
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
*
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
*
Bu bölüm “Odea” ve "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
ama bir yerlerde benim yılım var ve sadece yaşanmayı bekliyor. mutlu yıllar <3
Transkript
2026 benim yılım olmayabilir ya.
2026 benim yılım olmayabilir açıkçası.
Yani 2026 benim yılım olmayabilir ya.
Yani böyle tabii olumsuz konuşmamak lazım.
Evrene negatif enerji basmamak lazım falan ama bunu kötü bir yerden söylemiyorum.
Olursa ne âlâ ki insan ne zaman oldu der.
Hele ne zaman oldum der.
O zaten bambaşka bir soru da.
Ama 2026 benim yılım olmayabilir ve ben galiba bunu kabullendim.
Bir şeyleri oldurmak, kime göre oldurmak, neye göre oldurmak, bir başkasının içine sinen şeyin benim içime belki de hiç sinmemesi ama bir başkasının içine sinenin belki de en fazla etkileşim getirmesi, en fazla kahkahayı attırması, en fazla onun çağrılması, onun istenmesi, onun talep görmesi.
Uzun süredir kendimde değilmişim gibi hissediyorum, kendim değilmişim gibi.
Yani ben mikrofonu açıp saatlerce konuşan bir insandım ya.
Yani size böyle yeni bölüm 50 dakika ama dinler misiniz falan diye soran bir insandım.
Bana ne oldu da ben 10 dakikalık bölümlere düştüm falan diye düşünüyorum.
10 dakikalık bölüm çekmeyi azımsadığımdan falan değil de galiba oradaki içten içe o motivasyonun çok da bana ait olmadığını farkında olarak
bünyem artık çok da içeriden gelmeyen bir şeyi reddediyor.
sürekli sesler var etrafımda
sürekli kanka tiktoka girersen
oradan çok takipçi gelir
artık video podcastlar çok ünlü
video cast yapacaksın youtube'a gireceksin
sen podcast'ini şuraya atıyor musun
buraya atıyor musun markalara yazıyor musun
şunu konu kalsana
stüdyo yok mu kaydedebileceğin
içim şişti biliyor musunuz
belki en iyi yaptığım
belki tek iyi yaptığım
belki de birçok insandan çok daha iyi yaptığım şeyin
ona daha iyi
daha cafcaflı, daha etkileşimli, daha ünlü bir hale getirmeye çalışırken
Simay bu ben değilim ya falan deyip o konuşma yeteneğimin beni onumumla arayacağım an gelene kadar
ki belki de o bugündür bıraktığını falan hissettim.
Yani 10 dakikalık video çekebiliyorum çünkü elimde ekipman yok.
Telefonla video çekmeyi çok seviyorum evet ama her dakika yanımda gezdiremiyorum.
Video çekmekte bir base yok koy kenara bütün gününü çeksin.
editlemeyi bilmiyorum.
Bilgisayarım çok yavaş.
Temizlemeye üşeniyorum.
Bunların hiçbiri bahane değil.
Bunların hepsi hakikaten bir şeyleri yapmamın önündeki temel engeller.
Yani bir şeyin bahanesi değil.
Evet yapmıyorum.
İstemiyorum çünkü.
Bilgisayarımı temizlersem çok hızlı olacağını bildiğim için
aslında içinde işime yaramayan bin ton şeyle dolu olduğunu bildiğim için
ama bir gün mutlaka iş başa düştüğünde
bilgisayarımı oturup temizlemek zorunda kalacağım
ve sonra o maksimum verimi aldığımda bunu niye daha önce yapmadım diye kendimi kızacağımı bilsem de erteliyorum.
Çünkü ben bazen bir şeye en ihtiyacım olduğu zamanda o elimde patlayana kadar onunla ilgili aksiyon almıyorum.
Ve burada bilgisayarı metafor olarak kullandığım şeyin kendim oluşu biraz kendime öfkelenmeme neden oluyor.
Kendimi çok ihmal ettim.
Hayatımı böyle takvimlere, ajandalara, iki görüşme arası ya da iki arkadaş arasında oturup şunu da yaparsın, kitap okursun, dizi izlersin, bölüm kaydedersin gibi notlara sıkıştırmaktan o kadar sıkıldım ki.
İnsan ilhamı ya da duygularını nasıl iki tane etkinliğin arasına sıkıştırabilir ki?
Ya da etkinlik olmasın?
Nasıl buna bir süre biçebilir ki?
Böyle yapa yapa sanki bile bile aslında kaynağımın nereden geldiğini bilmediğim ama sınırsız olmadığına emin olduğum ilhamın topuğuna sıktım yani.
Çok sevdiğim birisi var Çiğdem abla.
Eylül'ün annesi.
Geçtiğimiz aylarda topuğunu kırdığında bir story atmıştı.
Neden topuğa sıktıklarını anlıyorum diye.
Evet belki öldürmüyor ama insanın hareket kabiliyetini bu denli kısıtlayan, her şeyi bu kadar görürken belki de ona ulaşmasını engelleyen bir şey.
Hakikaten öldürmüyor ama süründürüyor galiba ve ilhamının, kendinin, duygularının, belki de becerebildiğin yegane şeyin topuğuna sıkmak, neden onu belki de kesip atmak varken topuğuna sıktığını ve bunu niye bu kadar acıttığını insana gerçekten fark ettiriyor.
Bir şekilde günlerin altından kalkıyorum, bir şekilde günleri geçiriyorum.
Mesela bugün günümün büyük bir çoğunluğunu evi temizlemeye ayırdım.
Sonra üstüne bir duş aldım, karnımı doyurdum, çalıştım.
Şimdi böyle oturup ayaklarımı uzattığımda her şey çok yerli yerinde görünüyor.
Ama L koltuğun L'sinin ucunda bile oturmuyorum yayıla yayıla.
Gittim diğer ucuna oturdum ve ayaklarımı cam sehpaya koydum.
Belki de en konforsuz yerde kendimi bir idam mangasına çıkartmışım gibi konuşmaya zorluyorum.
Kendiliğimden sigarayı bıraktım ve ne yalan söyleyeyim galiba bundan pek de keyifli değilim.
Söz konusu bir şeyi bırakmaksa hele sana zarar veren bir şeyi bırakmaksa bile insan bazen bunu bilinçli bir şekilde yapmak istiyor.
Kervan yolda düzülür dedikleri gibi böyle yaparken zorlanırken belki de oradan çıkartacağın hikayeye tutunmak istiyorsun.
Ben de sigarayı bıraktım ya demek istiyorsun.
Ben de diyorum nasıl bıraktın diyorlar.
Ne bileyim bıraktım işte yani bir anda canım istemedi.
Tek cümleyle bitiyor.
İnsan her şeyden bir kahramanlık hikayesi çıkartmak istiyor.
Sanki hayatın tadı böyle çıkıyormuş gibi.
Bugün böyle üzerimde bir tatsızlık var ve bir sigara yaksam sanki geçecek.
Ama içmiyorum abi.
Bıraktım yani.
Asla yapmam dediğim şeyleri yapıyorum.
Şimdi böyle söyleyince kulağa nasıl geliyor, aklınıza neler getiriyor bilmiyorum.
Ama mesela asla izlemem dediğim Kral Kaybederse'yi izliyorum.
Günlerdir Gülseren Budayıcıoğlu izliyorum yani.
Hani psikologsun sen be kızım ya ama izliyorsun işte.
Bu dizinin bende yarattığı o depresif havadan mı?
O 90'ların sorumluluğu insanların vatkalarına gizlemiş moda anlayışı mı?
Bilmiyorum ama diziye başladığımdan beri de üzerimde bir ağırlık hissediyorum.
Bir şekilde depresif bir duygunun içindeyim ve bunu çözemiyorum.
Dönemsel olduğunu fark ediyorum ve bence bir şeylerin dönemsel olduğunu bilmek,
geçeceğini bilmek
bazen bir insanın en büyük laneti oluyor.
Bazen bir lütuf.
Gerçekten.
Hani bu hayat çok anlamsızın verdiği
varoluşsal sancıyla
hayat çok anlamsızlığının verdiği
o her şeyi yapabilme özgürlüğü gibi.
Bazı şeylerin dönemsel olduğunu bilmek bir lütuf
ama bazen lanet.
Ve ben galiba bir laneti yaşıyorum.
Mesela diyorum ki
regl olacağım.
O yüzden biraz daha negatif hissediyorum.
Ya bu aralar çok üretmek istemiyorum.
Ya dur daha yüksek lisansı yeni bitirdin.
Biraz kendine zaman ver ama bir baktım.
İki ay olmuş ben yüksek lisansı bitireli.
Kafamın içinde peki bununla ne yapacağım sorusu.
Kafamın içinde yıllardır hiç kullanmamış olmama rağmen LinkedIn'e atılmayı beklediğini hissettiğim değerli bağlantılarım.
Yüksek lisanstan mezun oldum postu.
Halbuki böyle bir post atmak bana bile ait değil.
Ben o değilim yani.
E şimdi ben üzerimdeki bu rehavetin hiçbir şey yapmamanın dönemsel olduğunu biliyor olsam bile bu dönem geçtiğinde yapacağım şeyler de bana ait değilse üzerimdeki bu ölü toprağından nasıl kurtulabilirim ki?
Benim motivasyonum ne?
Yani bir kara indibağının bile motivasyonu ya da yüzeye çıkmasındaki yegane şey karların erimesiyken
Karlar eridiğinde beni bekleyen şey LinkedIn'e atılacak bir boktan başarı postuysa ve altına gelecek o belki de yıllardır suratını bile görmediğim insanların kendisinin bile yazmadığı orada prompt olan ve üstüne tıkladığı tebrikler simay mesajıysa ben tabii ki de bu üzerimdeki ölü toprağından kurtulamayacağım.
Beni bu tarz bekleyen o kadar fazla şey varmış gibi hissediyorum ki belki de bu yüzden 2026 benim yılım olmayabilir daha 2025 bitmeden kendime ince ince işliyorum.
Hala bir şekilde çözüm üretebilirliğimi seviyorum.
Mesela sabun bitmiş.
Notlarıma da yazmıştım.
Dışarı çıktığında çöp poşeti ve sabun alınacak diye.
Unuttum.
Dışarı çıktım.
Kedime masa alıp geri geldim.
Sabun ve çöp poşeti almayı unuttum.
Sonra aklıma Ünsal'ın bana verdiği çorap kesesi geldi.
Kendisine böyle 10 çift falan çorap sipariş etmiş.
Onlar da ayağına küçük gelmiş.
Sonra geri vermeye üşenmiş falan.
Onu da böyle bana bez bir kesenin içine konulmuş şekilde verdi.
Öyle yollamış çünkü o marka.
Böyle bezlerin içine de içindeki çamaşır, çorap her neyse güzel koksun diye küçük bir sabun koyarlar ya.
Aklıma o geldi.
Çekmeceden onu çıkarttım.
Lavaboya koydum.
Sabunun üzerinde, küçücük sabunun üzerinde per çorabı diye damga var.
Çözüm üretiyorsun ama eğretiliği orada kalıyor.
Canım sıkılıyor yani.
Yine de gülünecek bir şey buldum deyip geçiyorum.
Bir şekilde hallettin diyorum.
Çöp poşeti yok mesela.
Olsun diyorum şimdilik çöpleri başka bir yere at.
Elimdeki bütün plastik poşetler çöp kovasının boyutundan çok daha küçük olsun.
Bir tanesini tak bir yere onun içine atarsın diyorum.
Elim her seferinde çöp kovasının olduğu dolaba gidiyor.
Bir önceki simayın, 5 dakika önceki, 2 gün önceki, 1 saat önceki simayın ertelediği ya da yapmayı unuttuğu bir şeyin bir çöp kutusu dolabını açtığında bile karşısına çıkmasından rahatsız mıyım bilmiyorum.
Ama galiba bu eğretilikler beni biraz dürtüklemeye başladı.
İşte o sabunun üzerindeki ter çorabı yazısı.
Hani oymuşlar yani böyle.
Fotoğrafını falan atacağım ya.
Anlayacak dinleyenler.
Ya da ne bileyim işte çöp kovasına uygun bir plastik poşetin olmaması.
Niye bu kadar canımı sıkıyor bilmiyorum.
Bir sürü poşet var tak işte bir tanesini at onun içine illa orada mı durmalı bilmiyorum bana uygun birinin olmadığının bir sembolizasyonunu mu görüyorum acaba ya da çok mu gül seren budayıcı oğlu izledim bilinmez ama eğretilikler canımı sıkıyor.
Böyle espresso yapıyorum makine getirmiştim İtalya'dan.
Tabii sonra onun o kahveyi koyduğunuz preslediğiniz yeri çıkartıp boşaltmanız gerekiyor.
Bazen bir bakıyorum oradaki kahve tortu olarak çıkmayacak kadar sulu.
O kadar öfkeleniyorum ki kendime.
3 sene lan diyorum 3 sene İtalya'da yaşadın şu espressoya hala ne kadar su koyulacağını,
şu tuşa ne zaman basıp durduracağını öğrenemedin mi?
Sonra böyle durup işte 2026 senin yılın olmayabilir Simay falan yapıyorum kendime.
Ya bu üretmek canımı sıkıyor.
O kadar güzel konuştuğum bölümler var ki o kadar böyle hani açıp dinleyemiyorum yani.
Çünkü hani bazen bir işi sizden daha iyi yapan birini gördüğünüzde ya da daha iyi yapan değil ama daha iyi reaksiyon alan daha fazla insana ulaşan birini gördüğünüzde.
Belki böyle instagramda influencerları ya da çok takipçili ama daha önce hiç karşınıza bile çıkmayan insanları gördüğünüzde ben daha iyisini yapardım lan diyorsunuz ya.
Ya da gerçekten.
Belki de onun iyi yapışının altında eziliyorsunuz.
Bazen bunu kendimle yaşıyorum.
O kadar iyi konuşmuşum ki sinir oluyorum.
Şans mıydı acaba bu diyorum. Bir daha o kadar iyi konuşamayacak mıyım? Bir daha öyle hissetmeyecek miyim?
Hatta daha kötüsünü biliyor musunuz? Bir daha öyle hissetmeyecek miyim falan değil.
Bir daha hissettiklerimi bu kadar güzel ifade edemeyecek miyim?
O nasıl bir his biliyor musunuz?
Mideniz bulanmış bulanmış bulanmış nihayet istifra etmişsiniz ama hala biraz daha çıkması gerekiyormuş gibi.
Ya da hafif bir kabızlık sanki.
Ayakkabınızı çıkartıp salladığınız halde tekrar giydiğinizde ayağınıza batan küçük bir taş hissi gibi.
Geçenlerde hangi arkadaşıma söyledim bunu bilmiyorum ama bu kendinle savaş, kendinle yarış, senin en büyük rakibin kendin zırvası.
Oğlum hayır ya, bu çok kötü bir şey.
Kendimle yarışmaktan geldiğim noktadan yoruldum artık.
Ama yarışsız da yapamıyorsun işte.
Hani yarış atı diye spesifikleştirdikleri bir tür var ya hani, sadece buna hazırlanan, sadece bunun için trained edilen,
Belki de sadece bunun için dünyaya getirilen, üretilen, üstüne binilen, dövülen.
Ben bir yarış insanıyım sanki.
Yani yarışmayacaksam, mücadele etmeyeceksem, kendimin tırnak içinde hiç de sevmem.
En iyi versiyonu olmayacaksam niye buradayım ki diyorum.
Her Allah'ın günü imposter sendromunun içerisinde yaşıyorum.
Ben iyi bir terapist miyim?
Ben iyi bir psikolog muyum?
Ben danışanlarıma iyi geliyor muyum gerçekten?
Aslında bu bölüm şundan daha iyi konuşmuştum ama niye daha az dinlendi ki?
Yine birisi podcast ile başlamış.
Bunları düşünüyorum.
Bunları siz de düşünüyorsunuz.
Yapmayı planladığınız bir şeyi bir başkası yaptıysa, yaptığınız bir şeyi bir başkası da yapmaya başladıysa hissediyorsunuz.
Böyle bazen, izlemedim ama Substance'deki birçok sahneyi internete görmüş olmamın bana verdiği yetkiye dayanarak bu örneği verebileceğimi düşünüyorum.
Kendimi gerçekten benim daha genç, daha güzel, daha alımlı versiyonlarımı böyle bir köşeden kıskançlık ve hasetle izliyormuşum gibi hissediyorum.
Ben niye stüdyo kullanamıyorum?
Benim niye bir ajansım yok?
Benim niye kapımda markalar sıra olmuyor?
Bana niye güzel bir teklif gelmiyor?
Halbuki evet bunun için çıkmamıştım yola.
Ama fena mı olurdu?
Daha fazla insana ulaşırdım, daha güzel konuşurdum, daha motive olurdum falan filan.
Kendi işinin patronu olmak kulağa çok taşaklı geliyor.
Ama kendinin tek çalışanı olduğun için aynı zamanda kendine kölelik ettiğin gerçeğini de çok değiştirmiyor.
Burayla da genellikle tek başına mücadele ediyorsun.
Ve ben galiba yavaş yavaş kendime bir sınıf kini besliyorum.
Patron da benim, işçi de benim ve biraz da patronlar ölsün diye slogan atmama çok az kaldı.
Ama kendi işinizin hem patronu hem kölesiyseniz ki bunun çok başka bölümlerde çok farklı bir metafor olarak yine aynısını söylemiştim ama
Hiçbir zaman kazanan tarafı olmuyorsunuz.
Futbol maçı gibi.
Kendinizle savaştığınızda kimin galip geldiği önemli olmuyor.
Çünkü bir tarafınız mutlaka mağlup oluyor.
Şimdi yalan değil.
Kaç dakikadır konuştuğumu bilmiyorum ama bence güzel bir bölüm oluyor.
Çünkü çok içten.
Çünkü öfkeliyim.
Çünkü depresifim.
Depresif ya da öfkeli olduğumdan değil aslında.
Gerçekten bir şey hissediyorum.
Ve onu iyi ifade ediyorum.
Farkındayım.
Ve yalan söylemeyeceğim.
Bu depresif his bir süredir beni böyle aralarda yakaladığında ve enseme böyle o soğuk nefesini üflediğinde çok da rahatsız olmadım.
Çünkü onu yoğurup bir bölüme dönüştürebileceğimi biliyordum.
Ama sonra canım sıkıldı.
Ulan dedim insan biraz da kendine mutluluğu reva görmez mi onu yoğurup bir bölüm yapmak için.
Böyle gün içerisinde hala 2021 ile 2020 ile 2025 ile sınanıyorum.
Belki de o yüzden 2026 benim yılım olmayabilir falan diyorum.
2025 benim yılım falan zannediyordum
Aşkı bulduğumu zannediyordum
Hatta salaklığa gelin
2025 vision boardumu yaptığımda
Aşka dair hiçbir şey yazmamıştım
Çünkü zaten aşkın beni bulduğunu düşünüyordum
Abi sen bu kadar salak mısın ya
Bulduysan bile aşkı
Ne bileyim
Onun kavuşulmuş olanını
Ya da birlikte güzel şeyler yapmış olduğunu
Ya da partnerinin oraya şuraya gittiğini hayal etsene
Ya hayallerinden bile
nasıl tasarruf edebilirsin?
Ben zaten aşkı buldum ya. Benim zaten
şimdi bir partnerim var. O yüzden
bunu da vision boardıma yazmama gerek
yok demek hangi dangalağın işi
olabilir? Benim.
Ve bilin bakalım kim eski sevgilisine döndü.
Evet. Demek ki
birileri vision boardına aşkı yazmış.
Ve o ben değildim. Bazen
içinde bulunduğum kabulkarlık
büyümenin ve olgunlaşmanın bir sonucu mu?
Yoksa ben böyle umutsuzluğa
kapılıyorum ve mağlubiyeti mi
kendime layık görüyorum bilmiyorum ama
bazen böyle aklımdan aşkı da bulmayabilirsin gibi bir düşünce geçiyor.
O kadar da canımı sıkmıyor.
Ama bazen o düşünce bana
hayatta belki istediğin yere gelemezsin diyor.
Belki istediğin gibi bir evde oturamayabilirsin.
İşte o zaman canım çok sıkılıyor.
Çünkü oturmak istediğin bir ev bile
aslında gerçekleşmesi o kadar mümkün ki.
Hani böyle uçuk hayaller değil.
O olamaz diye düşündüğümde
onun olamayabileceğini düşündüğümde
kalbim sıkışıyor.
Ama belki hayatın boyunca birisine sonsuza kadar en yakın arkadaşım diyemeyeceksin.
Tamam okey.
Belki evet sen içten içe o romantizme sahipsin evlenmek istiyorsun falan ama belki olmayacak.
Tamam abi.
Hani buna biraz kabul karlık geliştirdim galiba.
Çünkü bu biraz da karşımdaki insana dayalı.
Ama tamamen bana bağlı olan şeyleri yapamama ihtimalimi düşündüğümde boğazıma bir yumruğu oturuyor.
Aslında 2026 benim yılım olmayabilir ve kendime sadece alıştırmaya çalışıyorum.
Çünkü o kadar istiyorum ki benim yılım olmasını.
O kadar istiyorum ki ertelediğim her şeyi yapabilmeyi.
O kadar istiyorum ki keşfedilmeyi.
Elimden tutulmasını.
Dinlenmeyi.
Sen ne kadar başarılısın, ne kadar yeteneklisin.
Hadi sen gel bizimle çalış falan denmesini.
Canlı podcastler yapmayı, önüme mikrofonların yığılmasını.
Artık editlemekle, çekmekle, kaydetmekle uğraşmamayı.
Sadece konuşmayı.
Çünkü en iyi yaptığım şey bu.
Ama en iyi yaptığım şeye birileri belki lütfeder de kafasını çevirir diye
onun etrafındaki her şeyi de en profesyonel şekilde öğrenmek ve yapmaya çalışmak zorunda olmak
beni çıldırtıyor.
Belki de 2026 benim yılım olmayabilir diyorum.
Çünkü içten içe bir yılın benim yılım olacağına inanıyorum.
Ve o henüz yaşanmadı.
Bence bunu biliyorum.
Doğuştan bir romantikseniz neredeyse dilimi sürçecek ve umutsuz romantik diyecektim ki bunu sevmiyorum.
Hopeless romantik tamlaması bana romantik olmanın tam tersiymiş gibi geliyor.
Niye umutsuz ki?
Yani ben mahallede gezerken atılmış bir çöpün duruş şeklinden bir şeyi romantize edebiliyorsam, bir hayatı düşünebiliyorsam,
bu mahallede de dün gece çok eğlenilmiş falan diyorsan
ne bileyim baktığım her şeyde kaydedilecek, üzerine konuşulacak, fotoğrafı çekilecek bir şey görüyorsam
ve bu biraz olsun da romantizmden kaynağını alıyorsa ben niye umutsuz romantiyim?
En umutlu benim lan.
O yüzden bu tamlamayı kullanmak istemiyorum.
Ne diyeceğimi de unuttum.
Neyse işte ben tam bir romantiyim.
Ve bir yerlerde bana ait bir yıl olduğunu biliyorum.
Parlayacağımı biliyorum.
Bir şeyler yapacağımı biliyorum.
Ve dediğim gibi işte bazen bu benim en büyük lanetim.
Çünkü o kadar eminim ki bundan hiçbir şey yapmıyorum.
Yeni yıla nasıl girersen öyle geçer öğretisi tamamen bir yalan.
Ben yeni yıla böyle ooo işte aşk, mutluluk, sonunda ruh ekizim, ruh eşim falan yeni yıla artık sevgilim olarak giriyorum falan filan.
Yani herhalde daha Ocak ayı bitmemişti terk edildiğimde.
Çok da iyi oldu. Çünkü o zaman için mutluluk ya da gerçek aşk zannettiğim şeyin ne kadar balon olduğunu fark ettim. O balonun baştan bu kadar da şişmeden patlaması çok daha iyiydi. Çünkü o kadar gürültüyü çekemezdim gerçekten.
O yüzden belki de içimde 2026'ya buruk ve biraz da depresif gireceğini bilen Simay'ın yeni yıla nasıl girersen öyle geçer öğretisinin yalan olduğunu bilmeye çok ihtiyacı var.
Ve eğer ben hani açlıktan ölsem ekmeğimin üzerine sürmeyeceğim bir adamdan bile bir öğreti çıkarttıysam ya da bu kadar yoğun ve sıkıcı hislerin boğucu duyguların arasından bir bölüm çıkartabiliyorsam varsın 2026 benim yılım olmasın bir şeyler mutlaka çıkacağa sığınıyorum bilmiyorum belki burada da bir romantizm kasıyorum.
Ama galiba artık uzun bir süre kimsenin bana ne kadar yardımcı olmak, ne kadar benim tırnak içinde potansiyelime ulaşmam için bana öğüt veriyor olsalar da.
TikTok'a gir.
Daha fazla reels yap.
Çok güzel konuşuyorsun.
Konuştuğun güzel cümlelerden şöyle şöyle içerikler hazırla.
Artık video kes zamanı.
Video kesecek.
Şuna yazsana.
Sana konuk gelsin.
Şöyle yapsana.
Şuna.
Hayır.
Hayır.
Ben belki bir anda ileri atılmayacağım.
Belki bir anda fark edilmeyeceğim.
Belki bir anda parlamayacağım.
Ama 5 yılda bir tane hakaret duymadım.
5 yılda bir tane söylediklerim bana hiç iyi gelmedi mesajı almadım.
Sokakta durduruldum.
Bana sarıldınız, bana mail attınız, bana mektup yolladınız.
Söylediğim bir şeyi dövme yaptırdınız.
Beni dinlediniz.
Ben kendimi dinlemezken.
O yüzden ben galiba birinin beni belki parlarım, belki hızlı keşfedilirim diye
1 dakikalık bir TikTok'tan tanıyıp benimle ilgili bir şey düşünmesini istemiyorum.
Evet belki orada çok para var, belki orada çok fazla insana ulaşmak var, belki oradan açılacak çok fazla kapı var.
Ama ben o kapılardan birinden içeri girmek istiyor muyum ki?
O yüzden galiba bildiğim yoldan gitmeye devam edeceğim.
Canım isterse video çekeceğim.
Ama yine daha sıklıkla 40 dakika, 50 dakika Allah ne verdiyse konuşacağım.
Açacağım mikrofonu serzenişte bulunacağım.
Bölüm bitmeye yaklaşırken bile sanki özüme dönüyormuşum gibi hissediyorum.
Belki çok daha iyi yapabileceğim şeyler var.
Biraz emek versem çok daha parlayacağım şeyler var.
Evet, evet biliyorum.
Ve onların da zamanı gelecek.
Belki onlara da motive olacağım.
Biliyorum.
Ama bildiğim bir şey de var.
Şu sıçtığımın mikrofonunu eline aldığında benim gibi de konuşan yok be kardeşim.
Seven var, sevmeyen var.
Dinleyen var.
Bu ne saçmalıyor diyen var ama beni benden daha iyi ifade eden de yok.
O yüzden ben bildiğimi yapacağım.
Belki çok fazla insana ulaşmayacak.
Belki istediğimiz ya da olmayı hak ettiğimizi düşündüğümüz yere gelmemiz zaman alacak.
Ama beni en iyi ben anlatacağım.
Dünyada 2026'da bitmeyecek zaten.
2026 benim yılım olmayabilir ama bir yıl benim yılım olacak.
Ve bence hepimiz bunda hemfikir olacağız.
E o zaman 2025 yılında son kez umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin.
Bakalım bu hayatta birlikte 6. yılımızda size daha kaç kez aynı şeyi söylüyor olacağım.
Hoşçakalın ve mutlu yıllar.
Seneye görüşürüz.
Ve eminim 2026 aranızdan bazılarının yılı olacak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
