
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
belki de bir insana değil, bir şehre aitizdir. belki de insan nereye gitse orayı evi yapacak bir güce sahiptir. ben bu bölüm, anıları tazelemeyi, kendi seçtiğim yollarda yorulmanın keyfini konuştum sizlerle. anlatması bile öyle keyifliydi ki, güzel duygular insanın ağzının sulandırıyormuş harbiden. iyi dinlemeler o kızlar. bu bölüm, beni ünlü edecek olan bölüm.
Transkript
Herkese merhaba.
Bu bölümü tek nefeste kaydetmek istediğim ve aslında belki de duygularımı, hissettiklerimi proses etmeden,
doğrudan çok daha taze ve çok daha yeniyken sizinle paylaşmak istediğim şeylerden oluşuyor.
Umarım bu bölümde gerçekten nasıl hissettiğimi size tam olarak aktarabilirim.
Üç günlük bir Napoli seyahatinden yeni geliyorum.
Az çok dinleyenler bilir ki benim aslında İtalya ile ilişkim Napoli ile başladı
ve her zamanda aslında orbitim sanki Napoli üzerine şekilleniyordu.
Bütün yörüngem aslında Napoli ve bunun etrafına dönüyormuş gibi hissediyordum.
Belki de bu nedenle ilk başta İtalya'ya tekrardan taşındığımda
ve bu sefer hayatımı Kuzey İtalya'da şekillendirmek durumunda kaldığımda
bu kadar zorlanmamın ve belki de biraz homesick olmamın sebebi
alıştığım, aşina olduğum ve ilk tanıştığım İtalya'nın çok da benzerini burada bulamamış olmamdı.
O yüzden her fırsatta sürekli Napoli'ye bilet alıyordum.
Sürekli oraya gidiyordum ve o aidiyeti, o yakınlığı sürekli orada bulmaya çalışıyordum.
Ama bu seyahat o kadar fazla fikrimi değiştirdi ki galiba bu yüzden çok heyecanlıyım.
Çünkü sanki yeni bir şey keşfetmiş gibiyim, bir şey icat etmiş gibiyim
ve bunu bütün dünyayla, kendi dünyamla, kendi sesimin erişebildiği noktaya kadar,
en uç noktaya kadar sesimi duyurmakla ve hissettiklerimi anlatmakla çok büyük bir heyecan içerisindeyim.
O yüzden hoş geldiniz. Çayınızı kahvenizi alın.
Ben kahvemi demledim ve bu bölümde sizinle konuşmak ve duygularımı paylaşmak için gerçekten çok heyecanlıyım.
Aslında bu bölümü oluşturan çok fazla fikir var.
İlk gün yola çıktığımda sabah saatlerinde Napoli'ye vardım ve direkt ilk günümü boşa çıkartmamak için
bir tren bileti alıp daha önce gitmediğim bir sahil şeridine gittim.
Ve gerçekten sarp bir yoldu aslında.
Yani biraz fazlaca yokuş çıkmak, fazlaca yokuş inmek, biraz yorulmaktan ibaretti.
Ve aslında bunun sadece fiziksel bir yorgunluk olduğunu, hatta fiziksel yorgunluğu bile o kadar da derinden hissetmediğimi fark ettim.
Ve belki de bunun yegane sebebi kendi seçtiğim yollarda yoruluyor olmamdı.
Bunun gerçekten insana ne kadar büyük bir aydınlatıcı olduğunu ben yeni fark ettim.
Fark edenler varsa daha öncesinde kendi hayatında anlayacaktır.
Eğer fark etmeyenler varsa da ben o noktaya ışık tutan olmak çok isterim.
Bence insan hayatta kendi seçtiği yollarda yorulduğunda bunu gerçekten çok da ağırlığını hissetmiyor.
Yani çok da gocunmuyor.
Çok da böyle sırtında bir yük birikmiyor.
Çünkü ben seçtim, ben yaptım, bu kararı ben verdim diyebilmenin çok büyük bir rahatlığı var.
Başkasının omuzlarına yüklediği sorumluluklar altında ezilen varlıklarız aslında.
Okumak, çalışmak, birilerine bir borcu ödemek ya da birilerini gururlandırmak, birileri için çalışmak, en basitinden bir işe girmek, okumak ya da ne bileyim iyi notlar almak.
Çünkü ailem benim için çok fedakarlık yapıyor ya da hiç dışarı çıkmak istemiyorum ama bu planı da arkadaşlarımla uzun süredir yapıyorduk deyip harekete geçmek.
Yani aslında bence bu hayatta bizi harekete geçiren birçok şey artık bizim tek elimizden çıkmış gibi hissettiğim bir dönemde.
Tek başıma çizdiğim bir rotada yürümek, hatta rotayı da gerçekten biraz kervan yolda düzülür mantığıyla kendi başıma ilerlerken oluşturmak.
Bende gerçekten bir ufuk açtı ve bugün bunu paylaşmak istiyorum sizinle.
Bu bölümü bugün kaydetmek istiyordum zaten ama kaydetmeden evvel de internette gezinirken şöyle bir sözle karşılaştım.
Çimenler siz nereyi sularsanız oralarda yeşillenir diye.
Ve bu beni gerçekten biraz etkiledi.
Belki de biraz kendimi kaplumbağa gibi de hissetmeme neden oldu.
Çok fazla farklı metaforla da birleştirilebilecek bir şey aslında bu.
Hani gerçekten bir kaplumbağa gibi insan evini sırtında taşıdığında her yeri evi yapabilir.
Ya da insan gerçekten bir yeşilliğe uzanıp bir şeylerin tadını çıkartmak istiyorsa
belki önce yaşarmamış yerleri sulamakla işe başlayabilir.
Yine internette, instagramda bir reels de görmüştüm.
Sürekli kelebekleri kovalamakla mücadele ederseniz onları kaçırabilirsiniz.
Ama kendinizi yeşillendirir, kendi bahçenizi kurarsanız kelebekler zaten size gelecektir diye.
Bu kadar romantize etmek gerçekten belki benim karakterime de uyuyor ama bu bölüm geçen bölümde o bahsettiğim insanın kendinden de ayrılabilir olmasından çok da farklı değil.
Bu bölüm biraz daha kendimle olan ilişkimi daha farklı ve benden beklenen ya da toplumun bana yüklediğinden daha farklı bir şekilde çizebileceğimi fark etmenin bir yolculuğuydu aslında.
Ben gerçekten Napoli'yi çok seviyorum.
Orada kendimde bulduğum çok fazla şey var.
Belki İtalya'nın genelinden biraz daha ayrıştırılması, belki biraz dışlanması.
ve bu dışlanmanın onu kendi içine döndürdüğünden dolayı kendine dair çok büyük bir kabul karlının olması.
Ya da saat kaç olursa olsun dışarı çıktığımda her zaman güzellikle keşmekeşliği, o karmaşayı hep bir arada yakalıyor olmam.
Belki benim mükemmelliyet anlayışım üzerinde de çok büyük bir etkisi oldu.
Bu kadar güzel bir şeyin aynı zamanda bu kadar kalabalığa, kaosa hala ev sahipliği yapabilmesi
ve bunun onun güzelliğinden bir şey götürmemesi ama belki hatta ona ekstra bir güzellik, ekstra bir aroma katıyor olması.
Yani bir şekilde kendimi bu kadar özdeşleştirebilirdim ancak.
O yüzden bütün seyahatimi anlatmak istiyorum size.
Sadece metaforlar vermek ya da bu seyahatten yaptığım çıkarımları konuşmak değil.
O yüzden ilk günle başlayacağım.
İlk gün dediğim gibi böyle bir trene atlayıp bu Amalfi taraflarında daha önce hiç gitmediğim bir sahil şeridine gittim.
Yolda bir şeyler aldım.
Böyle geçen seyahatimde Paskalya'da denediğim bir şey vardı.
Casa Tiella diye.
Onu bir tane dükkanda buldum.
Onu yiyerek böyle tren biletimi aldım.
Tek başıma kendi yaptığım bir playlistle böyle tamamen her şeyin benim etrafımda döndüğünü hissettiğim
Ama aynı zamanda farklı yörüngelerin de yani gerçekten aslında bir sanki bir sistemin içerisindeyim.
Ve herkes hem kendi yörüngesine dönüyor ama bir bütünlük de var.
Ve belki bazıları da benim etrafımda dönüyor.
Ben bazılarının etrafında dönüyorum.
Ama kimse kimseye çarpmıyor bu kalabalığın içerisinde.
hani tam anlamıyla hem başrol olduğum hem de bazı noktalarıyla hem kendi anımın hem de başka hayatların, etrafımda olup biten şeylerin figüranı olduğum,
çok hayatın gerçekten içerisinden, çok gerçek bir kesetin içerisindeydim ve belki de uzun süredir de bu kadar gerçek, bu kadar canlı ve bu kadar ölümlü hissetmemiştim.
yolda giderken
yaşlı bir çiftle karşılaştım Kanadalı
ve böyle
dünyayı gezmeye karar vermişler
çok farklı yerlere gitmişler
ve bu sefer de rotaları İtalya olmuş
onlarla yolum bu
sahil şeridinde kesişti
internetleri yoktu benimle birlikte sahile geldiler
böyle biraz sohbet ettik
işte çocuklarından, torunlarından
bahsettiler falan
sonra bir şekilde konu her zaman olduğu gibi
ve bu aslında yine benim için çok
ufuk açan bir şey. Çünkü demek ki sadece ben
değilim bu kadar aşkı konuşan
ya da aşka takıntılı olan.
Belki 40 yıllık evli çiftler
bile hep konuyu bir şekilde
aşka, o kişiyi bulmaya getirebiliyormuş
dedim.
Tanıştığım işte çiftten bir tanesi
bana
hayatımda biri olup olmadığını sordu.
Ben olmadığını söyledim.
Biraz da inançlı bir insandı. Hatta bana
böyle küçük bir broşür verdi. Böyle
kiliselerde falan verilen.
Hayat yaşamaya değerdir yazıyordu üstünde.
Ve bana şey dedi, eğer daha hayatındaki o gerçek kişiyi bulmadıysan belki yeterince dua etmiyorsundur.
Çünkü sen dua ettiğinde yukarıdaki seni her zaman duyar dedi.
Ben inançlı bir insan değilim.
Ama inançlara ve inanan insana çok da büyük bir saygım var.
Çünkü bazen hatta imreniyorum da.
Keşke ben de bir şeye böylesine inansam.
Benden daha büyük bir gücün benim hayatımda olup bitenin kararını verebileceğine keşke sırtımı yaslasam diye.
sanki sorumluluğu daha büyük bir şeye paslamak gibi aslında.
Böyle biraz da imlenerek ama onu da bozmak istemeyerek
zaten ne kadar birbirimizin hayatına kalacağız ki
bir saat sonra yollarımız dağılacak yine.
Belki de öyledir dedim.
Belki de yeterince dua etmiyorumdur.
Ama sonra biraz söylediği şeyin üzerine düşündüm.
Ve o an Napoli'de olmak, kendi başıma eve girip,
çantamı hazırlayıp, kıyafetlerimi seçip,
Kendi planımı yapmak. Nereye oturmak istiyorsam oraya oturabileceğim. O gün ne yemek ne içmek istiyorsam ona kendim karar verebileceğim.
Kendimden başka kimsenin gönlünü etmek zorunda kalmayacağım bir seyahatin içerisinde uzun bir süre sonra yine yeniden olmak istediğim yerdeydim.
Ve kendime şunu söyledim. Belki de hayatının aşkı tanışılacak birisi değil taşınılacak bir yerdir.
Belki de insanlar birilerine değil bir şeylere, bir yerlere aşık olabilir.
Belki yine hayatımda hayatımın aşkı diyeceğim birisi olacak.
Belki çok sevdiğim, çok aşık olduğum, hayatımı birleştirmek istediğim.
Ama düşününce hiçbir şey benim hayatımda Napoli'nin kapladığı yeri kaplayabilecekmiş gibi gelmiyor.
Bu tabii ki sadece şehrin kendisi değil.
bana kattıkları, benden aldıkları ve benim o şehrin içerisinde belki de mücadelesini verdiğim şeylerden dolayı
çok nostaljik hissettiğim ama her seferinde de en günceliyle bir şeyleri yakalayabildiğim bir yer.
Ve ben gerçekten kendimi duygusal anlamda Napoli ile çok iç içe, çok yakın
ve nedense sadece bunun benden Napoli'ye değil karşılıklı olarak onunla bana duyguların olduğunu hissettiğim bir yerden yakalıyorum.
O yüzden normalde aşka ve o gerçek, o esas kişiyi bulmaya bu kadar kafayı yoran bir insan olmama rağmen
o kadının bana orada belki yeterince dua etmiyorsundur demesi sadece şunu düşündürdü.
Belki de ben o şeyle çoktan tanıştım zaten.
Ve bunu kanıtlamak zorunda olmamak, kimseye bir açıklama yapmak istememek.
Ya siz böyle söylüyorsunuz ama ben zaten hayatımın aşkıyla birlikteyim ve şu an onun içerisindeyim, onunlayım açıklamasını bile yapmamak.
Çünkü o kadar güzel ki kanıtlamak zorunda bile değilsin.
İnsanlar sana bakınca zaten ne kadar güzel, ne kadar keyifli olduğunu anlayacak ve imdenecek duygusuyla
belki de hayatımda ilk defa bir ilişkinin ne kadar güzel olduğunu ya da benim için ne kadar iyi olduğunu kanıtlama ihtiyacı hissetmedim.
Ve bu benim son yıllardaki ilişkilerime bakıldığında, arkadaşlıklarımdan sonra hayatımda yaşadığım ilk deneyim.
Ben belki de geçtiğimiz bölümlerde bahsettiğim o biraz daha beni aslında yoran ve uzun bir periyodda da devam eden o toksik ilişki olarak adlandırabileceğim ilişki deneyimimde
sıklıkla kendimi çevreme, arkadaşlarıma, aileme, mutsuz olmadığıma dair ya da yeniden bir şans vermek, denemekte benim için bir sıkıntı olmadığına dair onları ikna etmeye çalışırken buluyordum.
Ve aslında bu ikna mekanizmasının, bu ikna etmeye çalışmanın çevremdekileri değil, aslında onları anlatırken kendimi ikna etmek üzerine kurulu olduğunu da zaman içerisinde fark ettim.
Bir şeyler güzel gittiğinde ikna etmek gibi bir ihtiyacınız olmuyor.
Çünkü o güzellik sizi öyle bir kuşatıyor ki hani gerçekten ışıldamak gibi hani böyle aşık olan ya da güzel bir şeyin içinde olan bir insanın yüzüne baktığınızda mutluluğunu anlarsınız.
Böyle yüzü gözü parlar gerçekten.
İnsanın gözlerinin içi parlar.
Cildi bile bir farklı bir tona bürünür sanki.
İşte ben belki de bunu uzun süredir deneyimlememiş olmamdan kaynaklı olarak bu benim için artık bir ilüzyona dönüşmüştü ve mutluluğu da gerçekten fellik fellik arayan bir insan olarak çevremdekileri ikna etmekten başlıyordum işe.
Bakın ben bir şans daha vermek istiyorum.
Bu sefer farklı ve duyabileceğiniz, hayal edebileceğiniz bütün klişeleri kullandığım bir çemberin içerisindeydim, bir kısır döngünün içerisindeydim.
O yüzden tekrardan Napoli'nin içerisinde kendimle, kendi başıma bir şeyleri deneyimlemek ve gerçek güzelliğin, gerçek güzel duyguların kimseye kanıtlama ihtiyacı doğurmadığını fark etmek gerçekten çok aydınlattı beni.
Bugün de bunu çok istedim sizinle paylaşmak.
Ben biraz ya böyle olursaların insanıyım, ihtimallerin insanıyım.
Ben belki de bu toksik ilişkimi bu kadar uzun süre bir türlü o çemberden çıkamayarak sürekli ve sürekli sürdürürken aslında hep olmamış ama olabilecek güzel ihtimallerin, o kafamda kurduğum ilüzyonların peşindeydim aslında.
Çok tartışıyoruz ama tartışmasak nasıl olur?
Bunu birlikte yaparsak nasıl olur?
Şuraya gitmek, bu yemeği yemek, böyle bir deneyimi birlikte paylaşmak ilişkimize nasıl iyi gelir?
Aslında yapılabilecek, yapmadığımız ve neden yapmadığımızı ya da yapabilecek kadar bile uyumlu olmadığımızı görmekten ziyade belki olurların hep peşinde koştuğum, gerçekten ihtimallerin heyecanına üzüldüğüm bir ilişkiydi benim için.
Ve bu üç günlük seyahatte ilk günde kendi başıma bir şeyleri yaparken biraz nostaljiktim.
Aslında ne kadar güzel şey yapabilirmişiz duygusu.
İkinci günde yerine ne kadar güzel şeyler yapabilirmişiz Allah kahretsin niye yapmamışız ki işte demek ki olmuyormuş bizden gibi bir öfkeye.
Üçüncü günde de benim güzel bir şeyleri yapabilmek için bir başkasının varlığına ihtiyacım yok ki ben artık gerçekten bu yolculukta sadece camdan dışarı izleyen değil aynı zamanda direksiyonun başına oturan kişiyim duygusuna evrildi.
Ve üç gün içerisinde bu aşama aşama böyle bir çığ gibi gerçekten katlanarak birbirini geliştiren ve beni de gerçekten bir fanus gibi kapsayan bu duygular içimden her yerimden taşmaya başladı.
O yüzden belki de bu bölüm tek nefeste şu noktaya kadar kesmediğim, keseceğimi de düşünmediğim.
Ve gerçekten o kadar anlatacak şeyim var ki acaba bir sonraki cümlem ne olacak diye düşünme fırsatımın bile olmadığı bu ürettiğim yeni bölüme tekabül ediyor.
Güzel şeylerin insanın içerisinde bir üretim kapısını açtığını görmek de belki de ihtiyacım olan bir şeydi.
Çünkü motivasyon kaybı da yaşıyordum.
İlk gün böyle geçti.
İkinci gün daha önce yine gitmediğim başka bir sahile gittim.
Her zaman kulağımda kulaklık, çantamda mutlaka yemek istediğim bir şeyler, atıştırmalıklar, güneşin altında yatmak, denize 5 dakikalığına girip çıkmak, her şeyin kararını kendi başıma verebilmek, hiç kimseden, hiçbir şeyden esinlenmemek.
Yani esin kaynağının insanın kendisinin olması.
Ve bu bana o kadar keyif verdi ki, mesela ikinci gün birisiyle tanıştım.
İnterrail yapan bir çocukla tanıştım.
Ben genellikle o aşkı arayan tarafımdan dolayı tanıştığım bütün insanlara içimde bir yer her zaman acaba bu o kişi mi gözüyle mutlaka bakar.
Yine bu bakışa belki de uzun bir süre sonra ilk defa hiç sahip olmadım.
Sadece biriyle tanıştım.
Sohbet ettik, bir şeyler içtik ve Napoli'yi bilmiyordu.
Napoli'yi böyle yukarıdan bir manzaradan görmek istiyordu ve ben de bunun için çok iyi bir lokasyon biliyordum.
Tamam dedim ben seni götüreceğim.
Çünkü Napoli'de hep birileri benim rehberim oldu.
İlk başta zaten Erasmus'tum.
Sonra o dönemki erkek arkadaşımla tanıştım.
Sonra her gidişimde arkadaşlarımla, annemle, ev arkadaşlarımla gitsem bile hep böyle içimde acaba görür müyüm?
Hani ben de burada misafirim duygusuyla böyle aşina olduğum duyguları aslında aradığım.
Hani bildiğim yerleri göstermekten ziyade daha önce hissettiğim şeyleri yeniden yakalamak istediğim yolculuklara çıkıyordum Napoli'ye doğru.
Ama bu sefer bendim rehberi.
Böyle avucumun içi gibi biliyorum dediğim, Google Maps'e bakmadan yollarını kendi başıma seçebildiğim,
buradan gitmeyelim, burası daha yokuş, burası daha sarp, burası şimdi çok güvenli değildir'in çıkarımını yapabildiğim.
Kendimi gerçekten özellikle İstanbul'da da çok her zaman böyle elimde telefon nereden nereye gideceğimi hep böyle haritaya bakarak bulduğum, aydında bile her yere çok hakim olmadığım bir hayatta belki de ilk defa 20'li yaşlarımda yani 20'lerimden sonra bir yeri avcumun içi gibi biliyordum.
ve bunu gösterme şansım da oldu kendimden başka bir insana.
Tamam dedim ben seni çok güzel bir manzaraya götüreceğim.
Ve biz böyle bir şeyler içerken, benim çok sevdiğim bir mekanda,
ben Elena Ferrante'nin kitaplarını okumaya başlamıştım geçen sene.
Napoli'den döndükten sonra ve böyle sürekli bir yerlerde o İtalya duygusunu felik felik ararken.
Elena Ferrante de Napolitan bir yazar.
Hatta kitapları film ve dizilere de çokça uyarlandı.
Belki biliyorsunuzdur benim olağanüstü arkadaşım, Karanlık Kız ve Yetişkinlerin Yalan Hayatı.
Yetişkinlerin Yalan Hayatı da okuduğum son Elena Ferrante kitabıydı ve sonrasında da Netflix'te dizisi çıktı.
Hatta Almira ile birlikte izliyorduk.
Böyle hemen bitir hemen gidelim Napoli'ye bak bunun gözüyle bir de izle falan diye çok da ısrar etmiştim.
Napoli'de de böyle Almira ile gezerken hep şey diyordum.
Bak bu mezarlığı hatırladın mı? Bak bu arabayı hatırladın mı?
İşte bak hatırlıyor musun? Burada bu sahneyi çektiler.
Bak bu denizde yüzdüler diye.
Hep böyle referans verebileceğim bir şeydi benim için o kitap ve o dizi.
Orada böyle otururken bir anda başrol önümden geçti.
Aynı mekana girdi, içkisini aldı ve arkadaşlarıyla sohbet etmeye başladı.
Ve bu benim acayip derecede heyecanlandığım ama yeni tanıştığım insana da
hatta yeni tanışmamı geçtim belki 10 senelik arkadaşım bile olsa
o duyguyu tam olarak anlatamayacağım.
O yüzden de hiç anlatmaya bile çalışmadığım
kendi içinde yaşadığım bir küçük bir ana, bir sahneye böyle tekabül etti.
Yani bunu herhalde bu Harry Styles konserinde biraz yaşamıştım.
Hani bir global bir sanatçının konserine random bir günde gidebilmek.
belki işte Türkiye'de olsam çok rahatlıkla yapamayacağım bir şeyin artık kendi başıma inşa ettiğim hayatın normali ve bir parçası olduğunu kabul etmek.
Ama çok fazla kişi tarafından sevilmesi mi ya da çok fazla kişi tarafından seviliyor ama ben o kadar o sevgiyi ve o hayranlığı hissetmiyorum diye mi bilmiyorum.
O kadar bende böyle müthiş bir duygulanıma yol açmamıştı mesela Harry Styles'ın konserine gitmek.
Ama ondan önce gittiğim o İtalyan sanatçının konserinde çok daha fazlasını hissetmiştim.
Çünkü kendi çapımda bir bağdaşımı kurmuştum.
Kendi yöntemimle yapmıştım.
Böyle her yemeğin herkesin evinde aynı malzemeyle yapılsa bile çok farklı bir tada yol açması gibi.
Bendeki tadı çok farklıydı.
O yüzden böyle bilmiyorum belki yolda George Clooney'i falan görsem hiç heyecanlanmam.
Ya da başka bir dünya starını görsem hiç heyecanlanmam.
Ama muhtemelen birçok insanın farkında bile olmadığı, böyle Instagram'da 10-15 bin takipçisi olan, benim hayran olduğum, benim böyle izlerken aşırı özveşim kurduğum, hatta saç modelinin fotoğrafını çekip aydındayken kuaföre bundan istiyorum dediğim kızın,
benimle aynı mekandan içkisini alıp arkadaşlarla sohbet ettiğini görmek
ve bunun benim hayatımın da dışarıdan bir parçası olması.
Hani o bölümün başında söylediğim herkes kendi orbitinde.
Kimse kimseye çarpmıyor ama bir şekilde yörüngelerimizle birbirine çok yakın dediğim
o anı aslında tam olarak işaret ediyordu.
Tam olarak o andı yani.
Hayatımız onun hiç fark etmediği bir noktada kesişti.
Ben bir kitabı okumaya başladım.
Sonra dizisi çekilmeye karar verildi.
O kişi başroldü.
İzledim, aşırı beğendim.
Ve birkaç ay sonra karşımdaydı ve aynı mekandaydık.
Böyle küçük bir ara sokakta, izbe bir mekanda, aynı ortamda bir şekilde hayatlarımız kesişti.
O beni fark etmedi bile ya da belki o da beni gördü.
Belki o da üzerimdeki bir şeye dikkatini çekti.
Belki hiç beğenmedi.
Belki görmedi.
Ama bir şekilde hayatlarımız gerçekten yan yana böyle kesişti ve gitti.
Hatta böyle bak bu kız bir oyuncu falan dediğimde yanımdaki arkadaşıma fotoğraf çekilmek istiyor musun falan dedi.
Biraz heyecanlandım bunu düşündüm böyle.
Sonra kendime şey dedim yok ya çünkü bu artık benim hayatımın bir parçası.
Yani ben Hollywood'da yaşamıyorum.
Ama kendi yaşadığım yerde kendi sevdiğim şeyleri buluyorum ve kendime yakın şeyleri seviyorum belki de.
Yani belki de artık bilmiyorum imkansızlıklarımı mı mümkün kılıyorum hayatta yoksa mümkün olabilecek şeyleri mi tercih ediyorum bilmiyorum.
Hiç önemli de değil aslında buradaki motivasyon kaynağı.
Ama bir şekilde sevdiğim şeylerle içinde yaşadığım hayatı aynı potada eritebilmişim gibi hissettim.
O yüzden gidip fotoğraf çekilmek ya da o sevdiğim oyuncuyu karşımda görmek bana bir hayat fırsatı gibi gelmedi.
Hayatın zaten gündelik bir parçası gibi geldi.
Hani böyle markette gezerken bir şey görürsünüz, alırsınız.
Sonra ya buna ihtiyacım varmış şimdi pişirmeyeceğim zaten deyip geri bırakırsınız.
Çünkü bilirsiniz yani bir sonraki gelişinizde alırsınız.
O markette yoksa başka bir yere gidersiniz.
Hani bugüne fotoğrafı çekilmezsem bir gün mutlaka yine karşıma çıkacaktır.
Çıkmazsa da karşıma çıkabilme ihtimali her zaman var olacaktırın inancıyla.
Yok ya dedim rahatsız etmeye gerek yok.
O da arkadaşlarıyla dışarı çıkmış.
Ben de öyle.
Boşver.
O benimle fotoğraf çekilmiyorsa benim de gidip şimdi onu rahatsız etmeye bir ihtiyacım yok galiba dedim.
Ve oradan ayrıldık.
Ama o anın benim böyle içimde gerçekten o başta söylediğim nereyi sularsan orayı yeşertirsin mantığıyla bir şeyler gerçekten filizlendi.
daha da böyle role girdim.
Daha da gerçekten hani bazı oyuncuları böyle
rolleriyle karıştırırlar ve ondan nefret ederler ya
mesela Seren Serengil aşırı nefret ediyordu bu sadakatsizdeki kızdan.
Gerçek hayatta da onun öyle bir olduğunu düşünerek.
Artık aşırı role girmekten mi
ya da gerçekten rol yapmayıp
hani gerçekten bana atanmış
sen şimdi bunu oynayacaksın denilen şeyin aslında o kadar da
kendi hayatımdan bir parça olmasından mı bilmiyorum.
Gerçekten çok role girdim o an.
Her şey benim etrafımda dönüyordu bir yanda.
Sonra böyle tepeleri tırmandık.
Yolda biramızı aldık.
Ve manzaraya ulaştık.
Böyle İtalyan'da şarkılar dinliyoruz.
Çok kalabalık.
Birileri doğum günü kutluyor.
Birileri sevgilisiyle gelmiş.
Turistler çok fazla.
İnsanlar böyle kalabalık, farklı farklı müzikler dinliyorlar.
Ve herkes aynı manzaraya bakıyor.
Sonra oradan aşağıya indik.
Böyle gece açık bir yerden bir pizza aldık.
Turistlerle tanıştık.
Onlarla biraz sohbet ettik.
Sonra ben eve döndüm ve bir sonraki gün için uyudum.
Üçüncü güne uyandığımda çok daha farklıydı benim için.
Napoli'de ilk date'e çıktığım sahile gidecektim.
Marechiaro'ya.
Benim için çok güzel bir yerdi.
Çünkü farkında olmadığım, benim için böyle çok uzağında,
o yüzden de böyle hiç otobüse, trene binip de gitmeye çok üşendiğim.
O zaman date'e çıktım ve sonrasında da erkek arkadaşım olacak kişinin, tabi o zaman haberim yoktu, beni götürdüğü bir yerdi.
Ve çok da sevdiğim, çok da böyle bana hep sakinlik katan bir yerdi.
Ama maalesef ki sonra yaşadığım belli bir takım tartışmalarla oranın da biraz anısı kirlenmişti bende.
Ve benim için bu seyahat çok sevdiğim bir yeri.
Sanki böyle bir yazlık evi.
Eşyaların üstünü tozlanmasın diye böyle beyaz şarşaflarla örtmeme rağmen
aylar sonra tekrardan girdiğimde hepsini yeniden temizleyecek olmanın verdiği o
hem biraz yorgunluk hem biraz sorumluluk ama buna da değeceğini bilmenin verdiği o
hadi artık yapalım motivasyonuyla
belki de kirlenen bütün anıları tekrar etmek, yerini yenileriyle değiştirmek
ve bunu yaparken sadece böyle kirlenmiş bir şeyi temizleme motivasyonuyla değil de
yenilerini de eklemek, yani o potansiyeli daha da büyütmek ihtiyacıyla aslında yaptım bir şeyleri.
Çünkü sadece ya ben çok kötü şeyler yaşadım, onları düzelteceğim mantığı
belki zehirli, toksik bir motivasyon getiriyor ve sürekli temizliğe adandığınızda bu sefer kirlenme süreciyle bir problem yaşamaya başlıyorsunuz.
Ama bir şeylerin kirlenmesi, bir şeylerin tartışmayla lekelenmesi, bazı insanların sizinle aynı anı, aynı mutluluğu paylaşmaması
ya da sizdeki mutluluğu ve heyecanı alması maalesef ki hayatın bir parçası.
O yüzden sadece insanların bozduğu, mahvettiği ya da sizden aldığı şeylerin yerini koymaya çalışmak.
Biraz öfkeyi beraberinde getiriyor.
Ya da sürekli böyle birileri bir şeyleri bozacak, o yüzden hazır ol da kalmalıyım gibi sizi böyle sürekli bir gardın içerisinde tutuyor.
Yani sürekli her an bir yerden bir darbe alırım endişesiyle sürekli gardınızı taşıdığınızda hem çok ağır bir şeyi sırtlanmış oluyorsunuz ve hareket alanınızı, özellikle ruhsal hareketinizi çok kısıtlıyorsunuz.
Hem de sürekli bir yerden darbe gelebilir duygusu gerçekten insanda böyle o post travmatik stresi de tetikleyen bir şeye dönüşüyor.
Yani hani böyle kuş uçsa sizin tepenizden böyle bir savaş uçağı geçiyormuş gibi hissetmeye başlıyorsunuz.
O yüzden yara alabileceğimi yine bir yerden darbe alabileceğimi,
Belki bu darbenin bir başkasından değil, kendi tük ezlememle gelebileceğini de kabul ederek, tamamen gardımı indirerek, beyaz bayrak sallayarak bir yolculuğa çıktım.
Üçüncü gün işte bu Marechiaro'ya gittim.
Daha önce yüzmediğim bir tarafına gittim bu sefer.
Böyle tek başıma oturdum.
Biraz kitap okudum, arkadaşlarımla görüntülü konuştum, fotoğraf çektim, yüzdüm, güneşlendim, biraz uyukladım, bir şeyler yedim, insanları seyrettim çokça.
ve yalnız kaldığım zaman ya da yalnız kalırsam aklıma üşüşeceğinden korktuğum çok fazla düşünceyle yıllardır mücadele ediyorum.
Belki bu yüzden çok konuşuyorum, çok dinliyorum, çok dışarıya dönük yaşıyorum.
Çünkü iç dünyamda nelerle karşılaşabileceğimden çok korkuyorum.
Yani bir yerlere fare kapanı kurmak gibi, sırf böyle bir yerlerde birkaç fare pisliği gördünüz,
Birkaç böyle eşyanızın kemirildiğini gördünüz ama hala içeride fare var mı yok mu bilmiyorsunuz.
Ne zamandan kaldığını bu zararın bilmiyorsunuz.
Ama bir yerlerde fare kapanı kurdunuz ve ya bir gün o kapanın kapandığını duyarsam ya bir gün o fareyi iş üstünde yakalarsam ya da ya ben hazırlıksız yakalanırsam ve beni kemirmeye başlarsa endişesinden insan bazen kendi evine girmekten çok korkuyor.
Ama kendimle baş başa kaldığım bu üç günde hem aklıma beni korkutan şeylerin üşüşmemesi, hem zaman zaman geldiklerinde onları def etmek ya da onlarla savaşmaktan ziyade gel otur biz seninle konuşalım diyebilmek.
diyebilmek. Belki de terapistimin
bana yıllar önce söylediği
o
anksiyete
senin aslında hayatta kalma güdün.
Ve senden geliyor. Belki de
onu ortadan kaldırmak yerine ona biraz kulak
versen. Belki o sana
Simay burada bir yerde bir şeyler sıkıntılı
gel bir buraya bakalım diyor.
Bir oraya eğilsen demesini
belki de yıllar sonra hayata
geçirmek benim için çok büyük
bir adımdı. Çok büyük
bir başarıydı aslında.
Ve kendimle de gurur duymamı sağladı.
Romantize ettim kendimle ilişkimi.
Ama bu romantize etmenin kendimle sevgili olacağım, kendime aşık olacağım gibi bir yerden olmadığını da görmemi sağladı.
Tıpkı random bir şekilde tanıştığım Fransız çocuk gibi.
Tam böyle bir before sunrise çekilebilir yani.
İnterrail yapıyormuş.
Napoli'de tanıştık.
Bir şeyler içtik, sohbet ettik.
İyi anlaştık.
Şehri dolaştık gece.
Ve böyle müzik açıyoruz.
yolda dans ediyoruz. Hadi şimdi
şunu deneyelim. Hadi şimdi gel şuradan
bir tane bira alalım. Hadi gel şimdi şuradaki
pizzacıya gidelim demek. Mesela ertesi gün
plajda buluştuk. Birlikte
yine sohbet ettik. Bir şeyler üzerine
konuştuk. Ama bunun
sadece bir an olduğunu bilmek.
Her şeyin her zaman daha büyüğüne
ve daha fazlasına yormak
zorunda olmadığını bilmenin rahatlığı da
çok güzeldi mesela.
Bir şeyin
olduğu kadar romantize
edilebileceğini bilmek. Fazlasını
kafada kurmamak. Mesela sonrasında
ya benim hazırlanmam gerekiyor
konsere gideceğim akşam deyip oradan
ayrılmak. Onu orada plajda bırakmak
ve hala kendi çizdiğim yolda
kimsenin hükmünde ve talepleri
altında kalmadan kendi başıma
hareket etmek inanılmaz keyifliydi.
Hatta böyle ikinci günde
şimdi tekrar bir geri dönüyorum.
Çünkü anılar hala kafamda tazeyken
bazı şeyleri atlamadan anlatmak istiyorum.
Ama hissediyorsunuz değil mi ne kadar
heyecanlı ve ne kadar keyifli olduğumu.
Bu Sima'yı özledim demek ne kadar doğru bilmiyorum.
Daha önce hiç tanışmış mıydım ondan bile emin değilim ama çok keyifli bir Sima'ymış.
O kadar sevdim ki bu kızı.
O kadar iyi anlaştım ki.
O kadar daha yakından tanımak ya.
Gel bir seninle sohbet edelim bakalım demek.
Gel sana bir aperol ısmarlayayım demek.
Ve kendi cebimden kendime gerçekten o aperol'ü ısmarlamak.
Bir masanın böyle iki tarafında da oturmak.
belki de o böyle
instagram'ın, sosyal medyanın bize
o baskıladığı, geçen bölümde bahsettiğim
önce kendini date'e çıkar. Önce
kendine sevgili olun.
Gerçek ve hayatın
içinden belki de tek noktasıydı.
Gerçekten kendimle
hasbihal etmek yani.
Kendimi dinlemek. Böyle ikinci gün
bir tane sahile gittim. Daha önce
gitmediğim ama buklamam
gerekiyordu. Küçük bir yer olduğu için.
Ve dokuzdan bire kadar
bir slottu. Birden sonra boşum.
Dedim başka bir sahile
gideyim. Sevdiğim, daha önce çok
sık gittiğim başka bir yer vardı Pozilipo.
Tamam dedim oraya gideceğim.
Böyle tepeden aşağıya doğru iniyorum.
Sahil şeridi düşünün. Deniz
aşağıda ve ben böyle tepeden
o aşırı güzel evlerin
arasından yürüyorum.
Kafamı çevirdiğimde Vezir böyle karşımda
uzanmış gerçekten ki
Vezir gerçekten de böyle
yana doğru böyle devrilmiş
böyle o
göğüs ve böyle kalça
kıvrımını görebildiğiniz. Sanki böyle
hani göğüs, bel ve böyle bir kalça
kıvrımı karşınızda böyle uzanmış
çok albenisi yüksek bir
kadın gibi benim gözümde. Ben
zaten Napoli'yi de her zaman
bir kadın olarak kodlamışımdır kafamda.
Bundan da çok bahsetmek istiyorum
size.
O güzelliği ki beni böyle büyüledi
ve çok sıcak olmasına rağmen
dedim ben otobüse falan binmeyeceğim.
Benim bu yolu yürümem lazım.
Bir arkadaşımı aradım.
Ve onunla konuşurken ona böyle neden Napoli bir kadın acaba, neden böyle hissediyorum, ondan bahsediyorum, etrafı gösteriyorum.
Çünkü tek başıma bir seyahate çıksam da güzellikleri harbiden insanla bir paylaşmak istiyor gerçekten.
İnsan neden insan ister diye bir bölümüm vardı benim.
Buradan belki oraya da bir bakmak istersiniz.
Onu da derinden hissettim.
Ama bu sefer insan neden insan ister de ki kişi de bendim.
Yani çok da birisine ihtiyaç duymadan kendi varlığımla da aslında karnımı doyurdum duygusal anlamda.
Böyle neredeyse bir saat yürüdüm.
Ve hani tabii biraz daha böyle harcamalarıma dikkat etmeliyim.
Çok para kazanmıyorum sonuçta.
Bir yandan okuyorum.
Ama kendime de böyle iyi bir tatil vermek istiyorum.
Sonra şeyi fark ettim.
Mesela burada işte birisi mezun oluyor.
Topluca bir hediye alıyoruz.
Ve biraz da Euro TL kurundan dolayı belki normalde kendime bile almayacağım, kendime bile harcamayacağım paraları veriyorum arkadaşlarıma.
Çok da yakın olmadığım insanlarla falan bahsediyorum.
Yoksa gocunacağım bir şey değil.
Ya da böyle ayak uydurmak için normalde harcamayacağım paraları vereceğim.
Bir restorana gittiğim, bir bara oturduğum zamanlar oluyor ağanın büyüsünü bozmamak için.
Ve o anda dedim ki peki kendimden niye kısayım ki yani?
Çünkü para gerçekten yerine konur.
Tekrardan buraya da gelirsin ama bu anda bu mental state de olacak mısın?
O yüzden kendine biraz gerçekten threat yourself yap.
Biraz kendine hizmet et bakalım.
Bu sefer dedim kumda oturma.
Bu sefer git gerçekten kaç paraysa bir tane şezlong kirala.
Kaç paraysa o yemeği ye.
Ya da ben bunu marketten daha uygun alırım deme.
Git o bardan o birayı al.
3 euro fazla mı vereceksin? Tamam boşver yani.
Kendinlesin.
Ve belki de birilerini memnun etmek yerine kendini memnun ettiğinde o gerçekten aslında dışarıya da yansıyor.
Yani gerçekten insanın kendine yaptığı yatırım belki de en hızlı yaşaran, en hızlı filizlenen, en hızlı karşılığını veren şeylerden bir tanesi.
Böyle 3. gün Marechiaro'dan dönerken kendime bir bira aldım.
Böyle fotoğraf çekiyorum.
Bir tane yabancıdan ya benim de bir fotoğrafımı çeker misiniz?
Ben tek başıma tatildeyim.
Bir anı kalsın istiyorum dedim.
Fotoğrafımı çektirdim.
Böyle yürüyerek, çok güzel şarkılar dinleyerek onları da sizinle paylaşmak istiyorum.
Gerçekten hissettiğim şey o kadar keyifliydi ki.
Bu böyle ne kadar keyifli olduğuna inandırmaya çalışmaktan ziyade
herkesi bu keyfe dahil etmenin verdiği bir arzu.
O yüzden böyle o şarkıları sizinle paylaşmak çok istiyorum.
Böyle bana Napoli ile ilgili bir şey sorulduğunda
arkadaşlarım ya da çok da yakın olmadığım
daha önce konuşmadığım biri Napoli ile ilgili bir şey sorduğunda
ben çok heyecanlanıyorum.
Ona böyle hemen zaten hala hazırda çizdiğim bir rotam var.
Onu gönderiyorum.
Şunu şurada mutlaka denemelisin.
Şunu yapmalısın falan.
Çünkü hem biraz da böyle Napoli'ye de hak ettiği ilgiyi
ve appreciation'ı başkaları da versin istiyorum.
Ve belki de hani böyle bir şeyleri çok paylaşmak istemeyen
işte çok güzel şeyleri paylaşmaktan çekinen
onu başkalarının da o kadar seveceğinden kıskanan bir tarafınız bence mutlaka vardır ya da olmuştur.
İşte lisede olmuştur mesela.
Lisede, ortaokulda özellikle böyle şarkı çok paylaşmak istememek,
herkesin sevdiği şeyi sevmek istememek,
en kuytuda, köşede kalan şeyleri böyle seçmeye çalışmak.
Bence herkesin geçtiği bir phasedir.
Belki birileri hala o phasededir.
Onun da kırılması bende.
Ve bu kadar da sevdiğim bir şey üzerine kırılması çok da özgüven verdi bana.
Yani biraz da şey gibi çok seveceksiniz Napoli'yi.
O da size her zaman verdiğiniz sevgi kadar karşılık da verecek.
Napoli çok böyle gerçekten karşılığını veren bir şehir benim gözümde.
Çok adil bir şehir.
Ve belki de bu zamanında kendisinin uğradığı adaletsizliklerden verdiği bir şeydir.
Hani gerçekten ben yaşadım başkaları yaşamasın anaçlığını da hissettiğimden belki de Napoli'yi bir kadın gibi görüyorum.
Hani kadın kadının yurdu'dur ve benim için son 3 günde ve belki de hayatımın son 2 senesinde
hani bilmesek de görmesek de o benimdir dediğim yegane yer.
O yüzden bir yandan da böyle özgüvenli bir tarafı da var.
Yani hani böyle şey ya ben sevgilime çok güveniyorum yani şifresini falan bilmeme gerek yok
ya da nerede olduğunu sormama gerek yok ben ona zaten güveniyorum gibi bir yerden.
Napoli ile aramızdaki ilişkiye o kadar güveniyorum ki
başkaları onu çok sevse de
o başkalarına çok kibar, çok flörtöz, çok misafirperver davransa da
ben onun için çok farklı olacağım ve o benim için çok farklı olacak.
O yüzden bırak başkaları da nasiplensin.
Çünkü benim ilişkim bana özel dediğim bir yerden
hep de böyle onu tanıtmak istiyorum insanlara.
O yüzden böyle çok keyifli,
Çok böyle gerçekten karşılıklı bir şeyleri hissettiğim inanılmaz keyifli bir süreçti.
Ve üçüncü gün benim için çok daha anlamlıydı.
Ben çok sevdiğim bir sanatçı var Pino Daniele.
Napoli'de ilk gittiğim zaman tanışmıştım onun müziğiyle.
Ve böyle döndüğüm zaman fellik fellik Pino Daniele konseri arıyordum.
Hani yaşlı da bir adam ölmeden gitmem lazım falan.
Sonra fark ettim ki adam öyle de 7 yıl olmuş zaten.
Ve böyle oturup hüngür hüngür ağlamıştım.
Ve belki bilmiyorum 7 yıl sonra,
hani Pino Daniele'yi hala da çok severek anardı Napoli'deki insanlar özellikle ama
hani 7 yıl sonra kim gerçekten oturup Türkiye'de aydınlığında hüngür hüngür ağlamıştır ölümünün arkasından bilmiyorum.
Ama çok içimde de bir uhde kalmıştı.
Çok aşırı sevdiğim birisi.
Niye bilmiyorum.
Belki de yaşadığım anlara çok güzel eşlik eden parçaları olduğu içindir.
Çok güzel bir yerdeydi benim için.
Ve random bir şekilde böyle internette gezerken sponsorlu bir reklam çıkmıştı karşıma daha bu seyahati planlamadan önce.
Orkestra, daha doğrusu bir piyano, bir piyanist, Pino Daniele şarkılarından bir potpourri yapmış ve bir resitel olacak.
Önce ben o resitele bilet aldım.
Sonra tatilimi ona göre planladım.
O da son günüme tekabül ediyor.
Perşembe günü konsere gideceğim.
Resitele gideceğim.
Cuma sabah da evime döneceğim.
Böyle denizden aheste aheste yürüyerek dönmek.
Otobüse binmek.
Duraklara bakma ihtiyacı duymamak.
Çünkü biliyorum zaten.
Oradan inmek.
Bakıp zaten zamanım var.
Biraz dükkanları gezeyim demek.
İşte azı buçuk bir İtalyanca ile böyle konuşmak.
Alışveriş yapmak.
Sonra eve gelmek.
Böyle hazırlandım.
Güzelce giyindim.
bütün kombinlerimi önceden yapmıştım.
Hani gerçekten
yazı üstümde
taşıyordum sanki o an.
Hazırlandım, çıktım. Böyle
yolda kendime birkaç bir şey aldım
yiyecek. Bir bira aldım. Oturdum
böyle sokakta insanları izleyerek
müzik de dinleyerek
bir yandan böyle biramı içiyorum.
Bir yandan arancini yiyorum. Sonra
böyle aheste aheste konser alanına
gittim. Çok güzel böyle bir
müze gibi. Bir otelin lobisindeydi.
Böyle mumların arasında sadece bir piyonu.
Bütün şarkılara hakim olmamak, onu orada deneyimlemek ve diğer insanların bildikleri kadarıyla da o şarkılara eşlik ettiğini, o anı onlarla yaşamak çok keyifliydi.
Tabi aralarda böyle İtalyanca şakalar yapıyorlar, konuşuyorlar anlamıyorum.
Ama hala o şeyin içerisindeyim.
Ve bu bana kendimi gerçekten hani master'a kabul almak, buraya taşınmak, bilmiyorum belki 5-6 yıl sonra oturum izni alacağım süresiz falan yok yani.
O an bir diğer 60-70 kişiyle bir otelin lobisinde mumların arasında random bir perşembe akşamı, bir ağustos akşamı Pino Daniele şarkılarını dinlemek ve belki eşlik edebilecek kadar bilgim olmasa da onlarla böyle aynı ritmi duymak ve her ne kadar onlar eşlik ediyor belki, onlar daha çok biliyor şarkıları, ben bilmiyorum vs.
Ama yine de o 60 kişinin hem aynı anda hem de bir o kadar kendi iç dünyalarında farklı anıları yaşıyor olması inanılmaz keyifliydi.
Hani böyle Sims'de Simce konuşurlar ya Simleriniz böyle kendi aralarında böyle farklı ekspresyonları vardır.
Onun gibiydi yani.
Farklı bir evrendeydik.
Hepimiz aynı yerdeydik ve belki hepimizin oyuncusu farklıydı.
Ama hem aynı anın içerisinde hem de farklı bir dilde konuşuyorduk.
Ve çok yani o an işte o an bana çok başarmışım gibi hissettirdi biliyor musunuz?
Yani o an böyle hani bir zirveyi tırmanıp bir manzaraya bakmak, Everest'in tepesine bir bayrak dikmek ve buradayım demek değil de
hiçbir şey yapmadan, bir bayrak dikmeden sadece orada olmak, o kadar random bir anın içerisinde olmak,
planladığım, uzun süredir hedeflediğim işte Roma'da Tirevi'ye bir dilek dilerken para atmak, kolezyuma gitmek ya da ne bileyim işte farklı bir hayal ya da çok böyle evrensel ve bize işte turizm içerisinde özellikle çok böyle baskılanan bir şey yapmak değil de
kendi inşa ettiğim mükemmelliyetim ve kendi kurduğum hayallerin içerisinde
birçok insana çok sıradan gelebilecek bir şeyin benim için başarılı kokuyor olması
kendimle olan ilişkimi o kadar güzelleştirdi ki
kendimi o kadar iyi hissettim ki
bunu keşke bir kutuya koyup size verebilsem
keşke böyle dağıtabilsem gerçekten
Hani insanlar böyle uğruna adak adadıkları şeylerden sonra gerçekleşince lokma falan dökerler ya.
Keşke ben böyle bu hissin sonrasında böyle lokma döker gibi bu hissi böyle herkese dağıtabilsem.
Çünkü o kadar da böyle kaynağı gürül gürül akan ve bitmeyecek bir şeymiş gibi hissettirdi.
Ne kadar paylaşsam da.
Sonra oradan böyle eski mahallemden bir tur atıp aheste aheste eve yürümek.
Çantamı hazırlamak ve ertesi gün eve dönüş yolculuğuna hazırlanmak.
Ve belki de ilk defa, çünkü geldiğimden beri bu benim yedinci Napoli'ye gidişim.
İçimde hiçbir hüzün, burayı bırakıyorumu hissetmeden daha ziyade böyle eve gidiyorum.
Bir evden başka bir eve gidiyorum.
Bunu hissetmek, o zaman gerçekten kendimi bir kaplumbağayım ve evimi sırtımda taşıyorum duygusuyla yollarda ilerlemek belki uzun süredir hissettiğim en hayatta andı.
Çok canlı hissettim. Gerçekten sanki kulak versem damarlarımdan akan kanı hissedeceğim. Öyle bir andı benim için.
Bunu paylaşmak o kadar istedim ki hatta böyle iki gün oldu gelelim.
Hiç yataktan falan çıkmadım gerçekten.
Sadece o anı hissettim.
Bir tatil bitti hüznü olmadan.
Ya Napoli ne kadar güzeldi.
Hayır yani evet güzeldi ama şimdi de güzel.
Çünkü sen nereye sularsan orası yeşerecek.
Napoli'ye gittiğinde çok kötü şeyler de yaşayabilirdin.
Sanki yaşamadın mı Simay dedim kendime.
Yani kaç kere gittiğinde ağlaya ağlaya geri döndün.
Kaç sokağında çok kötü anılar yaşadın.
Kaç sokağında tartıştın mesela.
Bazı sokaklarında ayrılma kararı verdin.
Bazı sokaklarında tamam hadi tekrar deneyelim dedin.
Yani sanki Napoli bir sahneydi bu filmde.
Ve o sahnenin tekrar çekilmesini uygun gördü yönetmen.
Ve ben aynı sahnede, aynı sette bu sefer daha bilinçli.
Nerede ne yapılacağını ve nerede ne yapılmayacağını bilerek tekrardan aynı sahneyi oynadım.
Ama bu sefer iyi bir oyuncu olmanın ve belki de bana atanmış rolün kendimle uyumlu olmasından kaynaklı olarak
kendimden de bir şeyler katarak sanki böyle Oscar'lık bir performans sergiledim bu üç günde.
Benim için çok keyifliydi.
Kendimle olan ilişkimi romantize mi ettim, kendimi date'e mi çıkarttım, kendimi sevgilisi mi oldum hiç sanmıyorum.
Belki gerçekten hani böyle bazı insanlar doğaya falan döner ya.
Böyle doğa anaya dönerler.
Böyle işte toprak ana böyle garip garip şeyler yaparlar.
Ben de bazen görünce böyle instagramda falan bu ne ya falan oluyorum.
Böyle ibadet gibi bir şey yani.
Çok farklı şeyler yapıyorlar falan.
Benim için de buydu gerçekten.
İnsan gerçekten inanacak bir şeye çok ihtiyaç duyuyor.
Gerçek bir aşka çok ihtiyaç duyuyor.
Bir yerlerde doğru bir yerin, doğru bir şeyin, doğru bir kişinin onu da aradığı inancı belki de insanı bir sonraki günü uyandıran şey.
İnanç belki de beni o ilk gün o kadının söylediği ve ondan gördüğüm keşke bu kadar inançlı olsam duygusunu cevabı oldu.
Aslında sen de o kadar inançlısın.
Sadece senin etrafında döndüğün ve tavaf ettiğin şey çok farklı sonucuna ulaştırdı.
Ve sanki ben hani gerçekten Kabe'nin etrafına yedi kere dönmek gibi belki de bu hissettiğim şeyleri Napoli'ye yedinci gidişimde fark etmem de benim neyin etrafında döndüğüm ve benim neye inandığımla ilgiliydi.
Ve hani inandığın şeyi sorgularsın ve kendi mantığına uyduğu kadarıyla onu yaşarsın ya.
Belki de ilk defa gerçekten bütün sorgularımın çok da güzel bir cevabını aldım.
Çünkü benim inandığım bir şey varsa, benim inancım her zaman içimdeydi.
Ve belki de bu seyahatte ilk defa onun içimden taştığını da gördüm.
Benim için çok keyifli bir şeydi.
Kendi başıma bunu yapmak ve yapmak istediğim şeyleri gerçekleştirebilmek için bir başkasının varlığına artık ihtiyaç duymamak.
Çünkü İtalya'dan geri döndüğümde belki de o içerisinden çıkamadığım toksik ilişkinin sürekli çemberinde olmak, sürekli döngüsünde olmak kafamda onu neyle kodladığımla da ilgiliydi.
Benim için İtalya, benim için Napoli doğrudan o insanı aklıma getiren bir yerdi. İkisi iç içeydi.
ve birisinden birisi onsuz olmazdı.
Bunlar böyle bir paket halindeydi.
Orada güzel bir şey yaşamak istiyorsam o insana ihtiyacım var
ya da o şehre gitmek istiyorsam o insanın varlığı olmalı gibi.
İlk defa öyle değildi.
Yani gerçekten böyle basit bir lezzet hissetmekti.
Yani çok fazla böyle sosa batırmadan
sadece böyle bir tuzla bir karabiberle müthiş bir lezzet yakalamak gibiydi.
Yani eforsuz, basit ve başka şeylere, yapay aromalara ihtiyaç duymadığım
ya da bir başkasının kendi damak zevkinin dahil olmadığı,
benim neyi sevdiğim ve neyi tercih etmediğime kendi başıma karar verdiğim bir süreçti aslında.
Hani böyle çocuğunuzu tek başına bırakın, biraz kumla yuvarlansın, bir çamurda oynasın,
Biraz mikrop alsın yani bu kadar da savunmasız olmasın falan diyorlar ya işte yeni nesil annelere falan.
Aynen o hesap.
Hani böyle kendi içimdeki bir çocuğu, hadi sen biraz koştur bakalım, bir düş, biraz yara al, bir mikrop kap yani.
Biraz bağışıklık sistemin güçlensin diye zamanında yine kendi düşüp kalktığım, kendi yaralarımı aldığım,
Sonra da kendi başıma iyileştiğim yerlere gönderdim o içimdeki çocuğu, içimdeki Sima'yı ya da artık kaç yaşındaysa ya da kaç yaşında hissediyorsa.
Çok güzeldi benim için.
Bir şeyleri gerçekleştirmek için kimseye ihtiyaç duymadığım, hayatımda benim artık o sokaklara geçebildiğim,
yani Napoli benim için bir insan, İtalya benim için bu kişi demeden ben neredeysem oranın güzel olabileceği
Ve ben neredeysem ve nasıl bakıyorsam orayı yeşertebileceğimin bir inancıydı benim için.
O kadar güzel bir testirdi ki bu.
O kadar güzel bir demoydu ki hayatın geri kalanına dair gözümü açan.
Gerçekten zen olmuş falan hissediyorum.
Yani çok güzeldi o kızlar.
O kadar güzeldi ki.
Bunu sizinle paylaşmasam gerçekten eksik kalırdım.
Böyle anlattıkça sanki böyle yıllanan şarap gibi daha da güzelleşti.
Çok anlam yüklediğim sokakların istediğim zaman içerisinden geçebileceğim sokaklar olduğunu bilmek.
Çok anlam yüklediğim insanların bir gün yanından geçip gittiğim diğer insanlardan hiçbir farkı olmadığını bilmek.
Çünkü anlamı yükleyenin ben olduğum kadar o anlamı oradan alıp başka şeylere verebilecek kaynağın da içimde olduğunu bilmek.
Belki de kaybettiğim ya da hiç bilmediğim o gücü geri kazanmak mı dersiniz, yerine koymak mı dersiniz?
işte onu
tekrardan almaya
yol açtı bende. İyi ki de açtı.
Sizin
destinasyonunuz neresi
olursa olsun, rotayı önceden
çizin ya da sonradan çizin bilmiyorum.
Ama bunu
bir metafor ama bir gerçek öneri olarak
alın hayatınızda şimdi yapabileceğiniz.
İnsanın gerçekten kendini
bir yolculuğa çıkartması gerekiyormuş.
Hani insan gerçekten böyle
işte arkadaşını yolda tanır,
bir tatilde tanır, yolculukta insan insanı bilir falan derler ya.
Bu aslında ne kadar insanın kendisiyle de doğruymuş onu fark ettim.
Kendinizi bir yolculuğa çıkartın.
Ama metrobüsle Söğütlüçeşme'ye gittiğiniz bir yolculuk olur.
Ama dünyanın bir ucu olur.
Ama bir odadan bir başkası olur.
Gerçekten kendinizi bir yolculuğa çıkartın.
Benim inanılmaz ufkumu açtım.
Hani böyle o gün, bundan sonra ben ben olmayacağım.
Ya da bundan sonra ben tam olarak ben olacağım gibi bir şeydi.
Zaten insanın kendi olması ya da kendini kaybetmesi belki de o kadar birbirinden farklı şeyler değildir.
Biraz da onu öğrendim bu yolda.
Beni dinlediğiniz için ve bu yolculuğu anlatmamla, yani sadece dinleyerek belki de çok çok daha anlamlı kıldığınız için ben tekrardan teşekkür ederim.
Bu da bir yolculuk aslında.
Ve belki de bu üç günlük Napoli yolculuğuma en çok benzeyen, en uzun yolculuklardan bir tanesi.
Her konuştuğumda farklı farklı anlamlar çıkartıyorum.
Daha farklı bir yanımı keşfediyorum.
Aslında iki buçuk yıllık bu yolculuk belki de bu üç günle özetlenebilir bir şeydi.
Ben de onu size böyle daha konsantre bir şekilde vermek istedim.
Umarım keyif almışsınızdır ve umarım hissettiğim şeyi gerçekten derinden hissetmişsinizdir.
Tek nefeste kaydettim bu bölümü.
Umarım gerçekten duygularımız bir yerlerde kesişiyordur.
Sizi seviyorum.
Umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin ve ne zaman olursa olsun lütfen kendinizi o yolculuğa çıkartın.
Hiç pişman olmayacaksınız.
Görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
