
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
*
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
*
Bu bölüm “Odea” ve "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
Bu bölümde Simay, yakın zamanda yaşadıklarına ve hissettiklerine uzaktan bakmanın ona kazandırdığı pencereleri konuşuyor. Kendimden üçüncü tekil olarak bahsetmem komedi bu arada. İşte hayatı biraz uzaktan izlemek için, arada kendin olmaktan çıkmak gerekir. Bakalım gördüklerinizin seyir keyfi nasıl. Hoş geldiniz.
Transkript
Herkese merhaba, Sen o kız değil misin?''in yeni bölümüne hoş geldiniz.
Yine her zamanki gibi bir süreliğine ortadan kayboldum ve yine her zamanki gibi sizi çok özleyerek geri döndüm.
Podcast yapmamayı podcast yapmakla çok iç içe koyduğumu fark ettim.
Çünkü aslında burada konuşmadığım zamanlar gerçekten çok fazla düşünüyor ve kendi kendime çok fazla konuşuyor oluyorum.
Anlatacak şeyler biriktiriyorum, yeni yerler görüyorum, aynı duyguları yaşıyorum, yeni insanlarla tanışıyorum.
Tanıdığım insanlarda yeniye ya da eskiye dair bir şey bulmaya çalışıyorum falan ve bunların hepsi günün sonunda burada konuşacağım şeylerin kaynağını oluşturuyor.
Ama diğer yandan da bu kendi kendime konuşma süresi uzadıkça muhabbet o kadar koyulaştı ki bir türlü bitirip kalkamıyorum.
Bir türlü başka bir sekmeye geçemiyorum onu fark ettim ve evet dedim yani artık benim bu mikrofonun karşısına geçmem gerekiyor.
Yalan değil yani bir hafta on gündür zaten kafamda sürekli bir yeni bölüm kaydetmeliyim.
Gün geçtikçe artık daha da kaçınılmaz bir şey oluyor gibi bir geride kalma korkusu var.
Bir de diğer yandan hiçbir şey yapmamak, sanki kendi iç konuşmama devam etmek, müsaade etmek konuşma yetimi de kaybettiriyor gibi hissettim.
O kadar korktum ki acaba ben tam olarak derdimi anlatamayacak mıyım, anlaşılamayacak mıyım gibi.
Bir de iki gündür falan bölüm kaydediyorum ama bir türlü ya böyle gittiği yer kayboluyor, bir türlü toplayamıyorum falan.
Ya tam ne hissettiğimi ifade ettiğimi hissedemiyorum, rahatlamış hissedemiyorum.
Derken bugün 7 Ağustos Perşembe günü sokağın da sesi bana eşlik ederken küçük salonumda çalışma masamda oturdum.
Sizlere sesleniyorum.
Sokağın sesini genellikle böyle editlediğimde ya da temizlediğimde mesaj alıyorum.
Arka plan sesi güzel oluyor onu kırpma diye.
Bakalım bu bölüm galiba bol bol duyacak dinleyeceksiniz sokağın sesini.
İşlek bir caddede oturmak, işlek bir mahallede oturmak gerçekten çok iyi hissettiriyor.
Dışarıda bir yerde hayatın hareketliliğin olduğunu bilmek.
Hatta belki de buna maruz bırakılmak.
Çünkü camı pencereyi kapatsam bile evin içine sokağın sesi doluyor.
Kaldı ki bu sıcaktan hangi pencereyi kapatıyorsun?
Gerçekten dışarıdaki gürültüyü, tartışmayı böyle sadece bir mırıldanma gibi değil.
Baya bütün cümleleriyle, insanların birbirlerine seslenişiyle, ne bileyim çalınan kornalarda falan dışarıda bir hayatın olduğuna dair çok fazla fikrin oluyor.
Sadece bir içgörü değil.
Hmm tartışıyorlar galiba gibi insanların ses tonundan bir çıkarım değil.
Gerçekten birbirlerine ne söylediklerini duyuyorsun.
Bir anda bir karaktere böyle bir dışarıdan göz gibi belki de hiç istemiyorken, niyetin bu değilken dahil oluyorsun.
Geçenlerde eğer benim kişisel hesabımı da takip ediyorsanız orada story atmıştım.
Mahallede bangır bangır bir şarkı çalıyor ve romantik bir şarkı.
Ve sürekli başa sarılıyor.
Sürekli.
Başa sarılıyor, ses çok yüksek.
Bazen bitiyor, baştan dinliyoruz.
Bazen belli bir kısımda tekrar geri alıyoruz falan artık.
Bütün mahalle entegre oldu.
Ve en son çok sinirlendim.
Bir yandan da tez yazmaya çalışıyorum.
Böyle koşarak sinirli bir şekilde perdeyi açtım.
Hani bakıyorum ses nereden geliyor.
Yani bir sesini kısar mısınız diye bağıracağım.
Hani o kadar artık sınırdayım.
Sonra bir fark ettim.
Karşı apartmanda tam karşımdaki daire dans provası yapıyorlar.
Yani buna şahit olup sonra zaman zaman salonlarından sızan ışıkla gördüğüm ve edindiğim bilgilerin bir araya gelmesi
ve onlara hemen bir karakter, bir hikaye biçmem gerçekten çok özeldi.
Ve böyle bir anda o bütün sinirim, agresyonum uçup gitti.
Hatta böyle bir agresyonla ayağa kalktığım için kendimden utandım.
Sonra işte arada arkadaşlarının hep misafirliğe geldiğini, birlikte yemek yediklerini gördüğüm,
sürekli evde böyle televizyonun açık olduğu, sürekli bir dizi, filmin izlendiği bir ev olduğunu az çok kestirdiğim bir yerde
hemen dedim bunlar galiba evlenecekler ve düğün dansı provası yapıyorlar.
Sonra diğer bazı farklı günlerde de bu provalar devam edince, dans hocası falan gelince benim tezim biraz daha kanıtlandı ve ben bir anda adını sanını bilmediğim bir ilişkiyi dışarıdan izleyip o hikayeye bir anda kapılırken buldum.
Hayatımın bazen kendi rayından çıktığını ya da herhangi bir akışa sahip olmadığını, durağan bir su gibi öylece bir birikinti halinde kenarda beklediğini hissettiğimde genelde tabii ki herkes gibi bir şeyleri kaçırma korkusundan ben de muzdarip oluyorum.
Ama yakın zamanda bu kadar da merkezi, hareketli bir yerde de yaşamanın belki belli getirileri ve götürüleriyle etrafımda çok fazla canlılığa maruz bırakılıyorum.
Ve bu bir noktadan sonra kaçınılmaz olduğunda, bir noktadan sonra siz bir şeyleri yakalamaya devam etseniz de dışarıda bambaşka bir hayatın aktığına şahit olduğunuzda,
bazen gerçekten hiçbir şey yapmamayı kendinize hak görüp
hiç de bir şeyleri kaçırma korkusu hissetmediğiniz anlarda bile
dışarıda yine bir hareketlilik olduğunu duyumsadığınızda
o bir şeyleri kaçırma korkusu yavaş yavaş iyileşiyor.
Yani çünkü bir şeyleri mutlaka kaçıracağını her zaman artık kabul etmiş oluyorsun.
Bu kaçınılmaz bir şey.
Hayatta her zaman bir şeyleri kaçırıyor olacağız.
Ben şu an binmediğim onlarca otobüsü, uçağı, treni kaçırıyorum mesela.
Konuşmaya devam ettikçe belki bir yerin sipariş saatini kaçırıyorum.
Belki almak istediğim bir şeyin stokları tükeniyor, kaçırıyorum.
Belki şu an dışarıda olsam hayatımın aşkıyla kafa kafaya geleceğiz ama ben konuşmayı seçiyorum gibi.
Hayatta bir şeyleri her zaman kaçıracağız zaten ama galiba mevzu bizim neyin peşinde olduğumuz.
E tabi bu da beni çok sık düşündürüyor bu aralar.
Kendimi bildiğim bileli bir anlamın peşindeyim.
Son dönemde anlamsız, benim için çok da bir şey ifade etmeyen, hoşlanmak ya da hoşlanılacak bir şey bulmak için çok da efor sarf etmediğim randevulara çıktım.
Yine kendi sohbetimden, açtığım konulardan ya da bana sorulan sorulardan keyif aldığım için yine de tabii ki hepsi bir insan tanımak,
hepsi bir sohbet etmek, karşılıklı bir şeyler içmekti ve belli bir noktada tabii ki yine kendini gerçekleştirdi.
Ama günün sonunda birilerinden o kadar da etkilenmemek, küçük şeylere takılmak,
ben bunu çok da sevmiyorum, ben bunu çok da beğenmedim, bu noktada galiba uyuşmuyoruz.
Çok iyi biri ama çok da bana göre değil galiba diyebilmek bana çok iyi hissettirdi.
Çünkü yavaş yavaş hayatımdaki son girişimlerle, yaşanan her şeyle
acaba ben bir şeylere anlam yüklemiyorum da ben bu anlamı sırtlanıyor muyum gibi düşündürtmeye başlamıştı.
Sanki artık bu yalnızlıktan, bu arayış halinde olmaktan o kadar yoruldum ki
güç bela karşıma birisi çıktığında
onun doğru insan olduğuna inanmak
ve kendimi de inandırmak için
dört elle sarılıyordum ve fark ettim ki
anlam bir şeylere yüklendiğinde
kıymetli. Mesela o delik deşik
olmuş ama hala atmaya kıyamadığınız
tişörte bir anlam yüklersiniz
ve o da bu anlamın altından kalkmayı
bir şekilde becerir. Ya giyilerek
ya bir yerde bir anı olarak durarak. Ama
bir şekilde, bir fonksiyonla
bir işe yararlılıkla
ona yüklediğiniz anlamı bir şekilde karşılar.
Bir yemeğe anlam yüklersiniz bu benim konfor yemeğim diye.
Her yediğinizde gerçekten sizi rahatlatır.
Bir huzur dolarsınız belki, bir nefeslenirsiniz.
Yüklediğiniz anlamı karşılar bu.
İnsanlarda da böyle.
Bir anlam yüklersiniz, hayatımın aşkı, en yakın arkadaşım, en sevdiğim iş arkadaşım, en sevdiğim öğretmenim gibi.
O da davranışlarıyla, o duyguyu belki sürekli kılacak davranışları, hareketleriyle o yüklediğiniz anlamın altından kalkar.
Ama anlamı yüklemeyi bırakıp sırtlandığınızda karşınızdakine yüklediğiniz anlamın belki size verilenden kat be kat fazla olduğunu fark edip altında ezilmesin diye siz onu omuzlandığınızda aslında çok büyük bir yükün literal anlamda altına girmiş oluyorsunuz.
Bu da benim gerçeklik algımı resmen bozdu.
Ya ben biriyle buluştuğumda uyumlandığımı hissediyorum mesela.
Çok gülüyoruz, çok eğleniyoruz, her konuyu konuşuyoruz, çok güzel etkinliklere gidiyoruz, aramıza harika bir uyum var.
Ve ben böyle biz konuşurken etrafımızda sadece bizi içine almış bir baloncuk var ve bunu herkes görebiliyor.
Öyle bir enerjimiz var zannediyordum mesela biriyle.
Sonra konuşmayı bıraktık, bazı anlaşmazlıklar yaşadık ve gerçekten bu kadar taze ve lezzetli giden bir şey bu kadar hızlı bayıyorsa eğer, bu kadar hızlı çürüyorsa onu da illa çöpe gitmesin diye tüketip kendini zehirlemenin pek bir manası yok.
O yüzden el sıkışıp biraz belki tartışarak da olsa sonlandırdık.
Ama günün sonunda ben o yüklediğim anlam, o ikimizi de içine aldığına inandığım baloncuk,
bütün paylaşımlarımız, benim bütün o ne kadar o süreçte neşeli, bol bol kahkaha atan bir kadına dönüşmem gibi
ipuçlarını toplayarak ya bu gerçekten özel bir şeydi, böyle de bitmez bence.
Hani belki bu biraz reytingleri hoplatmak için yapılmış bir sezon finali gibidir.
Bizim hikayemiz bence böyle bitmez deyip belki de normalde birini aşmak için çok da yeterli olabilecek bir süreden daha da fazlasıyla ben bu insanın geri dönmesini bekliyorum.
Ve hani bir meme var ya böyle Twitter'da da çok goy goy dönüyor.
Tramvası ilişkiden daha uzun sürdü diye.
Gerçekten öyle.
Yani bir ay görüştüğüm birini atlatmam, zihnimden tamamen atmam belki 3 ayımı alıyor.
Çünkü ben sürekli artık karşımda o anlamı yükleyeceğim biri de olmadığı için anlamı sırtlanıyorum.
Bu aslında dengenin çoğunluk olmaktan daha da kıymetli olduğunun çok net bir göstergesi oldu bana hayatta.
Kendinizi böyle bir sandalye gibi düşünün tamam mı?
Ve karşınızdaki insan belki de bu sandalyenin bir ayağı.
Siz ona bir anlam yüklüyorsunuz değil mi?
Yani o da aslında o çemberi daha doğrusu o kareyi tamamlıyor dört kolondan biri olarak.
O anlam yüklediğiniz dördüncü ayak bir şekilde bu denklemden çıktığında, kırıldığında siz geriye çoğunluk olarak üç ayakla kaldınız diye sandalye fonksiyonunuza aynı kalitede devam edemiyorsunuz.
Yani bu aslında birin zaman zaman üçten dörtten büyük olabildiğinin çok net bir göstergesi.
Anlam yüklediğiniz insan devreden çıktığında belki hala çoğunluk olarak sabit kalabileceğinizi düşünebilirsiniz ama devrileceksiniz.
Ve üstünüze binen, üstünüze oturttuğunuz, üstünüze koyduğunuz anlamlar da sizinle birlikte düşecek.
Ve ortaya temizlenmesi daha meşakkatli bir pislik çıkacak.
Bir sürü iş şimdi.
Cam parçalarını temizle, ayaklarına batmasın, aman hemen terlik giy, yerde bir sürü kırık kalp var falan.
Boşa iş çıktı şimdi.
Evet sen geriye üç ayakla kaldın ama dördüncü olmadığı zaman artık o fonksiyonu yerine getiremiyorsun.
O ağırlıklar senin belini büküyor.
O yüzden tam da böyle acaba ben bir şeylere çok mu anlam yüklüyorum ya bu kadar da umutsuz vaka olmaya mı başladım kendimi böyle mi görmeye başladım derken bu çıktığım bazı randevularda teoride pekala da mükemmel olan erkekler pratikte bana o keyfi vermeyince ve ben memnun oldum tanıştığıma deyip evime huzurlu bir şekilde döndüğümde arkadaşım hadi gel bir kahve içelim diye çağırdığımda ya da YouTube'da bir şey açıp bir şeyler içip sonra uykuya gittiğimde fark ettim ki evet o leh.
Hala bir şeylerin de benim ona yükleyeceğim anlamı edinmesi için önce bana belli bir zemin oluşturmasını bekliyorum.
Ben de hala bir noktada seçiciyim.
Çok şükür her şeyi o kadar da beğenmiyorum noktasına geldim.
Zamanla çünkü benim için bir şeyleri beğenmek değil bir şeyleri beğenmemek daha önemli bir kriter ve bir mesele olmaya başladı.
Çünkü önceliğiniz her zaman beğendikleriniz olduğunda elbette ki o parıltıdan sonra beğenmediğiniz bir şeye bakmak çok da cazip olmayacak.
ve muhtemelen o parıltı beğenmediğiniz şeyin detaylarını görmenizin önüne de geçecek.
Haliyle belki beğenmeyeceğiniz bir sürü şeyi de bu paketin içinde alıyor hayatınıza, dahil ediyor olacaksınız.
O nedenle önce beğenmediğiniz şeyleri görmek günün sonunda sizi büyük bir zaman ve emek yatırımından da alıkoyuyor.
Boşa yatırım yapmamış oluyorsunuz.
Çünkü zaman kıymetli yani açık olalım.
Hepimiz tabii ki de belki bunun bu kadar kolay olmayacağını bilsek de
biriyle tanıştığımızda ister istemez kendimizi onunla olabildiğimiz bir senaryoda görmeye çalışıyoruz.
Yani gerçekten ne kadar klişe olursa olsun birinin soyadını sizin adınızın yanına ne kadar yakışacağına bakmadınız mı?
Ya da ne bileyim bir hayal kurmadınız mı?
Çok klişe bilmiyorum belki evlilik olabilir, belki aynı eve çıkmak olabilir, belki çıkma teklifi olabilir.
Artık sizin klişe tanımınız her neyse.
Siz de bazen o klişelerin başınıza gelebilme ihtimalini düşünüp kıkırdamıyor musunuz?
Yani bence yapıyoruz.
O yüzden tabii ki biriyle tanıştığınızda ulan acaba buradan anlamlı bir şey çıkar mı?
Heyecanını hissetmek çok güzel.
Ama bu anlamı biraz karşı tarafın kazanmak için bir şey yapmasına gerçekten müsaade etmek lazım.
Bu aralar çok sık arkadaşlarımla zaman geçiriyorum.
Geçenlerde bir tane dinleyicim bana arkadaşlarımla çok güzel bir ilişkim olduğunu dışarıdan görüldüğünü,
nasıl bu kadar sevmeyi sevilmeyi, arkadaşlarım tarafından kabul edilmeyi becerebildiğimi,
kendisinin bunu yapmakta zorlandığını yazmış.
Bununla ilgili çok böyle ayrı bir şekilde konuşmak isterim.
Burada çok yüzeysel değinmek istemem ama bu bölümü kaydetmeyi düşünürken ve evde kendi kendime konuşurken bu kısma sürekli değinirken buldum kendimi.
O yüzden sizi de bundan mahrum etmek istemiyorum.
Belki o sevgili dinleyicime de bir noktada cevap olur bilmiyorum.
Ben öyle dışarıdan göründüğü gibi tabii ki de çok renkli, çok her zaman pozitif ve hayatın Friends'deki gibi geçtiği bir hayat yaşamıyorum.
Ama arkadaşlıklar benim gerçekten her zaman en büyük sınavım, en hassas noktam ve aynı zamanda en güçlü noktam olmayı bir şey.
Bu şekilde becerdi.
Ama ben arkadaşlıklarımın özellikle kaybettiğim arkadaşlıklardan sonra neleri yanlış yaptığımı düşünmeyi becerebilmem sayesinde şu an mevcut arkadaşlıklarımın güçlü olduğunu düşünüyorum.
Yani onları güçlendiren şeyin bu olduğunu düşünüyorum.
Ben gerçekten arkadaşlarına aşık gibi bir insanım.
Onları çok severim, çok önceliklendiririm.
Onlar ne istiyorsa benim için odur.
Planlarımı değiştiririm, uykusuz kalırım.
Hiç problem değil.
Ve çok da veririm.
Ve tabii ki isterim de onlara çok verdiğim sadece sevgi, ilgi, alaka, şefkat değil aynı zamanda kendi problemlerimdir, kendi iç dünyamdır, kendi düşüncelerimdir.
Çok verdiğinizde ve verici olmayı bir yerde tabii pozitif bir noktaya koyan da bir kültürden geldiğimizde, düşünüldüğünde genellikle bir arkadaşlık bittiğinde hayatınızda okları kendinize çevirmekten biraz mahrum edebilirsiniz kendinizi.
O vericilik ve şefkat o kadar fazla ve böyle güneşin önünü kesecek boyutta bir gölge düşürüyor ki gerçek düşüncelere.
Okları kendinize çevirip acaba bu kadar bir şeyin fazlası hakikaten zarar olabilir miydi?
Acaba benim bu vericiliğim günün sonunda bu arkadaşlığın ömrünü hızlı tüketen şeylerden biri olabilir miydi?
Düşünmek lazım.
Ben bunu düşündüm.
Belki geç düşündüm.
O arkadaşlığın treni çoktan kalkıp benim istasyonumdan uzaklaşmıştı ve zaten belki de yakalamak istediğim bir tren değildi.
Belki de biz sadece birbirimizin hayatında birer otostopçuyduk.
Aynı yöne gidiyor olmamız aynı durakta ineceğimiz anlamına tabii ki gelmiyordu.
Ama diğer taraftan yine de orada zaten biçip gitti, üzerine çok da düşünmeye gerek yok diye bakmak,
ileride kuracağınız arkadaşlıkları baltalayabiliyor.
Yani bir yerde bir hata olmuş be dostum, bir şey yapmış olabilirsin, bu o kadar da kötü değil.
Ya da diyelim ki karşındaki kötü bir şey yaptı ama sen de buna ne noktaya kadar müsaade ettin?
Yani sadece illa ben mi kötüyüm, illa ben mi kendimi düzeltmeliyim noktasına değil en azından belki de sana yanlış hissettiren duyguların bir sonraki arkadaşlıkta da ortaya çıkması ihtimalinde onları çabucak detekt edebilmen, keşfedebilmen, yakalayabilmen için belki de bir fırsattır.
Öz eleştiri o kadar da kötü bir şey değil.
Ve bence benim öz eleştiri mevcut arkadaşlıklarımı en çok güçlendiren şey oldu.
Ben çok kaygılı bağlanan bir insanım.
Yani bir arkadaşım bana günaydın yerine günaydın yazdığında ben gerçekten overthinklerim.
Yanlış bir şey yapıp yapmadığımı gözetirim.
E hal böyle olduğunda tabii ki de karşınızdaki insanın da en ufak bir değişiminden sürekli etkilenmek,
ben mi bir şey yaptım demek en basitinden arkadaşlıktan tartışmayı resmen silip atıyor.
Çünkü tartışmaktan o kadar korkuyorsunuz ki en ufak bir ayrılığa denk geldiğinizde orada bulunmak istemiyorsunuz.
O sizin için dünyanın sonu gibi oluyor.
Ama öyle değil. Ben arkadaşlarımın karşımda tartışmalarına maruz kala kala ve sonra hayatlarına, arkadaşlıklarına yine devam edebildiklerini göre göre tartışmanın o kadar da kötü bir şey olmadığını fark ettim.
Tartışmanın o kadar kötü bir şey olmadığını fark ettiğimde de arkadaşlarımda bazı şeylerden hoşlanmadığımı, bazı şeylere incindiğimi, bozulduğumu ya da rahatsız olduğumu söyleyebilme gücünü gördüm.
ve bunu söylediğinizde arkadaşınız bitmiyor.
Bitebilir tabii ki ama mevzu bitecek olmasının çok yüksek bir yüzdesinin olması değil.
Bitebilecek olması onlarca seçenekten bir tanesi sadece.
Ama tartışma yetisini arkadaşlıklarda kazandığımı görmek hala çok korkuyorum.
Hala tartıştığımda ya da arkadaşıma incindiğimi söylerken bile ağlıyorum.
Ya da arkadaşımı incitmişsem de ağlıyorum falan.
ama günün sonunda en azından bunu konuşma seviyesinde taşıyabilme yetisini yavaş yavaş hayata geçirmeye başladım.
Umarım yakında ağlamadan da bunu halledeceğim.
Bu benim arkadaşlıklarımı çok geliştirdi.
Ve böyle arkadaşlıklar kurduğunuzda hayır demeyi, ertelemeyi, bazen ekmeği, bencilleşmeyi de öğreniyorsunuz.
Çünkü kendinize ayırdığınız zamanın arkadaşlarınızın gözüne batmayacağını,
buna ihtiyacınız olduğu için buna sığındığınızı, bildiklerini biliyor oluyorsunuz.
ya da en belki de zor ihtimallerden birinde de en belki zorlayıcı seçeneklerden birinde de
gerçekten bu yalnızlığınız, arkadaşlarınıza belki yeterli zamanı ayırmamanız bir problem yaratabilir.
Onda da işte bu sağlıklı ilişki de zaten arkadaşınız size maksimum şunu diye olacak.
Kanka çık artık evden özledik yani seni.
Bak anlatacaklarım var, seni dinlemek istiyorum hadi gel.
Maksimum böyle bir serzeniş olur.
Ve günün sonunda sizi yataktan çıkartır, evden çıkartır, kendi alanınızdan çıkartır.
Bozulsa bile siz ona yeterince zaman ayırmadınız diye,
sizi görmek istediği için, sizi sevdiği için bir serzenişte bulunur.
Bunu fark etmek arkadaşlıklarımı çok güçlendirdi.
Ama tabii ki de bu yolda çok da zayiat verdik.
Ama olsun ben yaşadıklarımdan pişman değilim.
Umarım bu da bu dinleyicime bir yanıt olmuştur.
Sizlere de umarım çıkarım yapabileceğiniz şeyler vermiştir.
Zihnim tam olarak bu bölüm gibi.
Bakın bir sürü yere atladım ve böyle sanki bir harita doldurur gibi
Oradan oraya zıplayarak yavaş yavaş böyle parçaları birleştiriyorum.
Bazen belki aradaki bağlantıyı çok kuramıyorum ama mutlaka o aradaki köprünün de boyanacağı yer geliyor.
Biraz orada yine hikaye anlatıcılığıma güvenmeye çalışıyorum.
Bir de bu aralar Anthony Bourdain'e çok geri döndüm.
Ben çok seviyorum kendisini.
Tam bir sene önce hayatıma girdi.
Mutfak sırlarını almam ve okumaya başlamamla birlikte.
Ona duyduğum hayranlık bambaşka bir seviyeye yükseldi.
yükseldi. Onu da kendimi görüyorum
gerçekten. Bence birçok insan
da görüyor ama hani bazen böyle çok
sevdiğiniz bir şeyi artık gatekeepleyemezsiniz.
O zaten çoktan popüler olmuştur.
Hatta belki de siz de popüler
olduğu için fark etmişsinizdir. Bu da çok
okey bence. Ama hani her
sevdiğiniz şeyin başkaları tarafından sevildiğini
de görünce yaşadığınız o
narsistik kırılma gibi. Ben de
tabii ki hayır abi en çok ben anlıyorum
Anthony Bourdain'i. En çok ben seviyorum falan
tribüne. Girdim giriyorum.
Gerçekten ama Napoli gibi hissettiren birisi
bana. Belki de o yüzden bu kadar sahipleniyorum.
Napoli'ye gittiğinde insanlar
ve onu beğenmediğinde ben daha tatmin oluyorum
aslında. Çünkü o beğenilen, sevilen
tarafları benim tarafımdan fark edilmiş
gibi hissediyorum. Ya da belki de şehir
bana göstermeyi layık görmüş.
Ama diğer taraftan insanlar
sevdiğinde de sevdiğim bir şeyin
o sevilebilir taraflarının görülmesine
belki evet seviniyorum ama bir yandan
da kırılıyor işte. Ben
merkezciliğim. Hayır ya bir tek ben görüyorum
falan oluyordum
böyle. Anthony Borde'nin içinde
böyle hissediyorum galiba ve belki de kendimce
o grupi, hayır abi
ben poser değilim, ben farklı
seviyorum ya falan
triplere giriyorum belki de ama iyice böyle
okumaya, tekrar tekrar izlemeye
başladım. Belki de en çok ben
biliyorum tribüne giriyorum. Hani
en sevdiğim 5 şarkısını say demek gibi
böyle grup tişörtlü birini görünce.
Ama bu aralar bana gerçekten kendimle
ilgili çok şey düşündürtüyor. Biliyorsunuz
ben şanslı olmayı, yani
bu terimi kullanmayı çok sevmem.
Sevmiyorum.
Yani hayatta edindiğim başarının, iyi kötü geldiğim noktanın şansa atfedilmesini tabii ki istemiyorum.
Ama diğer yandan da belli bir noktadan sonra bazı şeylerde de şansın yaver gittiğini kabul etmenin artık o kadar kötü bir şey olmadığını düşünmeye başladım.
Yani kendi düşüncem yine yeni bir evrim geçirdi.
Önce her şeye çok şans diyen çok mütevazi bir tarafım vardı.
Sonra zaman içerisinde hayır abi ne şansı ya ben bunları kendim edindim gibi bir öz farkındalığa eriştim.
şimdi yavaş yavaş bu öz farkındalığın
keskin sınırları yumuşamaya başladı ve
evet ya yani şanslıydım da
hayat da benden yanaydı
demeyi tercih ediyorum. Belki de hayatta
artık daha fazla karşı karşıya mücadele etmek
istemiyorum. Hani çok iyi futbolcular
karşı takımlarda her zaman çok
güzel böyle seyir keyfi yüksek bir maç
sunabilir bize. Ama o ikisi
aynı tarafta yer aldığında çok daha
güçlü bir şeyin başka bir şeye karşı
mücadele verebileceği gerçeği
de orada bir yerdedir. Hayatla
sanırım bu keyifli mücadelem
sonrasında karşı takımlarda
yer alan iki başarılı oyuncu gibi
sürdürdüğümüz mücadelenin sonunda
belki de artık ilk defa aynı takımdayız ve
belki de takım oyunuyla
ortak bir amaç uğruna şampiyonluğu
gerçekten evimize getirebiliriz diye düşünüyorum.
O yüzden hayata da bazı
noktalarda gerçekten benim böyle arkamdan
esen ve belki de hızımı
daha da sabit tutmamı sağlayan
bir destekleyiciliği olduğunun,
hayatın da benden yana olduğunun
kabulündeyim artık. Bunu inkar
etmek istemiyorum. Gerçekten
bana yardımcı oldu. Sırtımda bir el
oldu. Ve bunun hepsi verdiğim çok
küçük kararlar sonucunda oldu
belki de. Geçenlerde arkadaşımla böyle
otururken biraz bu kelebek etkisinden
konuştuk aslında. Yani
baktığımızda biz beş sene önce
tanışmış ve böyle hayatın
farklı yerlere savurduğu,
arkadaşımın Fransa'ya, benim sonrasında İtalya'ya
taşındığım bir süreç sonunda
benim
Şişi'deki evimde oturuyoruz ve
sohbet ediyoruz.
Bir şeyler dinliyoruz.
Ve arkadaşım beni mesela
İtalya'da ziyarete geldi. Üstelik iki kere.
Ve günün sonunda böyle farklı
ülkelerden gelip başka bir yerde
buluşmak, orayı birlikte keşfetmek de
çok romantik, çok unique geliyor
insanın kulağına. Ama bana nedense
onların hepsi de bambaşka bir güzellikte
ve ulan başardık lan
hissini içinde barındırsa da
onunla geçen gün evde oturup da
yaptığımız muhabbet, böyle
Akşamüstü, havada biraz kapalı olduğu için esiyor, camlar açık, dışarıdan yine böyle sizin de duyduğunuz gibi araba sesleri.
Arkada böyle Daft Punk çalıyor ve biz hayat üzerine sohbet edip soğuk kahve içiyoruz.
Bu bana birlikte Venedik'i keşfetmemizden çok daha anlamlı geldi.
Çünkü çok daha katmanlıydı.
Yani mesela neden İtalya'da buluştunuzun çok kısa bir cevabı var aslında.
Arkadaşım Fransa'da okuyordu, ben İtalya'da okuyordum.
Tatili vardı, beni ziyarete geldi.
Venedik'te çok turistik bir yer gibi.
Ama onun Şişli'de benim evimde, benim salonumda oturması benimle sanki o bütün 5 yılı kronolojik bir şekilde içinde barındırıyor gibiydi.
Çünkü Garen arkadaşım beni Fatih'teki evimi de gördü.
Sonra benim İtalya'daki evimi de gördü. İtalya'daki diğer evimi de gördü.
Şimdi İstanbul'daki evim de.
Şu an ikimiz de ben burayı yeni yeni ev olarak mesken tuttuğum için kendisi de doğma büyüme Şişli'li olduğu için burada buluşuyoruz.
Ve şu an evlerimizin arasında yürüyerek tam 2 dakika var.
Bunu mesafelere azımsamak ya da ona çok büyük anlamlar yüklemek için söylemiyorum.
Ama bizim hayatta bir şeyleri bu 2 dakikalık mesafeye indirmemizin, indirebilmemizin altında o kadar fazla şey varmış ki
kendimi gerçekten hayatta daha yaşayacağım çok fazla şey olduğuna adım gibi eminim ama
hani şimdi de gerçekten yaşadığım hiçbir şeye üzülmeyeceğim.
Hani umarım öyle bir şey olmaz ama hayat bir anda bitse yaşadığım hayattan çok keyif aldığım gerçeğinin benimle birlikte geleceğinin sanki bilincindeyim.
Yine çok başka bir yere atladım muhtemelen ve muhtemelen kafamın içi tam olarak da böyle olduğundan belki de bu bölümü kaydetmek noktasında çekincelerim vardı.
Yani mikrofonun başına kolay kolay geçemedim ama bu aralar böyle hissediyorum.
Ben anlam yüklemiyorum, anlam sırtlanıyorum sanki.
Bir şeyleri kaçırma korkusu, yalnızlığı budamak istemek, ama kurduğun yalnızlıktan mutlu olmak, yaşadığın hayatı sürekli sorgulamak, çevrenin farkında olmak, hayatı sürdürmek, idame ettirmek, bütün bu kavramlar gerçekten zihinde çok yer tutuyor.
Yani çok uzun bir süredir düzgün bir uyku uyumadığımı, çok uzun bir süredir huzurla şöyle uykumu alarak uyanmadığımı, sanki sürekli bir dengesizlik içinde olduğumu ve belki de bu dengesizliğin yeni dengem falan olduğunu düşünmeye başladım ve buna ayak uydurmaya çalışıyorum.
Belki çok manasız olacak ama bir anda aklıma nedense şu geldi.
İki hafta İtalya'dan sonra İstanbul'a annemle geldiğimizde çiçeklerim ölmek üzereydi.
Ve ben bir tanesini atmak üzereydim.
Sonra annem o kuruyan yerleri kestiğinde ve tekrardan toprağı bir havalandırıp sulandırdığında
bir fark ettim ki bir anda tekrardan bebek yapraklar filizlenmeye başladı böyle iki üç gün içerisinde.
Bazen belki de o durağan zamanlarda, o beslenemediğin, toprağını havalandıramadığın, sulayamadığın zamanlarda
hemen de pes etmemek gerekiyor.
Hemen de kendini bir çöp kutusuna
ya da toprağa boşaltılıp
tekrardan kullanılacak bir saksıya
atfetmemek gerekiyor bütün anlamı.
Belki de kendini onunla eşleştirmemek gerekiyor.
Belki de gerçekten o iki haftanın da
bir yerde biteceğini,
tekrardan toprağının sulanacağını
ve yeni filizlerin mutlaka kökün olduğu sürece
nereye gelirse gelsin,
dışarı çıkmaya, büyümeye çalışacağını
belki de bilmek gerekiyor.
Bu uzun sessizlik belki de benim
bu sulanamadığım ana tekabül ediyordu.
O yüzden konuşamadım. Toprağım kuruydu, havasızdı. Bütün belki enerjimi o birkaç yaprağı diri tutmaya harcıyordum.
Ama şimdi bir sulandım, geri geldim ve onun verdiği enerjiyle sizinle konuşuyorum, konuştum da.
Bazen o kurak günlere boyun eğmemek, belki biraz sadece sabretmek gerekiyor.
O sabır süreci bana etrafımdakileri daha net görme şansı verdi.
Ve gerçekten belki de Anthony Bourdain'i en çok anladığımı düşündüğüm nokta bu.
Yaşadığım hayat çok kolay değil ama öyle ya da böyle başka hiçbir hayata galiba tercih etmezdim.
Bu da ektiğini biçmek oluyor galiba.
Belki böyle bir orduyu doyuracak kadar mahsul çıkartmadı toprağım ama en azından ektiğimi biçip bir şekilde kendimi doyurabiliyorum.
Bundan da mutluyum.
Böyle arayı bir kapatma bölümüydü.
Umarım sesim size iyi gelmiştir.
En az sizin bu sessizliğinizin bana iyi geldiği kadar.
Umutsuzluğa alışmayın.
Yatağa küs girmeyin.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
