
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
her çalan telefon açılacak diye bir kural olmadığı gibi, bazen insan karşısında umduğunu da bulamayabilir. bazen de bulduğumuz, umduğumuzdan bile iyidir, dimi? küçük farkındalıklar, büyük sözler. yine her zaman bildiğim şeyi yaptım. iyi dinlemeler. kocaman öpücükler bi de.
Transkript
belki denk gelmişsinizdir, netflix'te one day'in dizisi çıktı.
ben de dün onu izlemeye başladım.
ve böyle 5. 6. bölümde falanım
karakterlerden bir tanesi şöyle bir cümle kuruyor.
Okulda popüler, zeki falan değilsen
ve bir gün birini güldürebilirsen
o şakaya sıkı sıkı tutunuyorsun.
Sanırım benim şakam da konuşmak.
Böyle gerçekten çok popüler, çok zeki, çok alımlı
ne bileyim yani çok da talep gören bir çocuk değildim
ama çok konuşurdum ve konuşmak sanki belli bir noktadan sonra
benim savunma mekanizmam ya da bazı şeyleri böyle
tolere etme gücüm gibi bir şeye dönüştü.
Ve ben şu an konuşmanın en büyük güçlerimden bir tanesi olduğunu düşünüyorum.
Hatırlarsanız geçtiğimiz günlerde size çözmemi istediğiniz
ya da yorumlamamı istediğiniz sorunlarınızı hadi yazın bakalım şeklinde
bir şey paylaştım Instagram'da.
Onunla ilgili de yakın zamanda çok güzel bir şey geliyor olacak.
Bakalım beğenecek misiniz?
Ama böyle sorularınızı yanıtlarken bir yandan da şeyi düşünüyorum.
Hani bu insanlar neden benim fikrime gerçekten önem veriyor ya da ben hani ne bileyim çok iyi bir tasarımcısınızdır ya da müzikle ilgileniyorsunuzdur ya da işte mühendissinizdir, osunuzdur, busunuzdur.
Hani bir şey koyarsınız, eğitim alırsınız, okulunu okursunuz ya da ilginiz vardır, kendinizi geliştirirsiniz ama konuşmak çok böyle herkesin de bir yandan yaptığı çok temel bir davranış olduğu için ben bunu nasıl iyi yapıyorum ki yani?
ya da neden yapıyorum ki zaman zaman düşündüm hakikaten.
Geçen günde stüdyodaydım.
İstanbul'dan yeni geldim.
Ve İstanbul'da da o bir güne stüdyoyu sıkıştırdım gerçekten.
Yaklaşık bir 4 saat falan stüdyodaydım.
O esnada böyle bir sigara molasına çıktığımızda
arkadaşıma şey dedim.
Yani neden ki?
Neden beni dinliyorlar ki hakikaten?
Ya da ben gerçekten bunu yapıyorum, bunu yapmak istiyorum.
Ama nasıl yani?
Hani bir şey derler ya bilmiyorum ne kadar doğru.
Böyle hani insan kendi sesini başkalarının duyduğu şekilde duymuyor.
Hatta o yüzden de genellikle kendi sesimizi bir kayıtta vesaire duyduğumuzda çok cringe geçiriyoruz.
Aslında bir yandan da bu şey demek.
Mesela demek ki George Michael kendini dinlediğinde hiçbir zaman bizim aldığımız keyfi almıyor falan.
Bu da çok üzücü bir şey yani.
Hem bir lütuf hem de bir lanet aslında insanın güzel bir sese belki de sahip olması.
Ama tabii bu demek ki aslında bir yandan sahip olduğumuz bazı şeyler dışarıdan nasıl algılandığıyla bizim nasıl algıladığımız noktasında büyük bir değişime uğruyor.
O nedenle zaman zaman açıp kendimi dinlesem de ki bu yeni geliştirdiğim bir alışkanlık.
Normalde çok nefret ediyorum kendi konuşmalarımı dinlemekten.
Hatta Aydın'da falan kaydettiğim bölümleri özellikle editlerken ve dinlemek zorunda kaldığım anlarda kendime çok öfkelendiğim ya da
ne diyorsun abi yani bir sus artık falan dediğim oluyordu gerçekten.
Yeni yeni ben de kendimi dinlemeye ve hatta keyif almaya başladım.
O yüzden böyle bazen gerçekten acaba sizin beni duyduğunuz
ya da beni hissettiğiniz anladığınız gibi
benim de bir gün kendimi anlamam duymam mümkün olacak mı?
Bunu çok sık düşünüyorum.
Bunu yaparken kendimi George Michael kefesine koymam da
gerçekten çok mütevazi bir davranış oldu.
Her neyse Senekuz değilmişsin yeni bölümüne galiba hoş geldiniz.
Neredeyse bir aydır görüşemiyoruz.
İnanın son bölümden sonra yani doğum günümle ilgili yaptığım bölümden sonra zaman nasıl geçti ve nasıl neredeyse bir ay oldu inanın anlayamadım.
Çünkü yakın bir arkadaşım geldi onunla böyle Padova'yı gezdik dolaştık sosyalleştik.
O konuşamadığımız görüşemediğimiz zamanın biraz aslında acısını çıkarttık.
Çünkü gerçekten takip edilecek çok fazla şey varmış.
İtalyanca sınavım vardı.
Sınavlarımı vermem gerekiyordu ve buradaki çok yakın iki arkadaşımın bana bir hediye İstanbul bileti almasıyla da birkaç gün sonra İstanbul'a gelmem gerekiyordu ki bunu da aslında birçok insana söylemedim.
Çok çok az kişi biliyordu.
Hem sürpriz olsun istedim hem de görüşemeyeceğim yetişemeyeceğim insanlar şayet olursa kimse de bir beklenti de oluşturmak istemedim.
Ve İstanbul'a gelene kadar ki süreçte o kadar gözümde büyümüştü ki İstanbul'a gelmek.
O kadar gözümde büyümüştü ki o uçağa binmek, İstanbul'a gitmek, şimdi acaba fiyatlar nasıl oldu, param yetecek mi, zamanım yetecek mi, yapmak istediğim, görmek istediğim şeyleri görebilecek miyim ki iki tane yabancı arkadaşımla geliyorum.
Bir nevi onların aslında tur rehberiyim.
ama bunu yaparken kendimle eğlenmek, kendimle güzel zaman geçirmek istiyorum ve bunu başarabilecek miyim gibi
çok büyük bir sıkışıklığın içindeydim aslında.
Ve bu İstanbul'a ayak basana kadar da böyleydi.
Böyle bazen yanınızda bir şey taşıyıp varış noktanıza gittiğinizde aslında
ya buna da hiç gerek yokmuş, boşuna bu kadar yol taşımışım dediğiniz şeyler vardır ya
sanırım benim de kaygılarım aslında bu yolculukta, bu boşuna taşıdığım şeylerden bir tanesiydi.
Nitekim harika bir iki hafta geçirdim İstanbul'da.
Ve galiba biraz da onun üzerine konuşmak istiyorum bugün sizinle.
Böyle kısa tatiller insana her ne kadar dinlendirici, huzurlu, enerjimi atacağım, çok güzel zaman geçireceğim, döndüğümde yapmak zorunda olduğum şeylere
daha fazla aslında enerji, motivasyonum olacak gibi bir yerden pozitif bir bakış açısı katsa da
bence bir yandan aslında o kısa süreli değişim bile insanı allak bullak etmeye yetiyor.
Jet lag olmak için belki de gerçekten dünyanın öbür ucuna gitmeye, bambaşka bir zaman dilimin içinde uyanmaya çok da gerek yok.
İnsan duygusal anlamda da jet lag olabiliyor çok büyük bir kolaylıkla ve hatta bunun için yolculuğa bile çıkmanıza gerek olmayabiliyor bence bazen.
Benim için de bu İstanbul yolculuğu aslında duygusal bir jet laga yol açtı.
Hayatımda belki de ilk defa sadece gittiğim yerin değil, aynı zamanda ayrıldığım yerin de çok isteyerek, seçerek, ben burada olmak istiyorum diyerek zaman geçirdiğim bir yer olduğunu fark ettim.
Ve bu beni çok duygusallaştırdı, çok fazlaca nostaljikleştirdi.
Sürekli İtalya'da olmak, istediğim yerde olmak, buraya geliş serüvenim, burada olmak üzerine konuşuyorum ve burada bir hayat inşa etmek belki de şu an kafamı çevirdiğim her noktada karşıma çıkan bir destinasyon.
Ama galiba insan bazen nereden geldiğini de kendini hatırlatmakla görevli.
Bundan 6 yıl önce İstanbul'a gitmenin benim için hayal bile olduğunu, 6 değil 7-8 hatta, gerçekten bu kadar hızlı geçiyor.
Yani insanın 7-8 hatta dediği noktadaki birkaç yıl aslında ne kadar fazla güne, ne kadar fazla ana, belki ne kadar fazla başarıya ve başarısızlığa tekabül ediyor.
Ve biz bunu 7-8 yılıya falan gibi açıklıyoruz.
Bu bile aslında çok nankörce geliyor.
Kendimize yaptığımız bir nankörlük.
Bundan 7-8 yıl önce üniversite sınavına hazırlanırken mezuna kaldığımda da keza İstanbul'u kazanmak, İstanbul'u okumak benim için şeydi böyle.
Bu üniversite sınavına falan hazırlananlar da var aranızda.
Daha önce zaten hazırlanmış o evreyi çoktan geçirmiş olanlar da var.
Ya da önünde bu süreç olanlar da var.
Böyle hocalardan falan şeyi çok sık duyarsınız.
Sen işte en yükseği hedefle, en yükseği hedefleyerek çalış.
Zaten alacağın sonuç seni mutlaka tatmin edecektir.
Ya da ne bileyim üniversite tercihlerini yapacaksın.
Tutmayacağını bile bile belki bir ihtimal diye böyle senin skorunun çok üstünde bir okulu da en üstte yazmak.
Hani bilemezsin çünkü falan.
Böyle bir mantaliteye sahiptim ben de.
O yüzden de şey gibi düşünüyordum.
Ben İstanbulluk çalışayım.
Çünkü Ege Üniversitesi'ni istiyorum.
Ege'de de okurum yani bu mantıkla gibi hareket etmiştim.
Ama daha sonra sınava girdiğimde ve ben gerçekten İstanbul'da okuyabiliyorum lan gibi bir gerçekle karşılaştığımda o zaman bir şey galiba ne kadar isteyip istemediğiniz belirleniyor.
Bazı şeyleri gerçekten böyle son dakika falan karar verebiliyorsunuz.
Ve bu bazen gerçekten hayatınızın en güzel kararlarından bir tanesi oluyor.
Hani bazen böyle ne yiyeceğinize karar veremezsiniz.
Yolda da restorana girerken de masanın boşalmasını beklerken de sonra böyle o garsonun başınızda dikilmesi öyle bir anksiyete yaratır ki bir şey seçiverirsiniz falan.
Hatta bazen böyle başka masalara başka tabaklara bakarsınız.
Garsona bir öneride bulunmasını istersiniz falan.
galiba böyle ben de o puan geldiğinde
oha İstanbul Üniversitesi olabiliyormuşu görünce
bir anda bütün seçenekler elendi.
Sanki gerçekten menüde çok çok daha istediğim,
çok daha cazip bir şey buldum kendim için
ve diğer her şey benim için çok silikleşti.
Şu an mesela o anı düşünmek ve tasvir etmek çok garip geliyor bana
çünkü gerçekten 8 sene öncesinden bahsediyoruz.
Az buz bir zaman değil hakikaten.
İstanbul'da geçirdiğim 5 yıl çok güzeldi, çok sancılıydı.
Çok sevdiğim bir arkadaşım dedim ya geçenlerde Padova'ya geldi ben İstanbul'a gelmeden önce diye.
Ben ondan önce çıkmak zorunda kaldım. O da benden sonra ayrılacaktı Padova'dan.
Odama bir not bırakmış ve ben bu notu neredeyse 3 hafta sonra okuyabildim tabii.
Padova'ya geri dönünce.
Böyle odamda yaptığım bazı kolajlar falan vardı.
Onlara bakarak yazmış sanıyorum.
Orada da işte fotoğraflarımız, arkadaşlarımla birbirimize yazdığımız notlar, benim belki küçük biriktirdiğim bazı kağıt parçaları falan ama anlam yüklenmiş şeyler.
Sanırım onlara bakarak yazıyordu çünkü şöyle bir cümle kullanmış.
Bir parça da olsa sohbetinle sahibi olduğum duyguların arasından masandaki fotoğraflarına bakıyorum.
Muhakkak ki sen bir sürü yüzleşme ve çatışmadan neşeyi çıkartabilenlerdensin.
Yani bu cümlenin üzerine sanırım iki gündür düşünüyorum ve bence önümüzdeki sürede de sık sık düşüneceğim ve belki belli bir noktadan sonra bu cümle üzerine düşünmek artık otomatik bir durum haline gelecek.
Artık böyle onu otomatiğe takacağım ve o benim kafamda bir yerde işlenmeye devam edecek. Bu kadar beni etkileyen bir söz ya da bu kadar iyi bir tanımlamayla kendime dair karşılaştığımı daha önce hiç hatırlamıyorum.
Hani böyle insanların sizin hakkınızda ne düşündüğünü duymak çok keyif vericidir.
Ya da ne bileyim biriyle tanıştığınızda biriyle flörtleştiğinizde arkadaşlarına benden bahsetti mi?
Bahsettiyse nasıl bahsetti?
Bunu duymak, bunu dinlemek, onun altındaki merak böyle insanın böyle içini gıdıklayan bir tarafa sahiptir ya.
Ben galiba böyle hiç sormadan ilk defa bunun cevabını aldım.
Çünkü bazen ya benim hakkımda ne düşünüyorsun ya da arkadaşlarım benim hakkımda ne düşünüyor gibi bir soruyu sormak ve cevabı öyle almak da biraz tatmini azaltabilen bir tarafa sahip bence.
Hani bir şeyin siz sormadan önünüze gelmesinin apayrı bir hazdı var.
Arkadaşım da bana aslında farkında olmadan, belki de bilmiyorum farkındadır, o da psikolog, bana bu cümleyi kurdu ve bana bu hazdı verdi gerçekten.
ve ben uzun bir zaman sonra hayatım üzerine böyle akışta konuşmadan, sadece oturarak, üzerine bir podcast kaydetmeden düşünme şerefine nail oldum.
Yani kendimizle ilgili konuşmak noktasında çok mütevazi olmaya dair itiliyoruz.
Kendine çok böbürlenmemek, gelen iltifatları hep böyle bir ağır başlılıkla kabul etmek.
yok öyle değil böyle değil yaşta yok saçım bugün çok güzel değil de aslında yeni bir şampuan aldım o yüzden falan gibi.
Halbuki o şampuanı seçenin onunla saçını yıkayanın da sen olduğunu bilerek
evet saçım bugün güzelse güzel olduğundan ve bunu sen yaptın diyerek o iltifatı kabul etmek değil de
hep o güzel bize verilen sözleri başka bir kaynağa yatırmak
sanki bize işlenmiş artık ve bunu değiştirmek hakikaten zor.
Özellikle çoğunluk zaten bu mütevaziliğin içinde yoğrulduğunda oradan çıkmak belki biraz isyankarların da işi.
Asilerin işi yani.
O yüzden bana belki de uzunca bir süre sonra birisinin kurduğu bir cümle kendimle ilgili düşünme fırsatı verdi.
Çünkü konuşurken akışta neyi düşündüğünü fark etmek, bir bölüm kaydettikten sonra bak ben de bu konuda bunu düşünüyormuşum aslında demek başka bir şey.
Ama oturup böyle önüne gelen bir cümleyle onu böyle yapılarına ayırırken sendeki iz düşümlerini yorumlamaya çalışmak, anlamaya çalışmak bambaşka bir şey.
Yani bana resmen arkadaşım bir cümleyle bir tecrübe hediye etmiş oldu.
Ve ben fark ettim ki ben gerçekten bir sürü yüzleşmeden, bir sürü çatışmadan neşeyi çıkartabilenlerdenim.
Sadece neşeyi değil tabii ki.
Bazen düşmansı duygularım oluyor.
Bazen bir kinin, bir nefretin, bir öfkenin içine ben de boğuluyorum.
Kendime yakıştırmadığım duygularla günü başlayıp kapatıyorum.
Ve bu bazen gerçekten çok acı veriyor, çok ağır geliyor.
Ya da mutluluk öyle bir kavram ki,
böyle bugün şimdi parka gideceğim, oturacağım, kitap okuyacağım, yazı yazacağım diyorsun.
Bunu romantize ediyorsun.
bunun sana çok iyi geleceğine inanmışsın, inandırılmışsın.
Bunu yaptığında hiç keyif almıyorsun mesela.
Öyle olunca mutluluğun bu eylemler altında değil,
o eylemi yapan kişi de sende saklı olduğunu görüyorsun ve bu sefer şey oluyorsun,
ya senin derdin ne?
Ne yapman lazım mutlu olman için?
O zaman aslında biraz sorgulamaya başlıyorsun.
Ve ben gerçekten baktığım zaman,
belki de mutlu olmam gereken, mutlu olmanın bana dayatıldığı,
bunu yaparsam mutlu olurum gibi şeylerden değil ama belki de biraz da çatışmalardan, mutsuzluklardan, kavgalarımdan belki de neşeyi buldum.
Belki de bu yüzden size her zaman kötü deneyim en iyisidir cümlesini kuruyorum.
Ve yine her zaman bu cümlenin hemen arkasından söylediğim gibi belki de kendimi teselli ediyorum.
Her neyse bu cümleyi İstanbul'dan geldiğimde okumak da
beni böyle bir hadi gel bir otur dinlen bir soluklan diyen bir insan varmış gibi hissettirdi karşımda.
Ben bir oturdum bir soluklandım ve İstanbul'daki iki haftamı düşündüm.
Böyle şey istersiniz ya bence istemişsinizdir.
Hani birinin aklına öylesine gelmek ya da ne bileyim birinin başına bir şey geldiğinde sizi araması,
size bir mesaj bırakması ya da boş bir anında sizi araması yolda yürürken
hadi gel bir kahve içelim demesi ya da ne kadar uzakta olursanız olun,
ne kadar müsait değilseniz artık yine de sizin akıllardan geçmeniz.
Böyle birinin o insanı olmak herkes ister bence ve bu çok güzel bir duygudur.
Hem o insan olmak hem de öyle bir insana belki de hayatınızda sahip olmak.
ben biraz iki farklı hayatı aynı anda sürdürmeye çalıştığımı ve bunun ne kadar büyük bir ağırlığı olduğunu fark etmediğimi gördüm İstanbul'a döndüğümde.
Daha önceki bölümlerimde de söylemiştim İstanbul'daki Türkiye'deki arkadaşlarımın varlığı sayesinde ve benimle o sürdürdükleri ilişki sayesinde bu bir şeyleri kaçırma korkum çok büyük bir oranda azaldı.
O yüzden buradaki hayatıma daha odaklı olabildim, burada yaptığım şeylerden daha fazla keyif alabildim.
Verdiğim çabanın, emeğin karşılığını daha somut bir şekilde görebildim.
Çünkü beni oyalayacak, beni geri tutacak bazı kaygılar arkadaşlarım sayesinde benim üzerimden alınmıştı.
Zaman zaman bana açılan bir telefon, zaman zaman bana gelen bir mesaj, bir arkadaş ortamında hep birlikte otururlarken bana attıkları bir fotoğraf
bunun aslında kanıtlar nitelikteydi.
Ama İstanbul'a gittiğimde o çok kısa sürede her ne kadar arada konuşuyor olursak olalım
bir şeyleri ketçap etme, sen neler yapıyorsun, nasılsın, neler oldu hayatındayı konuşma,
dinlemeyi öğrenme ama dinlerken arkada A kişisini de dinlemek istiyorsun,
B'nin de hayatını merak ediyorsun, C ilişkisinden ayrılmıştı,
onu bir konuşmak istiyorsun, ona destek olmak istiyorsun
ve her ne kadar uzakta konuşursanız konuşun,
yüz yüze geldiğinizde bir şeyleri sıfırdan tekrardan bir recap etmeniz gerekiyor.
O yüzden tabii ki bunu yaparken ne kadar keyif alırsam alayım,
çok da yoruldum.
Bazı insanlara çok zaman ayıramadım.
Görüşmeyi planladığım kişilerle görüşemez, konuşamaz oldum.
Hatta böyle bir noktada telefonumu kenara koyup çalacağını bildiğim için
ters çevirip o insanlara ya duymamışım kusura bakma demek zorunda kaldım.
Bunu belki de kendime hak gördüm.
Şu an bakınca da iyi ki yapmıştım diyorum.
Çünkü overwhelmed olup belki patlamaktansa
ya da o arkadaşımla sırf görüşmek için görüşüp
ona da belki kendini kötü hissettirmektense
kısa bir süreye sahip dahi olsam
ve belki uzunca bir süre o insanları göremeyecek de olsam
o insanlarla daha ben olduğum, daha iyi hissettiğim
Yani kötü hissediyorsan bile onu dahi en iyi şekliyle en layığıyla hissettiğin bir anı ertelemek belki de hak ettiğim bir şeydi.
Aynı zamanda karşıdakinin de hak ettiği bir şeydi.
Ve belki her ne kadar bu dışarıdan Simay bize çok zaman ayırmadığı gibi görünse de aslında bir noktada iyi ya da kötü şeyleri konuşalım.
Belki oturacağız saatlerce travmalarımızdan bahsedeceğiz ya da oturup hayatlarımızın ne kadar güzel olduğundan, birbirimizi ne kadar özlediğimizden, aşklarımızdan, dostluklarımızdan bahsediyoruz.
İyiyi de kötüyü de konuşmak, onu layığıyla konuşmak gibi bir gerçek olduğunu bence değiştirmiyor.
Ve ben o an buna hazır değildim.
O iki haftayı arkadaşlarımı gezdirmekle geçirmiş olsam da,
mesela zaman zaman arkadaşlarıma siz bugün bir tek dolaşsanız olur mu?
Ben bir tek başıma çıkmak istiyorum dediğim,
telefonumu sessize alıp modada random bir kafeye oturup kitap okuduğum,
Kendime bir yemek ısmarladığım, hiçbir şey yapmayıp sadece oturup biraz denizi seyrettiğim
ya da hiç karşıda işim olmamasına rağmen sırf vapura binmeyi özleyeceğimi bilerek
kendimde onu depolamak için bir feribota atladığım, vapura atladığım böyle küçük anlar yaratmaya çalıştım.
O yüzden de belki bu bölümün adı aradığınız simaya şu anda ulaşılamıyor.
Çünkü bazen bir telefonun çalıyor olması karşı tarafın elinde o telefonun olduğu gerçeğini değiştirmeyecek.
ulaşmakla ulaşamamak birbirinden çok farklı şeyler.
Mesela birisinin telefonu meşgulde çalar, siz ona ulaşamazsınız
ama o insanın telefonun elinde olduğu, o esnada var olduğu, muhtemelen telefonda olduğu gerçeğini size verir.
Bazen o telefon dakikalarca çalar ama açan olmaz
ve o telefonun çalması sizin ona ulaşabildiğiniz anlamına gelmez.
ya da bazen siz başka bir şeyi paylaşmak, farklı bir sesle, farklı bir duyguyla konuşmak için o insanı aradığınızda
bazen şu an hiç müsait değilimle ya da ağlayan bir sesle ya da sizden daha neşeli,
sizinkinden daha büyük bir haberi olan başka bir insanla karşılaşırsınız.
Her zaman aradığınıza ulaşamazsınız.
Ben de aslında sadece aradıkları simaya ulaşamayan insanlardan bahsetmiyorum.
Ben de belki planlarımla, kendime aramalarımla, kendime söylemek istediklerimle bazen cevapsız çağrıya düştüğümü gördüm İstanbul'a gittiğimde.
Her şeyi yapamayacak olmak, bazı rotaların başka bir güne kalacağı, başka bir bahara kalacağı, bazı insanları göremeyeceğim,
bazen bir şeyi ne kadar planlarsam planlayayım, benim dışımdaki şeylerin kontrolü ele alabileceği ihtimalini yeniden gördüğüm
Bir iki hafta geçirdim. Bir yandan tam böyle artık İtalya'da ikinci yılımın içerisinde abi biz bir şey yapıyoruz ama nereye yönelik bunu yapıyoruz sorusu yavaş yavaş böyle o bütün ayak sesleriyle benim odama doğru yaklaşırken İstanbul'a gitmek böyle korkuyla acaba beni ne bekliyor, ekonomi ne halde, insanlar daha mı mutlu daha mı mutsuz, bir şeyler yapabilecek miyim, geri kalacak mıyım, her şeye ve herkese yetebilecek miyim korkusuyla gittiğim bir yer.
Altyazı M.K.
Benim için İtalya'yı şu an içinde olduğum hayatı çok çok daha güzel kıldı.
Çünkü artık belli bir noktadan sonra bir şey için çok çabaladığınızda, çok tırnaklarınızla kazıdığınızda
ve onu nihayet elde ettiğinizde başka ihtimalleri ekarte etmeye çalışıyorsunuz ilk etapta.
Ama sonra başka ihtimallerin olmaması durumu içinde olduğunuz şey sizi o kadar bağımlı ve mecbur bırakıyor ki
Bu sefer şöyle bir soru doğuyor. Ben bunu gerçekten istiyor muyum? Yoksa tek seçeneğim bu olduğu için mi bunu yapıyorum?
Bu soruyu hayatınızın birçok yerinde görmüş olabilirsiniz.
Romantik ilişkilerinizde, arkadaşlıklarınızda, yaşadığınız evde, okuduğunuz okulda, yaşadığınız şehirde, o gün giydiğiniz kıyafette.
Her şeyde bazen ben bunu istedim mi yoksa buna mı mecbur bırakıldım sorusunu sorarken bulabilirsiniz kendinizi.
Ağır da bir soru bence. Cevaplaması da o kadar kolay değil yani.
Öyle olunca ne kadar sevmiş, ne kadar seçmiş, ne kadar çabalamış olursanız olun o şey için o bir mecburiyet kelimesinin altına girdiğinde böyle bir cam fanusa bir ambalaja büründüğünde aslında biraz kabak tadı veriyor.
Biraz heves kaçıyor ne yalan söyleyeyim.
O yüzden İstanbul'a gitmek oradaki hayatı görmek ya abi ben fikrimi değiştirdim burada olmak istiyorum dedirtmedi bana ama ya ben burada da çok güzel bir hayat kurabilirim galiba.
Peki şimdi seçeneklerim var galiba Türkiye'de de yapabilirim İtalya'dayım zaten.
Hani bir kere insan bir yer değiştirince başka değişiklikler o kadar da korkutucu gelmiyor belki başka bir ülkeye de gidebilirim.
Şimdi seçeneklerim var. Peki ben şimdi en çok ne istiyorumu tekrar sordum kendime ve olmak istediğim yerde hala olmak istediğim cevabını aldım.
Ama en azından bir cevap almak oh tamam hani mecburiyetten değil hala istediğimiz için buradaymışızı görmek bana kendimi iyi hissettirdi.
O yüzden bazen böyle bir şeye çok odaklandığımızda inanılmaz bir mücadeleyle işte ben bunu yapacağım ben bunu elde edeceğim ben bu insanlığı olacağım işte ben bu kiloya ineceğim ya da çıkacağım gibi hedeflerde bazen ona o kadar odaklanıyoruz ki böyle hani bir şeye çok fokus olduğunuzda çok benim yaşadığım bir şeydi.
Böyle küp çizeriz ya iki tane kareyi böyle koyarız üst üste sonra işte çubuklarını çekeriz onun ve böyle bir küp oluşur.
Mesela ben o küpte bazen onu belli bir noktada görmeye başladım.
Örneğin küpü üstten gibi görmeye başladığımda bir türlü perspektifimi onu alttan gören şekle çeviremiyorum.
Ya böyle gözümü kapatmam gerekiyor ya böyle yeniden çizmem gerekiyor falan.
insan bazen farklı bakış açılarına sahip olabileceği bir ihtimal önünde dursa bile ilk gördüğü şekilden gözlerine alabilmesi çok mümkün olmuyor.
O yüzden bu iki haftalık yolculuk bana bunu sordurttuysa ben de istedim ki siz de bunu kendinize sorun.
Ve hayatınızda bazı şeylere çok odaklandığınız için tek seçeneğiniz buymuş gibi düşünerek yapacağınız ulaşacağınız noktanın size vereceği hazzı azaltmaktansa
lütfen bu yolculuğunuzun, bu serüveninizin arasında sık sık kendinize şunu sorun.
Benim başka seçeneklerim de var bence.
Ya da yoksa da nasıl yaratırım?
Ben buna mecbur muyum? Ben bunu istiyor muyum?
Çünkü istek mecburiyete dönüştüğünde insanın böyle sanki bir omurgası çat diye kırılıveriyor.
İstanbul'a döndüğümde ve o çok özlediğim, uzun zamandır göremediğim arkadaşlarımla tekrardan aynı ortamda olmak,
sanki daha dün görüşmüşüz gibi o yakınlığı yakalamak,
Onlarla hayatlarımızı konuşmak ve çok az bir süreliğine oraya gitmiş olmama ve belki 6 aydır orada olmamama rağmen
hatta içlerinde 1 senedir falan görmediğim insanlar da vardı.
O süreçte sadece neleri kaçırdığımızı konuşmak yerine bir de o kısacık sürede hala yeni anılar geliştirmeye başlamak.
Ya sen dün bir çocukla görüşmüştün onunla ne oldu diyebilmek, o arkadaşlığın içine hop diye böyle girmek o kadar iyi hissettirdi ki
tabii ki gitmeye yakın çok büyük bir
fear of missing out'la
baş başa kaldım. Abi ben şimdi
kaçırıyorum bunu ya. Mesela
ben 20'sinde döndüm. 24'ünde
Büyük Ev Ablukada'nın konseri var.
Ona da kalsaydım keşke. Onu da
yapsaydım falan. Böyle
burnumun direği sızlaya sızlaya
son gece böyle
nevresimime, yastık kılıfıma birkaç
damla gözyaşı döke döke aslında
sabah evimden ayrıldım
ve diğer evime geldim.
böyle nasıl kaygılıyım sürekli
Filipo'ya soruyorum padopada hava nasıl
ya bir baksana hani çünkü bari
en azından hava güneşli olsun da
ben sadece kendi kasvetimle
mücadele etmek zorunda kalayım
bir şey benim o nostaljimi
o üzüntümü iyice perçinlemesin falan diye
artık havadan falan medet
umuyorum sonra
Ece beni istasyondan almaya geldi
ve o zaman
böyle abi evet
çok özlediğim çok güzel
arkadaşlarımın arasından
tekrardan buradaki hayatıma geri döndüm
ama bak burada seni
istasyondan alan bir arkadaş
hadi gel sana bir yemek ısmarlayayım da
bana şu İstanbul'u bir anlat
diyen bir insan ve böyle ilk
günden ne yaptın ilk günden
başta sen iltihar şe sürpriz yapacaktın
nasıldı sonra ne yaptınız
Filipo ile Anuk beğendi mi İstanbul'u
şunu yediniz mi buraya gittiniz mi
rakı yaptınız mı o sorular
karşındaki bir insanın
Geldiğin yerden seni böyle alıp neler yaptığını sana anlattırması o böyle hayal gibi rüya gibi geçen iki haftanın gerçek olduğunu bana anımsattı.
Ve böyle insanoğlu kuş misali benim en sevdiğim sözlerden bir tanesi.
Annem böyle her tek bir uçakla ülke değiştirip yanıma geldiğinde her seferinde bu cümleyi kuruyor.
Ay insanoğlu kuş misali değil mi İstimai? Bak birkaç saat önce yola çıktım şimdi senin yanındayım falan.
Hakikaten öyle.
Yerler değişiyor.
Sizin insan oluşunuz, duygularınız aynı kalıyor.
Yanından ayrıldığınız insan ve yanına gittiğiniz insan değişiyor.
Ayrıldığınız şehir, gittiğiniz şehir değişiyor.
Bazen o kısacık yolculukta evet içinde olduğunuz duygular, kaygılar, mutluluklar azalıp artabiliyor.
Ama böyle siz baki kalıyorsunuz ya.
Hani böyle bagaj altına verdiğiniz valizin kaybolma ihtimali var ama siz kaybolmazsınız herhalde.
Ya da kaybolsanız da yolu bulabilirsiniz.
İnsan bazen kendinin sahip olduğu en gerçek şeyi ya.
Hatta çoğunlukla ama biz sadece bunu bazen fark ediyoruz.
Harbiden oğlum dedim yani sen iki hafta geçirdin İstanbul'da çok güzeldi rüya gibiydi ve bittiğine biraz üzülüyorsun ama
bak hayat akmaya devam ediyor.
Yine geldin yine bir hayatın içindesin ve buradaki arkadaşın sana o deneyimini sorarken,
Yani anlattırırken büyük bir heyecanla, büyük bir arzuyla sana neler yaptığını böyle anlattırmayı, senden dinlemeyi istiyor.
Hani anlatamıyorum belki tam çok ama sanki o iki hayat, arasında iki saat bulunan o iki ülke, iki yaşam, iki farklı kaygılar, mutluluklar dünyası bir yerde ortaklaştı.
Ve ortak nokta bendim yani.
Çok komik.
Bir sürü insanla ben İstanbul-Venedik uçağına bindim.
Bazılarıyla Venedik'ten Padova'ya da geçtim muhtemelen.
Hatta sırada bir tane dinleyicimle karşılaştım Zeynep.
Çok tatlıydın, çok teşekkür ederim.
Yani çok garipti benim için.
Gate'de tanışmak birisiyle, bir dinleyicimle.
Orada da mesela çok, oğlum ben varım galiba ve görünürüm, duyulurum'u hissettim.
O da belki de tam da o anda karşılaşmam gereken bir insandı çünkü hala daha böyle İstanbul'dan ayrılmanın nostaljisiniyle geri dönerken bana hayatta severek yaptığım bir şey birisi hiç tanımadığım bir insan sadece beni dinleyerek duyarak hatırlatmış oldu.
O bile çok sahneydi yani.
Çok senaryo gibiydi.
Böyle bir filmde falan görebileceğiniz bir şeydi ya.
Ki zaten genellikle çok yaşanması mümkün.
Filmleri severiz ya belki bir gün bizim de başımıza gelir diye.
Aslında düşününce hepimiz kendi küçük filmlerimizi yaşıyoruz.
Sadece etrafta bir kameraman falan yok.
Ki şahitlerimiz olduğu kadar da aslında kameraman var diyebiliriz.
Ama hani içindeyiz yani.
Sadece set bitiyor ve eve gitmiyoruz.
Ama küçük küçük sahneler yaşıyoruz.
Sürekli bir oyunun, sürekli bir filmin içindeyiz sadece ve belki bunun bir premierini yapmıyoruz, bunun bir gişesi yok ama hayatımıza gelen insanlarla, çıkan insanlarla da aslında biraz bu filmin yorumlanmasını yapabiliyoruz belki de kendimizce.
O benim için çok tatlı bir sahneydi gerçekten.
Çok başrol hissettiğim, çok var olduğumu hissettiğim, sonunda spotlight'ın benim üstümde patladığı bir andı.
Ve sonra Padova'ya döndüm ve o an için birçok insan benimle aynı rotayı çizmiş olsa da kendi hayatımda İstanbul'da ve Padova'da yaşadığım o sürede sanki bir köprüde bendim yani.
Mesela İstanbul'u sürekli insanlara ya dünya üzerinde iki kıtayı birleştiren başka bir şehir var mı falan diye anlatıyordum.
Ama dünya üzerinde bazı kıtaları birleştiren yegane insanlar olduğumuzu ne kadar göz ardı ediyoruz onu fark ettim.
Bir şehir gibiyiz yani biz de.
İçimize insanlar sığdırıyoruz, onları bir yerden bir yere taşıyoruz, bazen onları trafiğe mahkum ediyoruz.
Mesela bazı yerlerimiz çok daha fakir, bazı yerlerimiz çok daha zengin, bazı yerlerimiz çok eğlenceli, bazı yerlerimiz böyle iş hanı gibi.
Bazen aradığımızı belli noktalarda buluyoruz.
Bazen diyorlar ki ya onun için karşıya geçmen lazım falan.
Kendi içimizde, kendi duygularımızda, kendi insanlarımızla yolculuklar falan yapıyoruz.
Herkes biraz İstanbul galiba ve Gökhan Türkmen çok haklıydı.
Galiba bugünün konklüjünü de bu.
Şehirleri, insanları içinizde taşımaya başladığınızda artık nerede olduğunuz, nereden nereye git çok da bir önem taşımamaya başlıyor.
Ve galiba bu iki haftalık yolculuk bana bunu öğretti.
Şimdi Türkiye'ye gidip geldiğimde çok fazla valizimi doldurmam.
Nasılsa İstanbul'da kıyafetlerim var, Aydın'da kıyafetlerim var derim.
Ya da zaten oradan bir şeyler alıp valizimi doldurarak götüreceğim derim.
Hatta buna insanlar da dahil.
Çok plan yapmam çünkü bilirim ki ilteriş bir plan yapacak.
ben birileriyle buluşacağım, onu göreceğim, bunu yapacağım, kesin bir akşam zekilerle dışarı çıkarız bir elzem'i de göreyim falan gibi hani plansız planlarım oluyordu.
Ama mesela buna rağmen yeni insanlarla tanıştım ve bazı o yeni insanları sadece orada bırakmakla kalmayıp da valizime koydum, buraya getirdim.
bu bile aslında
bazen bir yolculukta olmanın
sadece yer değiştirmekle değil
bazen insan tanımakla
ve hangi insanlarla yoluna devam etmek
istediğinle falan ilgili olduğunu gösteriyor
her şey bu kadar üzerine
edebiyat yapılabilir mi
bilmiyorum
ben yapıyorum hoşuma da gidiyor
seviyorum da
bundan birkaç ay önceki insan olmadığımın kesinlikle farkındayım
bazı arkadaşlıklarım
çok güçlenirken
bazılarına artık son kullanma tarihinin geçmeye başladığının çok farkındayım.
Bazı insanları ziyaret etmek için sadece yer değiştirmenin değil,
bir anıya bakmanın, bana bırakılmış bir notu okumanın,
galerimden bir fotoğrafa bakmanın bile yeterli olabileceğini anlayan bir noktaya ulaştım.
Yani hakikaten belki bazı insanlar için aradıkları simaya şu anda ulaşılamıyor
ve bilmiyorum bir gün ulaşılır mı.
Ama numaram mı değişti, meşgul müyüm, telefonumu mu kaybettim, bana neden ulaşılamıyor bilmiyorum.
Belki bazılarının telefonunu açmak istemiyorum.
Belki bazılarına hazır değilim.
Belki gerçekten meşgulüm ya da belki gerçekten çok güzel bir an yaşıyorum.
Ama galiba ben yoluma Sima'ya şu an ulaşamıyorsam o mutlaka bir şeyin peşindedir diyen insanlarla devam etmeyi tercih ediyorum.
O yüzden ulaşılabilir olmak kadar ulaşılabilir olamamak ve bu ulaşılabilir olmamayı da arkadaşlığın içerisine yedirebilmek çok kıymetli bir şey ve bu iki hafta bana bunu inanılmaz güzel bir şekilde gösterdi.
Hatta varmış da hatırlattı.
O yüzden siz de şayet bir gün ulaşılamadığınız anların içinde olursanız ya da birilerine ulaşmaya çalışır ama böyle o telefonun çalıp çalıp çalıp cevapsız aramaya düştüğü bir an yaşarsanız kendinize sorun.
Ben o insana ulaşamadığım anda bile onun bir yerlerde var olmasıyla mutlu olabilecek miyim?
Bence bu soruyu yanıtladığınızda hayatınızdaki insanlar bir ağırlıktan ziyade sizi böyle suyun üzerinde tutan kolluklar gibi oluyorlar.
Vücudunuza taktığınız bir materyal aslında bir fazlalık gibi ama sizi suyun üzerinde tutmaya yeterli oluyor.
Ve bazen suyun üzerinde olduğunuzda iki kıtayı geçmek için vapura falan binmenize gerek kalmıyor.
Kendinizi o suya bırakıyorsunuz ve akış sizi gideceğiniz yere götürüyor.
Belki de bu yüzden her insan biraz da İstanbul'dur ve kıtalar arasında dolaşmak o kadar da zor değildir yani.
Öyle bir bölümdü işte.
Ben de bazı kıtalardan geçtim, bazı yerler değiştirdim, yeni insanlar tanıdım.
Hatta çoktan tanıdığım insanların yeni yüzlerini gördüm.
Kendimle böyle dolu dolu, hiç de dinlenmediğim ama dinlenmediğim için de çok daha dinç hissettiğim bazı günleri geride bıraktım.
Şimdi tekrardan olduğum, ait hissettiğim yeni bir yerdeyim.
Hani dedim ya aidiyet insanın içindedir diye.
Hakikaten öyleymiş.
İstanbul'da bambaşka, İtalya'da bambaşka bir aidiyetle yoluma devam ediyorum.
Ve bu bana her seferinde acaba yeni bir yere gittiğimde nasıl olacak gibi bir heyecan getiriyor.
Çünkü biliyorum ki ihtiyaç duyduğum aidiyet zaten bende var, olacak.
Olmadığı anda da bu uzağımda olup uzakları yakın eden insanlar
Her zaman bunu kolaylaştıracak.
O yüzden bu biraz minnet, biraz teşekkür, biraz şükür bölümü falan oldu.
Ama iyi ki de oldu.
Öyle işte o kızlar.
Umutsuzluğa alışmayın.
Yatağa küs girmeyin.
Hangi şehirde, hangi ülkede olursanız olun.
Görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
