
bu bölüm mevzusu kazanmak ya da kaybetmek değil, kaybedecekse bile kendi yolunu seçenler için. ben tam da beklediğim gibiyim çocuklar, umarım siz de öylesinizdir. herkes hatasını alsın gelsin, bu bölüm onları bağrımıza basıyoruz.
Heltia ile ilgili ayrıntılı bilgi için instagram hesabımı ziyaret edebilirsiniz. Heltia'da geçerli okiz10 kodunu kullanmayı unutmayın! hashtag herkesiçinterapi :-)
Transkript
Herkese merhaba. Sen o kız değil misin?''in yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bugün konuşmak için harika bir gün. Eski evimde eski odamdayım. Artık en yakın arkadaşlarımın evi ve odası oluyor.
Evde kimse yok ve bir süre nedense yalnız kalmak istemedim. Arkadaşlarımla olmak istedim.
Arkadaşlarım o ortamda değilse bile onların bana sağladığı o güven alanında biraz daha dinlenmek, kendime gelmek istedim.
Terapim haftada ikiye çıktı en azından şimdilik.
Konuşacak ve belki de üzerine düşünecek çok fazla şeyimin olduğunu fark ettim.
Yani kendime soruyorum Simay gerçekten son birkaç ayını hatta belki de bu yıl başladığından beri artık yarım yılı geride bırakmışken
hakikaten böyle birden fazla şeyle uğraşmadığın bir an oldu mu? Kendime sordum.
Hatta birazcık da kızdım yani bir insan sürekli hayatının zor bir döneminde mi olur?
Yani eğer hayatının her anı zor bir dönem olarak geçiyorsa o zaman bu zaten senin normalin oluyor.
Sürekli bir şeyleri zor dönem olarak adlandırınca acaba kendi kendimi mi baltalıyorum diye de düşündüm.
Aslında her şey tam bir hafta önce terapist anasımda terapistimin bana söylediği bir şeyle başladı.
İlişkilerimde, beklentilerimde nasıl sık sık aslında mağdur bir pozisyonda olduğum üzerine konuşuyorduk.
Ve terapistim belki tam olarak böyle söylememiş olsa da cümlesini tam hatırlamıyorum.
Benim kulağıma en azından şöyle gelen bir cümle söyledi.
Evet ilişkilerinizde, beklentilerinizde, hayal kırıklığına uğradığınız, mağdur edildiğiniz durumlar gerçekten oldu.
Ama sürekli bu mağdur alanında kalmak, belki belli bir noktada da artık bunun size yapılmasına müsaade etmek,
Biraz da o mağdur alanından çıkmak istememenizle, buna alışmanızla, bunu sürdürmenizle ilgili olabilir mi dedi.
Ve orada aslında bize yapılan haksızlıklar kadar bazen bu haksızlıkları açtığımız alandan ötürü kendi kendimizin de ayağına taş koyacağımızı görmüş oldum.
Ve bu beni öfkelendirdi. Yani bunca yıldır belki de kendimde aşamadığım şeyler ve başka insanların üzerine attığım o suçlar biraz da benim bunları sürdürmemle mi ilgiliydi?
Yani ben de mi aslında kendime karşı kendim için zannederken bir nevi savaşıyordum, kavga ediyordum kendimle diye.
O yüzden bu bölüm kendiyle mücadele edenlerin ve galiba ben de o kadar da haklı değilim diyenlerin bölümü olacak.
Sen Okuz Değil Misiniz? yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bölüme başlamadan önce sizleri Heltia ile tanıştırmak istiyorum.
Biliyorsunuz ki ben çok büyük bir terapi güzellikçisiyim.
Heltia'da kişisel yardım kaynaklarını bir araya getiren bir dijital sağlık uygulaması.
Sizin ihtiyaçlarınıza uygun uzman eşleştirmeleriyle mental sağlık, fiziksel sağlık, beslenme gibi birçok alanda ulaşması mümkün ve sürdürülebilir bir kişisel süreç sunuyor.
Bunu her zaman söylüyorum. Terapinin hem özgürleştirici hem de o noktaya adım atana kadar korkutucu birçok tarafı var.
Uyumlandığım bir terapisti bulacak mıyım? Konfor alanımdan nasıl çıkacağım?
Tamam sürece başlamak istiyorum ama gerçekten bulduğum terapist beni anlayabilecek mi gibi birçok zorlayıcı soruyla sürece başlamayı erteleten bir tarafı var.
Bu nedenle healthy uygulamasını indirdiğinizde size sorulan sorulara yanıt vererek ihtiyacınıza yönelik en uygun uzmanla eşleştirilebiliyorsunuz.
Uygulama içindeki check-up'lar da nereden başlayacağını bilmeyenler için çok iyi bir yol gösterici aslında.
Terapinin iyi gelen, iyi hissettiren, kişiyi ileriye taşıyan taraflarından bahsettiğimiz kadar zaman zaman konfor alanından çıkmaya zorlayan,
kişiyi kendiyle baş başa bırakan zorlayıcı taraflarına da değinmek gerekiyor.
Çünkü gerçekçi olmak lazım.
Haliyle içerisinde bulunduğumuz, yakalamaya çalıştığımız hayat şartları, hayatın hızı bu kadar zorlayıcı iken
online terapi kapsamında kendi konfor alanınızda, kendi kişisel sürecinize başlamak
bence gerçekten çok faydalı ve çok büyük bir kolaylaştırıcı.
Eğer siz de sürecinize healthy ile başlamak isterseniz
Ya da terapiye başladım bıraktım tekrar devam etmek istiyorum nereden başlayacağımı bilmiyorum aslında başlasam güzel olur diyorsanız Heltia'ya bir göz atabilirsiniz.
Eğer kullanmaya karar verirseniz de size özel tanımlanmış o kız 10 koduyla sürecinizde benim de küçük bir katkım olabilir.
Hazırsanız bölüme başlayalım.
Bölümün isminden de anlayacağınız üzere bu yine bir büyük ev ablukada ilhamı barındırıyor içerisinde.
beklediğim gibiyim benim en sevdiğim parçalardan bir tanesi.
Çünkü hem böyle slow başlayıp insanı biraz melankolik hissettiren,
sözleriyle çok düşündüren, sonlara doğru da böyle tamam yani sıçıp batırdık ama hadi bir ayağa kalkalım
dedirten bir tarafı var gibi geliyor bana.
Ben de genellikle bölümleri doğaçlama kaydettiğim için bölüme geçmeden önce o an ne hissettiğimi,
ne konuşacağımı bana bir nevi çerçeve
veren şarkılar dinlemekten
keyif alıyorum. Nerede olduğumu
ne konuşacağımı bana bir hatırlatıyor.
Ruh halimi konuşacağım
şeylerle ortak bir
dengeye sanki getiriyor gibi hissediyorum.
Beklediğim gibiyim de
bu bölüme geçmeden hemen önce
dinlediğim son şarkıydı.
Ve bana şunu düşündürttü
o sonunda madem
sahile vuracaktım oltalardan neden
kaçtım sözü. Bence
bazen önemli olan şey yenilmek değil.
Nasıl yenildiğiniz?
Oltaya takılmakla kendi başına kendi verdiğin kararlarla kıyıya vurmak arasında çok fark var.
Hayattaki her şeyin kazanmak ve kaybetmekten ibaret olduğunu düşünmüyorum.
Eğer öyleyse bile birisinin oltasına takılmak, birisine güvenmek ve ait olduğumuz denizden çıkmakla ben galiba çok yoruldum ve kıyıya vuracağım demek arasında çok fark var.
İnsan hayatta hata yapıyorsa bile ben yaptım demenin bence özgürleştirici bir tarafı var.
Umarım o yüzden kıyıya vurduğumuz anlar bile olsa bir başkasının ortasına takıldığımız için değil,
kendimiz artık kulaç atmaktan yorulduğumuz için bunu yapmış oluruz.
Peki neden bu söz, neden bu çıkarım, neden bu şarkı ve neden bölümün adı beklediğim gibiyim kısmına gelirsek de.
Dediğim gibi aslında her şey geçen perşembe terapi seansıma dayanıyor.
Kendimde de aslında bazı hatalar olduğunu fark ettim.
İnsanın konu kendi olunca bir şeyleri tam olarak dengeye oturtamaması gibi bir durum var.
Hatalıysak kendimize aşırı yükleniyoruz.
Haklı olduğumuzu hissediyorsak da aşırı bir haklılık, bir onay bekliyoruz.
Çevremizdeki insanlara ya sen olsan böyle yapmaz mıydın diyoruz mesela.
Öfkeleniyoruz birinin bize haklısın demesine ihtiyaç duyuyoruz.
Kalbimiz kırılıyorsa mesela çok derin bir mağduriyet yaşıyoruz.
Ama biz hasbelkader birinin kalbini kırdıysak da kendimizi dünyanın en kötü insanı ilan ediyoruz.
Kişinin böyle olaylar kendiyle ilgili olunca hep böyle işin iki uç kısmında aşırılarında olduğunu
belki genellemek çok doğru olmaz ama kendimde gördüm ve
içinizde de bunu dinleyenlerde de beni anlayacaklar olduğunu neredeyse biliyor gibiyim.
Ben kendimi hep empati gücü yüksek, insanlara alan açan, insanlara zaman veren, şans veren,
söz konusu affetmek, şans vermek olunca
haşa canım yani Allah mıyız tabii ki falan gibi
çok daha böyle alçak gönüllü bir taraftan yaklaştığımı hakikaten düşünüyorum.
Ama böyle herkesin hayatta işte iyi olmak benim hep kalbimi kırdı.
Ben artık kötü bir insan mı olmak zorundayım?
Olmadığım biri gibi mi davranmak zorundayım diye hayata isyan ettiği zamanlar olmuştur.
İşte bu aslında yanıltıcı bir tarafa sahip.
Ben çok iyiyim ama hep kötü şeyler başıma geliyor.
Bu benim kaderim diyebilmek.
Böyle bir sonuca varmak tabii ki belki de kendi üzerinize çalışmak, kendinizde bazı paternleri değiştirmekten çok daha kolay.
Ama bu kolaylık uzun süreli bir konfor getirmediğinde insan gerçekten bir afallıyor.
Ben aslında konfor alanımdan çıkmaya zorlandığım bir dönemden geçtiğimi düşünüyorum.
Konfor alanının isim itibariyle bence olumlu bir şeymiş gibi bizde yer eden bir tarafı var.
Ama konfor alanı sizin bir türlü ayrılamadığınız toksik ilişkiniz, artık size hiç iyi gelmediğini bildiğiniz, hissettiğiniz halde sürdürdüğünüz bir arkadaşlık.
Kendinize hiç ait hissetmeseniz de kalmak zorunda olduğumuz bir ev de olabilir.
Çünkü bu paterni değiştirmek, bu alanın dışına çıkmak, bu alanı değiştirmek ya da bir yenisini yaratmak o kadar fazla efor gerektiriyor ki
bazen aşina olduğumuz ama bize içten içe çok da iyi gelmediğini bildiğimiz yerleri mesken tutabiliyoruz.
O yüzden konfor alanı her zaman çok da konforlu olmak zorunda değil hakikaten.
bazen sadece çıkmaya, orayı terk etmeye dair duyduğumuz korku bile bizim böyle ayaklarımızı oradan ileriye götürmüyor.
Bu su götürmez bir gerçek bence.
Şimdi 6 yıllık bir terapi seansında konfor alanımı sadece değiştirmedim.
Bence birden fazla konfor alanına da taşındım.
Oradan oraya savruldum.
Ama bazı şeyler siz ev değiştirseniz de yanınızda götürdüğünüz yeni evinizde de onu yerleştirdiğiniz gibi sizinle gelmeye devam ediyor.
Ve benim de bu noktada baktığımızda 20 yaşında terapiye başlayan Simayla 26'nın yarısını tamamlamış 27'ye daha da yaklaşmış bir Simay arasındaki fark da değişmeyen birçok şey de var aslında.
Evet değişen çok büyük bir konsept var ama her yıl her taşındığım yerde mutlaka yanımda taşıdığım bazı özellikler, bazı inançlar var.
Ve şimdi bunları değiştirmeye çalışmak hakikaten çok zorlayıcı.
Aslında başta da dediğim gibi kendimi sürekli ben empatisi yüksek bir insanım.
Karşımdaki insanı anlıyorum.
Karşımdaki insanı alan açıyorum.
Hata yaptıysa bunu değiştirmesi için ona bir şans veriyorum.
Ama nasıl günün sonunda yine de ben üzülen taraf olabiliyorum ya da karşıdaki de belki üzülüyor elbette ama en azından yaptığı bir şeyin sonucunu öderken ben neden sürekli sadece kefil olmanın getirdiği bir cezayla bir borçla karşı karşıya kalıyorum diye.
Bu işte belki de terapistimin orada işaret ettiği mağdur alanından biraz da çıkmak istemememle alakalıydı.
Çünkü geçmişe dönüp baktığımda maalesef ki bazı ilişkilerimde sevildiğimi hissetmenin, kıymetli hissetmenin benim için karşılığı o insanın artık hayatından çıkmak üzere olmamdı.
Ne zaman ki ben artık burada galiba yeterince istenmiyorum hissine kapılıyorum ve çok zor da olsa kapıya doğru gidiyorum artık çıkacağım o insanın hayatından belki de blöf yapıyorum.
En azından %90 bu senaryolarda kalmam için ikna edilen, ne kadar aslında elzem olduğuma dair hep değinilen, benim ne kadar sevildiğimin, kıymetli olduğumun vurgusunun yapıldığı bir ikna ile aslında karşı karşıya kalıyorum.
Ve bu benim sanki uzun süre kuru kalmış topraklarıma su serpmek gibi o kadar hızlı emiliyor ki benim tarafımda orada kalmaya aslında ikna oluyorum.
Ve karşınızdaki melek bile olsa siz bir insana yani bu bence bize de yapılsa bir insana artık sizin gitme kalkışmalarınızın durdurulabilir bir şey olduğunu, birisi size güzel sözler söylediğinde kalmaya ikna olduğunuzu hissettirdiğinizde bu artık tekrarlayan bir patern haline geldiğinde karşı tarafa da sizi hayatında tutmak için aksiyona geçmemesinden ötürü, sadece güzel sözler söyleyip kabuğuna çekilmesinden ötürü.
Kısacası sizi hayatında uzun vadeli tutmak için bir şey yapmamasından ötürü kızamazsınız.
Çünkü siz nasıl ki demek ki ben her gitmeye kalktığımda güzel sözler duyacağım şeklinde bir sevilme paterni oluşturuyorsanız hayatınızda.
Bu karşı tarafta da demek ki ben ne zaman güzel bir şeyler söylesem bu insanı belli bir noktada sakinleştirip hayatımı tutabiliyorum gibi bir paterni oluşturuyorsunuz.
Yani gerçekten aslında herhangi bir cismin en az iki yüzünün olması gibi.
Yaptığımız her şeyini, hissettiğimiz her şeyin bir de karşı tarafta bir vuku buluşu var.
Belki de bunu çok göz ardı ettiğimi fark ettim.
Ve tabii günün sonunda artık bu istenmeme hissi ya da ben çok mu kolayım, çok mu insanların cebindeyim, neden bir eylem görmüyorum paniği.
Belki de ben çok iyiyim ama insanlar bana hak ettiğimi vermiyor, insanlar bana istediğim ilgiyi, sevgiyi göstermiyor, insanlar çok gaddar deyip kurtulabileceğim, üzerimden o sorumluluğu atabileceğim bir duygu.
Ama bu sürekli tekrarlanıyorsa ve değişmiyorsa ve ben etrafıma baktığımda mutlu ilişkiler, mutlu arkadaşlıklar yani bunun aslında hayal gücünden ötürü gerçeklikte de karşılık bulmuş örneklerini gördükçe peki ben neden böyleyim diye düşünüyorum.
Burada iki seçeneğiniz var ya kaderciliğe sığınacaksınız ve benim de kaderim böyleymiş ben bu dünyaya sevilmemeye gelmişim cepte görülmeye gelmişim diyeceksiniz ya da kalkıp artık bu durumu değiştireceksiniz.
Orada belki de hatayı kendimde de görmem böyle bir aydınlanmanın beraberinde oldu.
Tamam mağdur ediliyor olabilirsin ama aynı insan tarafından beş kere mağdur edilmek de biraz tercih değil mi sence de?
O beş şansı aynı insana verene kadar bir kere verip bir bekleseydin, bir sabretseydin,
zamanın sadece karşı tarafa değil kendine de verilen ve senin de ihtiyaç duyduğun bir şey olduğunu fark etseydin,
sence bir şeyler daha farklı olmaz mıydı Simay?
Sorusuyla karşı karşıya kaldığımda insanın zaman zaman kendini de sorguya çekmesinin o kadar da kötü bir şey olmadığını fark ettim.
Şimdi ise beni bekleyen adım nasıl ki şimdiye kadar kendimi aşırı empatiyle belki bu mağdur alanında tuttum ve işte ben çok yanlış anlaşılıyorum, kendimi ifade edemiyorum, kimse beni anlamıyor, kimse kıymetimi bilmiyor gibi bana yapıldığını gördüğüm haksızlığı da nasıl egzecere ettiysem
Şimdi artık bundan da bir ders çıkartıp kendimde hata görmeyi de abartmamam ve kendimi dünyanın en kötü, en hatalı insanı ilan etmemem gerekiyor.
Bunu da gerçekten çok dikkatli bir şekilde yapmaya çalışıyorum.
Kendime yüklenmeden kendimdeki bazı paternleri nasıl değiştirebilirim?
Kendime çok da kızmadan günün sonunda insan olduğumu kabul ederek nasıl bir şeyleri daha iyi hale getirebilirim?
hatta belki de insanlara gösterdiğim empatiyi, insanlara açtığım alanı nasıl kendime de açabilirimi pratik etmeye çalışıyorum.
Bu süreçte karşıma çıkan ve belki de en önemli olduğunu fark ettiğim şey sabırlı olmaktı aslında.
Ben sabırsız bir insanım.
Özellikle söz konusu sevilmek, sevgiyi hissetmek, bunun somut örneklerini görmek olduğunda gerçekten çok sabırsız bir insana dönüşebiliyorum.
Ama bunun için de kendime kızmıyorum. Çünkü maalesef bazı şeyler ben insanları değiştirsem de ilişki türlerini değiştirsem de artık şanssızlık mı kader mi ya da orada yine benim farkında olmadan beslediğim karşı tarafa verdiğim bir şey mi bilmiyorum ama
sevilmek konusunda doya doya bir sevgiyi göstermek yaşamak konusunda hevesim çok sık kursağımda kaldı ve bu çok sık üst üste gelişti.
Bir yere kadar umutla, polyanacılıkla ilerleyebiliyorsunuz. Belli bir noktadan sonra umutsuzluk insanın içine yavaş yavaş çökmeye başlıyor. Yürüyorsunuz yürüyorsunuz ve kara hiç görünmüyor. Ulaşmak istediğim yeri biliyordum ama hiç karşıma çıkmıyor ve artık hayal edemiyorum. Görmem lazım. Neye yürüdüğümü bir hatırlamam lazım ve etrafta hiçbir sign yok.
uzun süre duygusal anlamda aç kaldığım bir noktada
birisinin bana ben senin karnını doyuracağım
ben sana çok güzel bir yemek yapacağım
bunu senin önüne koyacağım vaadine
hala inanmak
defalarca farklı insanların belki vaatlerinin boşa çıkmasıyla
açlığım daha da artık katlanılmaz bir hale almışken
bir insana daha güvenmek ve tamam
take your time ben bekliyorum demek
onun o yaptığı yemeği yapacağı önüme koyacağı yemeği layığıyla yiyebilmek için
midemi başka şeylerle doldurmamak sabretmek gerçekten bir sabır örneği.
Karşımdaki bana ben sana bu yemeği yapacağım dediyse onun tepesine dikilmek
hadi artık nerede kaldı nerede kaldı demek benim yapacağım bir haksızlık olabilir.
Çünkü karşımdaki insanı da aceleye getiriyorum yapacağını söylediği şeyi
belki streslendiriyorum, belki tepesinde durarak yapmasını ertelemeye neden oluyorum.
O yüzden evet sabretmem gerekiyor.
Ama aynı zamanda bu kadar süre aç kalmışken artık heyecanlıyım, kaygılıyım,
karnımın doymasını istiyorum diye de kendime kızamam.
Ve bu noktada yemek yapmak dediğimiz şey nasıl belli süreçlerden oluşuyorsa,
markete gitmekten mutfağı temizlemek, malzemeleri çıkartmak, yıkamak,
Sonra bunların pişme sürelerini ayarlamak yani aslında kocaman bir süreçten bahsediyorsak zaten sürecin kendisi zaman alacak.
O yüzden insan beklerken sabrederken en azından karşısındaki insanın da o yemek vaadini veren insanın da bir yerden başladığını görmek istiyor.
İşte bu tam olarak benim kendime hem haksızlık etmeyeceğim hem de kendi hatalarımı sabırsızlığımı düzeltmek istediğim nokta.
Evet ben karşımdaki insanın bana verdiği vade inanmalı, oturmalı ve beklemeliyim, sabretmeliyim ama karşımdaki insan da bu verdiğim zamanı hiçbir şey yapmadan geçirdiğinde ya da her şeyi son dakika yapmayı düşündüğünde oradaki yegane amacın benim karnımı doyurmak, benim önüme bir yemek çıkartmak olmadığını hissediyorum ve bu sevilmeyeceğime dair, önemsenmediğime dair olan maalesef kötü inançlarım.
Giderek daha da derinleşiyor.
İşte bu noktada da kendime kızamam.
İnsan karşısındakine zaman açtığında, alan açtığında özellikle ikili ilişkilerde
sevme türlerinizin, sevme şeklinizin, sevgiyi göstermek için kat ettiğiniz yolun,
ihtiyaç duyduğunuz zamanın farklılaştığını kabul etmek bambaşka bir şey.
Ama bu süreç içerisinde soyut somut bir şeyler görmek istemek ve bu ipuçlarına tutulmak
İp uçları görmek istiyor. Tamam yemeğin hazırlanmasına daha var. Ben bir süre daha belki duygusal anlamda bu açlıkla mücadele edeceğim. Hani daha topun patlamasına çok var ama en azından markete gitti. En azından sebzeleri yıkamaya başladı. En azından suyu kaynattı.
Ve bunların hepsi aslında yavaş yavaş tıpkı böyle bir çocuğun ağlarken odaya annesinin gelmesi gibi orada çok dindirici o konfor alanını hakikaten sağlıklı bir konfora dönüştüren sabrı perçinleyen ve sabrettiği için sana kendini salak gibi hissettirmeyen bir tarafı var.
O yüzden kendime bazı anlarda sabretmediğim, yeterli zamanı açmadığım için kızmakla birlikte peki karşımdaki insan da bu zamanı gerçekten önemseyerek, kendi özgüvenimden, kendi özsevgimden kredi çekerek onun bu yatırımına destek verdiğimi görüyor mu noktasında beni düşündürtüyor.
Şimdi birisine kefil olduğunuzda, birine borç verdiğinizde o insanın tepesine dikilip de o parayla ne yaptığını sorgulayacaksanız ya da o borcu verdiğiniz andan itibaren ne zaman geri vereceksin, ne zaman geri vereceksin diyorsanız bu evet bir haksızlık.
Çünkü o insana güvendiniz ve o borcu verdiniz artık bırakın artık bırakın o paranın size bir şekilde taksit taksit de olsa geri ödeneceğine güvenin ve bekleyin.
Eğer ödenmezse de bir daha aynı insana aynı borcu vermemeye karar vermeyi de bilin.
İşte o noktada tekrar tekrar o insana borç vermek kişinin kendi mağduriyetini de güçlendirmesi anlamına geliyor.
İşte bu noktada kendime çok kızıyorum.
Bazen hem hayatımdaki birçok şeyi kendi başıma düzeltmek zorunda kalmamdan ötürü,
bazen bazı insanların yarattığı küçük yıkımları da kendi başıma temizlemek zorunda kalmamdan ötürü,
kendi kendime çok despot bir anaçlık gösterdiğimi fark ettim.
Bunu insanlara yansıttığımı da fark ettim.
Tamam tamam sen boş ver ben yaparım deyip her şeyin altına girmek ve sonrasında da kimse bana yardım etmiyor,
çok yoruldum, kendime hiç zaman ayıramadım diye insanlara kızmak.
Halbuki birazcık güvenmek gerekiyor.
Karşı tarafa bir şeyleri belki de telafi etme şansı vermek gerekiyor.
Ama bu telaficiliğin, bu alanı açmanın enayilikle de karışmaması kendinize yapabileceğiniz en büyük iyiliklerden bir tanesi.
Olay her zaman temiz kalmak değildir.
Bazen daha fazla kirlenmemektir.
Aslında günün sonunda kendimde hissettiğim farkındalık,
Farkındalık, aa bir dakika ben yine sevilmediğimi hissediyorum ama ne yapabilirim artık, farklı bir şey yapabilir miyim demek.
Sonucu değiştirmese de günün sonunda yine yalnız, eksik bırakılmış, belli noktalarda tatmin edilmemiş bir simayla baş başa kalsam da
bir kez daha birine inanıp hayal kırıklığına uğramak, yani kısacası o oltaya takılmaktansa kendi kendime
ya sen de aslında bu aralar şu noktalarda çok da doğru hareket etmedin, sen de biraz aceleciydin.
çok zaman vermek konusunda kendini aslında düzenleyemedin ya da karşındaki insana zaman vermeye o kadar odaklandın ki senin de bir şeyleri düşünmek tartmak için zamana ihtiyacın olduğunu göremedin deyip hatalarımı kabul ederek belki de sonuç farklı olmasa da hiç değişmese de birinin ortasına takılmaktansa kendi kararımla kulaç atmayı bırakıp kıyıya vurmak bana çok daha adil ve çok daha günün sonunda kimse beni seçmediyse de ben kendimi seçtim dedirtiyor.
Hayatta kendimizi ya her şey çok güzel olursa umuduyla tekrar tekrar bazı şeylerin içerisine yuvarlanmak, yeni bir insana yeni bir deneyime yatırım yapmaktansa elimizde olanı kalkındırmak için var gücümüzle çalışmak gibi pozisyonlarda bence çok sık buluyoruz.
Bunu da çok iyi anlıyorum. İnsan ilişkilerinin problemsiz olanı bence başlı başına bir problemdir. Tartışacak, yontacak, yeni perspektifler katacaksın belki de ama farklı farklı birçok konuyu konuşmak, çözmek, farklı noktalarda anlaşmazlık yaşamakla tek bir konuyu tekrar tekrar konuşmak, tekrar tekrar ele almak arasında çok büyük bir fark var.
konuştukça açıkladıkça ve bir şeylerin çözümlenmediğini değişmediğini gördükçe
kendi kendini yemeye başlıyorsun bu sefer
ben iyi mi anlatamadım ben mi ifade edemiyorum ben mi acaba anlamıyorum şeklinde
insan kendine bir self sabotaj yaparken buluyor kendini
ve bence bu çok bir şeyleri daha da çetrefilli yapmak gibi
bazen kompleks şeyleri ya da basit şeyleri o kadar kompleksleştiriyoruz ki
bunun basit bir çözümü olabileceğini gözden kaybediyoruz
mesela şans vermek
mesela birine güvenmek
birine bir şeyleri değiştirmesi için alan açmak
açtığın o sürede
tekrar tekrar aynı konuyu getirmek
tekrar tekrar karşındakine
bak yalnız iyi anladın değil mi
ben şuralarda kırıldım demek
senin bir şeyleri layığıyla yapma ihtiyacından
daha önce bir şeylerin
senin için telafi edilmemesi
kaygısından geliyor olabilir
seni çok iyi anlıyorum
ama karşındaki insanın da belki bu kadar strese maruz kalırsa
sana istediğini verememe gibi bir durumun doğacağını, doğabileceğini bilmende fayda var.
Karşındakine ister istemez bir stres yaratıyorsun.
Karşındaki bir şeyleri senin için düzeltmekten daha da kaçınıyor.
Ve sonra sen günün sonunda o denize düşen yılana sarılır misali
işte kimse benim için hiçbir şey yapmıyor.
Ben bu dünyada yalnızım inancına daha da sıkı tutunuyorsun.
Halbuki zamanı verdin mi?
Kefil oldun mu?
Güvendin mi?
Bekle.
o gün, o hafta aynı şeyi tekrar tekrar konuşmaktansa
bir şeyleri ifade eden, konuşan, anlatan tarafına güven
o bir şeyleri eksiksiz yapmıştır zaten, söylemiştir de
karşındakinin anlayamadığı noktada sana sorabilme ihtimaline güven
ve o zamanın aynısını kendine de ver.
Kendine sor mesela.
Ben karşımdakine ihtiyaçlarımı söyledim.
Ama ne şekilde karşılanması bana iyi hissettirir?
Karşı tarafı açtığın alan kadar onun aynısında kendin için oturup cevaplayabileceğin, değerlendirebileceğin o kadar fazla şey var ki.
Biraz bu despotluğun, biraz hadi artık benim için bir şeyler yapılsın inancının beni getirdiği acelecilikle belki sonum çok da farklı olmadı.
Belki yine tatmin olmasını istediğim noktalarım eksik kaldı.
Kendimi tabii ki suçladım, tabii ki kendimde daha sığ problemler aradım.
Yeterince ilgi çekici değil miyim?
Yeterince şöyle değil miyim?
Yeterince böyle değil miyim diye.
Ama bunu duymaya kimin ihtiyacı var bilmiyorum fakat olay senin daha fazla ilgi çekici olsaydın, daha anlayışlı olsaydın tercih edileceğinle değil bazen karşındakinin vurdum duymazlığıyla ilgili.
Bu vurdum duymazlığın karşındaki insanın seni cepte görmesinden kaynaklı olduğunu düşünüyorsan sana şöyle söyleyeyim.
Ben cebe konulunca oradan düşmemek için sıkı sıkıya tutunan hiçbir anahtar, hiçbir telefon, cüzdan görmedim.
Bu onu o cebe koyanın kendi sorumluluğu.
Sana kendini cepte hissettiren, cebine koyulduğunu hissettiren insan, durum,
oradan düşmemen, orada kalman, seni kaybetmemek için herhangi bir ekstra çaba sarf etmiyorsa
sonra sen yere düştüğünde kayboldum diye bağıramazsın.
Bazen tercih edilmemek de bir tercihtir aslında.
küçükken ortaokulda ilkokulda yakar top oynadığımızda voleybol oynadığımızda attım yuttum yapılarak takımların seçilmesi gibi
o sona kalan olmak ya da sona kalanın ne hissettiğini az çok anlamak belki de o insan vardır aramızda
ben öyleydim mesela hep sona kalırdım çok seçilmezdim çok iyi değildim böyle sportif aktivitelerde
insana böyle ulan sona kalacağıma hiç oynamasaydım hocam benim bacağım dizim ağrıyor deyip kenara çekilseydim daha iyiydi
diye hissettiriyor.
Bazen son tercih olmaktansa
ya da böyle hissetmektense
oynamamak
ya da tek kaydınız seçilmekse
ve nihayet bir takıma girdiyseniz de
kaçıncı olarak seçildiğinizden
ziyade oranın tadını çıkartmak
sizin artık kendi elinizde, kendi
tercihiniz. Ama bazı duygular
tekrarlanıyorsa,
her seferinde kendinizi sürekli
seçilmemiş, tercih edilmemiş hissediyorsanız
mağdur edilmiş hissediyorsanız
Kendinize şunu sorun.
Hadi birdir yapılmıştır dedim, ikidir şans vereyim dedim.
Ama üçüncü, dördüncü, beşinci kez aynı duyguları hissediyorsam acaba ben de bana yapılan bir suça ortaklık ediyor olabilir miyim?
Kendimi baltaladığımı, yaşamak istediğim aşkı yaşayabilmek için çok aceleci olduğumu,
bazı TikTok trendleri bitmeden keşke sevgilim olsa da bunu yapabilsem dediğimi,
Bir şeyleri doya doya bekleye bekleye yemektense belki de o açlıktan gözü dönmüş Simay'ın aceleciliğiyle bir şeyler mideme oturana ve beni rahatsız edene kadar onu tükettiğimi fark ediyorum.
Ama sonsuz bir anlayış gösterip bu paterni tekrar etmektense tamam Simay seni anlıyorum ama artık yavaş yavaş yemeği, lokmalarımızı çiğnemeyi ve karnımızın doyduğu yerde bu bana yetti gerekirse kalanı sonra yerim demeyi ya da önüme çok az konduysa ve doymadıysam yalnız ben doymadım bununla bu benim ihtiyacımı ve açlığımı karşılamıyor diyebilmeyi.
karşımdaki önüme bir tabak daha koyamıyorsa
isteyerek ya da imkanları dahilinde
ve bunu kabul edemiyorsam
yarı aç yarı tok kalmaktansa
karnımı doyuracak yere gidene kadar
tamamen acıkmayı, göze almayı öğrenmem gerekiyor.
Kendinize iyi gelecek şeyi yapmak için
olmak istediğiniz ortamı, insanı terk etmenin
ne kadar zor olduğunu inanın biliyorum.
Bence sesime bile yansıyordur yorgunluğum.
Ama dışarıda kocaman bir bahçe olduğunu
kendi küçük balkonunuzdan görüp dokunabileceğiniz çimleri, yürüyebileceğiniz ağaçlık alanları,
içinde bulunabileceğiniz açık alanı sadece hayal edip o küçücük balkonda kalmaktansa
ve size verilmeyenleri ya da ulaşamadıklarınızı sadece hayal etmekle kalmaktansa
bazen o balkondan atlayıp, o çitleri aşıp kendi bahçenize, kendi özgürlüğünüze adım atmak için de
sizin bir şeyler yapmanız gerekiyor.
Birisi şu balkonun kilidini açsa da ben de şu bahçeye, şu açıklığa, şu özgürlüğe kavuşsam diye beklemek insanı tutsaklığa daha da mecbur bırakan bir şey.
Bir şeyler değişmiyorsa, siz dışarıda gıpta ettiğiniz bir şeyler varken hala o küçücük balkonda oturmayı tercih ediyorsanız aslında başta da dediğim gibi bir suça ortaklık ediyorsunuz.
Karşınızdaki size şunu diyebilir.
Benim elimde sadece bu balkon vardı, ben de sana bunu verdim.
Tamam teşekkür ederim ama ben ne senin elindeki avcundaki bu olduğu için sana kızabilirim ne de sırf senin elindeki avcundaki bu diye ben daha fazlasını isterken buna tamah etmek zorundayım.
Sen bu balkonu bunu kabul eden burada olmak isteyen birine ver kimse yoksa da kendi sandalyeni at ve tadını çıkar ama ben artık burada olmayacağım.
Belki o balkondan atlamak bacağınızı incitecek, belki bir yerleriniz kırılacak ama bir yerde sağlıkla esirde kalmak ve sürekli nelerin nasıl olabileceğini hayal etmektense sonsuz ihtimaller bahçesinde, ormanında kırılan taraflarınızın kendi başına da kaynayabileceğini, iyileşebileceğini bilerek ihtimallerin içerisinde biraz da iyileşmeye çalışmak.
Tamam bir yerlerimiz incindi ama en azından artık tutsak değiliz kendimizi hapsettiğimiz yerlerde, başka insanların balkonlarında diyebilmek belki de daha önemli olandır günün sonunda.
Aramızda olduğu yeri terk etmek istemeyen, birlikte olduğu insanı bırakmak istemeyen, hatta sırf bu yüzden kendi beklentilerini, kendi isteklerini, arzularını yonta yonta daha küçük, daha karşılanabilir hale getirenler olduğunu biliyorum.
Ya bir gün her şey daha farklı, daha güzel olursa biraz daha dişimi sıkayım.
Belki yine sevildiğimi, önemli olduğumu hissederim.
Bu kadar zaman bekledim.
Biraz daha beklenmez mi?
Diyenler olduğunu biliyorum.
Nereden bildiğimi sormayın.
Ama bence bizi bir yerde tutan, bir gün bütün bu kara bulutların dağılacağı ve her şeyin güzel olacağı umudu değil,
bize sunulanların, burası gerçekten çok güzel, bana gerçekten iyi geliyor ve her şey giderek daha da iyi olabilir.
dediği bir noktada olmalı.
İkisi arasında çok fark var.
Kendinize sorun.
Hayatınızda o çıkamadığınız konfor alanı,
tekrarlayan paternler,
belki bir gün bir şeyler güzel olur
inancıyla mı orada
yoksa siz gerçekten durduğunuz yerde
mutlu olduğunuz, beslendiğiniz için
orada kalmayı
ve o insanla, o durumla,
o şehirle bir şeylerin daha da
güzel olabileceğini hissettiğiniz için
mi oradasınız? Eğer cevap
birincisi ise dünyada gitmediğiniz
çok fazla yer tanışmadığınız
çok fazla insan var.
Bir gün birinin sizi nasıl seveceğini
inanın tahmin bile edemeyiz.
Belki inatla
bir kişiyle olmak istiyorsunuz. Bir arkadaşlığı
sürdürmek. Bir insanla çalışmak
istiyorsunuz. Çok inatçısınız diyelim ki.
Ama hiçbir şey değişmiyor.
O zaman belki de zamanın
hem sizi hem de o insanı da
değiştirerek ileride
sizi birbirine daha uyumlu
insanlar yapabilme ihtimaline de
sığınmak hakikaten
iyi geliyor. Ama bunun içinde
o değişim size gelmiyorsa
ona yürümek lazım.
Topallaya topallaya da olsa
adım atmaya cesareti olan herkese
ben şimdiden kutluyorum.
İşte haftada
ikiye çıkan terapi seanslarımın
bana hissettirdikleri,
düşündürdükleri bunlar oldu.
Umarım sizin de kafanızı
çok açmamışımdır. Umutsuzluğa
alışmayın, yatağa küs girmeyin.
Tekrardan hatırlatıyorum eğer terapi sürecinize başlamak ya da kaldığınız yerden yeniden devam etmek istiyorsanız
Heltia'ya göz atmayı ve O Kız 10 Kadını kullanmayı unutmayın.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
