
Transkript
konuşacak çok fazla şeyim olduğunda artık az çok anlamışsınızdır ki genellikle konuşmamayı
ve neden bunları konuşmak istiyorum diye düşündüğüm bir sessizlik sürecini tercih ediyorum.
Tabi bu ne kadar doğrudur, ne kadar bana iyi geliyordur bilmiyorum ama
yine de bir noktada artık tamam ben tekrardan konuşmaya başlamalıyım diye düşünüyorum.
O yüzden bugün yeniden mikrofonun karşısına geçtim.
Aslında son dönemde konuşmak istediğim şeyleri her ne kadar ertelesem de sürekli bir kenara not alıyorum.
Ve bugün acaba hangisini konuşsam diye düşünürken fark ettim ki not aldığım bütün konular birbiriyle inanılmaz bağlantılı.
Ve bütün bu bağlantıları, bütün bu ipuçlarını takip ettiğimde bütün oklar aslında bana kendi içime dönmemi ve belki de konuşarak da olsa bir şeyleri kendi düşünme süzgeçimden geçirmem gerektiğini bana anımsattı.
Çünkü bazen özellikle uzun süredir de terapiye giden bir insan olduğum için bazen beni çok oyalayan ya da gerçekten düşünme sürecimi çok zorlayan şeylerle karşılaştığımda bazen diyorum ki tamam çarşamba günü terapim olacak ve o zaman bunu terapistimle konuştuğum zaman onu anlatırken ben de kendi zihinsel prosesimden geçirebileceğim.
O yüzden ertelemeyi tercih ediyorum.
Ama benim için podcast da böyle bir noktaya yol açtığı için yani kendim bazen sadece düşünerek ya da sessizlik içinde toparlayamadığım o düşünceleri sizin karşınıza geçip size anlatırken aslında
abi ben böyle mi düşünüyormuşum ya diye fark ettiğim için tekrardan aşina olduğum yere geldim.
Bölüme başlamadan önce şöyle notlarıma bakıyordum ve şeyi fark ettim.
Üç tane not almışım. Bir tanesi biriyle birlikte olmamak, insanın kendi başına olması. Bir tanesi her ne kadar bende olmasa da ister istemez hayatımdaki insanlarda olduğu için aslında bu eylemin ya da eylemsizliğin beni etkilediği, o olacağı varsa olurculuk.
Son olarak da hayatımızdaki bu küçücük kararların bile aslında ne kadar farklı yolculuklara yol açtığı ve bugün fark ediyorum ki bu üç konuda aslında birbiriyle inanılmaz derecede bağlantılı.
Çünkü belki de şu an hayatımda spesifik bir insanın olmamasının ve kendi o bireysel ilişkime dönmemin yegane sebebi hayatımda olabilecek insanların sahip olduğu o boş vermişlik ya da ana bırakmışlık.
Ama bu ana bırakmak bence kesinlikle şundan ayrılmalı.
Hiçbir eylemde bulunmamak, hiçbir çaba sarf etmemek ya da insanın elindeki kartları karşısına alıp da ben gerçekten bunlarla ne yapabilirim, gerçekten bu oyunu kazanacak mıyım, kayıp mı edeceğim yoksa sadece eğlenmeye mi bakmalıyım demediği,
sadece bu kaderde varsa zaten olurculukla hiçbir şey yapmamaları beni aslında uzun süredir inanılmaz derecede rahatsız eden bir şey yol açıyor.
Çünkü ben hayatımda istediğim şeylerde bu sadece hedeflediğim bir yerde olmak, atıyorum hedeflediğim bir kiloya düşmek ya da o kiloya çıkmak, istediğim bir kıyafeti almak için para biriktirmek gibi daha somut şeylerden ziyade sadece mental proseste bile istediğim yere gelmek için sürekli aksiyon almak zorunda kalmış bir insanım.
Bundan da hiç pişman değilim.
Çünkü bence her zaman meyvesini toplayabileceğimiz o spesifik yegane yani bizi ortada bırakmayan tek şey aslında insanın kendine yaptığı yatırım.
Çok sevdiğim bir söz görmüştüm geçenlerde.
Bölümlerin arasına zaman girince buna daha önce referans verdim mi diye çok düşünüyorum ama öyleyse de tekrardan hatırlatmaktan zarar gelmeyecektir muhtemelen.
bu meyve alacağınız ilk gün toprağa bir şeyin çekirdeğini ektiğiniz günle aynı olmayacak gibisinden bir söz okudum.
Ve bu beni etkiledi.
Tabii benim her şeyi aşırı romantize eden bir insan olmamla da mutlaka alakalıdır bundan bu kadar etkilenmem ama
demek istediğim gerçekten bazı şeyler emeksiz olmuyor.
Ama en emeksiz olmayan şey de insanın kendiyle olan ilişkisi.
Haliyle hayatımda şimdiye kadar belki de edindiğim birçok şey
Bu sadece güzel olan, pozitif olan şeyler açısından söylemiyorum.
Ciddi anlamda sahip olduğum kalp kırıklıklarından, hayal kırıklıklarına kadar,
sahip olduğum bazı öfke problemlerinden, güvensizliklere kadar aslında hepsi benim o toprağa ektiğim birçok çekirdekten kaynaklı.
Ve bu toprağa ektiğim çekirdek benim kendi tercihim olsun ya da olmasın.
Ektiğim toprak o kadar farklı insanla harmanlanmış, o kadar farklı gübreyle beslenmiş
Hem oradan bir şeyler almış ki
Ben her ne kadar kendimden bir şey eksem, kendim sulasam ve kendi büyütme prosesimin içinde olsam bile
İster istemez ektiğim her şey başka insanların bir zamanlar o toprağa ektiği şeylerden şekilleniyor
O yüzden her ne kadar kendime de yapsam bazı yatırımları, ister istemez bazı insanların etkisi altında kalıyorum
Haliyle hayatımdaki birçok şeyi kendi başıma, yani burada tek başıma yaptım demem çok büyük bir haksızlık olur.
Hayatımdaki insanların her zaman desteğini, hatta bazı zamanlarda hayatımda olmayan insanların beni aşağıya çekişlerini bile hissettim.
Ama demek istediğim insan böyle galiba en büyük hayal kırıklığını kendisi yataktan kalkmanın çok zor olduğu, okula gitmenin, bir şeyleri başarmanın, belli bir rutine sahip olmanın çok zor olduğunu bile bile
Hani bütün böyle insan kendi tembelliğini arar ya bazı şeylerde sorumluluk olarak, suç olarak, ben yapmadım, ben etmedim demeye, kendimizi suçlamaya çok müsaitizdir çoğu zaman
işte o anlarda fark ediyorum ki o kendi toprağıma bir şeyler ekmek, onu çapalamak, onu sulamak aslında hiç de o kadar kolay bir şey değildi.
Çünkü ben de her zaman işin kolayını seçmeye, bazen yataktan çıkmamaya ve her şeyi ertelemeye çok müsait bir insanım
ve hatta galiba son iki aydır buraya taşındığımdan beri yaptığım yegane şey bu.
ama buna rağmen ben bile bütün bu depresif zamanların bütün bu tembelliklerin arasında bunu yapabiliyorsam
artık bazı insanların bazı şeyleri yapmamasına bazı aksiyonları almamasına galiba çok öfkeliyim
ama bu hani şey gibi değil onların doğrudan hayatını etkileyen şeylere duyduğum bir öfke değil
ister istemez bencil bir yapım olduğundan ya da belki de bencilden ziyade beni etkileyen şeyleri düşünmeye daha müsait olduğundan
olduğumdan ucunda benim de etkilenebileceğim şeyler varken insanların aksiyon almamasından çok sıkıldım.
Çünkü tabii ki de bilmiyorum kadere inanıyor musunuz?
Ben çok kaderci bir insan değilim ama olacağı varsa olurculuk biraz benim de ister istemez inanmak istediğim bir şey.
Ama bütün bunlar bir yana bence insanlar sanki böyle bir şarkıyı ortadan dinlemek ya da bir diziyi ortasından izlemeye başlamak gibi
Her ne kadar ana temayı yakalamış olsalar da bence esas keyif veren, esas o diziye, o müziğe aşinalık kazandıran, özdeşim kurduran noktayı kaçırıyor gibiler.
Sanki o baştaki cümleyi duymadan olacağı varsa olur kısmını duymuşlar ve bunu hayatlarına entegre etmiş gibiler.
Bence bunun başında şöyle bir cümle var ve birçoğumuz buna kulağımızı tıkıyoruz.
Sen elinden geleni yaptıktan sonra olacağı varsa olur.
Ama bu sen elinden geleni yaptıktan sonra kısmı birçok insanın kulağına girmiyor ve insanlar her şeyi akışına bırakıyor.
Hatta akışına bırakmak o kadar klişe bir şey ki hiç akışı olmayan, hiçbir kanala akmayan, hiçbir denize okyanusa açılmayan, bir kolu bile olmayan durgun sulara hayallerimizi bırakmış gibiyiz.
Ve bazı insanların bu hayalleri bu suya bırakıp da gitmesini beklemek bazen bana da o teknenin içindeymişim gibi hissettiriyor.
Sanki böyle bir plikanın içindeyim ama su o kadar akıntısız ve bizim o kadar küreğimiz yok ki nasıl ilerleyeceğimi bilmiyorum.
Su akıntıda olmadığı için sağa sola bile sallanmıyorum ve belki de yüzmeye çalışsam, daha fazla efor sarf etsem, daha fazla yorulsam yine de bir hareket halinde olur ve bir yere varabilirmişim gibi hissediyorum.
O yüzden galiba hayatımın insanların eylemlerinden duyduğum acıdan ziyade eylemsizliklerinden duyduğum acıya evrildiğim bir dönemindeyim.
Bunu da sizinle paylaşmak istedim ne yalan söyleyeyim.
Yani bu kadercilik benim biraz canımı sıkmaya başladı.
Ama ne yalan söyleyeyim.
Hani her şerde bir hayır mı denir ya da bu kadar gelenekçi sözlere yer vermeye gerek var mı o da tartışılır ama
ister istemez zaruri bir kendime dönüş yaşıyorum.
Bu kendime dönüş çok böyle kendi iyi oluş serüvenimden ziyade hani tamam şu an hayatımızda bir aksiyon yok, efor sarf edebileceğimiz bir insan yok ki bu da bence tartışmaya çok açık bir şey.
Hayatımızdaki insanlara efor mu harcamalıyız?
Hani nasıl bir ilişkilenme paternimiz var aslında o da çok benim üzerine konuşmak istediğim çok kafamı kurcalayan bir konu ama demek istediğim kısadan ise şöyle belki de bunu özetlemek kolay olur.
Bence hayatımıza girebilecek insanlar var evet.
Ama bu böyle o ortaokulda, ilkokulda oyun oynarken, takımları seçerken attım yuttum yapmak gibi bir adım senden ve bir adım karşıdan gelen bir şey.
Haliyle karşıdaki senin görüş açında olunca, tam karşında olunca ve bunun bir danışıklı dövüş olduğunu bildiğin halde
karşıdakinin senin aynı ayaklara sahip olduğu halde adım atmadığını görmek inanılmaz tatlı kaçırıcı bir şey.
Ve ister istemez bir oyun bozanlık bir mızmızlık doğuruyor ve sen de tamam lan oynamıyorum deyip başka bir şeye gidiyorsun ya başka bir oyuna katılıyorsun ya kendi başına bir oyun oynuyorsun ya da işte bilmiyorum başka bir şeye dönüyorsun ama artık öznesen oluyorsun.
Çünkü öznesinin aynı zamanda başka bir insan olduğu yani işteş bir eylemde karşındaki insanın senin kadar bu işe dahil olmadığını görüyorsun ve bu ister istemez insanın bütün hevesini kaçıran bir şey.
Tam olarak oradayım artık bunu neye konumlandırırsanız konumlandırın yani romantik bir ilişkinin bir türlü bir açığa kavuşmaması olabilir bir arkadaşlıkta yaşanan bir problemin bir türlü böyle çözülmemesi ama o konuşmamaktan kaynaklı hiçbir şey yokmuş gibi yapmacıklığı da olabilir.
Hani hayatımızda ne olursa olsun bilmiyorum ama bunun çok özdeşim kurulabileceği, çok relatable bir konu olduğunu da düşünüyorum.
O yüzden bence herkes maalesef ki hayatında bu tarz soru işaretlerine maruz kalmıştır.
Haliyle her neyse daha ana kısmına biraz döneceğim.
Daha giriş kısmındayız.
Şimdi biraz gelişme kısmına dönüyorum.
Kendimle çok zaman geçirmeye başladım.
Ve ne yalan söyleyeyim çok özlediğim bir şey var ve bunun ne olduğunu bir türlü tarif edemiyorum.
Kendimi evde hissetmiyorum bir noktam.
Ama sanki böyle Aydın'a ya da İstanbul'a bir bilet alıp gitsem de evde hissedeceğimden çok emin değilim.
Ve maalesef ki insanların şöyle bir tepkisi oluyor.
Bir şeyi istediğiniz noktaya getirdiğinizde sanki artık üzülmeye hakkınız yokmuş gibi
ne zaman duyduğum bu eve dair özlem ya da aidiyet hissine dair duyduğum özlemden bahsetsem şöyle bir cevap alıyorum.
Almasam da artık bu cevabı alabilme ihtimalimden çok korkup duygularımı kendime saklıyorum
Simay İtalya'dasın
Simay istediğin yerdesin
Tamam istediğim yerdeyim ama ben 2 saat süren bir uçak yolculuğuyla bütün benliğimi, bütün travmalarımı, mutluluklarımı ve mutsuzluklarımı bir parmak şıklatmasıyla değiştirmedim
Ben sadece arka planında çok fazla farklı faktörün yer aldığı bir süreçten sonra o son kısımda bir biletle, iki saatlik bir yolculukla farklı bir ülkede bulunmaya başladım ve artık hayatımı burada sürdürüyorum.
Ama benim hala geride bıraktığım insanlar, geride bıraktığım duygular ve kendimle bazen getirmek istemediğim halde getirmek zorunda kaldığım duygular yanımda, yanı başımda.
Ben hala İstanbul'da, Türkiye'de bir deprem olduğunda, bir patlama olduğunda sevdiklerimi düşünüyorum.
Haliyle en ufak bir kalp kırıklığı yaşadığımda da önceden yaşadığım bir kalp kırıklığına hemen geri gidiyorum.
Ya da hala bir boşluğumda ben İstanbul'dayken mesai aramda ya da okuldan sonra ya da yemekten sonra ya da bazen yemek yaparken aklımı kurcalayan gündelik hayatımda içimde yer etmiş uktelerle, mutluluklarla, mutsuzluklarla hala burada da mücadele ediyorum.
Sadece gittiğim market, yaptığım yemek, belki bazı alışkanlıklarım değişti ama o kökteki şey bir türlü değişmiyor.
Çünkü ben onu beraberimde getirdim.
Ama bunu bir türlü anlaşılmaz hissedeceğimi, anlaşılamayan bir insanmışım gibi hissedeceğimi düşündüğüm için doğru düzgün paylaşamıyorum insanlarla.
Ben bir yol aldım, buraya geldim ve sanki artık mutsuz olmaya hakkım yokmuş gibi bir duygu içerisindeyim.
Ve sanki bir noktada da ister istemez bu o kadar bana işlenmiş ki sanki gerçekten üzüntü duyarsam hayallerini gerçekleştirmiş parçama ihanet edecekmişim gibi.
Yani bence bizim özellikle ortak bir kültürden geldiğimiz için bunun çok herkeste biraz biraz olmuş bir duygu olduğunu düşünüyorum.
Bir şeyleri gerçekleştirdikten sonra gerçekleştirme aşamasında ve hayal kurma aşamasında o kadar fazla anlam ve o kadar fazla sonucunda alacağımız reaksiyonu büyütüyoruz ki,
o kadar fazla anlam yüklüyoruz ki o şey nihayet gerçekleştiğinde inanılmaz bir boşluğa düşüyoruz.
Peki şimdi ne olacak? İnanılmaz bir soru işareti ve bence bu hayatta cevaplanması en zor şeylerden bir tanesi.
Haliyle böyle bir süreçte olmak, bir eve ait hissetmemek, bir evim yokmuş gibi hissetmek bana bu dünyada dönebileceğim ve kaçıp kaçıp sığınabileceğim tek bir şey olduğunu gösterdi yine, yeniden.
O da kendim.
Çünkü uzakta olmanın verdiği bir şey de sevdiklerinizi çok kaygılandırmak istemiyorsunuz.
Anne ya ben çok özlüyorum sizi ve ne yapacağımı bilmiyorum demek istemiyorsunuz.
Çünkü eğer ben anneme onu çok özlediğimi ve özlediğim için ağladığımı söylersem
benimle yaşadığı bir mutsuzluğu ya da bir gün başlarına bir şey gelirse
bunu paylaşmaya dair duyduğu endişe çok fazla olacak.
Çünkü her şey yolundayken bile Simay bu kadar kafaya takıyorsa bunu çok kafaya takar.
Ve aramızdaki iletişimi baltalamış olacağım.
Ya da sürekli arkadaşlarıma onları ne kadar özlediğimi ve onlarsız ne kadar zorlandığımı söylersem mutlu oldukları anları belki ben üzülmeyeyim diye ya da üzüleceğimi düşünerek benimle paylaşmaktan uzaklaşacaklar.
Haliyle bir şeylerin doğasını bozmaktan duyduğum korkudan dolayı o kadar fazla şey kendi içimde yaşamaya çalışıyorum ki
gerçekten aslında çok zor bir süreçten geçiyormuşum gibi hissediyorum.
Bir de dediğim gibi bu hayatımda şu an...
Tamamen her ne kadar etrafımda insanlar da olsa, beni oyalayacak sorumluluklar da olsa,
çoğunlukla kendi başıma olmak, kendime dönmek ve bazen insanlarla konuşurken bile
kendi zihinsel akışımın yaşadığım duyguların içinde debelendiğini hissetmek,
Benim için biraz zorlayıcı. O yüzden bu tarz anlarda galiba bir türlü yapamadığım ve insanların çatır çatır yapabildiğine şahit olduğum bu olacağı varsa olurculuğu çok kıskanıyorum.
Böyle kafamı kurcalayan ve bir türlü sonuçlandıramadığım birçok soruyu abi olacağı varsa olur ya bu kadar da kafa takmaya gerek yok deyip keşke sıfırlayabilsem ama yapamıyorum.
İnanın çok istiyorum bir türlü yapamıyorum. Nasıl sonuçlanacak ne zaman sonuçlanacak inanın onu da bilmiyorum.
Bir gün olacağına inanıyorum sadece ama inanmakla birlikte bir şeyler yapmaya devam ediyorum.
Ve belki de kendime yapabileceğim en büyük nankiyoliklerden bir tanesini bu esnada yapıyorum.
Bunu dillendirmek istiyorum çünkü siz yapmayın istiyorum.
Çünkü gerçekten çok pür bir kötülük bence kendimize yaptığımız.
Kendi gündelik yaşantımızda yaptığımız şeyleri o kadar normalleştiriyoruz ve aslında çaba gerektirmiyormuş gibi hissediyoruz ki
Bazen yataktan kalkmanın, düzenli terapiye gitmenin, hatta su içmenin, kendine yemek hazırlamanın, ne kadar depresif hissedersen hisset, buzdolabını açıp ağzına iki lokma bir şey koymanın, bazen duşa girmenin ne kadar aslında emek, efor ve duygusal bir yük taşıdığını çok göz ardı ediyoruz.
Mesela ben gerçekten özellikle depresyonda olduğum süreçte duşa girmekten inanılmaz korkuyordum.
korkuyordum. Çünkü
kendimi inanılmaz oyalamaya çalışıyordum.
Yani şöyle söyleyeyim. Arka planda
bir dizi açık. Ben telefondan
tetris oynuyorum. Onu
kapatıyorum. Kitap okuyorum. Arkada hala
dizi açık. Spor mu yapıyorum?
Müzik dinleyeceğim ya da bir şey izleyeceğim.
Ama sanki bütün o duyu
organlarımı bir şeyle meşgul etmek
zorundaymışım gibi. Haliyle duşa
girmek benim için çok zorlayıcı bir
prosesti. Çünkü duşa gireceğim.
Minimum 10 dakika sürecek.
Ve ben bu süreçte
konuşmuyor olacağım, gözlerimi kapalı tutuyor olacağım, sadece suyun sesini duyuyor olacağım
ve düşüncelerim hiç olmadığı kadar yüksek sesle kafamın içinde benim o beynimi tırmalıyor olacak.
Bu beni o kadar korkutuyordu ki duşa girmekten, bir şeylere odaklanmaktan, bir şeyler hazırlamaktan çok korkuyordum.
Ve eğer kahvaltı hazırlamaya, duşa girmeye, bir hazırlık aşamasına korkar bir süreçteyseniz
kendinizi hayata hazırlamaktan inanılmaz derecede korkuyor oluyorsunuz.
O yüzden böyle bir şeyi de deneyimlediğim için yine biraz biraz zorlandığım bir süreçte kendimi ne kadar takdir etmediğimi bir kez daha gördüm ve bu nankörlüğü gerçekten sınırlandırmamız gerektiğini düşünüyorum.
Yataktan kalkabilmek, bazen geç de olsa geç kalabilmek de olsa işin ucunda bir derse girmek, sürekli ertelediğim bir buluşmayı gerçekleştirmek, nihayet odanı süpürmek.
Hatta odayı süpürmeyi bırak camı açıp içeriği havalandırmak bile aslında çok büyük bir proses ve biz kendimizi o kadar takdir etmiyoruz ve o kadar bunu normalleştiriyoruz ki sanki takdire şayan bir şey yapmamız için illa bilime hizmet etmemiz, atomu parçalamamız, birinin sevgisini kazanmamız illa ama illa somut bir çıktığa sahip olmamız gerekiyormuş gibi hissediyoruz ya da en azından ben öyle hissediyorum.
Kendime bu dönüş beni hem olacağı varsa olurcu insanları kıskanmaya itti hem de bu insanlardan ve bu kararlardan muzdarip olarak belki hayatımda bir şeylerin tam olarak hayal ettiğim gibi gitmemesi çünkü bazı insanların belli aksiyonları almamasından kaynaklı artık benim tamam ya ben oynamıyorum deyip o ortamı terk etmekten kaynaklı kendime dönmemi sağladı.
O yüzden de biraz bu bana işte her şeyde bir hayır vardır dedirtiyor.
Mesela neyi erteledim ve neyi unuttuk hepimiz biliyor musunuz?
Yani benim unutmam ayıp oldu bence biraz.
14 Kasım'da sen o kız değilmişsin 2 yaşına girdi ve biz bunu unuttuk ben bunu unuttum.
Çünkü aklımın bir kenarındaydı ama kutlamaya hiç hazır hissetmedim o an.
Çünkü bu da galiba biraz farklı bir büyüme prosesi.
Bilmiyorum herkesten aynı değildir ama mesela ben büyüdükçe doğum günlerine çok fazla önem atfetmemeye başladım.
Önceden çok büyük bir şeydi.
Hatta hatırlarsanız bunu sen o kız değil misin'in birinci yaşını kutladığımızda bundan bir sene önce söylemiştim.
Önceden böyle kim ilk kutlayacak, kim ilk sıfır sıfırda mesaj atacak, kim Facebook duvarına ilk yazacak,
kimin doğum gününe en fazla insan kutlamış gibi çok böyle materyalist çıktılara bakardık bir şeyin değerini, kendi değerimizi ölçmek için.
Bu büyüdükçe çok değişti bende.
Geçen sene kendi başıma bir pasta yapmak, sizinle kutlamak, bir sene içinde sen o kız değil misin beni nerelere götürdüğünü düşünmek daha farklı bir kutlama stiliydi.
Bu sene unutmuş olmanın, ertelemiş olmanın da farklı bir kutlama stili olduğunu düşünüyorum.
Çünkü kendi yaptığım şeyin, kendi oluşturduğum ve kimine cringe gelen, kimine çok anlaşılır gelen, kimine çok fazla belki dramatik, fazla romantize, fazla hikayeleştirilmiş gelen
ama öyle ya da böyle bir senedir, iki senedir kendi başıma sürdürdüğüm bir şeyin yıl dönümünü unuttum.
Bunu ortaya çıkartan insanın problemleriyle mücadele ediyordum.
Kendi problemlerimle mücadele ediyordum.
Kendi problemsiz anlarımda bile neden bir problemin beni oyalamasına dair duyduğum ihtiyacı sorguluyordum.
Aslında daha farklı bir kutlamanın içindeydim.
Kendime bir sessizlik, bir mola ısmarlayarak aslında bunu kutladım.
Her sene belki en sevdiğim işte pastayı ısmarlıyordum.
Üzerine mum dikiyordum diyelim metaforik olarak.
Bu sene kendime bir sessizlik, bir sakinlik, bir şeyleri unutmuş olmayı ısmarladım galiba.
Her şeyi doldurduğum zihnimden bir kez olsun her şeyi çıkartmayı ısmarladım ve yalan söylemeyeceğim.
Bu beni çok da mutsuz etmedi açıkçası.
Ve belki de bazı şeylerin geç de olsa kutlamasının ve belki de bazı şeylerin kutlaması geç de olsa
kutladığın şey senin için değerliyse şayet ne kadar sürenin geçtiğinin çok da bir önemi olmadığını fark ettirdi.
O yüzden bu sessizlik, bu bir süre susmak, bir süre kendimi dinlemek iyi geldi.
Yalan söyleyemem.
Ama mesela yine bu süreçte çok bahsetmek istediğim yegane bir şey var ki
böyle benim keşfetim, instagramım falan sizinki gibi işte klasik.
Ne konuşuyorsam, ne düşünüyorsam bir anda ona evriliyor.
Ve böyle son özellikle bir iki haftadır falan çok fazla işte inspirational quotes'larla dolu Instagram sayfalarını falan takip ediyorum.
Onları böyle repostluyorum vesaire ve işte Instagram'daki bu değişiklik bir gün karşıma zank diye bir tane post çıkarttı ve beni çok sarstı.
Ben böyle şeylerden etkilenmeye de çok açık bir insanım.
Eğer bir şeylere yetişemiyorsanız ya da bir şeyleri sürekli erteliyorsanız kendi yetersizliğinizi düşünüp sürekli sorguluyor ve kendinizi suçluyor olabilirsiniz.
Ama aslına baktığınızda bu yapmak üzere olduğunuz şeyi çok da içselleştirmemenizden kaynaklı olabilir diye.
O an kafamda gerçekten bir ampul yandı ve bunu sizinle paylaşmak için yanıp tutuştum ama ne yalan söyleyeyim o an çok konuşmaya hazır değildim.
Umarım o yüzden istediğim ışığı yakar sizin de zihninizde, içinizde bir yerlerde ve belki çok da karanlıktan dolayı girmek istemediğiniz bir yerin aslında o kadar da korkunç olmadığını görmenizi sağlar.
Bu söz beni bayağı bir etkiledi.
Bir psikolog yazmıştı bunu.
Çünkü gerçekten yataktan kalkmama engel olan,
bugün de okula ekeyim ya ne olacak dememe sebep olan şeyin aslında benim kendi tembelliğim ya da yetersizliğim değil.
Okula gitmeyi, ders çalışmayı çok da içselleştiremediğim,
okula, şu an içinde bulunduğum şehre çok da aidiyet hissetmediğimden kaynaklı olduğunu fark ettim.
Ve oturup gerçekten ciddi anlamda başımı ellerimin arasına alıp şeyi düşündüm.
Ben bu durumu nasıl düzeltebilirim?
Şunu da söyleyeyim.
İnsanın kendi başına ördüğü çorabı sökmesi, çıkartması ve istediği hale getirmesi başkalarının yarattığı problemleri çözmekten çok daha keyifli.
Çok daha kolay diyemeyeceğim ama çok daha senin problemin.
O yüzden eğer bu soruyu kendinize sorar ve ben bunu nasıl düzelteceğim diye siz de başınızı ellerinizin arasına alıp düşünmeye başlarsanız
ve baya hani böyle deep shit bir şeyin içine hissederseniz kendinize lütfen bunu hatırlatın.
En azından bu probleme ben sebep oldum ve herhalde çıktısını da ben alabilirim.
En azından artık başka insanların kararlarına ya da kararsızlıklarına bağlı değilim diye düşünmek gerçekten rahatlatıcı.
Bunu kendinize hatırlatmanızı çok isterim.
Her neyse konuya döneceğim sonra da bölümü tamamlayacağım artık.
Dedim ki ben bu durumu nasıl düzeltebilirim?
Yani geldik artık buraya okuyoruz, hayallerimiz de var tamam.
Peki neyi içselleştirmem lazım?
Yani tutturdum, geldim, uzaktayım.
Bazı şeylerin de özlemini çekiyorum.
Peki ben bunu nasıl olumlayacağım?
Bir kere olumlamayı bir kenara bırakmak ve hep hep diyorum ya işte kötünün içinde iyi var.
O yüzden kötüyü de içselleştirelim.
Mutsuzluk dediğin mutlulukla var oluyor.
Mutluluk da keza öyle.
Mutsuzluğu da normalleştirelim falan gibi böyle çok A'dan B'ye bir düz bir yol çizmek bana iyi geldiği için
Bu sefer de şey düşünmeye başladım.
Tamam.
Geldik.
Hadi bakalım şimdi içselleştirecek bir şey bulalım.
Burada böyle insanlar mezun olduklarında kafalarına çiçekli bir taç takıyorlar.
Şampanyalar patlatıyorlar.
Bu bahsettiğim eylem sabah 8 dersine giderken falan gördüğüm bir şey benim.
Bütün aileleri geliyor.
Herkes rengarenk takım elbiseler giymiş.
Saat daha 9'da 10'da içmeye başlıyorlar.
Kutluyorlar.
Buradaki işte master doktora mezunlarına okuttukları bir şarkı var.
İşte bir şiir var.
Sonra akşam aileyle kutlama bittikten sonra arkadaşlarla dışarı çıkıp bir zil zurna sarhoş olmak falan var.
Ve bu çok bana geleneksel geliyor.
O kafalarındaki çiçekle dolaşmak.
Unique geliyor.
Çünkü Türkiye'deki gibi bir toplu mezuniyet yok.
Herkes kendi tezini sunduktan sonra kendi spesifik gününde mezun oluyor.
Ve bu çok spesifik hissettiriyordur eminim.
Çok özel hissettiriyordur o insana.
Ve bunun benim hayatımda çok istediğim bir özel an olduğunu fark ettim.
Ailemin Türkiye'den geldiği, hep birlikte benim belki de çektiğim zorlukları nihayet sonuçlandırmamı kutladığımız bir şeye yol açacakmış gibi hissettim ve kendime bunu bir amaç olarak belirledim.
Ve ne yalan söyleyeyim o hafta gerçekten üç kere okula gittim ve bu benim için çok büyük bir adımdı.
çünkü kendime içselleştirecek bir şey buldum
özdeşim kurdum
ve bu özdeşim çok istemediğim bir şey de olsa işin ucunda
yani yapmak zorunda olduğum bir adım
sırf ulaşmak istediğim şey bana çok parlak
ve bir o kadar da aslında ulaşılabilir geldiği için
beni bir eylem yapmaya itti
o yüzden belki bu sessizlik, içe dönüş
bu tarz şeyleri uyandırdığı için
o kadar da kötü bakmayacağım
ya da gerçekten artık kötü bakmaya dayanamayacağım bir süreçte olduğum için de bana iyi geldi.
Şimdi bunu her şeye yarım saat önce konuşmaya başladığım o ilk adımda söylediğim şeye bağlayacağım
ve sonra size yine yatağa küs girmemenizi temenni edeceğim.
Hayatınızda kendiniz için öyle ya da böyle birçok zorluğun içine bir şeyler yaptığınızda
aslında bir şeyler yapmanın o kadar da zor olmadığını
bazen sadece çok küçük bir adım gördüğünüzde koştur koştur zaten kalan yolu sizin arşınlayabileceğinizi biliyorsunuz.
O yüzden hayatınızda bazı olursa olur ya
işte atıyorum simay hayatımda olacaksa olur zaten diye bıraktıklarını, sizin için çaba sarf etmediklerini
belki bir arkadaşlığı, bir ilişkiyi, bir iletişimi sürdürmediklerini görebilirsiniz.
İşte o zamanlar gerçekten kendinize şunu sorun.
Şunu söyleyin bence, hatırlatın.
Bilmiyorum, çok da yaşam koçu değilim.
Herhalde hayat tavsiyesi alınacak çok müthiş bir insan da değilim.
Yaptığım hatalara bakarsak ama
benimki biraz bence şöyle yapından ziyade
ben ettim, siz etmeyincilik.
Ya da siz de edin.
Konuşuruz ne olacak yani, konuşulmayan şey mi var?
Olacağı varsa olur tabii ki her şey
Ama onun başında elimden geleni yaptım diyebilen insanları hak ediyoruz hayatımızda
Çünkü kendimiz için her gün bunu yapıyoruz
Her gün hareket halindeyiz ve biz hareket etmeyi bıraksak da düşünmeye
Biz düşünmeyi bıraksak da dünya dönmeye
Haliyle ister istemez bir hareketin içinde kalmaya devam ediyoruz
O yüzden biz bunu yapabiliyorsak
Dünya bunu milyarlarca yıldır yapabiliyorsa
Birileri de galiba gerçekten isteseydi bizim için bir adım atardı.
Bizi bir hayalin ortağı yapardı.
O yüzden olacağı varsa olurların olmayacağı varmış.
O yüzden olmamışa evrildiği ve kendi değerimizi kendi içimize dönmek zorunda olmadan da anlayabileceğimiz çok daha umut dolu ve çok daha pozitif zamanlar diliyorum hepimiz için.
Ama ben çok fazla böyle yükselmek için dibi görmek lazım, aydınlığa çıkmak için karanlıkta kalmak lazımcı bir insan değilim.
Ama bir süredir çok gerçekten kendimi aşırı da aydınlıkta hissetmediğim,
havanın benim duygusal durumumda oldukça kapalı olduğu döneminden yavaş yavaş camları açabildiğim bir noktasına evrildiğim için
bunu gerçekten yürekten söylüyorum ki,
Sırf kendi değerinizi anlamak ya da ne kadar çaba sarf ettiğinizi görmek için önce dibi görmenize kesinlikle ihtiyaç yok.
Ve eğer bazı şeyler, bazı insanlar, bazı faktörler size kendi değerinizi fark ettirmek için sizi önce dibe çekiyorsa
neden sizi dibe çekmek yerine sizinle birlikte yukarı çıkmadıklarını sorgulamak için bence çok iyi bir zaman.
Böyle de bitireceğim galiba bölümü.
oldukça uzun, gerçekten
kendim bile nereden başladım da bu noktaya
geldim bilmediğim ama
harbiden de içinde olduğum durumu ancak
bu karmaşayla özetleyebileceğim bir bölümdü.
Umarım keyif almışsınızdır
ve umarım siz de benim sizi özlediğim kadar
beni dinlemeyi özlemişsinizdir.
O zaman her zaman
olduğu gibi umutsuz dağılışmayın,
yatağa küs girmeyin.
Bir süre sonra tekrardan
görüşeceğiz elbette. Kendinize çok iyi bakın.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
