
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
yoksa böyle olduğum için gelir bahar?
farazi soruların insanı olmasam, bu podcastin adı sen o kız değil misin olmazdı herhalde. 20 dakikalık ayaküstü sohbetimizde sizi bir kışı daha geride bıraktığınız için tebrik ediyorum. bahar sadece zamanı geldiği için değil, içiniz çiçekler açtığı için gelsin.
Transkript
hemen çayınızı kahvenize alın, şöyle bir oturun.
15-20 dakika konuşmamız gereken şeyler var.
Çok hızlı bir bölüm olacak.
Çünkü çok heyecanlıyım.
Konuşmak istediğim şeyler var.
Böyle spesifik, direkt size farkındalığına vardığım bir şeyden bahsetmeyeceğim ya da bir hayat dersi vermeyeceğim.
Ama içinde olduğum duygular çok taze tüketilmesi gereken ve çok tazeyken söylenmesi ve dinlenmesi gereken şeylermiş gibi hissettiriyor.
O yüzden çok da vaktim yokken kendime hemen bir kahve yaptım ve mikrofonun başına geçtim.
Şubat'ın neredeyse son günü muhtemelen siz bunu son günü dinliyor olacaksınız.
Sen o kız değil misin?''e hoş geldiniz.
Bir kışı daha adım adım geride bırakıyoruz gerçekten.
Bahar geliyor ve her anlamda geliyor.
Ben bunu çok derinden hissediyorum.
Ya şöyle ben hayatta böyle çok kısa sürede hemen yaşanılan aydınlanmaların varlığına çok inanmıyorum.
Yani ya da şöyle oluyor genelde.
Siz bir aydınlanma yaşıyorsunuz.
O bir anda oluyor.
Ama aslında o bir an gerçekleşene kadar zaten bir sürü şeyin birleşimiyle o sonucu ulaşabiliyorsunuz.
O yüzden böyle anlık aydınlanmaların, hayat değiştiren bilgilerin çok varlığına inanmıyorum.
En azından ona erişene kadar kat ettiğimiz bir yol var.
Belki çok da farkında değiliz diyebiliyorum.
Gerçekten son dönemde özellikle geçtiğimiz aydan bu yana yani yaşadığım yoğun sancılı döneme baktığımda
iyi ki kendime gerçekten o dibi görmek ve belki de orada hiçbir şey yapmadan sadece yatar pozisyonda durmak noktasında ne kadar doğru bir karar verdiğimi her gün çok daha net bir şekilde fark ediyorum.
Özellikle iyi hissettiğim, özellikle iyi pozitif duyguların beni gerçekten sarıp sarmaladığını hissettiğim anlarda mikrofonun karşısına geçiyorum çünkü biliyorum ki bazılarınız bunu hiç enerjisi yokken, hiç umudu yokken dinleyecek.
Hatta belki de bu birilerinden birisi de ben olacağım ileride.
Açıp bu bölümü dinleyeceğim ve feyz alacağım.
Bilmiyorum.
O yüzden özellikle enerjim varken,
oğlum dur lan, yani güneş doğuyor gerçekten.
Dur bak, biz meğersem pencereden çok uzakmışız falan dediğim anlarda
hemen karşınıza geçip konuşma ihtiyacı duyuyorum.
Bu da o günlerden bir tanesi.
Çünkü ben size iyi olmak düz bir çizgi değil,
iyileşmek düz bir çizgi değil derken yalan söylemiyordum.
Gerçekten böyle ve o dalgalı grafikte biraz olsun suyun üstünde durabildiğim, iyi hissettiğim, güneşe gerçekten dokunabildiğim noktalarda bunu size göstermek istiyorum ki söylediğim şeyin bir hurafe değil.
Gerçekten her an hatta birkaç bölüm sonra deneyimleyebileceğim bir şey olduğunu görün, inanın.
Yani ben söz konusu duyguları olunca sizin Adalar Vapuru'nda o karşınıza çıkan, size limon sıkma aparatını canlı canlı göstererek satmaya çalışan kişiyim.
Ve burada gerçekten bazı tesadüleri satıyorum ama uygulamalı bir şekilde.
O yüzden hoş geldiniz. Burası sizin konfor alanınız. Sen o kız değil misin?
Dün inanılmaz derecede mutsuz hissettim. Yani kendimi böyle akşam çok sıkılmış, çok bunalmış hissettim.
Ama diğer yandan da bu sıkıntının, bu bunalmışlığın bana yaptırdığı şeyleri de arada görmek.
Hani böyle sanki küçük bir çocuk sizi elinizden tutup bir yere çeke çeke götürür ya çünkü derdini anlatamaz ve onu göstermesi gerekir.
Öyle anlarda da o üzüntülü, o mutsuz tarafımın beni götürdüğü yere gitmek aslında bana gerçekten belki de tam anlayamadığım şeyleri görme şansı veriyor.
Dün böyle işlerim bittikten sonra hava da aslında yağmurluydu oldukça bir yürüyüşe çıktım.
Vermem gereken kargolar, almam gereken çıktılar falan vardı.
Böyle bir turladım.
Sonra tam eve dönüş yolunda kestirmeden girdiğimde
ya neden bir markete gidip kendime bir şişe şarap almıyorum ki dedim.
Sonra gittim bir şarap aldım.
Canımın ne kadar uzun süredir karbonara çektiğini
ama hep ya ben çok da iyi yapamam deyip vazgeçtiğimi
ama bir restoranda da 15-20 euro vermek istemediğimi
sürekli ertelediğimi fark ederek bir de gittim malzemelerini aldım.
Sonra eve geldim.
Karbonara yaparken bir yandan şarabımı açtım.
Hiç de fena olmadı.
Sonra oturdum.
Birazcık Anthony Bourdain izledim.
Sonra izlemeyi bıraktım.
Sıkıldım.
Telefonuma daldım.
Sonra bulaşıkları yıkadım.
Pijamalarımı giydim.
Kırtasiyeye gittiğimde çıktı almak için.
Bir tane böyle standta tişört kalemleri satılıyordu.
Yani kumaş boyama kalemleri satılıyordu.
Şöyle bir baktım.
Sonra evde üstünde bir leke bir şey olduğu için giymediğim kenara attığım tişörtlerim geldi aklıma.
Bir tane de kalem aldım.
O aldığım kalemi çıkarttım çantadan.
Açtım önüme bir tane beyaz tişört.
Bir kadeh daha şarap koydum.
Kenarda da açtım şebnem fera.
Tamam madem öyle o zaman en iyisiyle bu acıyı yaşayacağız.
Francesa belki izlemişsinizdir.
Noah Boonbey'in bir filmi Greta Gerwig oynuyor.
İsimlerin hepsini bu arada çok kötü telaffuz etmiş olabilirim.
Ne önemi var?
Kendisi 27 yaş krizleri yaşayan bir hanımefendi aslında.
27 yaş biraz böyle belli ki kritik bir yaşmış.
Böyle bunu daha önce de söylemiştim.
Herkesin beklentisi 18'den işte 25'den 17'den falanken.
Aslında böyle çok arada kalan yaşlar insanın gerçekten feleğini şaşırtıyor.
Ben 27'den çok umutluyum.
27 bana çok güçlü, çok genç, çok çıtır ama çok olgun ve yani seksi de hissettiriyor ne yalan söyleyeyim.
Ve 27 yaşında bilinmezliklerle boğuşan tek insan olmadığımı görmek.
Çünkü bunun üstüne bir film yapılmış.
Belli ki aslında ortaklaştığımız bir şeyler var diyebilmek noktasında.
Francesa benim çok sevdiğim bir film.
Siyah beyaz bir film.
Çok keyifli bir film.
The Worst Person in the World de bunlardan bir tanesi.
bir tane daha vardı onun adını unuttum.
O da keza öyle. Ya da
Lena Dunham'ın Girls
dizisi HBO'dan çıkarttığı
o da bence inanılmaz bir
arada kalmış yaşların
arada kalmış kadınların hatta dizisi.
Oturdum ve
Francesca'nın çok inanılmaz
bir monoloğu vardır. Onu
tişörte
tek tek yazdım.
İzninizle onu sizlere okumak
isterim Türkçesini.
Francesca'nın bu davet edildiği bir akşam yemeğinde arkadaşlarına, daha doğrusu çok da tanıdık olmayan o yabancı insan topluluğuna
hayatta bir ilişkide ne aradığını anlattığı, belki de hiç olmadığı kadar içini açtığı ama bunu çok yabancı, çok alakasız insanlara yaptığı
o noktada belki çok anlamadığınız ama diğer yandan da çok anladığınız bir şey.
Çünkü bazen bazı şeyleri anlatmak için çok yakınlık hissetmek istiyoruz.
Ama çok yakınlık hissettiğimizde de anlatacağımız şeylerle o yakınlığı berbat etmekten çok korkup karanlıkta kalmış taraflarımızı o karanlığa mahkum etmeye devam ediyoruz.
O yüzden insanın bazen içindeki şeyleri çatır çatır söyleyebilmesi için de utançtan arındırılmış yabancı insanlara ihtiyacı var.
Ve bence bu sahne tam olarak bu ihtiyacın bir karşılığı.
Ve Frances diyor ki bu biriyle birlikte olduğunda hissettiğin bir şey.
Onu seviyorsun, o da seni seviyor ve bunu ikiniz de biliyorsunuz.
Ama bir partidesiniz, ikiniz de başkalarıyla konuşuyor, gülüyor, parlıyorsunuz.
Sonra bir an göz göze geliyorsunuz.
Ama böyle sahiplenici ya da seksüel bir bakışma değil.
Sadece o insan bu hayatta senin insanın olduğu için, bunu bildiğin için yaşanan bir bakışma.
Hem komik hem hüzünlü bir şey bu.
Çünkü bu hayat bir gün bitecek.
Ve işin garibi herkesin ortasında kimsenin fark etmediği gizli bir dünya var gibi.
Hani derler ya başka boyutlar da var ama biz onları algılayamıyoruz diye.
İşte galiba ben bir ilişkiden ya da belki de sadece hayattan tam olarak bunu istiyorum.
Dün oturdum.
Kah ağlayarak, kah gülerek, çarabımı içerek, biraz eski şarkılar dinleyerek,
biraz böyle yeni şarkılar keşfederek tişörtün üstüne bunu yazdım.
Şu an karşınızda konuşurken de bu tişörtü giyiyorum.
Bu aktiviteyi yaptıktan sonra ne kadar keyiflensem de
ne kadar kendimle geçirdiğim zamandan çok gerçekten tatlı bir keyif alsam da
ben bazen hüzün beni hiç bırakmayacakmış gibi hissediyorum.
Bence bunu siz de ben de görüyorsunuz.
Bu kötü bir şey değil.
Hüzün belli bir yerde insanın antikoru.
Orada duracak, bir şeylerle savaşacak belki de.
Belki güzellikleri oradaki varlığıyla daha da kıymetli kılacak.
Bilmiyorum.
Benim derdim hüzünle değil.
Yaptığım her şeyden de çok mutluyum.
Kendimle çok gurur duyuyorum.
Ama bugün terapi seansım vardı ve terapistime dedim ki
ben kendimle çok gurur duyuyorum da
bunu bu kadar zor yoldan öğrenmeme gerçekten gerek var mıydı?
Her şeyle baş edebilirim.
30-40 kiloluk bir valiz kaldırabilirim
Ev değiştirebilirim
Ülke değiştirebilirim
Oraya gidip onu halledip
Hastaneden kendi başıma çıkıp
Ne bileyim ilacımı alabilirim
Nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Ya da başladığınız zaman podcastinizi
Fikrinizden yayına, format, kayıt
Podcast BPT yanınızda
Açıklamadaki linke tıklayın
Birisi benim yerime alarm kursun.
Birisi ben hiçbir planlama yapmadan bana nerede, ne zaman, saat kaçta olmam gerektiğini söylesin.
Beni sadece peşine taksın istiyorum.
Pek isteğim bu aslında.
O yüzden dün her ne kadar kendi özgürlüğümle, kendi bağımsızlığımla olmaya başladığım genç kadınla çok gurur duysam da
hüznün beni bırakmadığı yer buydu.
Yani tamam ben kendimle zaten çok mutluyum ama olay ben kendimle mutsuzum ve bunu benden götürecek bir eşlikçi arıyorum değil ki.
Ben bu mutluluğu, bu gururu bir başkasıyla perçinlemek istiyorum.
O yüzden dün birazcık da ağladım.
Hatta başta ağlayamadım.
Sonra bir başladım.
Ağladım, ağladım, ağladım.
Rahatladım.
Sonra uykum gelmedi, uyuyamadım.
Ve uyumaya çalışırken biraz TikTok'ta gezineyim dedim.
ve karşıma çok güzel bir şey çıktı.
Bu tesadüf de algoritma olsun, yapay zeka olsun, dinleniyor olsun telefonlarımız.
İnanın hiç önemli değil.
Bana ilaç gibi gelen bir rastlantıydı.
Hemen onu da okumak isterim.
Her seferinde hazırlanıp giyindiğimde, o kendi havalı müziğimi dinlediğimde,
kendi ilgi alanlarımla biraz daha haşır neşir olduğumda,
kendime hep onun ne kadar havalı, ne kadar keyifli bir kadını kaybettiğini
ama o kadına kendi başıma sahip çıkmam gerektiğini hatırlıyorum.
Bu o kadar hoşuma gitti ki.
O kadar hoşuma gitti ki.
Çünkü hayatta bizi kimlerin tercih ettiği ya da kimlerin yarı yolda bıraktığı noktasında
kendi değerimizi belirlemeye çok meyilliyiz.
Ama hani bazen özellikle böyle bir ikinci el dükkanında yani bir şeyden sadece bir tane varken
ya da belki de bir mağazada bir şeyden tek bir tane, tek bir beden kalmışken
onu birinin elinde gördüğünde bırakmasını beklersin.
bazen o insanın peşinde dolanırsın bırakacak mı diye
ve o böyle senin aklını kurcalar.
Aslında biz böyleyiz.
Belki birileri bizi bırakacak, belki birileri kendine çok yakıştıramayacak,
çok emin olamayacak, eve götürdüğünde neyle kombinleyeceğini bilemeyecek
ya da belki de bizi karşılamaya gücü yetmeyecek.
Belki cebinde o kadar parası yok.
Bizi her yanına götürmeyen, biz beğenmediği için, bizi değersiz bulduğu için değil
belki de karşılayamadığı için bunu yapamıyor olacak.
Ama baktığında o bıraktığı şeyi almak, o unique parçayı ben eve götürüyorum o zaman demek, ona sahip çıkmak bambaşka bir şey.
Ve onu görünce dedim ki, şöyle bir baktım, bugün yaptıklarıma, canım sıkkınken, kendimi mutsuz hissediyorken yaptıklarıma baktım.
Çıkıp yağmurun altında bir saat yürümek, işlerini hallederken hala kendini ayakta tutmaya çalışmak, yeni müzikler dinlemek,
anı romantiz etmek, gidip kendine malzemeler alıp şarap seçip oturup yemek yapmak.
Şarap seçmek mesela bundan bırakın 10 yılı falan.
5 yıl önceki, 4 yıl önceki simayın hiç tahayyülünde olan bir şey değildi.
Artık şaraplara bakıp neyle ne iyi gidere karar vermek, oturup evde iki kadeh bir şey içerken pijamalarımla bir yandan da bir tişört boyamak.
Sarhoş olmak için içmek değil mesela.
tadını sevdiğim için, keyiflendiğim için, kendi başıma müzik dinlerken bir kadeh bir şey açmaktan
gerçekten zevk aldığım için ve dedim ki inanamıyorum.
Birinin almaktan vazgeçtiği şeyin bu kadar kıymetli olduğuna inanamıyorum.
Bunu benim koşa koşa kızlara söylemem lazım.
O kızlara söylemem lazım.
Oradaki cinsiyetten sıyrılmış şeyi siz zaten biliyorsunuz.
Mesela şu an sizinle konuşurken bir yandan içtiğim kahveyi
Geçen gün nihayet siparişimin geldiği, kendi paramla aldığım kahve makinemden yapmanın bana verdiği zevki size anlatamam.
Yeni mezun olduğumda terapistime şey diyordum.
Kim olmak istediğime dair çok net bir fikir var kafamda ama onu afford edemiyorum.
Ona param yetmiyor.
Sahip olmak istediğim giyim stilini biliyorum, gitmek istediğim yerleri biliyorum.
Param olsa neleri nasıl yapacağımı biliyorum.
Hatta bunlar için müthiş paralara bile ihtiyacım yok ama kazanamıyorum, afford edemiyorum.
Olmak istediğim insan orada duruyor ve varlığı beni tırmalıyor diyordum.
Ve biliyorum böyle hissedenleriniz var.
Lütfen bana güvenin.
Oluyor.
Çok büyük paralar kazanmanıza gerek kalmayacak.
Çok büyük şeyler becermeniz, çok büyük achievementların üstesinden gelmesi...
Hayır.
Bir gün kendi kahve makinenle kahve içiyor oluyorsun.
Bir gün gerçekten böyle kimseye hesap sormadan sırf canın istediği için bir şeyler sipariş ediyorsun.
Bir gün bir anda çok severek aldığın şeyleri yeter ya deyip satmaya karar veriyorsun
Hepsi oluyor ve olmaya başladığında bu zamana kadar olmayışı canını sıkmamaya başlıyor
Aksine bundan belki birkaç ay belki birkaç yıl önceki kendinin istediği umut ettiği bir şeyi gerçekleştirdiğin için kendine gurur duymaya başlıyorsun
O yüzden bana biraz olsun güveniyorsanız şimdiye kadar biraz olsun size iyi geldiysem lütfen bana güvenin
İşler gerçekten yoluna giriyor.
Bugün dün akşamdan kesinlikle çok daha güzel bir gün.
Ama bugünün akşamını hala yaşamadım.
Belki hala çok depresif olmaya zamanım var.
Olsun.
Olsun.
Onun da üstesinden geleceğim.
Üstesinden gelmeye çalışmayacağım hatta yanlış söyledim.
Onu öylece yaşayacağım.
Gerçi şu gün söz konusu mutlu olmak olduğunda onu da korkmadan, kaçmadan, fazla mı oldu demeden yaşayabileyim.
kapatmadan önce şunu söyleyeceğim
bundan tam 5 yıl önce
şu an hayatımdaki en yakın
arkadaşlarımdan biriyle tanışmıştım
ve kendisine
bir mektup yazmıştım
o zamanlar böyle
daha duygusal, daha romantik
daha dramatik bir insandım gerçekten
hatta daha değil aslında
şu an olduğumun belki çeyreği kadardım bilmiyorum
ama ona bir mektup yazmıştım
bir daha hiç konuşmayacağımızı düşünerek
ben 22 yaşındaydım
o 25 yaşındaydı
Onun 30 yaşında bir mektup yazmıştım.
Bugün o mektup gitti.
Ve ben o mektubu ilk kez okuyabildim.
Çünkü gönderen de gönderdiği tarihte okuyabiliyor sadece.
Yani gideceği tarihte.
Açtım okudum.
Böyle demişim ki belki birbirimize çok yabancı olacağız.
Kendimi tanıtmışım, kim olduğumu.
Ben 22 sen 25 yaşındayken tanışmışız.
Tanışmıştık.
Hatırlıyor musun bilmiyorum falan.
bu insan benim en yakın arkadaşım oldu bu 5 yılda.
Ve demişim ki ben bunları yazarken 22 yaşındayım ama okurken 27 olacağım.
Bu hem çok korkunç hem çok eğlenceli.
Gerçekten öyle.
Bu hem çok korkunç hem de çok eğlenceli.
O yüzden oturdum.
Bir de kendi 30 yaşıma bir mektup yazdım ve 3 yıl sonrasına onu planladım.
3 yıl sonra bakalım o mektubu açtığımda ne yaşamış ya da o mektubu nereden okuyor olacağım.
Ama hani hep diyorum ya, hatta bir bölümüm vardı.
5 yıl önceki kendim benimle gurur duyardı diye.
İnsanın geçmişle geleceği arasında böyle bir bağ kurması her zaman mümkün değil ama teknoloji bu kadar ilerlemişken bence bunu kullanmak çok faydalı.
Geçmişiniz ve geleceğiniz arasında bir bağ kurmak için kendinize lütfen bir mektup yazın.
Bir şeyler anıya dönüşürken aslında her bulunduğunuz noktanın çok önemli birer dönüm noktası olduğunu
şu an içinde mutlu olsanız da olmasanız da buraya tırnaklarınızla kazıya kazıya geldiğinizi bazen unutuyorsunuz.
Ben de unutuyorum.
Hatırlatmak için şu an bulunduğun yerde de bir zamanlar olmayı hayal bile edemediğin için
bunları bence insanın bazen kendine söylemesi gerekiyor.
O yüzden lütfen bu bölüm bittikten sonra feature me'ye girin.
Reklam falan almadım. O kadar global değilim zaten.
ve kendinize, sevdiğiniz birine, arkadaşınıza, annenize, babanıza, kendinize birine bir mektup yazın.
6 ay sonrasına, 1 yıl sonrasına, 5 yıl sonrasına unutuyorsunuz.
Ben de unuttum.
Ve biliyorum ki 22 yaşındaki Simay bu 5 yıl nasıl geçecek diyordu.
Geçti.
Ve o mektubu acaba o zaman konuşuyor olur muyuz diye düşünerek gönderdiğim insanın
bu 5 yılımı güzelleştirmesiyle, varlığıyla, onunla bir sürü anı paylaşarak geçti.
Ve bugün sadece o mektubu gülerek okuman kaldı geriye.
O yüzden lütfen bunu yapın.
Bazen çünkü dün bugünden daha mı iyiydi kaygısından,
aslında birkaç yıl önceyle şu an içinde olduğumuz anın birbirinden ne kadar farklı ama ne kadar ahenk içinde olduğunu görmezden gelebiliyoruz.
O yüzden lütfen benim için kendinize bu iyiliği yapın.
Sizi çok seviyorum, kahvemi bitirmeye gidiyorum ve her zamanki gibi son söz belli.
Umutsuzluğa alışmayın.
Yatağa küs girmeyin.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bu hayatta verdiğim en doğru karar duygularımı sizinle paylaşmak oldu.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
