
Transkript
Herkese merhaba.
Ben Aydın Dayım.
Ailemin yanına geldim ve bu küçük kaçaman bana çok iyi geldiğini hissederek bu pozitiflikle, bu iyi hal durumuyla size seslenmek istedim.
Aslında çok uzun süredir yine böyle biraz hayat meşgalesinin beni size seslenmekten alıkoyduğu yoğun bir süreçten geçiyordum.
Bu arada yalan değil.
çok fazla bölüm var editlemek
üzere olduğum, editinin bitmesine
çok az kalan ve
böyle stokta bekleyen.
Hatta en son
kızlarla hep birlikte oturduğumuzda
sizin bizden
böyle bir çıkış yolu
istediğiniz ya da fikrimizi merak ettiğiniz
bazı anlattığınız şeyler
olmuştu. Bunların hepsini yorumladık.
Hepsine cevap verdik ve böyle
2 saatlik minimum 2 bölümlük
bir
podcast gelecek zaten.
Ama ben böyle ondan önce hani editlerken zaman geçiyor ve zaman geçtikçe benim de beynimde bir şeyler akıyor duruyor ve ben sürekli onları sonra konuşmak için itelerken buluyorum kendimi.
O yüzden bugün bilgisayarın karşısına geçtim ve size seslenmeye karar verdim.
Böyle her ne kadar her şey İstanbul'da başlasa da çok böyle aslında benim majör kararları verdiğim ya da çok yoğun duygulanımlar içerisinde olurken hep sığındığım bir kale olan Aydın'a gelmek,
buradayken evde hissetmediğim anlarda, kendimi çok yabancı hissettiğim anlarda size bunları anlatmak ve şu an böyle buraya ailemi, çocukluğumu ziyarete gelmişim gibi hissettiğim bir anda
size böyle o anıların içinden seslenmek çok kıymetli.
O yüzden bu fırsatı kaçıramazdım.
Şu an böyle balkonda annemin astığı çanların sesi falan geliyor muhtemelen.
Ben odamdayım ama balkon kapısı açık böyle dışarıdan ses geliyor.
Bu da sanki Sen O Kız Değil Misiniz'in kendi içinde bir jingle'ıymış gibi falan geliyor bana.
Dışarının hep eşlik ettiği.
Zaten dışarıdaki seslerle aslında biraz şekillenen.
Bu seslerin sadece zaman zaman bir arabanın hızla geçişi ya da insanların bağrışından ziyade dışarıdaki bazı seslerin, bazı fikirlerin, insanların aslında benim hayatımda yaptığı etkiyle başlayan bir şey.
O yüzden bu dışarıdan eşlik eden ses her zaman çok mutlu ediyor beni.
Çünkü İstanbul'daki sesleri duydunuz, Aydın'daki sesleri duydunuz, arkadaşlarımın seslerini duydunuz, İtalya'daki sesleri duydunuz.
O yüzden o sesler de aslında bana bilmiyorum çok iyi hissettiriyor.
Hani üzerine metafor bile yapamayacağım yani.
Çok tek kelimeyle çok iyi hissettiriyor.
Tek kelimeyle deyip çok iyi hissettiriyor demek de.
Tek kelimeyle bir şey söyleyecek olsam o benim hayatım her zaman.
Neyse.
Justin Bieber Türkiye'ye gelmişti hani o zaman bir kız.
Neyse öyle esermişti.
Neyse.
Ben böyle kendime Oakville tolumayı da seviyorum burada.
O yüzden burayı kesmeden devam edeceğim.
Ben kahvemi demledim.
Yanıma bir şişe suyumu da aldım.
Birazdan böyle birkaç saate de terapiye gireceğim.
O yüzden böyle bugünün rahatlığıyla, böyle o tatlı esintisiyle, bir şey yapmamanın o güzel, nasıl desem, hafifliğiyle size seslenmek istedim.
Çünkü böyle anlarda bir şey üretmek çok güzel geliyor bana.
Böyle hiç random bir şekilde bir defter açıp böyle bir şeyler çizdiğiniz, karaladığınız oldu mu sanki yeni bir hobinin başlangıcı gibidir.
Çok da umut verir.
Öyle hissediyorum.
Sanki böyle ilk podcast'ım falan, ilk bölümümü kaydediyormuş gibi falanım.
Her neyse.
Bugün aslında spoilerını da verdiğim gibi biraz 5 yıl önceki, 10 yıl önceki Simay şu anki halimi görse ne olurdu?
Ben neleri katettim? Neler yaptım?
Buna üzerine konuşmak istiyorum aslında.
Benim için son bir yıl inanılmaz yoğun geçti.
Duygulanımsal olarak özellikle.
Çünkü 9 ay aydınlığında İtalya'dan döndükten sonra ve mezun olduktan sonra kaldığım
tamamen böyle ben hayatımda ne yapacağım diye
o sahip olduğum her şeyi önüme döküp onları şekillendirmeye
ve belli bir sıraya, kronolojiye göre dizmeye çalıştığım bir dönem olmuştu.
Ama hem siz başınıza buyruk birisiyseniz,
hem de hayatınızın böyle 20'li yaşlar gibi çok aslında değişime açık bir dönemini
yalnız başınıza yaşayarak geçirdiyseniz,
24'te şak diye tekrar aileyle yaşamaya başlamak gerçekten korkunçtu benim için.
Korkunçtu çünkü korkunç bir değişimdi.
Bir yanda hayatıma benim dışımda 3 tane insan da entegre oldu.
Her zaman oradalardı ama iletişim kanalımız, iletişim şeklimiz çok farklıydı.
Bir yanda duşa gireceğiniz anı o an banyonun müsaitliğine göre belirlediğiniz,
bazen aç olmasanız da belli kuralları takip ederek aileyle sofraya oturduğunuz
ya da odanızda yemek istediğinizde içten içe her lokmana kendinizi suçlu hissettiğiniz
Anlar yaşıyorsunuz ve bunlar en basiti.
Mesela üzgün olmamak ya da üzgün görünmemek, doğu üzüntüyü çaktırmamak gibi çok sessiz bir anlaşması vardır bana kalırsa her ailenin.
Bilmiyorum her ailenin mi ama benim gözlemlediğim böyle.
Çünkü etrafınızdaki insanlar bu aile de olsa arkadaş da olsa aslında belli bir noktaya kadar onlara bir mutluluk borcunuz varmış gibi hissediyor ya da hissettiriyor.
Şimdi şu noktada anlaşalım.
Ben de şunda hemfikirim.
Özellikle son dönemde bunu çok yapmaya çalıştığım için bana yük olan, bana sadece negatif basan, beni bir adım daha ileriye taşımayan hatta aksine yerimde de saymayı geçtim.
Beni gerileten, bana kulak vermeyen, bana gerçekten düşündüğümü söyleyebileceğim bir alan tanımayan insanları teker teker hayatımdan çıkartıyorum.
Bu noktada belki benim ailemle iletişimim sağlıklı bir noktadayken ve bu noktaya ilmek ilmek gelmişken gerekirse anınızı babanızı bile silin demek çok böyle ahkam keser vari bir şey olacak ama bir noktada gerçekten tabii ki de kopmaz, kırılmaz, sökülmez bağlarımız var bazı insanlarla ama kendinize zarar veren her şeyden bir noktada kendinizi korumakla sorumlusunuz.
Geçenlerde terapistim bana şey demişti.
Yetişkin olmak sadece aslında o faturaları ödemek, o parayı kazanmak ya da ihtiyaçlarını kendin karşılamak değil.
Bir noktada kendini de sana zarar verebilecek şeylerden ve kişilerden korumaktan geçiyor diye.
O zaman fark etmiştim hala bir yanımın yetişkin olmakla çok büyük bir struggle yaşadığına dair.
Ama ben burada kendi çıkarttığım dersleri değil, çıkartmak üzere olduğum ya da çıkartmaktan bayağı uzakta olduğum dersleri de paylaştığım için belki bu noktada birilerinize ışık olur diye de bunu söylemeden edemeyeceğim.
Gerçekten bence büyümenin bir parçası kendi kendinizin artık bodyguard'ı oluyorsunuz.
Hani birilerinin yanında güvende hissetmek her zaman cepte ve çok güzel bir kazanç olarak kalıyor ama insanın kendiyle de güvende hissetmesi mükemmel bir özgürlük bence.
Her neyse böyle bir süreçten geçince ister istemez bir anda bensiz çarka dönen bir ailenin içine yeniden varlığına dahil olup o kurallara uymaya başlayınca aslında benim için oldukça zorlu bir 9 ay geçirdim aydında.
Eminim ailem de zorlandı.
Böyle mutluluk borcunuz varmış gibi oluyor.
Hani onlardan tamamen bağımsız suratınız asık mesela.
Çünkü hayat bir noktada akmaya devam ediyor.
Siz birilerini özlemeye, bir şeyleri dert edinmeye devam ediyorsunuz.
Hani bir şey izliyorsunuz, okuyorsunuz, etkileniyorsunuz.
Ama o üzüntüyü, bırakın onlara anlatmanızı, görmek bile istemiyorlar bazen.
Gözünüzden böyle bir yaş damla düşmesine bile gerek yok.
Suratınız normalden bir tık daha asık olsun, kaşlarınız çatık olsun.
Ben hep bunu duyardım.
Üzgünsen de bunu bize belli etmek zorunda değilsin diye.
Halbuki yaptığım bir şey yok.
Sadece o üzüntüyü mimiklerim bir şekilde yaşıyor.
Ve ben sadece o günü kurtarmaya çalışıyorum.
O yüzden ister istemez belli bir noktadan sonra birileriyle yaşamaya başladığınızda,
bir komine üye olduğunuzda aslında,
insanlar sanki onlara mutluluk borcunuz varmış gibi falan davranıyor.
Benim de böyle İtalya'dan dönmek, post erasmus depresyonu yaşamak ve
hayatımda ne yapacağıma karar vermek
arasındaki sıkışıklığım tahmin edersiniz ki
çok büyük bulutlar getirmemişti bana
ve 9 ayın
rakamsal olarak söyleyebilirsem net bir
7 ayı falan suratıma sıktı yani.
O yüzden
hani o 7 ay boyunca
çaktırmamak ya da elimden geldiğince
az çaktırmak ya da bazen
o patlamalardan sonra
yüzün kızara kızara özür dilemek
falan yoğun bir süreçti.
Ama
şu an olduğum yere baktığımda
hani hala kat edilecek çok şey var.
Çok yol var.
Çok fazla alacağım darbe de vardır eminim.
Hayat
biraz acımasız.
Ama geçenlerde böyle
daha hala size tam
söyleyemeyeceğim, tam böyle
planlı programını çizmediğim
şeyler de oluyor hayatım. Umarım yakında
onları da konuşacağım sizinle ama
böyle hayatın
benden yana olduğunu hissettiğim bir
döneme girdim.
Gel.
Tamam bırakabilirsin baba.
Mesela az önce aileyle yaşamanın
çok küçük bir anına tanık oldunuz.
Bütün derinliğiyle konuştuğum
bir anda bir anda babam burun spreyi
vermeye geldi.
Bunu da kesmeyeceğim muhtemelen.
Çünkü ancak bu kadar güzel denk gelebilirdi.
Mesela
ben normalde böyle şeylere çok sinirlenirim.
Birkaç kere böyle ağlaya ağlaya kaç dakika konuşmuş olursam olayım bölümü silip baştan konuşmuşluğum oldu ama bu sefer yapmayacağım.
Çünkü biz artık bence o kadar iç içe geçtik ki böyle şeylerin hem ayıbı olmaz diye düşünüyorum.
Hani bazı arkadaşlarınız vardır ya yanında kavga edersiniz ailenizle.
Mesela benim karyadır o.
Hani deli gibi kavga ediyoruz yani birbirimizin yanında ailemizle falan.
Ve diğerimiz böyle sessizlik içinde çayını içmeye devam ediyor falan.
buna şahit olan bir arkadaş gibi
sizde arada işte annemin
babamın kapıyı çalmasına ya da
birinin içeriden seslenmesine
bence ayıplamadan
o anın geçmesini bekleyerek
tolerans gösterebilecek
çok kıymetli
o kızlarsınız. O yüzden burayı da
kesmeyeceğim. Hayatta bence böyle
denk gelişleri bu aralar bana çok sık
yapıyor. Bu da hayatın benden
yana olduğunun bir göstergesi.
Ben
arkadaşlar inanılmaz gurur duyuyorum kendimle.
Ve bu gurur
belki kibir bir noktada.
Bazen böyle bana şey gibi hissettiriyor.
Acaba abartıyor muyum?
Acaba benim hani çok mu özgüvenim yükseldi?
Yani çok mu götüm kalktı benim falan diyorum.
Sonra şöyle çok küçük bir bakış atıyorum.
Geçirdiğim zamana, işte ortaokuldaki simaya, lisedeki simaya,
üniversitenin başındaki simaya falan.
Ve bazı dönemlerde özellikle üniversiteye kadar özellikle böyle spesifik olarak kendi kararımı verip de bir şeyin böyle arkasında durma gücünü kazanacağım ana kadar o dönemdeki simaya bir bakış attığımda öyle aslında özgüvensiz,
Öyle aslında çevresi tarafından çok özgüvenli, bıcır bıcır gibi tanımlansa da aslında sadece başkaları tarafından kabul edilmenin farklı yöntemlerini arayan, atıyorum güzellikle kendini kabullendirtemiyorsa bunu böyle çok okuyarak, çok yazarak, çok kendini tırnak içinde entelektüel olarak geliştiren bir simayla karşılaşıyorum.
Ve ne kadar kendinizi geliştirdiğinizin bence miktar olarak bir önemi yok.
Ama bu gelişim için sizi gaza getiren, o kıvılcımı atan şeyin çok büyük bir önemi var.
Ve benim ortaokulda, lisede bu kıvılcımım inanılmaz toksikti.
Yani resmen sanki kimyasaldı.
Ve o kıvılcım büyüyüp aleve dönüştüğünde ben onun ortaya çıkarttığı dumanla zehirlendim aslında.
Ki bence gerçek bir özgüven zehirlenmesi ya da gözlerinin insanın kendi ışığıyla kör olması da buna tekabül ediyor.
Ama o noktaya çok girmeden üniversiteye başladım.
Benim için her şeyin böyle sıfırdan başlaması gibiydi.
Böyle sanki Sims oynarken yarattığım o simülasyonu da kaydetmeden çıkmak gibiydi.
Sıfırdan başlıyorsunuz bir noktada ama oynarken gördüğünüz için hayatın size kazandırdığı, oyunun size kazandırdığı bazı trikler kafanızda kalıyor.
Ben de böyle üniversiteye başladığımda bir sıfırdan başlangıç yapmış gibiydim ama geçmiş yaşantının bana kazandırdığı o bütün trikleri, şifreleri de bir kenarda bir gün lazım olur diye tutuyordum.
Ama bu gurur duymak sanki bir ek paket gibi girdi bu oyunun içine.
Çok mütevazi bir insan değilim bence.
Özellikle yakın arkadaşlarımla iken sıklıkla birbirimizi artık övüyoruz.
Övüyoruz. Birbirimizden ziyade artık kendimizi de övüyoruz.
Çünkü yansıtma mıdır bu bilmiyorum ama mesela bir arkadaşımın ben bütün gerçekçiliğimle, bütün iyi niyetimle neler başardığını anlattığımda, hatırlattığımda artık bir noktadan sonra bunu içselleştirdiğini görüyorum.
Ve benim de bunu görmeme çok yardımcı oldular. Çok sağlıklı bir çevrenin nasıl olduğunu öğrendiğim bir döneme girdim onlar sayesinde.
ve fark ettim ki
hani bu dedim ya
geçmişteki Sima'ya bir küçük bakış atıyorum.
Belki şu an inanılmaz böyle özgüvenli
geliyordur söylediklerim kulağa ama
o geçmişteki Sima'nın yaşadıklarına
bakınca anca anca
birbirine dengeliyordur.
Hani o kendimi yetersiz
hissettiğim her şeyi şansa
bağladığım bir dönemde. Bu aralar
böyle şans kelimesine de çok kafayı
taktım. Böyle birkaç kere insanlardan
çok şanslı olduğuma dair şeyler duydum.
Normalde bunu ben söylerdim
İşte şans ya işte denk geldi ya falan
Ama birisinden duyulduğunda
İnsan kendine çok acımasız davranabiliyor çok haksızlık edebiliyor falan ama
Birinden onu duyunca ilk defa kendim için böyle bir atağa geçip
Şans değil bu ben bunu kendim yaptım deme şerefine eriştim
Gerçekten o kadar iyi hissettim ki
kendimle bütün buzları eritebileceğime dair müthiş bir inanç verdi bana.
Yani 5 sene önceki Simay da bence iyiydi.
O dönem İstanbul Üniversitesi'ni kazanmak için çok uğraşıyordu.
Hatta işte bu dönemler kazandığını öğrenecek falan.
Ama yeni bir hayat.
Nelerin onu bekleyeceğini bilmiyor.
Yeni arkadaşlıklar istiyor.
Aşık olmak istiyor.
Sevilmek istiyor.
20 yaşına gelmeden müthiş bir vücudu olsun falan istiyor böyle.
Hani 5 sene önceki simayı karşıma alsam, önceden böyle lisedeki simayı falan düşününce cringe'den türlerim diken diken olurdu.
Şimdi karşıma alsam gerçekten önce bir elini sıkarım.
Çok duygulandım şimdi bak bunu söyleyince.
Ama güzel duygulandım yani gözlerim falan doldu.
ve derim ki
çok güzel şeyler seni bekliyor
ama çok sarsılacaksın.
O sarsıntıların
hiçbirinde kameranı
terk etme.
Çok çok güzel şeyler olacak.
Hani korkma.
Ben her seferinde elini tutamayabilirim.
Bazen sana köstek olabilirim.
nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bazen aynı insan bile olsak sana kendini kötü hissettirebilirim.
Sana yetersiz olduğunu aynaya bakıp söyleyebilirim.
Bana inanma.
Çok güzel şeyler yapacaksın.
seninle gurur duyuyorum derdim.
Ama işte insan 5 sene önceye gidip bunu söyleyemediğinden
ben bunu
bugünden itibaren
son belki birkaç aydır
şu an içinde bulunduğum simayla
kendime sıklıkla bunu söylemeye çalışıyorum.
Aynaya bakarken söylüyorum.
Uyumadan önce hayal ederken bunu kendime fısıldıyorum.
Daydreaming'lerimde çok yapıyorum.
İşte otobüste bir yere gidiyorum kulaklık takılı.
kendim hatırlatıyorum neler yaptığımı
çünkü bir beş sene sonra
daha otuz yaşındayken
gelip de ya yirmi beş yaşındaki
Sima'ya keşke onunla ne kadar gurur duydum
söyleseydim demek istemiyorum
bu bana çok büyük bir ders oldu
o yüzden bugünden itibaren
bu yaşımın itibaren
bu gururu sıklıkla kendime
hatırlatmaya çalışıyorum
ve yapacağım da bunu
şimdi bölümün esas konusuna gelirsek
beş yıl önceki
Ben burada olduğumu tahmin eder mi diye.
Ben böyle hep hayatım güzel olacak falan diye düşünüyordum ama karamsarlık bir noktada çok baskındı.
Ve o korku beni konfor alanımdan çıkmakta çok geride tutuyordu.
Yani konfor alanımdan çıkmaya dair en büyük korkum aslında sahip olduğum korkulardı.
Şimdi böyle hala bazen mesela şey çok şaşırıyorum.
çalışmak, işe gitmek, sorumluluklarının olması, faturaları ödemek, banka hesabını kontrol etmek, para çekmek,
kimseye hesap vermeden kendine bir şeyler almak, kendi arzununla evde kalmak, dışarıdaki eğlenceyi kaçırmaya dair korkuların artık azalması,
Zaten hayatında sadece sevdiğin insanları tuttuğun için onların kalbindeki, zihnindeki simayla zaten aslında farklı yerlerde, farklı anlarda yaşayabileceğinin kabulü.
Kendi başına evde mesela zaman geçirmek, temizlik yapmak, temiz bir çarşafa, temiz nevresimlere uzanıp da yemeğini alıp da böyle bilgisayarda takılmak, meyileri kontrol etmek, kahve demlemek, işten sonra çantamı alıp mahallede bir tur atıp esnafla konuşmak, meyve sebze seçmek, pazara gitmek.
Hani bunları anlatırken bile şeyi fark ediyorum.
Ben kafam içinde sürekli bir klip çeker gibi yaşıyorum.
Sürekli main karakterim, sürekli sahneler yaşıyorum.
Bazen böyle vapurda falan giderken bir sevgiliye tutuluyorum.
Böyle bir çifti izliyorum mesela.
O zaman da figüran olarak kendimi konumlandırıyorum.
Ama mutlaka bir filmde bir şekilde rol buluyorum kendime.
O yüzden de önceden sanki bu dünya bir tek beni içine sığdıramamış gibi hissederdim.
Şimdi hayat beni o kadar esnekleştirdi ki her kabın şeklini alabiliyormuş gibi hissediyorum.
Bir drama filminde oynayabilirim.
Çok romantik bir filmde figüran olarak yer alabilirim.
Ya da solo kariyer olarak devam edip çok güzel bir monolog atıp adımdan söz ettirebilirim.
Çünkü o esneklik farklı şeylerin kalıbına girmeye dair bir aslında inanç ve güç veriyor.
En azından bana.
ve böyle bilmiyorum 5 yıl önceki Sima'yı neler düşünürdü neler yapardı
Nitekim kafasını aşkla bozmuştu ki bunun hala zaten izlerini taşıyorum.
Ama mesela bazı kazıkları yiyeceğini hiç düşünmezdi.
Podcast'ta başlayıp binlerce insan tarafından, on binlerce insan tarafından dinleneceğini asla düşünmezdi.
Terapist olup danışanlarıyla gerçekten ilerleme kaydettiğini
böyle seans bittikten sonra
ha siktir ben harbiden
psikoloğum diyebileceğini bence
tahmin etmezdi.
Ama en güzeli de
bazı şeyleri
5 yıl önceki Sima'yı bile hayal etmemişti.
O kadar böyle
soru işaretleri vardı.
Ve ben onları bir şekilde yaşarken
doldurdum. O yüzden bu
mesela 30 yaşım için
başka bir ülkede 6 ay
yaşamanın, geri dönmenin
ve sıfırdan adapte olmaya çalışmanın,
bana sağlıksız gelen şeylerle ilişkimi kopartmanın
aslında çok büyük bir ilerleme olduğunu düşünüyorum.
Ve bütün bunlar için çok gurur duyuyorum kendimle.
Ve 20'imdekinin hayal etmediklerini 25'te yaptıysam
ve şu anki halimden çok memnunsam
30'da beni neler bekliyor hiç bilmiyorum.
Şeyden bahsetmek istiyorum size.
Şimdi geçenlerde annem işte
keşkek kedim çok tüy döküyor diye artık neticesinde çıldırmış ve robot süpürge almış.
Bu robot süpürgeler ilk çıktığında ben anneme atmıştım ya alalım falan.
Ya bunlar düzgün süpürmez her şeyinde bu kadar artık robotu çıkmasın.
Bu zaten ne gerek var masraf falan diye.
Çok net bir şekilde karşı çıktı.
Ve böyle o karşı çıktığı şeyin alması ve bizim evde o robot süpürgenin mutfağı süpürdüğü
10 dakikalık seremonide
alkışlarla izlememiz çok komikti.
Sonra ben oturup şey dedim.
Bir yerde okumuştum bunu.
Bilim çocuktu galiba. Bir yere bilim çocuk
alıyordum. Abim bana bilim çocuk alırdı ben
küçükken.
Bilim çocukta okumuştum.
Çamaşır makinesi icat edildiğinde
ki çamaşır makinesi de
şu anki yüksek teknoloji
değil de baya böyle
içinde kazanı olan, çevrilen
devir daimle, sıcak suyla
işte çamaşırları yıkayan
bir analog bir mekanikten
bahsediyor. Bu bulunduğunda
insanlar demiş ki
dünya üzerinde icat edilebilecek
her şey icat edildi.
Biz şu an robot süpürgelerden
falan bahsediyoruz.
Biz şu an
yani şeyi gördünüz değil mi?
NASA'nın evreni
çektiği fotoğrafı.
Yani biz bunlardan
bahsediyoruz artık.
Yani ben
ayna selfiesinde telefonumun netliğini
tartışırken bir yerlerde
kainat o netlikte çekilebiliyor.
Hani bu kadar ucu bucu
almayan bir şeyden bahsediyoruz.
Hani ben o çamaşır
makinesi icat edildiğinde o
insanların ne düşündüğünü o kadar iyi anlıyorum ki.
Çünkü şu an kendim için bunu düşünüyorum. Şey gibiyim.
Ben prime time'ımdayım.
En iyi zamanımı yaşıyorum. Zirvedeyim
şu an. Daha fazlası olmaz
bence. Ama 20 yaşımdan
25'ime kadar katettiğim yola
bakınca şu an çamaşır makinesi
eramdaysam 30'larım muhtemelen
robot süpürge şaşkınlığı olacak ve
bu beni çok heyecanlandırıyor.
Ve bunu hem çamaşır makinesi hem de robot
süpürge görmüş bir jenerasyon
olarak söylüyorum. O yüzden 30
olduğumda 35'e dair
teknolojinin hangi kısmıyla örneklendireceğini
bile bilmediğim, tahayyül
edemediğim yaşların beni beklemesi
beni çok heyecanlandırıyor.
Ve benim her zaman şey korkum vardı
bunu 3 bölüm falan üst üste
söyledim.
17-18'de kurduğum hayaller gerçek olmazsa
veya 19 yaşıma geldiğimde, 20 yaşıma geldiğimde artık bunları istemeye olursam
ya bir hayal, bir yıldız gibi kayıp gider, gerçekleştirilmeden sönerse
böyle bir korkum vardı.
O yüzden benim kafamda hayat 20'lerden sonra şak diye bitiyordu.
Artık bel ağrılarım başlıyor, hayal kurman azalıyor, aşkı bulmakta zorlanıyorsun falan gibi böyle.
çok monoton, çok tatsız ve böyle neredeyse griye çalan tamamen siyah beyaz bir hayat beni bekliyor gibi düşünüyordum.
Ama şu an sahip olduğum enerjiyle, inançla ve kendime yöneltebildiğim, nihayet yöneltebildiğim takdirle
kırklarımdan, ellilerimden o kadar mutluyum ve o kadar heyecanla bekliyorum ki
hani bu şey gibi değil.
Bir an önce yarın gelsin diye bugünü heba etmek değil de
yarının güzelliğini bugüne yaptığım yatırım biraz da olsa belirleyecekmiş gibi hissettiren bir inanç aslında.
O yüzden kendime inanılmaz gurur duyuyorum.
Sizinle daha paylaşacağım çok şey var.
Sen o kız değil misin çok büyüyor.
Hani böyle bir süredir bölüm atmıyorum diye sizi unuttum ya da artık pes ediyorum gibi falan düşünmeyin.
Benim en mutlu olduğum şey içeriğini hayatın kendisinden alan bir ürün ortaya koyuyor olmam.
Ben yaşadığım sürece Senokız DMS'inin bitmesi için hiçbir neden görmüyorum.
Hani influencerlar böyle işte evleniyorlar mesela.
İşte düğün alışverişi linki falan.
Sonra bir nokta böyle o evlilik düzen, hayat taşınma.
Sonra atıyorum artık influencerlıkta 5. 10. yılını kutlayanlar hemen bir tane eşantiyon çocuk yapıyor.
Sonra o çocuk üzerinden
işte kitap
önerileri, puset önerileri
falan diye yeni bir era
başlıyor. Aynen öyle yani.
Çocuğum olur, anne olmanın
zorlukları falan. İleride
çocuğum podcaster olursa ne yaparım
gibi konularla mutlaka
yine sizi darlarım ama hiç bitmeyecek bir
içeriği var bence sen o kız değil misin?
Her neyse. Yani sen o kız
değil misin? Gerçekten
kendi böyle
kilitanlarından birkaç tanesini
yaşıyor. Yakında bunları da
umarım duyacaksınız. Güzel
şeyler bekliyor bizi. Hep birlikte
getirdik buraya sen yokuz değil misiniz?
Onun dışında benim hayatımda
böyle bazı majör olaylar oluyor. Onları da
yakında paylaşacağım. Çok
gurur duyuyorum kendimle.
Geçen bölümde böyle bu shout out to
male gaze'de yaşadığım bir delikten
bahsetmiştim ya. Bir tane arkadaşım
şey dedi. Spesifik bir şeyden
bahsettiğin için sadece
Bu kadar justify etmen, bu kadar kötü niyetle söylemiyorum üstünüze alınmayın falan demene gerek yok.
Burası senin alanın diye bana böyle bir sert bir şekilde hatırlattı.
Çok da haklıydı aslında.
Bu bölüm böyle, bu bölümü başlamadan önce hayatımdan çıkan, ilişkimi kestiğim, artık tahammül edemediğim bazı insanlar var.
Bunlardan da aslında bahsetmek istedim.
Çünkü benim gibi böyle çok insan ilişkilerine bağımlı, kaygılı bağlanan bir insan olduğunuzda biraz ister istemez hayatınızdan insan çıkartmak zor oluyor.
Ama hayatından insan çıkartabilmek, hatta birilerinin hayatından çıkarılan olmak ve bunun kabulüyle yaşamaya devam etmek benim için takdire şayan bir şey.
Bunu yapabilenlerle de ve bunu belki yaptığının farkında olmayanlarla da ben gurur duyuyorum.
Eğer bunu yapıyorduysanız ve farkında değilseniz şimdiye kadar lütfen bir durun ve hakkınızı verin.
Çok büyük bir şey yapıyorsunuz.
Hatta böyle bundan bahsedecek olduğumda dedim ki ulan şimdi kesin millet üstüne alınacak falan.
Sonra şey düşündüm.
Bence bir insan hayatındaki bir negatiflikten ya da birini hayatından çıkartmaktan ya da artık onlarsız devam etmekten bahsettiğinde
yani negatif ve kötü bir şeyden bahsettiğinde
bunu neden üstüne alındığını düşünün hele.
Çünkü sıklıkla arkadaşlıklarıma, ilişkilerime, aileme, ona buna müteşekkir olduğum
güzelliklerden bahsettiğim, bazı anılardan böyle küçük demeçler sunduğum
çok fazla bölüm, çok fazla saniyeye, dakikaya şahitlik ettiniz.
Mesela bunları da üstüne alınabilir insanlar.
Peki neden negatiflikleri, neden benim kalp kırıklıklarım mesela üstüne alınıyor bu insanlar ya da üstlerine alınabilirler?
Aslında bunun da bir öz eleştirisini yapmak gerekiyor.
Yani günün sonunda ben bu bölümü çekmeden önce şey dedim kendime, kim neye alınırsa alınsın, onlar da kalbimi kırmasaymış.
Burası benim kürsüm ve sen de o kalbi kırmasaydın aslında.
O yüzden mesela bunu da söyleyebilmek, kalp kırıklıklarından da bahsedebilmek, çıkıp da acaba kim ne düşünür demeden ya da yanlış mı anlaşılırım demeden çünkü hissettiklerinin doğruluğunda ilerleyen bir insan olmak da benim için çok gurur verici.
Çünkü belki bazı yanlış anlaşılmalar olmuştur insanlarla hayatımda.
Belki ben bazı şeyleri yanlış yorumlamışımdır.
Belki bazı yanlış kararlar vermişimdir.
Ama günün sonunda ne hissettiğim aslında doğru olan.
Ve ben bana kendimi iyi hissettirmeyen ya da iyi hissettiren şeyleri kendi doğrum olarak kabul ediyorum.
Aslında hislerimi önceliklendiriyorum.
Çünkü burası benim hislerimi konuştuğum bir yer, bilim yaptığım bir yer değil.
O yüzden aslında kim ne düşünürse düşünsün.
Ben günün sonunda hissettiklerimle birlikteyim demek.
Hani yorgana birlikte girdiğim, kafamın içinde beni uyutan hatta çoğu zaman uyutmayan bazı düşünceleri buraya getirebilmek de bence bir meziyet.
Ben bugün ve bu bölüm söyleyebilirim ki kendimle gurur duyuyorum.
Bence hayal etmeyeceğim şeyler yaşıyorum.
Hayal etmeyeceğim şeyler başarıyorum.
başarıyorum. Hatta hayal etmeyeceğim kadar güzel bir şekilde başarısız bile oluyorum bazı anlarda.
Başarısızlığım ile hakkını veren bir noktaya geldiğim için kendimi çok seviyorum. Kendimle çok gurur
duyuyorum. Elime bir kahveyi alıp kahveyi bitirmeden aralıksız yarım saat kendi görüntüme, kendi
yansımama bakarak duygularımdan konuşabilmek, bunun bir yerlerde birinin kulağından içeri girip
belki aklına yer edeceğini bilmek bana çok güçlü geliyor.
Ve belki de 40'larımdan, 45'lerimden, hatta hayatımın son gününden bile
endişe etmememin, korkmamamın yegane sebebi
siz dünyadan gidince değil, sizi dünyada hatırlayan son insan öldüğünde ölürsünüz
mottosuna inandığım için.
Belki de bu kadar korkmuyorum.
çünkü
neticesinde
40-50 bin kişinin kulağında bir şekilde
ses olmuş, aklında durmuş
bir insanım. İçinizden
biri belki de beni unuttuğumda
içinizden o son kişi de beni artık
hatırlamadığında ya da bu dünyadan gittiğinde
ben tam anlamıyla silinmiş
olacağım. O yüzden silinmek
yok olmak ya da
günlerin sayılılığını bu kadar da
kafaya takmamak bana her günden
daha fazla keyif aldırıyor ve
keyif aldığım her gün
bana bir zamanlar çok depresif, çok zor, çok keyif alınamaz günleri nasıl da geride bıraktığımı hatırlatıyor.
O yüzden lütfen çayınız, kahveniz, suyunuz ya da her neyiniz varsa onun kadehini kendinize kaldırın.
Omzunuza bir öpücük kondurun.
Ve lütfen kendinize gurur duyduğunuzu sesli bir şekilde söyleyin.
Çünkü gerçekten yaşamak gibi çok meşakkatli bir şeyi beceriyorsunuz.
Hiçbir şey üretmek, hiçbir şey ortaya koymak, ne başarılı ne de başarısız olmak gibi bir zorunluluğunuz yok.
Birçok acıda, birçok ağrıda, dışarıdaki dünya neredeyse alev alırken siz nefes almaya, umut etmeye, düşünmeye ve bir şeylerin çarkını çevirmeye devam ediyorsunuz.
Bilmiyorum bunu duymaya ihtiyacınız var mı ya da bu ne kadar umurunuzda.
Ama siz söyleyemiyorsanız kendinize izin verin ben söyleyeyim.
Çok güzel şeyler başarıyorsun ve beni dinlediğin için çok teşekkür ederim.
Bu bölümün sonuna geldik.
Söyleyecek çok şey yok benim için çok güzel bir bölümdü.
Umarım siz de dinlerken en az benim kadar keyif alırsınız.
Bayramınız kutlu olsun.
Bir sonraki bölümün bu kadar uzun süre sonra gelmeyeceğine dair söz vermek istiyorum.
Umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin.
Bir yerlerde bir kızın hayatına sadece ama sadece onu dinleyerek dokunduğunuzu sakın unutmayın.
Sevgiler.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
