
bu hayat tek seçeneğim değil, biliyorum. başka ülkelerde, başka şehirlerde, başka evlerde yaşanabilecek çok fazla hayat var. ve bu beni kahrediyor. insan hangi hayatı yaşayacağını nasıl seçer?
Transkript
Herkese merhaba. Sen o kız değil misin?''in yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bir aydır Berlin'deyim. Bu bölümü de bir aydır Berlin'de kaldığım evdeki son günümde.
Hatta sanıyorum bir son yarım saat 20 dakikamda kaydediyorum.
Ve açıkçası ya abi ben yıka mikrofonunun ses kalitesini hiç sevmiyorum.
O yüzden de bir ara çekerim. Kaydetmek istersem kaydederim ne kadar desem de.
Şimdi böyle bu görüntüyü görünce uzaktan yani simay kafana sıçayım bir aydır gerçekten çok da güzel şeyler yapabilir misin gibi bir üzüntü içindeyim.
Zaten anın içindeyken o anın nostaljisini yaşamak biliyorsunuz benim şanımdandır.
Çok bana yakışan bir davranıştır.
Galiba bunları da bol bol yaşadığım, kabul ettiğim ne kadar söylenir bilmiyorum ama bir şekilde sen de böylesin artık noktasında galiba
kendimi kendi bağrıma basmaya bir şekilde çalıştığım bir ay geçirdim.
Yaklaşık 4-5 gün sonra da artık tekrardan İstanbul'a geri dönüyorum.
Bu arada yaka mikrofonları böyle çok sallandığında ses sürekli çok dağıldığı için,
bir yerlere sürtüp çarptığı için insanlar onu böyle bir şeye tutturuyormuş.
O yüzden ben de arkadaşımın yiyecek kartına takmak durumunda kaldım.
Bunu da açıklayayım.
Bir aydır Berlin'deyim.
Bu süreç içerisinde paylaştığım bölümler genellikle stok bölümlerdi.
ve açıkçası stok bölümün hiç bana göre olmadığını fark ettim.
Çünkü anlattığım, konuştuğum şeylerin üzerinden zaman geçmesi
sanki beni sizinle kurduğum ilişkiden, yakınlıktan çok uzaklaştırıyormuş gibi bir hisse kapıldım.
Yani o an hissettiğim şeyleri oturup konuşmak, düzenlemek, sizinle paylaşmak,
sizin bunun üzerine bir yorum yapmanız ve birlikte bunun üstüne konuşmamız
ne kadar aslında alıştığım bir düzenmiş, bir rutinmiş.
Bunu fark ettim bu bir ayda hiç mikrofonu açmayarak.
Kendimden biraz uzaklaştım ama insanın neye yakınlaşmak istediğini fark etmesi için biraz da kendinden uzaklaşması gerekiyormuş galiba.
O yüzden bu bir ayın bana bir yandan da çok iyi geldiğini düşünüyorum.
Süreç içerisinde çok sık yani sana helal olsun.
Hani bu kadar işin gücün arasında bir yeniden yeni bir eve taşınma telaşının içerisinde.
Kalktın böyle bir aylığına bir risk alıp bir ülkede sıfırdan bir ev tutup arkadaşımın evini tuttum.
Bir ay kalma kararı verdin. Bravo. Hani kendine bunu ısmarlamak, kendine bunu yapmak ve belki de burada harcadığım şeylerin borcunu bir süre ödeyecek olmama rağmen kendime bunu reva görmek gerçekten zaman zaman kendimi o kamçılayan, kırbaçlayan, en ufak bir hataya hiç mal vermeyen, hata payı bırakmayan sima için çok iyileştirici bir deneyimdi.
Ama tabii ki de beni artık az çok tanıyorsunuz.
Bu nostaljinin daha doğrusu anda kalamamanın çok sık suratıma çarptığı bir aydı bu.
Yani mesela bugünden başlayabilirim.
Söyleyeceklerimi bile hiç toparlamadım açıkçası.
Bir yandan da böyle son günüm, toparlandım.
Hani dolapta kalan şeyi bile hemen son günde bitirmek, yemek, hiçbir şeyi geride bırakmamak, çöpleri çıkartmak.
Bütün bunları yaparken bir yandan reglim, bir yandan hava çok güneşli, çok güzel.
Üstümde bir pazar günü hüznü de var.
Hani sanki böyle pazartesi çok yoğun bir güne uyanıyormuşum.
Sabah 8 akşam 5 çalışıyormuşum gibi.
Öyle olmasa da üzerimde bir nostaljisi var.
Ve diğer yandan da Berlin'de güneşli bir havayı yakalamanın verdiği, bunun ne kadar nadir olduğu, kaçırılmaz bir şey olduğu ve bugünü bu anı mutlaka değerlendirmem gerektiğine dair sonsuz bir FOMO var.
Ve garip bir şekilde bu son bir aydır da çok kapalı, yağmurlu günlere çok çok az denk geldim.
Normalde Berlin'den beklenmeyen bir performans bu güneşli sıcak 20 derecenin üzerindeki havalar ve buna rağmen aslında pekala günlerim güneşli güzel ve dışarıda bol bol vakit geçirebileceğim alanı zamanı bana veren günler olsa da o çıkmadığım bir gün yataktan 12'de 1'de kalkmaya karar verdiğim bir gün sanki böyle benim sırtımda bir kamburmuş ben bir şeyleri kaçırdım.
Herkes çok eğlenirken, güneşlenirken, nehir kenarına inerken ya da bir arkadaşım bugün koşu maraton vardı onu izlemeye gitti.
Oradan sonra çıkıp kahvesini içerken ben daha yeni gözümü açtım diye kendimi sürekli başkalarının hızına, başkalarının yolculuğuna ne kadar uzak olduğumla yargıladığımı çok sık fark ettim.
Bunu tabii ki ülkeden ve şehirden bağımsız her yerde yapıyorum.
Ama galiba İstanbul'un yoğunluğunda koşturmacasında bunu ne kadar sık yaptığımı farkında değildim.
Çünkü zaten hayat beni her zaman daha erken kalkmaya, geç kalktıysam kalan vakte çok fazla şey sıkıştırmaya bir yerden itiyordu.
Ama Berlin'de gerçekten görece yapacak çok da bir şeyim olmadığı için bir ay kalınca buradaki arkadaşlarımla yazdık.
Zaten görüşürüz diye bir şeyleri daha sıkıştırmadan yapabildiğimiz için.
İstanbul'daki gibi yoğun bir sosyal çevrenin içinde olmayınca günümün çok büyük bir çoğunluğunun bana kalması gibi birçok faktör beni aslında yavaşlattı.
Yani hızlı olmam için bir sebebim olmadığını bana hatırlattı.
Ama buna rağmen mesela bir aylık kaldığım evde bile ki bence harika bir ev.
Gerçekten çok da keyifli bir zaman geçirdim.
Burayı çok kısa sürede hemen ev gibi benimsedim ve gidecek olmanın nostaljisi içindeyim.
Muhtemelen de bunun bana ve yaratacağı hüznü bildiğim için kameranın ve sizin karşınıza burada geçtim.
Sevdiğim her şeyi belli insanların tanıklığında bir kereliğine de olsa bir anlığına da olsa gösterme paylaşma takıntım var.
Bence bunu biliyorsunuz.
Bu bir ayda bile mesela Noyköndeyim şu an.
Atıyorum Mitte'ye gidiyorum.
Şöyle bir yürüyorum.
Evlerin içine baktığımda o pencerelerden sızan sarı ışığı gördüğümde
görece güzel dizayn edilmiş ya da çok sevdiğim yeni bir kafeyi keşfettiğim bir mahallede, bir evde keşke burada otursaydım.
Yani bir insanın hayatta her şeye bir keşkesi olur muyu?
Çok sık sordum bu aralar kendime.
Yani seyahat etmeyi neden seviyorumu da tabii ki çok sık düşündüm ve bir tane reels gördüm geçenlerde.
Seyahat etmekle ilgili en sevdiğim şey yaşadığım esas hayatın, yani o düzenini kurduğum hayatın
belki de benim için tek seçenek olmadığını görmek diyordu bu kullanıcı.
Çok katılmakla birlikte bunun en bir lütuf hem de çok büyük bir lanet olduğunu düşünüyorum.
Özellikle benim gibi nostaljik, dramatik, çokça da romantik bir insansınız.
Çünkü burada geçirdiğim güzel vakitler, bazı şeylerin çok daha affordable olması,
bazı noktalarda kendimi daha güvende, daha rahat hissetmem
ya da belki de olmadığım bir simayla tanışmam.
Hani giyim tarzımın biraz olsun buraya evrilmesi kısa bir zamanda.
Ya da ne bileyim yaşadığım evin bile bu bir ayda düzeninin, sisteminin benim İstanbul'daki yaşantımdan daha farklı olması.
Bir noktada bunun hoşuma gitmesi.
Yani farklı ihtimalleri görmek.
Bana böyle buradan aldığım ilhamı yanımda sanki oradan böyle bir hediyelik eşya gibi çantamı atıp İstanbul'daki hayatımı adapte etmek gibi bir artı getirmiyor da.
yaşayamadığım bir hayatın ucundan tadına bakmanın
ve onu kaşık kaşık yiyemeyecek olmanın hüznünü yaşıyor gibiyim.
Yani buraya geldim, çok güzel vakit geçirdim.
Bir taraftan İstanbul'da çok özledim.
Ve ne yalan söyleyeyim İstanbul'u özlemeye de çok ihtiyacım vardı.
Çünkü benim için İstanbul'da yeni bir dönem başlıyor.
Bunu da bol bol konuşacağız sizinle.
Yeni bir eve taşınıyorum.
Ve bütün bunlar olurken İstanbul'da çok yorulacağımı, çok bıkacağımı,
zaman zaman illallah edeceğimi de çok iyi bildiğim için
aslında bu kısa mola bana İstanbul'u özlemek için bir fırsat verdi.
Ama diğer yandan bazen bambaşka bir hayatı yaşayabileceğinizi görmek,
nelerin farklı olabileceğini görmek
insana böyle çok içten bir ah ulan dedirtiyor.
Ve hala çok gencim.
28'imi bitirmek üzereyim.
Ama hala bir tarafım bir süre Napoli'de yaşamak çok istiyor.
Birkaç hafta sonra önce Napoli'deydim birkaç günlüğüne.
Bir tarafım Berlin'de birkaç sene yaşanır aslında diyor.
Diğer tarafım artık İstanbul'a köklerini sal, evini güzelce döşe, her şeyi sıfırdan bir kendin kur diyor.
Ve diğer tarafım da bunun ne kadar büyük bir komitment olduğunu bildiği için bazı varoluşsal sancılar çekiyor.
Zihnimin bir tarafı beni tanıdığı, beni bildiği için yaptığı çıkarımlarla,
mesela hiç gitmemiş olsam da Lisbon'u, Porto'yu çok seveceğime emin.
Bu beni hem oraya gitmeye, oraya seyahat etmeye dair teşvik ediyor hem de kendine bir tane daha kalp yarası armağan etmeye hakikaten gerek var mı diye de düşündürüyor.
Çünkü biliyorum ki oraya gidince de özleyecek, gitmek isteyecek, paramı, zamanımı harcayacak, bazı şeylerden kısmımı gerektirecek yeni bir şey bulacağım.
Seveceğiniz, onun için belki fedakarlık yapacağınız, bazı şeylerden feragat edeceğiniz, hatta özleyeceğiniz bir şey olması çok kıymetli.
Bir şeyleri çok özlediğimde, bazı şeyler burnumun direğini sızlattığında,
olsun ama bak, insanlar bazen bu duyguyu hiç yaşamadan göçüp gidiyor bu hayattan.
Bir şeyi bu kadar özlemek, bir şeyi aşermek, aslında ne kadar güzel bir duygu diye kendimi telkin ediyorum ama
bir tarafım, özellikle de çok mantıklı düşünen tarafım, bir tane hayatımız olduğunda maalesef çok ikna olmuş tarafım,
bir şeyleri bu kadar çok sevmekten bence biraz şikayetçi.
Şu ışığı da açacağım. Böyle aydınlık aydınlık konuşalım.
Konular biraz galiba hafiften içimi kararttı.
Yani keşke diyorum gerçekten 3'e 5'e bölünebilsem.
Keşke gerçekten birden fazla hayatım olsa.
Çünkü Berlin'de yaşarım diyorum.
Napoli'de kesin yaşayacağım diyorum.
Ama bunların bir süredir devam eden hayaller olduğunu
ama bu hayallerin hakikaten gerçekleşebileceği ana kadar
aynı dinamikte, aynı canlılıkta, aynı isteklilikte var olacağından emin değilim.
Hani böyle sonra alırım ya diye ertelediğiniz ve sepetinizde duran bir şey
tam da sepetinizden gittiğinde sizin için çok kıymete biner.
Galiba böyle bir keşkeye sahip olmaktan çok korkuyorum.
Yani hayatımın artık Napoli'de de yaşarım, Berlin'e de taşınırım diye
rahatlıkla belki bir şeyleri karşılayabileceğim dönemi şayet bir gün gelirse
artık bunları yapmaya istekliliğim kalmaz diye çok korkuyorum.
Ama bir yandan da artık köklerimi salmak istiyorum.
Bu söylediğimi anlayacağınızı düşünüyorum.
İstanbul'da bir ev tutmak çok büyük bir komitmentti benim için.
Çünkü ne kadar son iki senedir, bir buçuk senedir zaten İstanbul'da olsam da
arkadaşımın evini tutmak, temel eşyaların zaten evde olması,
benim sadece bazı kişisel şeyler eklemem
ve hatta zaman zaman değiştiremeyeceğim bazı şeyleri kabul etmek benim için hem iyi hem de maddi manevi çok kolaylaştırıcıydı.
Sonrasında ben artık İstanbul'da kalmaya karar verdim dediğimde ve evimi tuttuğumda o anahtar avcumun içine konana kadar istediğim tek şeydi.
Yani Ağustos ayı dualarla yatıp kalkıp o evi düşünmekle artık tutayım aman başkası tutmasın bu kiraya bu başka bir ev bulamam panikleriyle geçti.
anahtar avcumun içine konduğu anda
o evde yalnız kaldığımda
hüngür hüngür ağladım.
Salon çok mu küçük?
Banyosu çok küçük.
Ben bu mutfağa sığacak mıyım?
Ama şimdi yatak odasına masa konacak yer de yok.
Ne yapacağım?
Böyle bütün o negatiflikler
ben doğru bir şey mi seçtim?
Bu fiyata daha iyisini bulur muydum?
Başka bir mahallede bulur muydum?
Şişli'den ayrılmaya hazır mıyım?
Yapabilecek miyim?
Bütün o sorular
gerçekten belki de ben bir ilişkiye hazır değilim
diyen bir erkeği anlamaya en yakın olduğum andı.
Biraz telefon kaydı galiba, düzelteyim sizi.
Evet, birazcık oynamışsınız.
Böyle bir komitmanta bağlanma problemlerin olduğunu düşünmezdim.
Ama pek de hazır değilmişim.
Ve bu beni çok korkuttu.
O yüzden belki de böyle anahtarı aldıktan sonra kapıyı çekip,
valizimi alıp koşarak Berlin'e gelmek çok güzel bir deneyimdi.
Yoruldukça ve İstanbul'u özledikçe orada yapacağım şeylere yönelik
istekliliğimin geri geldiğini hissettim.
Ama sonra geçen vaktin beni buraya da binyokta da bağladığını, burada da bazı rutinler geliştirdiğimi gördükçe İstanbul'a gidince içine gireceğim o hengamenin keşmekeşinde beni ne kadar endişelendirdiğini gördüm.
Hatta böyle dün oturup bu koltukta biraz ağlayıp ne vardı bu kadar özgürlüğüne düşkün olmasaydın da ananın evine gidip dizinin dibinde güzel güzel otursaydın diye bir düşündüm.
Annem muhtemelen bunu izleyince gel kızım istediğin zaman gel yani yaşayalım birlikte gül gibi diyecek.
Ama bazı ilişkileri güzel tutmak için zaten onlardan biraz uzak yaşamak gerekiyor.
Ve bu bazen sadece anneniz babanız belki çok yakında olunca birbirinizi yediğiniz o yakın arkadaşınız olmaktan ibaret değil.
Bazen bu bir şehir de olabilir.
Napoli'yi çok seviyorum.
Berlin'i çok seviyorum.
Ama yine de buralarla olan ilişkimin, burada uzun süre kaldığım bir süreçte burada yaşayabileceğim zorluklarla kirlenip, lekelenip, buranın artık zaman zaman zihnim dolduğunda kaçıp gelip, burada bir şeyleri belki çözeceğim, o zihnimi boşaltacağım bir yer olmaktansa buradan kaçmak istiyorum diyeceğim bir nokta olmasından korkuyorum.
İnsanın hayatta kendini bulabildiği, kendi olabildiği çok fazla yer yok gerçekten.
O nedenle yaşamak isteyeceğim, ben burada yaşayabilirim diyeceğim her yerde de yaşayamayacağımı biliyorum.
Bazen bir seçim yapmam gerektiğini biliyorum.
Ve galiba bu seçimi yapma fikri beni çok zorluyor.
Beni çok korkutuyor.
İstanbul'u çok seviyorum ama yeni evim Beşiktaş'ta.
Buradan da duyurayım artık Beşiktaşlıyız.
Beşiktaş'ı sevecek miyim? Yapabilecek miyim?
Zeki'ye bu kadar yakın otururken, Arda'ya bu kadar yakın otururken, böyle 20 dakikalık bir yürüyüşün sonunda berfinlerde oturup bir çay içebilecekken,
şimdi arkadaşlarımdan bu kadar yani çok da değil ama biraz olsun uzaklaşmak bana ne kadar iyi gelecek?
Bunların sorgusu içindeyim.
Bir yandan konfor alanımdan yavaş yavaş çıkmam gerektiğini, bir şeyleri sıfırdan yapmam gerektiğini
ve belki de hayatımda ilk kez her şeyi tek tek, tek başıma yapacak olduğumdan sabretmeyi,
istediğim her şeyi bir parmak şıklatmasıyla yapamayacağımı, bir parmak şıklatmasıyla bütün bir evi döşeyemeyeceğimi,
belki ilk birkaç ay bütün vaktimi bir yer minderinde, yatağımda ve belki de bir tane sandalyede geçireceğimi,
Çünkü istediğim koltuğu bulmanın da sonra onun parasını ödeyebilmenin de sonra onun gelip kurulmasının da bir zaman aldığını öğrenmem lazım.
O yüzden İstanbul'da artık yaşayacağımı sanki son iki senedir düzenli olarak ondan önce de yedi sene ki beş senesi stabil bir şekilde İstanbul'da yaşamamışım gibi sanki son on yılımı İstanbul'da geçirmemişim gibi İstanbul'da yaşamaya sanki Berlin'e gelince karar vermişim gibi hissediyorum.
Sanki böyle ciddi bir ilişki yaptım, adını koydum ve artık o dating erama son veriyorum.
Dating uygulamasını siliyorum ve artık bir dönem bitiyor, bir çağ kapanıyor gibi hissediyorum.
Belki de bunun nostaljisi var.
İnsan geri dönememekten çok korkuyor.
Yürüyorum mesela sokaklarda, buraya giderim diye kaydettiğim bir kafenin önünden ikinciye geçtiğimde
ve artık bu kafeye belki de gelmek için çok vaktim olmadığını fark ettiğimde buna bile kırılıyorum.
Bir insan kaç yerde olabilir ki? Kaç yerde olabilir?
İlk haftaki seansımızda terapistimle Berlin'deki ilk haftamda oturup hüngür hüngür ağladım.
Yani ben hep elimde olmayanı mı isteyeceğim?
Yanımda böyle yakışıklı dalyan gibi bir adamla oturup belki de sohbet ediyor, flörtleşiyor ya da randevudayken bile.
Gözüm hep acaba daha iyisi var mı?
Acaba şu giden çift daha mı yakışıyor birbirine?
Acaba benim de yanıma böyle biri mi yakışıyor diye düşünecek miyim?
Ya ben hiç ne partner olarak, ne yaşadığı şehir olarak, ne yaşadığı ev olarak hiçbir zaman mutlu ve tam anlamıyla tatmin olmuş olamayacak mıyım diye hüngür hüngür ağladım.
Sonra çok güzel bir randevuya çıktım bu arada ve mevzunun maymun iştahlılık ve her zaman daha fazlasını istemek değil.
Aslında şimdiye kadar hiç de sana tam olarak yetmeyen insanlarla belki de vakit geçirmenden kaynaklı olduğunu anladım.
O da başka bir bölümün konusu olacak.
Oralara da geleceğiz.
Bu böyle biraz daha bu bir ayda yaptığım çıkarımlar üzerine bir bölüm oluyor.
Olmaya devam ediyor.
Hakikaten zor.
Yani bakın diyorum ya bölümü açtığımda.
Kamerayı koydum.
Yani dedim Simay bu kadar kolaymış işte ve bunu 10 kere yapabilirdin ya.
Hani 3 günde bir kameranın karşısına geçip bıdır bıdır konuşabilirdin.
Niye yapmadın falan diye kızıyorum kendime.
Belki de mevzu benim tam olarak tatmin olacağım bir şey bulmamdan ibaret değil.
Belki de benim artık kendimle bu kavgayı bitirmem gerekiyor.
Kafama sokacağım bir yuva bulmuşum, Berlin'de bir aylığına kalacağım bir ev bulmuşum, tutmuşum, buraya bir şekilde yerleşmişim, küçük böyle kişiselleştiriciler koymuşum, arkadaşımın bazı tabloları çok korkunçtu mesela onları indirdim falan.
Ve buna rağmen hala gözün başka sarı ışıkların yayıldığı evlerde, başka mahallelerde.
Dünyadaki bütün mahalleleri bilemezsin.
Dünyadaki bütün sokakları gezemezsin.
Dünyadaki bütün şehirlere, bütün ülkelere gitsen bile muhtemelen yaşamak isteyeceğin en az bir birden fazlası çıkacak yani.
Her yerde olamazsın.
Ve en mutlu olduğunu seçeceksin diye bir kaide de yok.
Bence en büyük yanılgı burada.
Hani sorsanız ben İstanbul'u içinde en mutlu olduğum şehir orası diye mi seçtim?
Kesinlikle hayır.
Ama galiba içinde üzülmeyi daha göğsümde yumuşatabildiğim tek şehir olduğu için seçtim.
Çünkü Berlin'de havanın o biraz kasvetli olduğu anlarda kendimi hemen birine sığınma ihtiyacı hissederken buluyorum.
Napoli'yi çok seviyorum.
Yani artık size söylememe gerek yok ama Napoli'de bazen aslında mevzunun bu şehir değil, bu şehirde kimle olduğun, kimlerle olduğun olduğunu fark ediyorum.
Ve sokakta gezerken kendi başıma kahkaha atan, gülen, kalabalık bir grup arkadaş, belki randevuda bir çift, iki yakın arkadaş masada bir şeyler yerken, birileri bankta otururken, birileri yüzerken, birileri çocuğunu gezdirirken aslında mevzunun birileriyle olmak olduğunu hatırlıyorum.
Ve galiba evet İstanbul dünyanın bence en güzel şehri ama birçok açıdan çok zorlayıcı bir şehir, birçok açıdan çok yorucu bir şehir ama galiba ben orada hüznü nasıl kaldırabildiğimi ve bir şeylerin altından kalkarken de bir şeyleri kutlarken de etrafımdaki kalabalığı çok seviyorum.
Bu kalabalığı da dünyanın her yerinde kolay kolay bulamayacağımda hemfikir olduğumu düşünüyorum ben ve diğer ihtimallerdeki ihtimallerle.
Berlin'i seçmemin sebebi burada çok çok yakın arkadaşlarımın olmasıydı.
Hayatımı, günlerimi çok kolaylaştırdılar.
Diğer yandan hemen Arda geldi beni ziyarete onunla bir 5-6 gün geçirdik.
Bu da çok güzeldi.
Gittiğiniz yerlerde peşinizden birilerinin gelmesi, gittiğiniz yerlerde sizi bekleyen, karşılayan birinin varlığı.
Belki de bu dünyada mevzunun vardığınız yer değil de sizi orada karşılayacak, orada bekleyen birinin olmasıyla ne kadar ilgili olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Yani o yüzden Berlin benim için çok tesadüfi böyle.
Berlin de güzel diyorlar ya bir gidelimden öte.
Hakikaten biraz da burada olur da ayağım tökezlerse karşısına geçip ağlayabileceğim birkaç omuz olduğunu bilmenin rahatlığıyla seçtiğim bir yerdi.
Beni de şaşırtmadı.
Ağladım bu arada bol bol.
Sizinle konuşmamak, mikrofonun karşısına geçmemek beni kendimle çok fazla konuşturdu.
Uzun bir süre sonra elime kağıt kalem aldım mesela.
Yazdım.
Çok düşündüm.
Çok uyudum ve bir o kadar da uykusuz kaldım.
Çok fazla şeyin nostaljisini, özellikle anda kalmanın nostaljisini yaşadım.
Anda kalmak mümkün mü sorusunu kendime çok soruyorum.
Hatta sadece böyle dün bu koltukta oturup ağlarken telefonumu alıp notlarıma yazdım anda kalmak mümkün mü diye.
Bu sorunun cevabını hala verebilmiş değilim.
Hatta sanırım şu an yakın olduğum bir cevap varsa sanki anda kalmanın mümkün olmadığına daha yatkınım, daha yakınım.
Benim için günün sonunda bir şeyler yine yalnızlığa, yalnız olmaya.
Sanki bir eş bulduğunuzda, bu eşten kastım illa bir romantik eş değil, bir partner değil, belki bir arkadaş, bir yoldaş, belki evcil hayvanınız.
Bir şeyin varlığıyla her zaman daha kolaylaştığına inanıyorum.
Kalbin kırıkken tatilde olmak bölümüne birisi yorum yapmıştı.
Hani bu kadar yani biriyle olmaya takıntılı bir insan görmedim diye.
Öyleyim kardeşim.
Valla öyleyim.
Biriyle, birileriyle olmaya çok takıntılıyım.
Ve inanır mısın ona rağmen de yalnız olmaktan, bunu deneyimlemekten çok keyif alıyorum.
Çünkü biriyle olmak, bir gün o dıvanı bulmak, en iyi arkadaşı da, evcil hayvanı da, hayatımın aşkını da bulmaya dair o arzu
beni gezdiğim dolaştığım her yerde sanki bekarlığımla, kendimle, oluşumla böyle jübile yapıyormuş gibi o andan keyif almamı da sağlıyor.
Ben hayatta baktığım birçok şeye bir gün buraya o insanla geldiğimde ne kadar güzel olacak, anlatacak nelerim olacak.
Buraya bir de bekarken gelseydim demeyeceğim çünkü bunları zaten yapmış olacağım inancını da veriyor.
O yüzden evet kendimle ilgili belki de bu yolculukta yine fark ettiğim, bir kez daha altını çizdiğim bir şey.
Evet ben çok romantik biriyim.
Biriyle olmanın, o kişiyi bulmanın bu hayatta çok kıymetli bir şey olduğunu düşünüyorum.
Bulamamanın da pekala ihtimallerden biri olduğunu biliyorum, öğrendiğimi düşünüyorum.
Ama yine de bunun bana kendimle yalnız başıma geçirdiğim zamandan ve atıldığım maceralardan beni alıkoymayışına da çok seviniyorum açıkçası.
Bir şeyleri yapmak için birilerinin varlığını beklediğim çok an oldu hayatımda.
Ama bu hissi bilenler harekete geçmenin ne kadar zor olduğunu bilir.
Ama beni bir yerlere götüren ayaklarıma çok müteşekkirim.
Bu ayda yolculuğumuz Berlin'deydi.
Burayı öğrendim.
Gidemediğim birçok yer oldu.
Listemle kalan, üstünü çizemediğim birçok yer oldu.
Belki onlar için geri geleceğim.
Belki onlar için geri gelip onları yine gerçekleştiremeyeceğim.
Belki bir süre özleyeceğim.
Belki İstanbul'da gördüğüm birçok şeyi,
aa Berlin'de de böyleydi diyeceğim.
Belki bir süreliğine o arkadaşlarını çok rahatsız eden,
tamam kanka Berlin'e gittin, tamam kanka Berghain denilen o insan olacağım ama
insanın gıcıklığını bile kastümize etmesi, kişiselleştirmesi, kendine has bir yoldan gıcık olması ne kadar özelmiş diye düşünmüyor değilim.
Ne kadar mantıklı konuştum bilmiyorum.
Video castlerde çok zorlanıyorum.
Çünkü bir yandan süreye bakıyorum, telefonumun storage'ı her an dolabilir.
Bir yandan hava kararıyor, görüntü nasıl, içeriye sinek girdi, sesim nasıl çıkıyor falan.
Bir de ne kadar çok üzerinde oynamasam da bölümlerimin mikrofon açık konuştuğumda şöyle bazen bir dolaşıp yürüyorum.
Bazen bir durduruyorum.
Yani akışın böyle kesilmesini hiç sevmiyorum derken storage'ım doldu ve galiba bu bölümü artık burada bitirmem gerekiyor.
Siz zaten benim ne demek istediğimi anladınız bence.
Bazen gerçekten siz nerede durmanız gerektiğini bilmeyince hayat size durmanız gerektiği yeri söylüyor.
O yüzden bu bölümü de burada bitiriyorum.
Tam olarak ne söyledim ne anlattım ben de sizinle birlikte dinlerken göreceğim ama bana yine bu zihnimin karmaşık döneminde bambaşka bir ülkede bambaşka bir evde destek olduğunuz beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bu bir ayda ne kadar ayrı kalsak da gerçekten birçok şeyi düşünürken hep sanki size konuşuyormuşum gibi düşündüm.
Hatta belki de böyle düşünmek kendime bile biraz şefkatle yaklaşmamı şefkatle cümleler kurmamı gerçekten sağlıyor diye düşünüyorum.
Bir sonraki yolculukta nerede oluruz bilmiyorum. 4-5 gün sonra dönüyorum. Birçoğunuzla yine yeniden aynı ülkede, aynı saat diliminde olmaya devam edeceğim ama sizinle aktif bir şekilde aynı anda konuşmadığım, iletişimde olmadığım bir dönemde bile bana geride kalıyormuşum gibi değil de sizin karşınıza geçmek için aslında kaynak topluyormuşum.
böyle kendi sepetimi dolduruyormuşum gibi hissettirdiğiniz için de yine teşekkür ederim.
Bu yarattığımız güvenli alan beni dünyanın neresine gidersem gideyim evde hissettirmeye bence yardımcı oluyor.
Umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin ve bazen yatağa küs girmemenin ya da o yataktan küs kalkmamanın
belki de en önemli, en etkili yöntemlerinden biri farklı ülkelerde, farklı şehirlerde, farklı yataklarda uykuya yatmak
ve bambaşka bir yerde yeni bir güne uyanmak.
Umarım kendinize bu şansı verebileceğiniz hayatlar yaşarsınız.
Sizi seviyorum ve bu evdeki son günümü de sizinle noktalıyorum.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
