkadaşlarımın varlığına da teşekkür etmemek bana yakışmaz.
Yetişkin olmak biraz hayattaki bazı şeylerde artık yavaş yavaş minimal bir tarzı seçmek, daha az eşyayla daha çok mutlu olmak, eşyalara ya da bir şeylerin sayısına sayısal fazlalığına çok da anlam yüklememeyi beraberinde getirirken
arkadaş anlamında belki de hayatımıza aldığımız insanlar da o kadar da tekilleşmemeyi öğretiyormuş gibi hissediyorum.
Önceden böyle çok fazla makyaj malzemem, çok fazla kitabım olsun isterdim.
Ama bir tane en yakın arkadaşım olsun isterdim.
Şimdi bir tane kaliteli bir pantolon zaten işimi görür.
Her türlü okazyonda giyebileceğim bir ayakkabı bana yeter diyebilirken
arkadaş noktasında tek bir en yakın arkadaşa sahip olmanın ve bütün yatırımı ona yapmanın
o kadar da sağlıklı bir şey olmadığını fark ettim.
Farklı arkadaşlarımın olması, onların farklı hayatlarının bir şekilde benim hayatımda kendine yer bulması beni inanılmaz büyüttü.
Aynı anda çok farklı hayatları yaşama şansı elde etmişim gibi hissediyorum.
Ve ölümsüz olmadığımız için ve ben tekrardan hayata geleceğime çok da inanmadığım için bir hayata birden fazlasını sığdırmak istiyorsanız belki de bunun en büyük yolu, en kolay yolu hayatınızda farklı insanlara yer açabilmek.
Ve bu noktada arkadaşlarıma baktığımda kendimi çok şanslı hissediyorum.
Son dönemde içinde boğulduğum şeylerde boğulma korkusuyla o suda çırpınırken bana ne kadar fazla insanın el uzattığını çok da görememişim aslında.
Gözümün görebildiği yönde bana elini uzatmasını beklediğim birisinden o desteği göremeyince otomatikman kendimi çok yalnız olduğuma inandırmışım.
Ama su biraz durulunca ya da ben suyun yüzeyine bir şekilde çıkartılınca, tekrardan nefes almaya başlayınca aslında ne kadar fazla insanın bana elini uzattığını gördüm ve inanılmaz müteşekkir oldum.
Evet belki Arda'yı, ilterişi özlemek, benim yurt dışına gidecek olmam, arkadaşlarımın mutlu anlarını, üzüntülü anlarını belki bireysel olarak yakalayamayacak olmam,
sevdiklerimi bir yerde geride bırakmak, aramıza zamanın girmesine müsaade etmek, hayatlarımızı facetime'lara sıkıştırmak çok da kolay değil belki.
Ama bu insanlara baktığımda tıpkı aslında kedimdeki örneği de verdiğim gibi o insanların hayatına getirdiği ışık onların olmadığı anlardaki karanlığa beni tahammül edebilecek bir seviyeye getirdi.
o yüzden evet belki onları özlemek
ya da bazı şeylerle
fiziksel anlamda tek başına
mücadele etmek çok kolay olmasa da
bir şeyleri derinden hissetmek
ve günün sonunda o arkadaşlar
tarafından çevrili olmak, sevilmek
iyi ki bir şeyleri çok derinden hissediyorum
iyi ki aklıma gelen
gelmeyen o arkadaşlarımın
dertlerine, problemlerine
başlarına gelenlere üzülüyorum
çünkü onların mutluluğuna da
bazen belki onlardan daha fazla
reaksiyon veriyorum
Başarmadığım, başaramayacağım, belki de hiç o alanla kendime bir hedef koymadığım şeylerde
arkadaşlarımın hayatta başardıkları şeylerle gururlanmayı öğreniyorum.
Sevmeyi onlardan öğreniyorum.
Affetmeyi, affedilmeyi onlardan öğreniyorum.
Çok büyük bir şey.
Bir şeyleri iyi ki derinden hissediyorum dedirtiyor bana her geçen gün.
Mesela anneme bakıyorum.
Onun hiç şahit olmadığım genç kızlığını ona bakınca görüyorum.
Yaşayamadığı şeylere belki bazen ondan daha fazla üzülüyorum, dertleniyorum.
Ama belki de bir şeyleri bu kadar fazla hissedip üzülmenin, dertlenmenin bir yanında ona daha iyi bir evlat olmayı, ona daha iyi bir arkadaşı olmaya ya da onun kendi gençliğinde yaşayamadığı şeyleri ona yaşatmaya dair daha istekli oluyorum.
Yani günün sonunda bir şeyleri çok derinden hissetmek sizi olumsuz duygulardan belki alıkoymuyor.
Hatta biraz daha debelendiriyor.
Ama güneş açtığında, sular durulduğunda, rüzgar sizden yana esmeye başladığında da en büyük keyfi siz alıyorsunuz.
Müziği en fazla siz duyuyorsunuz.
Çok sevdiğim bir söz.
Klişe ama harika bir söz.
Müziği duymayanlar dans edenlere deli dermiş.
Bırakın biz bir şeyleri çok derinden hissedelim.
günün sonunda dans etmeyenlerin en azından bizimle aynı müziği duymadığına emin olacağız.
Ve belki de yalnız kalmak pahasına da olsa bizimle aynı ritme uyamayacak insanları hayatımızda tutmamayı öğreneceğiz.
O yüzden umutsuzluğa alışmayın, yatağa küskirmeyin ve bu bölüm bittiğinde lütfen Forever Young'ı benim için bir kere dinleyin.
Bütün bölüm boyunca anlattığım şeyleri bence 4 dakikada hissedeceksiniz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
