
Transkript
oh, dünya varmış ya.
mikrofon almakta dünya varmış gerçekten.
Herkese merhaba.
Sen o kız değil misin??
Konfor alanımıza hoş geldiniz.
2024 yılının ilk bölümünü kaydediyorum.
Aslında ilk bölümü değil.
Dün bir bölüm kaydettim.
Editledikten sonra paylaşır mıyım?
Çok emin değilim açıkçası.
Çünkü bazı duyguları böyle çok yoğunluğuyla konuştuktan
ama üzerine biraz düşündükten sonra
sanki çok da öyle hissetmiyor muydum acaba gibi düşünüyorum.
Ama bence bu tarz duygular da paylaşılmaya değer tabii ki belli bir noktada.
Bugün aslında yani gerçekten random bir çarşamba günü.
Sabah biraz çalıştıktan sonra yapacak hiçbir şeyim yok.
Ve hava yağmurlu, gerçekten inanılmaz soğuk.
Ve odamdan çıkmak istemiyorum.
Ben de yatağın içine girdim, mikrofonu elime aldım ve böyle kendi küçük Emma Chamberlain'im olarak konuşmak istedim sizlerle.
Şu an böyle gerçekten yatağımın içinde yatmış, duvara astığımız daha geçen gün Ece ile birlikte.
Çerçevelere bakarak hayatımı aslında, küçük hayatımı romantize ediyorum.
Ve sanırım bunu yaparken de yalnız olmak istemedim.
Yani şunun şurasında zaten 20-30 bin kişiyiz arkadaşlar.
Biz bize iznim her şeyi konuşacağız yani.
Mütevazilik deyince de.
Sima Yılmaz tabii ki.
bugün aslında sadece konuşmak istedim
ne konuşacağımı bilmeden
o yüzden de
size sordum
görenleriniz olmuştur çünkü yanıtlayanlarınız oldu
ne konuşacağım çabuk bana söyleyin
diye ve çok güzel şeylerle
geldiniz karşıma
bir tane dinleyicim
biraz daha böyle daha geçtiğimiz
birkaç bölüm önce belki ya da çok
hatırlamıyorum zaman dilimi konusunda gerçekten
çok kötüyüm
bahsettiğim kişinin kendi kendini
değte çıkartması üzerine biraz daha konuşmamı istemiş.
Belki bunu kişinin kendi kendini değte çıkartması değil de
biraz daha böyle kendiyle baş başa kaldığında
nasıl kendine düşman kesilmemesi üzerine de yapabiliriz.
Şimdi özellikle son dönemde hayatımda olan şeylere baktığımda
biraz daha sorumluluklarımın arttığı azaldığı
ama bu artış ve azalışın da hani böyle sanki bir anda çok ağır bir şey taşırken
Yani o benden alınmış gibi vücudumun bazen boşa düştüğünü hissediyorum.
Bazen gerçekten bizi biraz galiba ayaklarımızın üzerinde tutan şey de omuzlarımızdaki yüklermiş gibi hissettiriyor.
O yüzden de böyle hafifliğin de dayanılmaz bir ağırlığı olabiliyormuş bazen.
Sanırım ben de bunu deneyimliyorum.
Sınavlarla biraz da bir uğraşıyorum.
Ama böyle geçtiğimiz birkaç hafta önce biraz sınavlar, yetiştirmem gereken şeyler, deadline'lar böyle biraz gerçekten bir burnout yaşadım.
Ve bu burnout esnasında da biraz Ece'ye ağlandım.
O da bana şöyle bir şey söyledi.
Gerçekten şimdiye kadar deadline'ından önce yapamadığın, yetiştiremediğin bir şey oldu mu?
Hakikaten düşününce olmadı.
hatta çoğunlukla aslında bazı şeyleri ertelememizdeki yegane sebebin
zaten aslında içten içe yeterince zamanımız olduğunu
belki biraz böyle götümüzü sıkmamız gerekecek
biraz böyle yumurtanın kapıya dayanacağı zamanların da yaşanacağı
ama hani aslında içimizde tahmin ettiğimizden daha fazla bize güvenen bir başka bizim
biraz da böyle fazlaca yaparsın edersin motivasyonuyla
bir şeyleri ertelediğimizi ya da son dakikaya bıraktığımızı düşünüyorum.
hakikaten benim için oldukça motive edici oldu.
Ve gerçekten de dediği gibi belki biraz uykusuz kalarak,
belki biraz fazlaca streslenerek de olsa bir şeyleri yetiştirmeyi beceriyorum her zamanki gibi.
Ama bu esnada kendimle baş başa kaldığımda,
hani özellikle böyle gerçekten örneğin yapmam gereken bir şey var,
katılmam gereken bir toplantı var.
Acil yani belli, saate her şey belli.
Başlıyorum abi evdeki toza takılmaya,
işte yatağımın örtüsünü değiştirmeyi unutmama,
ah çamaşırları asmayı unutmuşum.
Mesela şu an hatırladım çamaşırları asmayı unuttum.
Böyle gerçekten bir şey yaparken diğerlerinin sürekli kapıyı çalma isteği
tam böyle o an bana söyleyecek bir şey varmış gibi aklıma düşmesi
beni tabii ki rahatsız ediyor.
Ve böyle özellikle kendi başınıza yaşamaya başladığınızda
hayatınızın kontrolüne sizin elinizde olduğunu fark ettiğinizde
bunun böyle düşündüğümüz kadar galiba romantik bir tarafı olmadığını
realitesi suratımıza çarpmaya başladığında fark ediyoruz.
Ben de isterim sabah sekizde kalkıp böyle güneşi selamlamak,
kendime bir kahve demlerken bir podcast dinlemek, bir müzik dinlemek,
üzerine işte güzel bir kahvaltı yapmak, işlerimi halletmek,
toplantılara hazırlanmak falan ama gerçek hayat böyle değil.
Gerçek hayat bazen gerçekten insana sırf dolapta hiçbir şey olmadığı için
makarnanın üzerine ketçap mayonez sıktırtıyor.
Yani böyle İtalyanlar çok eleştiriyor bizi falan işte.
Abi bu bununla yenir mi? Makarnaya yoğurt dökülür mü? Dökülür kardeşim yani.
Siz tabi alışmışsınız vital enteye, alışmışsınız dolce farniyenteye.
Siz tabi böyle 12'de 1'de güzel güzel makarnanızı, karbonharanızı yapıp üzerine kahvenizi içtiğinizden size bunlar saçmalık geliyor ama öyle değil işte.
Hayatın böyle de bir realitesi var.
Hani gerçekten meşguliyetler ve sorumluluklar yüzünden insanın kendine bok gibi bir öğün hazırlaması,
İğrenç uyanması.
Ne bileyim hani gerçekten saçım yağlandı abi yıkayamıyorum 3-4 gündür gibi.
Böyle şeylerin de aslında biraz hakikaten yetişkinliğin çok konuşulmayan tarafları olduğunu düşünüyorum.
O yüzden böyle kendini randevuya çıkartmak ve kendinle baş başa kalmak noktasında bu sefer farklı bir perspektif getirmek istedim.
Bu arada arada karnım falan gurulduyor.
Mikrofon ne kadar iyi ve ne kadar bu sesleri alıyor hakikaten bilmiyorum.
Hep birlikte deneyip göreceğiz.
Hakikaten giderek daha da yakınlaşıyoruz.
Her neyse kendinizi gerçekten randevuya çıkarttığınız o bölümün üzerinden biraz devam edelim.
Gerçekten güzel geçen, tanıma sürecini böyle çok tatlı, çok honeymoon phase olarak geçirdiğiniz,
kendinizle bir ilişki içerisinde olduğunuzu varsayalım.
Ne mutlu size, ne mutlu bize.
Kişinin gerçekten evet kendiyle zaman geçirmesi, kendinin de neleri isteyip istemediğini sorması, öğrenmesi,
hatta bazen kendinden öneriler alması aslında oldukça hayatımızın içinde olan sadece biraz belki de göz ardı ettiğimiz gerçekler.
Örneğin bir filmi gördüğünüzde ben buna gideyim demeniz,
içinizde bir yerlerde o filmi beğenecek olduğunuzu düşünen tarafınızın size bunu önermesi gibi geliyor bana.
Bu tabii ki her şeyin farklı perspektifi olmasından kaynaklı.
Ben de genel olarak hayattaki her şeyi romantize etmeye ya da aşk üzerinden açıklamaya çok meyilli olduğumda
Bu sanki böyle benim bunu beğeneceğimi düşünen tarafımın bana sen bunu çok seversin Simay demesiymiş gibi algılıyorum.
Ya da belki gerçekten artık standartlarıma uygun bir partner bulamayınca kendim onu kendi küllerimden yaratmaya başladım gibi hissediyorum.
Ama gerçekten bir ilişki gerçekten hani hakikaten karşınızda bir ikinci kişiyle yaşadığınız bir ilişkiden yola çıktığımızda
belli bir noktada artık böyle o balayı evresi de yavaş yavaş bitmeye başladığında
hayatlarınızın problemli tarafları, sorumluluklarla dolu tarafları,
sizin stresleriniz, travmalarınız, aileniz, arkadaşlarınız bir şekilde aslında yavaş yavaş iç içe geçmeye başlıyor.
Bu bizim kendimizle olan ilişkimizde de böyle.
Şimdi ben de gerçekten kendiyle randevuya çıkmış, kendiyle flörtleşmiş,
kendini tanımaya çalışmış o evreleri biraz biraz yaşadığımı düşünüyorum.
Özellikle yazın tek başıma çıktığım tatilde, akabinde Türkiye'den döndükten sonra burada yavaş yavaş düzenimi oturtma sürecinde Sima ile biraz daha içli dışlı oldum.
Bazı noktaları abi bu kızda da red flagler var ya falan dedirtti mesela.
O kadar ben de sütten çıkmış ak kaşık değilim tabii ki.
Ama artık böyle kendimi daha yakından tanımaya başladığımda ve kendimle olan ilişkim çıkıp güzel bir kahve içmek, güzel bir yemek yemek dışında biraz daha hayatımın daha derin ve belki daha fazla böyle herkesle paylaşmadığım taraflarını da görmek üzerine yavaş yavaş ilerleyince şunu fark ettim.
Bu hayatın bir de hani duş almaya bile vaktimin olmadığı, yemek yemeyi unuttuğum ya da gerçekten kıyafetlerimi yıkamaya zamanım olmadığı, çok kötü bir kıyafet giyip çok kötü bir kombin yapıp dışarı çıktığım,
ya umarım bugün beni kimse görmez diyerek böyle korka korka markete, okula gittiğim dönemlerini de artık görüyorum.
Ve bence bunları da artık normalize etmemiz lazım.
Yani kişinin kendiyle sağlıklı bir ilişki kurması her zaman kendine kalkıp en güzelinden bir kahvaltı hazırlamasıyla olmuyor zannedersen.
Ya da hayat böyle neden atıyorum?
Sekizde uyananlar için çok mükemmel ve günü yakalamak üzerine.
Neticesinde şu an 20'li yaşlarımızdayız çoğumuz.
Hiçbirimiz böyle kuşadasında, erdekte falan yazlığı olan 65 yaşında bir emekli albay değiliz.
Yani sabahın altısına kalkıp çarşaf gibi denizin tadını çıkartalım.
Hatta öyle hayatlar yaşıyoruz ki sabahın altısında da kalksak kendi hayatlarımızda deniz oldukça dalgalı, yosunlu ve pis olabiliyor.
Çünkü bizim uyuduğumuz zamanlarda bazen hayat böyle yosununu, kirini, pisini kıyılara taşımaya devam ediyor.
Çünkü akıntı bizim durdurabildiğimiz bir şey değil.
Sadece sahilden uzaklaşmayı belki tercih edebiliriz.
Bazı böyle dış kuralların özellikle influencerların falan da hayatımıza girmesiyle
Böyle erken kalkmanın, erken yatmanın, alkol sigara kullanmamanın,
smoothie'ler yapmanın, işte spora gitmenin, meditasyon yapmanın falan
sanki kişinin kendiyle kurabileceği yegane ilişkiymiş.
Ancak böyle köklerimize ulaşabilirmişiz gibi bir algısı var.
Ama bizim sabah 8'de 7'de kalkmamızı güzelleyen şey zaten dünyada birilerinin çıkıp
abi 9-6 çalışsak çok iyi olmaz mı gibi bir fikri ortaya atması
ve çoğunluğun da bunu kabul etmesinden kaynaklanıyor.
Siz zannediyor musunuz ki birisi çıkıp da abi biz niye 9-6 çalışıyoruz 4'ten 6'ya kadar çalışalım deseydi 8'de kalkacak mıydık gerçekten?
Bence 3'te falan uyanırdık yani ve 3'te uyanmak belki de çok büyük bir eziyet olacaktı.
O yüzden aslında biraz bazı şeyleri ne kadar abi ben erkenden kalkamıyorum ya ben geceleri uyuyamıyorum ya dediğimizde aslında uyumaya çalıştığımız şeyin
Belki de o kadar bize uyumlu olmadığının sadece dış dünyanın bize biraz baskıladığı doğrusu budurlar üzerine kurulu olduğunu fark etmemiz lazım.
Ha tabii ki bunu fark etmek ne kadar bir etki yaratır.
Neticesinde bir işe girdiğimizde yine belki 9-6 çalışacağız.
Yine belki metrobüsü otobüsü yakalamak için sabahın altısında evden çıkacağız.
Maalesef bu bir gerçek.
Ama bunun üzerinde o kadar da artık söz hakkımız olmadığını bilmek ve sırf böyle bize dayatılan bu kurallara kendimiz ayırdığımız 3-5 saatlik zamanda da ayak uyduramıyoruz diye kendimize kızmak bana artık manasız geliyor.
Tamam zaten istemeye istemeye de olsa zorunluluktan uyduğumuz bazı kurallar var.
En iyi ihtimalle okula gitmek için kalkacağım yani ve dersin saati belli orada olmam lazım dersten önce falan.
tamam zaten bunları uyumak için kendimi belli bir noktada zorluyorum.
E bırak da çok da erken uyanmak zorunda olmadığım bir perşembe günü, bir hafta sonu.
Bırak da uyuyayım yani.
Çünkü gün hala 24 saat.
Bir sonraki günün aynı saatine kadar yine 24 saatim var yani.
Varsın sen saat 1'de uyan.
Kendimize verdiğimizin fazlalığının sanki hata olduğunu düşünüyoruz.
Fazla uyuduysam ya Allah kahretsin çok uyudum.
Allah kahretsin ya bu hafta da sağlıklı beslenemedim.
Abi kime borcun var ya?
Yani birazcık da uyusan demek ki vücudunun buna ihtiyacı varmış.
Başka insanlara vermek konusunda, başka insanlara böyle elimizdekini kolumuzdakini vermek noktasında inanılmaz açıkken kendimize geldiğinde iş bu kadar ketum, bu kadar cimri olmamız bana artık rahatsızlık vermeye başladı.
O yüzden kendimi önceliklendirmeye başladım.
Bunu uzun bir süredir yapıyorum, değiniyorum da ama bu böyle lineer bir çizgi de gitmiyor.
Çok inişli çıkışlı.
Kendimle de tartışıyorum.
Kendimde bile bazen ben bunu hak ediyor muyum diye iyisini de kötüsünü de sorgularken buluyorum kendimi.
Ama şimdi şu bir gerçek.
Bence bunu daha önceki bölümlerimde söylediğime de eminim.
Ama tarihte kerür ediyor da ben mi etmeyeceğim kendimi tekrar?
Bence insanın verdiği eforun, sarf ettiği eforun, yaptığı yatırımın karşılığını en hızlı ve en net bir şekilde alabildiği, görebildiği yegane şey kişinin kendisi.
Ne ekersen onu biçersin okey.
Ama mesela biz bir tohum ektiğimizde tarlanın başında ya da o saksının başında oturup o bütün büyüme sürecini izlemiyoruz.
İzlesek bile bazen gözümüzü açıp kapattığımız, gözümüzü kırptığımız noktalarda mutlaka bir şeyleri kaybedeceğiz.
Ama kişinin kendine yaptığı yatırım o kadar gözünü kapatmaktan uzak bir şey ki.
Örneğin bir dil öğrenmek, örneğin bir kitap okumak.
Constant bir sürecin içerisindesiniz.
Yani okurken, anlarken adım adım büyüdüğünüzü bu kadar hissetmek dünyanın hiçbir yerinde yoktur herhalde.
Yani insan hakikaten kendi kendinin ebeveyni, kendi kendinin bakım vereni falan oluyor.
Yani böyle nasıl hani bir bebeğin ya da bir kedinin köpeğin nasıl büyüdüğünü, ne kadar değiştiğini onu yetiştiren, ona bakım veren böyle çok daha net görüyor.
Biz de aslında bu noktada kendi kendimizin ebeveyniyiz.
Kendi kendimizin hem ebeveyniyiz, hem partneriyiz, hem kendimizin bazen en büyük düşmanıyız, en büyük zorbasıyız.
Bunlar da tabii ki de gerçek.
Ama bence iyisinin de kötüsünün de bütün ilişkilerin kişinin kendinden çıkması, kaynağını kendinden alması inanılmaz büyük bir deneyim.
Başkalarıyla kurduğumuz ilişkileri çok derinden etkilediğini düşünüyorum.
Şimdi aslında böyle küçükten bu konuya değindikten sonra ben biraz benden konuşmamı istediğiniz şeyleri konuşmak istiyorum.
Soru cevap gibi değil ama fikirlerimi biraz söylemek istiyorum.
Çünkü günün böyle çok random bir saatinde bana konu söyleyin dedim diye mi bilmiyorum ama normalde böyle akşam saatlerinde falan daha depresif yanıtlar alırken bugün böyle biraz daha bir şeyleri hakikaten anlamak, dertleşmekten ziyade oğlum bu niye böyle falan dercesine bana sorduğumuzu hissediyorum.
Neden yattığımızda hep düşünüyoruz?
Neden beynimiz her şeyi tekrar ediyor uyumadan önce diye bir soru gelmiş.
Kesinlikle bilir kişisi değilim.
Bunun psikolojik bir açıklaması vardır ama ben galiba o kadar da iyi bir psikolog değilim.
Ama galiba aslında gün içerisinde o kadar fazla şey yaşıyoruz ve bütün bunları yaparken kendimize bir dönüp nasılsın diye soramıyoruz ki gece artık kendimizle baş başa kaldığımızda biraz böyle artık kartlar yeniden dağıtılıyor ve bir hesap sorma hesap verme noktasına gidiyoruz.
Hani böyle mekanların, kafelerin, marketlerin falan fatura kesimi olur ya işte mutlaka denk gelmişsinizdir.
Bir şey alacaksınız.
Aa işte gün sonuydu şimdi fatura şöyle çıkacak falan derler.
Hiç bir bok da anlamam açıkçası.
Ama galiba insan da böyle kendine bir gün sonu raporu vermek durumunda.
Bu nereden geliyor bilmiyorum.
Ama ben galiba bunu biraz seviyorum.
Overthink noktasına geldiğinde çok yorucu oluyor farkındayım ama
genel olarak neler yaptığımı bir değerlendirmek sanki bir sonraki akşam tekrardan yatağa yattığımda beynimin önüme getireceği şeyler üzerinde biraz daha etki sahibi olmamı sağlıyormuş gibi düşünüyorum.
Bu sıralar kafamda ne oldum değil ne olmak istediğim dönüp duruyor.
O kadar çok geleceğe odaklanmışım ki zamanın geçtiğini unutuyorum demiş bir dinleyicim.
Geleceğe odaklanmak aslında başlangıçta inanılmaz böyle olması gereken bir şey gibi bize öğretilen.
Sonrasında da bu kadar geleceğe odaklı olmayın, anı yaşayın diye bir daha baskılanan.
Hani böyle gerçekten kapitalizm gibi bir şey yani.
Bir şeyi üretip sonra seni ona mahkum etmek gibi.
Neden derseniz şimdi şöyle saçma bir yerden bağlayacağım ama anlayacaksınız.
Ben menstrual kap aldığım zaman şöyle bir şey dedim.
Abi bu dünyanın buluşu ya bunu neden daha önce bulmamışlar?
Bir kere çok fazla para harcamıyorsun.
Daha sağlıklı bir şey kullanıyorsun.
Daha hijyenik bir şey kullanıyorsun.
Ve hani gerçekten çok da büyük bir rahatlık sağlıyor sana gün içerisinde falan.
Sonra bunu söylediğimde arkadaşım dedi ki ya menstrual kap aslında pedlerden tamponlardan bile önce bulunmuş bir şey.
Ama bu ilk başta ortaya sürülseydi bu sefer kimse menstrual döngü yaşayan insanlardan maddi anlamda kazanç sağlayamayacaktı sürekli olarak.
O yüzden aslında biraz menstrual kapların yerini ilk etapta tamponlar, pedler aldı.
Aslında biraz bunun gibi.
Önce bize geleceğe çok odaklanmak pazarlanıyor ve biz bunu hakikaten alıyoruz.
Sonra ya bu kadar da geleceğe odaklı olunur mu?
Biraz anı yaşayın diyor pompalıyorlar.
Bunu da alıyoruz.
Ve bu sefer de abi ben geleceğe odaklı olarak ne kadar zaman kaybetmişim ki diye bir de geçirdiğimiz zamanı üzülüyoruz.
Ama ben burada iki tarafın da doğrusunun yanlışının olmadığını, kişinin artık belli bir noktadan sonra kendi zevkine, kendi rahatlığına göre bir seçim yapabileceğini düşünüyorum.
Geleceğe odaklı olmak istiyorsan pekala, ana odaklı olmak istiyorsan pekala.
Bazı insanlar yola çıktığında daha hedef odaklı olmayı sever.
Bazıları geze geze kaybola kaybola belli bir noktaya ulaşmayı sever.
Bence doğrusu ya da yanlışı yok.
Benim tercihimi sorarsan geleceğe odaklı olmak belli bir noktada evet iyi.
Çünkü bir destinasyon seçiyorsun kendine bir varış noktası.
Sadece bu varış noktasının zaman zaman değişebileceğini de aklın bir kenarında tutmak.
ve bu yolculukta da arada mola vermenin, küçük durak noktaları keşfetmenin, etrafa bakmanın da belli bir zarar getirmeyeceğinin farkında olmak
bence yolculuğu da, varacağımız noktayı da hatta çıktığımız noktayı da daha fazla bağrımıza basmamızı sağlıyor diye düşünüyorum.
Karma ilahi adalet ve biri hayatımızı mahvedip kendi olağan akışına dümdüz devam ediyorsa kendimizi teselli etme yöntemi nedir diye sormuş bir başka o kız.
Şimdi burada aslında bunu soruş şeklinde bile bir karar vermişsin gibi.
Yani kişinin hayatına dümdüz devam ettiğini, hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ettiğini düşünüyorsun.
Birincisi bu veriye nereden hakimiz?
Diyebilirsin ki hala Instagram storiesi atıyor, hala işte okulda orada burada görüyorum gayet mutlu duruyor, gayet eli yüzü düzgün, hiç üzülmüş gibi durmuyor ya da pişkin pişkin suratıma bakıyor.
Bunların hiçbirisi o kişinin hayatında kendi içerisinde huzurun ne kadarına sahip olduğuna dair bize net bir veri sağlamıyor.
Kendinden düşün.
Çok kötü olduğun ama bunu instagramda, sosyal medyada ya da sosyal ortamında iş hayatını, okul hayatını göstermediğin olmadı mı gerçekten?
Hissettiğimiz duyguların yüzde kaçını hakikaten dışarıya yansıtıyoruz ya da yansıtmak istiyoruz.
mutluluklarımızı bile nazar değer diye paylaşmaktan korkarken
kötü olduğumuz anları bile yargılanır ya da zayıf görülürüm diye paylaşmaktan çekinirken
hakikaten karma gibi birine yaptığımız bir kötülüğün bizden çıktığı bir mantıkta, bir düzlemde
bunun yaşandığını, şu an birisine yaptığımız bir hatanın acısının bizden çıktığını
gerçekten ne kadar hissettirirdik.
Ben insanların, bizim yani, biraz da böyle burnundan kıl aldırmayan
burnu düşse yerden almayan bir tarafı olduğunun farkındayım.
Çünkü kendimde de gördüm bunu.
Biraz böyle tükürdüğünü yalamak ama bunu yaparken de
kimsenin görmeyeceği bir ortamda bunu yapmaktan emin olarak bir yerlere tükürüyoruz bence.
Herkesin içinde sokağa tükürmezsin ama kimse yoksa yapıverirsin.
O noktada da tükürdüğünü yalamak insana çok koymaz mesela.
O yüzden zaten bunu sıklıkla bölümlerimde de söylüyorum.
İnsan kendi vicdanıyla, kendi içiyle rahat olmak için her şeyi castifay edebilir.
Karmanın dönmesini beklediğin kişilerde de muhtemelen sana yaşattıkları şeylerin farkında olmamak çok mümkün değil ama
bunu bir şekilde castifay etmenin eminim ki bir yolunu bulmuşlardır.
Ha bu yine de demek değil ki bu insanı karma bulmayacak.
Ben de karmanın büyük bir destekçisiyim.
Umarım bulur, beni de bulsun.
Çünkü ben kötü bir şey yaptıysam bilmeden, istemeden ya da bilerek çıksın abi benden acısı.
Ben onun bir şekilde bedelini ödeyeyim yani.
Ben de dersini çıkartayım çünkü acı tatlı ders çıkartılır yani.
Ben de bir sonraki adımda ne yapıp ne yapmayacağımı öğrenmeye çalışırım.
Ya da her şey ders olmak zorunda da değil.
Deneyim der geçerim.
Ama şöyle bir şey var.
Bu insanların gerçekten...
Hayatlarına hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yapmamışlar gibi devam ettiklerini nereden biliyoruz?
Ben de benzer bir durum yaşadım.
Çok üzüldüğüm bir durum yaşadım.
beni oldukça yıpratmış bir ilişkinin içerisindeyken çok normalize ettiğim, bana verilmemesini sorgulamaktan korktuğum bazı şeylerin
ya şu yüzden böyle yapmıyor, ben şu yüzden işte böyle hissetmiyorum, bana böyle hissettirmiyor değil de böyle olması gerekiyor gibi
görmediğim ama içten içe talep ettiğim şeyleri normalleştirmeye çalıştığım bir ilişkiden sonra bunların hepsinin bir başkasına verildiğini gördüm.
Ve o bir başkası benim en yakın arkadaşlarımdan bir tanesiydi.
Ama baktığımda bu dışarıdan görünen, içeride ne yaşadıklarını bilmiyoruz bu insanların.
Ha belki yine de gerçekten çok mutlu bir ilişki yaşıyorlar.
Abi varsın yaşasınlar.
Bazen insanın karması kendisidir.
Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar mı?
Onlar birbirlerinin suratına baktıklarında nasıl tanıştıklarını bilmiyorlar mı?
Onlar birbirleriyle ilk karşılaştıklarında Sima'yın en yakın arkadaşı ve Sima'yın sevgilisi olarak tanıştırıldıklarını hatırlamıyorlar mı sizce?
Hatırlıyorlar tabii ki.
Onlar bunu normalize ettiyse eyvallah.
Herkes kendi içini huzurla yaşamak ister.
Onlar da eminin bir yolunu bulmuştur.
Karma bulur mu bulmaz mı?
artık onların yaşayacağı karmanın senin yolculuğunda, senin önüne baktığın düzlemde, senin manzaranda hiçbir etkisi olmadığını kabul ettiğinde
o zaman bence karma onları buluyor.
Bazı insanların karması unutulmaktır.
O yüzden biz yolumuza bakmaya devam edeceğiz tatlım.
Kafamızda kendi yaptığımız hataları çok büyütmek, utanmak ve büyümenin parçası olarak hataları kabul etmek.
Kendi yaptığımız hataları çok büyütüyoruz.
Çünkü insan kendi yüzünde çıkan bir sivilceyi bile bütün dünya görüyormuş gibi fark ediyor.
Ama ben sorsam ki bugün 5 saatlik bir blog dersteydin.
Hocanın tişörtü ne renkti?
Hatırlamayan bir sürü insan çıkar.
Kendimize çok odaklıyız.
Çünkü kendimizle çok fazla zaman geçiriyoruz.
Ve bu istemesek de geçirmemiz gereken bir zaman.
Kendimizi çok inceliyoruz.
Kendimizi çok fazla eleştiriyoruz.
Tabii ki de buna belli bir noktadan sonra hatalarımız, nefes alışverişimiz, attığımız adım ya da o gün gülerken çıkarttığımız ses bile dahil.
Hatalarımızı büyütüyoruz.
Çünkü birazcık aslında rekabet kültürüyle yetiştirildik.
Birilerinin her zaman bizi eleştireceği, her zaman bizimle dalga geçeceği, aksanımızla dalga geçecekleri için İngilizce konuşmadığımız,
konuşmadığımız, detone olursam korkusuyla sevdiğimiz halde şarkı söylemediğimiz,
bize keyif veren bir sürü şeyden feragat ettiğimiz hayatlar yaşıyoruz.
Bu yüzden de biraz kendimize karşı bu kadar acımasızız.
Büyümenin bir parçası hataları kabul etmek mi?
İnan ben de bilmiyorum.
Ama galiba hataları kabul etmek değil de hata yapmayı kabul etmek büyümeyi beraberinde getiriyor.
Ama büyümek hata yapmayı mı beraberinde getiriyor ya da bunu normalleştirmeyi onu bilmiyorum.
Yani yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan bilmiyorum.
Hakikaten bilmiyorum.
Duygusal boşlukta yapılan hatalar.
Kime göre hata neye göre hata.
Yani boşluklar biraz doldurmak içindir.
Ne bileyim geçip orada 3-5 hareket yapmak içindir.
Oh ya ne ferahladım demek içindir.
Orada yapılan şeyler hata mıdır hakikaten?
Ya bilmiyorum hata konseptimiz bana biraz baltalanmış gibi geliyor.
Lekelenmiş gibi geliyor.
Yahu kime göre hata neye göre hata.
Mesela şöyle dedim.
Abi McDonald's yedim geçen gün.
Spor falan da yapıyordum.
Bu arada McDonald's yemiyoruz.
Boykot ediyoruz.
Çok büyük bir hata yaptım.
Abi tamam.
Neye göre hata?
Kime göre hata?
Kendi istediğin bir şey yaptın aslında.
Ya da atmaman gerektiğini düşündüğün bir mesajı attın.
Ya demek ki o anki sen istemişsin atmak.
Az önce karma durumunda söylediğim gibi.
İnsanların kendi içini rahatlattığı kadar biz de biraz kendi içimizi rahatlatsak,
kendimize başkalarına söylediğimiz kadar boşver ya hallolur hallolmayan şey mi var demeyi öğrensek
vallahi hayat çok güzel olacak ya.
Kendi kendimize zorlaştırıyoruz.
Hayata geç mi kalıyorum?
Aslında tam da başta söylediğim gibi.
Hayata geç kalma hissi tamamen dış dünyanın bize koyduğu standartlarla alakalı.
18 yaşında üniversiteye gidersin.
Ben 19 yaşımla gittim.
25'te de gitsem çok bir şey değişmeyecekti.
Bak şimdi 25 yaşındayım hala okuyorum mesela.
Planlarımda yoktu.
30 yaşına gelmeden çocuk sahibi ol evlen.
İşte çok geç kalırsın falan.
Ama şimdi mesela bu yaş oldu 35-40 neden?
Çünkü insanların hayatına yeni eklentiler girdi.
Mesela benim annem 23 yaşında anne olmuş.
30 yaşında beni doğurmuş.
Yani şimdi bunları düşününce o dönem için belki çok da zaruri olmayan şeyler vardı.
O zaman bir insan çalışarak ev alabiliyordu.
Üniversite mezunu olmayan bir insanın da iş olanakları çok fazlaydı.
Şu an doktorasını yapan insanların işsiz kaldığı bir dünyada yaşıyoruz.
İstekler, talepler değişti.
Bundan 200-300 yıl önce insanlar 40 yaşında falan ölüyordu.
Ne bileyim yani hayatın, insanların yaş ortalaması bile çok farklıydı.
O yüzden neye göre geç kalıyoruz Allah'a sen.
Bir şeye geç kalmıyoruz arkadaşlar.
24 saat herkese 24 saat.
Sen ne zaman başlamak istiyorsan o zaman başlayacaksın.
Şu an ne yaptığını bilmiyor da olabilirsin.
Bilmemek erdemdir ya.
Biraz atasözleri.
Yeterse zekisiyle ilgili konuşmamı istemiş bir dinleyicim.
Bir dinleyicim de potansiyelini harcamakla ilgili konuşmamı istemiş.
Şimdi ben size bu ikisinden çok güzel bir smoothie yapacağım.
Bence hiçbir şeye yeterli olmadığını hissetmek,
potansiyelini boşa harcamanın en temel ögelerinden bir tanesi.
İnsanı en çok harekete geçmekten alıkoyan şey
ya yapamazsam korkusu.
Ya yapamazsam evet bu ihtimallerden bir tanesi.
Ama ya yapamazsam noktasına geldiğinde
en azından denemiş oluyorsun.
Yani şu an mesela ben
of dışarı çıksam mı ama yani gerçekten
hiç de çıkasım yok gibi bir noktadayım.
Bahanelerim de çok geçerli.
Hava yağmurlu, çok soğuk, üşüyeceğim, duş almam lazım ama duş alıp çıkarsam hasta olurum falan.
Ama ben bunun için bir adım bile atsam, çıkmaya niyetlenip duşumu alsam ve hala çıkmasam.
Bu dışarı çıkmayı bir başarı olarak gören sima için başarısızlık olarak nitelendirilebilir.
Ama dışarı çıkmak bir proses ve içerisinde yataktan çıkmayı, duş almayı, saçımı kurutmayı içerdiği için bunları yaptığımda başlangıç noktamdan hala ileride oluyorum.
Biz kendimize hedefler koyup bu hedeflerin de kendi içerisinde dallanıp budaklandığını ve bazı basamaklar gerektirdiğini unutuyoruz.
Sonra da bu hedefleri gerçekleştirmediğimiz için kendimize çok fazla yükleniyoruz.
Gerçekleştirmemiş olabilirsin.
Ama başlangıç noktandan bir adım bile uzaklaştıysan bu bir ilerlemedir.
Bunu bir türlü kabul edemedik.
Ben de dahil.
Dışarı çıkmadım.
Ama yataktan çıktım.
Duş aldım.
Ya da yataktan da çıkmadım.
Yataktan çıkmayı düşündüm.
Bunların hepsi küçük küçük küçük böyle matruşka gibi sonsuzluğa giden,
iç içe geçmiş aslında bir proses.
Ve biz bu prosesin adımlarını gerçekleştirmeyi başarının bir parçası, hareketin bir parçası gibi görmüyoruz.
O yüzden çok yetersiz hissediyoruz.
O yüzden bir şeyleri yapmak ve yapmamak siyah ve beyaz gibi çok iki boyutlu sadece önden ve arkadan ibaretmiş gibi görüyoruz.
Ama böyle değil.
Ben arkamı göremiyorum.
Kafamı çevirdiğimde göreceğim.
Bu arkamın orada olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
İstersen bakabileceğim gerçeğini de değiştirmiyor.
Evet bir şeyler önümüzde ve sadece önündekilere odaklandığında sürekli ne kadar uzakta olduklarını görebilirsin.
Ama arkana bak ya da bakma bir şeyleri geride bıraktığın ve onları geride bırakmak için de zamanında adım attığın gerçeğini değiştirmiyor.
Bu perspektiften baktığımızda hiç de o kadar yetersiz değiliz.
potansiyelini de dediğim gibi
kendini sürekli yetersiz olmakla
yaftaladığında harcamaya başlıyorsun
ben bu hayatta bir insanın yeterince isteyip yapamayacağı
hiçbir şey olduğunu düşünmüyorum
insan her şeyi yapar
istesin her şeyi yapar
yemin ederim ölümsüzlüğü falan bulmuşlardır yani
her şeyi yapabilirsin bu dünyada
zaten biraz da şudur yani
yapmamak ve yapamamak arasındaki o bir ağ
her şeyi değiştiriyor
Ve söz konusu kendi olduğunda sürekli bir şeyleri eksilten tarafımız nedense söz konusu yapmamak olduğunda oraya bir tane daha ağayı fazladan koyup kendini iyice itin götüne sokmayı çok seviyor.
Yapmadım demiyoruz.
Yapamadım.
Hayır.
Yapmadın.
Yapmak istemedin muhtemelen.
Mesela ben İtalya'ya taşınmayı çok istedim.
Evet.
Ve geldim buraya.
Çok çabaladım bunun için.
Gelmeseydim ben beceremedim, yapamadım, yetersizdim.
olamayacaktı. Muhtemelen hayatta bir şeyler daha fazla dikkatimi çekecek ya da İtalya'ya
gelme fikri benim için eski etkisini yitirecek ve gelmemeyi tercih edecektim.
Yapmak ve yapmamak noktasında yapamamayı dahil ederek kendimizi taşlamayı çok seviyoruz.
Halbuki gerçekten bir potansiyelimiz var. Sadece bu potansiyeli harcamaya karar verdiğimiz
şey yolun ortasında değişebilir.
Bu eyvah ben başladığım
şeyi bitiremedim. Demek ki bu konuda
potansiyelim yok demek değil.
Benim bir potansiyelim var. Ben sadece
bu yatırımı başka bir şey yapmak
istedim. Bu kadar basit.
Söylendiği kadar basit olmadığını
biliyorum. Ama bir şeyleri
basitleştirdikçe
anlamayı da kolaylaştırıyoruz
bence. Benim o yüzden konuşmayı
terapiyi sevmemin
sebebi de bu. Karşınıza bir şey
oturttuğunuzda ve onu kelimelere
döktüğünüzde örneğin,
içinizde dönüp duran bir şeyi konuşmaya
başladığınızda, size belki
aylardır acı veren bir şeyin
konuştuğunuzda totalde 20
dakikalık bir ses kaydından ya da
5 sayfalık bir yazıdan falan ibaret
olduğunu gördüğünüzde daha
baş edilebilir oluyor.
O yüzden sen böyle konuşuyorsun da
hayatına ne kadarını
gerçekten uygulayabildin?
Haklısınız, hepsini uygulamadım.
Ama en azından uygulanabilir olduğu bir hale getirdim.
Böyle instagramda bir öneri görünce ben bunu sonra yaparım diye kaydetmek ve yapmamak gibi.
Şu an yapmadığım gerçeği sonsuza kadar yapmayacağım gerçeğini doğurmuyor bence.
Bilmiyorum güzel bir açıklama oldu mu?
İlişkideki anlaşmazlıklar ve önceden yaşanılan şeylerin seni şu anki ilişkinde tetiklemesi diye sormuş bir dinleyicim.
İnsan biraz mayın tarlası gibi.
Sen böyle yürüyorsun.
Doğanın tadını çıkartıyorsun.
Böyle tarlada buğdaylara falan dokunuyorsun.
Küçük bir burçak klibinin içerisindesin.
Pat diye böyle bir şeye basıyorsun ve havaya uçuyor yani tarla.
Sen de onunla sabruluyorsun.
İnsan gerçekten mayın tarlası gibi.
Bazen bir şeye gülerken ağlamaya başlamak.
Bazen gördüğünüz bir kağıt parçasının sizi 5 yıl önceye götürmesi.
Bir parfümün, bir şampuan kokusunun sizi böyle bir anıdan diğerine savurması.
Yani benim için mesela panten şampuanın kokusu 2017 yılındaki İstanbul ziyaretimdir.
Ne alaka yani?
Ama bu o kadar küçük şeyler içimizde bir noktaya dokunuyor ki farkında bile olmadığımız.
Tetikleniyoruz hakikaten.
ki travma noktasında da yani travmatiz olmaya açığız evet.
Her şeyi travma diye adlandırmaya ne kadar sıcak bakıyorum o da tartışılır ama
şimdi birisi de gelip benim böyle bir travmam var dediğinde
ya daha bir her şeye de travma diyorsunuz diyemiyoruz tabii biraz böyle anlayışlı olmamız falan gerekiyor.
Ama travma aslında hem o kadar belki kelime anlamı kadar ya da hissettirdiği kadar ağır ve edinilmesi zor bir şey değil.
Hem de tabii ki çok küçümselecek bir şey de değil.
Mesela şöyle bir örnek vereyim.
Piercing'in vücudum travması olduğunu bir arkadaşım söylemişti bana.
Benim çünkü böyle 8-9 yıl önce yaptırdığım kıkırdağımdaki piercing bir türlü iyileşmedi yani.
Hala birazcık o tarafa yatayım kulağım hemen şişer böyle piercing'i çıkartmam, kremlemem falan gerekir.
Buna böyle bir sinirlendim bir an bir arkadaşım şey dedi.
Çünkü piercingle aslında vücuduna bir travma yaratıyorsun ve vücudun sürekli iyileşmeye çalışıyor.
Vücut böyle benim keyfi ve uğruna para verdiğim bir şeyi bile bu kadar travmatize olacağı bir noktadan algılıyorsa bizim duygusal dünyamızı varın siz düşünün.
Evet tetiklenebiliriz.
Hayatımıza giren insanlara bazı travmalarımızı verip onların da bazı travmalarını alabiliriz.
Bu kişinin kendi ile randevu ulaşmasına verdiğim örnek gibi balayı aşaması bittiğinde yavaş yavaş artık kendinin o karanlık odalarını da görmeye, paylaşmaya, ışık tutmaya ya da en azından orada bir kapı olduğu bilgisini onlara vermeye başlıyoruz.
Kişinin travmalarını dinlemek, buna saygı duymak, onları tetiklememek için ekstra özen göstermek çok tatlı bir şey.
Ama kimsenin travması bizim sorumluluğumuz değil.
Herkes farklı bir insan.
Çok benzer paternler yaşatsalar bile bu herkeste böyle gibi bir genelleme yapmamızı sağlamaz bence.
Sağlamamalı, haksızlık ediyoruz biraz.
Çünkü eğer böyle bir genelleme yapacaksak yarın bir gün biz de bir başkasının genellemelerine kurban gidebiliriz.
Bir başkasının güven problemlerinde, bir başkasının kötü bir arkadaşlık deneyiminde biz bu sefer bedel ödüyor olabiliriz.
Birine yardımcı olmakla birinin yaşadığı şeylerin bedelini ödemek zorunda olmanın aynı şey olmadığını fark ettiğimiz zaman bence o ilişki daha da güçleniyor.
Tam şu anda çok güzel bir konu geldi ve galiba bunu da konuşup bu bölümü sonlandıracağım.
Ne istediğini bilmek ve risk almak.
Ne istediğini bilmek özellikle 20'li yaşlarda genç yetişkinlikte çok zor bir eğlenmiş gibi geliyor.
Yani kişi nasıl ne istediğini bilsin.
Buna biraz katılıyorum biraz katılmıyorum.
Çünkü bana 18 yaşına geldiğinde hangi üniversiteye gitmek istediğini seç.
Yani aynı zamanda hangi mesleği yapmak istediğine de emin ol diyen sistemin.
20'li yaşlarımda bana ne istediğini bilmek çok zor bir şey.
Bunu yapmak zorunda değilsin.
Ne istediğini insan hayatı boyunca bilemez gibi böyle mindfulness cümlelerini dayattığında ben hafiften böyle bir gözüm seyiriyor.
Çünkü hayatımızda bize toplumun baskıladığı birçok şey o kadar fazla ne istediğini iyi bileceksin gibi bir taraftan ki
Sonra böyle bunun yarattığı kamburla seni yargıladıklarında aaa genceciksin ya şu postürünü bir düzel şöyle bir dik dur şöyle bir yürüdüğün yol şöyle bir salın ya falan dediklerinde ben deliriyorum.
Çünkü o kamburu zaten yaratıp sonra da bunu eleştirmek ancak içinde bulunduğumuz dünyanın yapacağı bir öküzlük olurdu.
Ve maalesef bu böyle.
Ne istediğini bilmek evet zor bir şey.
Ama ne istediğini bilmek bence hepimizin de biraz içinde olan bir şey.
Bazen ne yemek istediğini bilmezsin ama canının ne çekmediğine çok eminsindir.
Bu bile aslında bir improvement'tır.
Bu bile bir aslında gelişmedir.
Çünkü seçeneklerinden bir tanesini elimine edersin.
Biraz daha kafan rahatlar, biraz daha böyle en azından bunu listeden çıkarttık falan dersin.
O noktada ne istediğini bilmek ve bilmemek çok iç içe geçmiş ve birbirini destekleyen iki kardeşmiş gibi geliyor bana.
Risk almak noktasında da şöyle bir örnek vereyim.
Bununla ilgili aslında ekstra bir bölümde kesinlikle konuşacağım.
Hatta aslında dün kaydettim ama paylaşmaktan çok emin olmadığım.
Fazlaca çıplak bir bölümdü.
Risk almak konusu aslında bizim olayların hangi açıdan izlediğimiz, değerlendirdiğimizle ilgili.
Yakın zamanda çok umut beslediğim ve güzel olmasına dair çok böyle beklentimin olduğu bir ilişki diyeyim.
Sonlandı hayatımda.
Ve bizim aslında yine tabii tercihlerimizin mutlaka olayı ve süreci etkilediği ama biraz da aslında dış dünyanın etkisiyle birbirimizden kopartıldığımız bir senaryo aramızdaki ilişkiyi bitirmemize neden oldu.
Çünkü bahsettiğim kişi uzun bir süreliğine gerçekten dünyanın öbür ucuna gidecekti.
Hem aramızda bir zaman farkı olacaktı 8 saat kadar hem de uzunca bir süre birbirimizi göremeyecektik.
Ve karşımdaki kişinin de çok fazla telefon insanı olmadığını hesaba kattığımızda ben baya böyle kolera zamanlarında bir ilişki yaşıyor gibi falan olacaktım.
Tabii böyle bunlar biraz artık mantıklı işin içine girince bu ilişkiyi sürdürmeyelim noktasında bir karar almamıza neden oldu.
Yani en azından donduralım ve sürecek mi sürmeyecek mi hala isteyecek miyiz 7-8 ay sonra görelim gibi bir konuda el sıkıştık.
Ama bu teklif benden çıkmamıştı.
Haliyle böyle bir teklif gelince bana ben başta böyle çok karalar bağladım.
Neden bu hayatta kimse benim için risk almıyor?
Neden kimse benim için tamam ben senin için 8 saat zaman farkına rağmen telefonda açarım, her gün facetime'da yaparım, sana mektupta yollarım, 8 ay dediğin nedir ki birbirimizi tanırız ederiz falan demesini bekledim ve çok da sinirlendim başta.
Neden kimse benim için risk almıyor diye.
Sonra şöyle bir şey fark ettim.
Aramızdaki şey tek taraflı bir güzelliğe sahip değildi.
İkimizin de çok yoğun şeyler hissettiği, ikimizin de çok mutlu olduğu küçük bir fanusun içerisindeydik aslında.
Ve maalesef o şu an için bu fanustan çıkartılıp başka bir akvaryuma konulmak durumunda kaldı.
Önceden verdiği bazı kararlar neticesinde.
Ama şunu da düşündüm sonrasında.
Bu insan hayatı boyunca verdiği kararlar sonucunda benim hayatıma girdi.
İtalya'da okumayı seçmeseydi biz belki hiçbir zaman karşılaşmayacaktık.
İtalya'da okuma kararını verdiğinde o dönemki kız arkadaşı mesela hayır İtalya'ya lütfen gitme deseydi ve bu kişi bu sözü dinleseydi bizim hiçbir zaman hayatlarımız kesişmeyecekti.
O yüzden de ben de bu insanın hayatında yaşayacağı şeylere engel olamayacağımı gitme diyemeyeceğimi fark ettim ve sonradan şunu gördüm.
Bu insan aslında hala risk alıyor. Aramızda bir güzel bir iletişim, güzel bir duygu yakalamışken sırf buna zarar vermemek ve bunu belki çok uzak bir mesafede yaşanacak 7 ayla yıpratmak yerine bunu dondurarak ve Eylül ayına, Ekim ayına kadar hala içimizde bir noktada taze durmasını umarak aslında çok büyük bir risk alıyor.
O yüzden riskin farklı perspektiflerden baktığınızda herkesce alınan ama farklı boyutlarda farklı şekillerde alınan bir şey olduğunu fark ettiğinizde hem eylemlerinize hem de kendinize çok fazla önem ve değer vermeye başlıyorsunuz.
Hak ettiğiniz kadarıyla en azından bunu söyleyebilirim.
Sanırım ben de birazdan hemen bu bölümü editleyerek ve sizinle paylaşarak bir risk alacağım kendi içimde.
Böyle bir bölümdü.
Mikrofonumda kaydettiğim size de umuyorum ki güzel bir ses kalitesiyle sunduğum bu bölümden.
Dilerim ki keyif almışsınızdır.
Birbirimizi bence çok özledik.
Ben inanılmaz keyif aldım.
Bundan sonra bölümlerin hepsini yorganın altında kaydedeceğim.
Siz de bu bölümü umarım konfor alanınızda, çayınızda, kahvenizde, arkadaşınızda, çamaşır toplarken, okula giderken, uzanırken hayatınızın bir noktasında dinlemişsinizdir.
Tek bir şey yaparken, yatağımda uzanırken sizin hayatlarınızın içerisinde olmak, konuk olmak, sizin de birçok şey yaparken bana kulak vererek benim hayatıma dahil olmanız benim bu hayatta kurduğum en güzel ilişkilerden bir tanesi.
Bunu da böyle hatırı sayılır bir sayıda insanla yapınca insan kendini gerçekten kanaat önderi gibi hissediyor.
Düşüncelerime kulak verdiğiniz için bir kez daha teşekkür ederim.
Yeni yılınız biraz geç de olsa kutlu olsun.
Bu sene çok çok daha fazla görüşeceğiz.
Umutsuz da alışmayın, yatağa küs girmeyin.
2024'te bunu söylemeyi bırakacağımı düşünmediniz herhalde.
Görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
