
her seçimin bizi daha başarılı, daha güzel, daha zengin, daha ilginç daha “doğru” bir insana dönüştürmesi gerekmiyor.
sizin karar vermekle aranız nasıl?
Transkript
İntro
Herkese selamlar.
Bu bölümün adına öyle bir karar veremedim ki tam da bölümle özdeşleşen bir karar vereme işi oldu.
Çünkü seçim paradoksu ve tercih yorgunluğu karar veremiyorum.
E o zaman hadi başlayalım.
Hepimiz her gün gitmekle kalmak, bırakmakla tutmak arasındaki o ince dengedeyiz.
Bazen bir şey bırakmak istiyoruz.
Bırakmak isterken sanki biraz daha tutuyoruz.
Bazen gitmemiz gerektiğini biliyoruz ama belki düzelir diye kalıyoruz.
Kimi zaman da tam tersine daha başlamadan vazgeçiyoruz.
Bütün bunların ortasında sürekli yaptığımız tek bir şey var.
Seçiyoruz.
Seçimlerimiz daha sabah uyandığımızdan itibaren başlıyor.
En basitinden hani kalkıp spor mu yapacağım yoksa hadi bir yarım saat daha mı uyuyacağım?
Kahvaltıda ne yiyeceğim?
İşte kahve mi içeceğim?
Çay mı içeceğim?
Kahve içiyorsan zaten aman Allah'ım hani seçenekler derya deniz ya.
Neyse standartlarımızı koruyalım.
Her zaman temiz bir başlangıç bir Türk kahvesi ya da Amerikanlı sabahı kurtaran bir şey bence.
Neyse şimdi bir de akşamı var.
Akşam yapacağım bir plan var mı yok mu evde misin değil misin?
Küçük küçük görünen seçimler bunlar.
Hayatın biraz daha büyük soruları da geliyor tabii.
Onları biraz daha bölümün sonuna saklıyorum.
Konuşmak istediğim daha önemli bir konu var.
Çünkü artık sadece kendi hayatımızdaki seçeneklerle de uğraşmıyoruz.
Her gün başkalarının hayatlarını görüyoruz.
Biri işini bırakıyor, biri dünyayı geziyor.
Ne bileyim biri evleniyor, biri yalnız yaşamayı seçiyor, kimi böyle yepyeni bir kariyere başlıyor ve bütün bunları görünce insanın kafasında da hemen bir soru beliriyor.
Acaba ben benim için doğru hayatımı seçiyorum?
İşte bugün biraz buradan başlayalım.
Çünkü bize hep daha fazla seçeneğin daha fazla özgürlük getireceği söylendi ya.
Gerçekten öyle mi?
Ya bu kadar çok seçenek bize ne yapıyor?
Neden bazen karar vermek kararın kendisinden daha yorucu hale geliyor?
Ve neden bir seçim yaptıktan sonra bile zihnimiz hemen diğer ihtimallere dönüyor?
Tamam teknolojinin ve zamanın ruhunun bizi bu hale getirdiğini söylemek pek tabii mümkün.
Hemen hemen herkes bunun arkasına saklanabilir.
Ben de gerçeklik payını reddetmiyorum ve hemen Çinlilerin sözünü devreye alıyorum burada.
Kötümser rüzgardan şikayet eder, iyimser değişmesini bekler, gerçekçi ise yelkenlerini ayarlar.
Yani ne yapıyoruz? Rüzgarı suçlamayı bırakıyoruz ve yelkenlerimizi kullanmayı öğreniyoruz.
Biz gerçekten karar vermekten mi yorulduk yoksa bu kadar çok seçeneğimiz olmasından mı?
Mesela gitmek ya da kalmak bir sonuç.
Asıl mesele hangi duyguyla karar verdiğimiz.
Mesela gitmek ya da kalmak hem bir tercih hem de bir sonuç.
Ama asıl mesele, işin farklı bir boyutu da hangi duyguyla karar verdiğimiz.
Hangi duyguyla o seçimi yaptığımız?
Korkudan mı kalıyorsun yoksa kendine olan öz saygından mı gidiyorsun?
Bu soruya verdiğimiz samimi bir yanıt bizi o ince dengede durmayı değil de doğru tarafa adım atmaya götürüyor kendiliğinden.
Hayatımızda hiç olmadığı kadar çok seçenek var.
Bu doğru.
Biz de hiç olmadığı kadar çok doğru seçim yapmak zorunda hissediyoruz.
Bu da cepte.
peki çok fazla seçeneğimiz olması gerçekten bizi özgürleştiriyor mu?
Yoksa fark etmeden hepimizi birer seçim yorgununa mı dönüştürüyor?
İtiraf edelim sürekli sürekli başka ihtimallerin de mümkün olduğunu bilerek seçim yapmak hepimiz için kolay değil.
Hatta bence %90'ımız için kolay değil.
Hepimiz için daha iyi bir iş, daha güzel bir ev, daha iyi ve yaşanılası bir şehir,
belki daha uyumlu bir partner, daha iyi bir tatil olabilir.
Yani hep bir daha kendi hayatımız başkasının hayatıyla yarışmaya başlıyor.
İşte bu fear of missing out yani FOMO dediğimiz o his de biraz buradan besleniyor.
Ne kaçırıyorsam hisse.
Ama kaçırdığımız şey bazen belki de çoğu zaman gerçekten de bizim için bir fırsat değil.
Başka bir ihtimalin hayali.
Seçenekler hiç bitmiyor.
Görünen o ki bitmeyecek de ve bu sürekli gösteriliyor.
Sana bana özel bir gösterimden bahsetmiyorum.
Elindeki telefonda, tabletinde, laptopunda, sürekli akış halinde olan farklı ülkelerde, farklı şehirlerde,
belki yan mahallelende tanıdığın, tanımadığın zibilyonlarca kişinin hayatının seyircisi olabiliyorsun.
Burada seyirciyi tırnak içinde kullanıyorum.
Çünkü yaşamadığın, içinde olmadığın her şeyin seyircisisin.
Kendi hayatının başrolü mü yoksa hayatın bir izleyicisi mi olmak istiyorsun?
Günümüz koşullarında en kritik tercihlerden biri de bu.
İnsan zihninin bir yerinde sürekli o cızırtı hani böyle bir radyo frekansını bulmaya çalışırken çıkan ses vardır ya
ya daha iyisi varsa diye bir ses.
Tam burada seçim paradoksu devreye giriyor.
Burada mesele her şeyi seçmek zorunda olduğumuzu düşünmemiz.
Yani yeni bir şey keşfetmiyoruz.
Seçim paradoksu deyince akla ilk gelen isim Barry Schwarz ki birazdan ona da değineceğiz ama
Onun da çalışmalarından önce ta 2000 yılında psikolog Sheena Younger ve Mark Lepper'in yaptığı çok meşhur bir araştırma var.
İnsanlara markette reçel seçenekleri sunuluyor.
Bir yerde 24 çeşit başka bir yerde de 6 çeşit reçel var.
Şimdi 24 çeşidin olduğunda mı 6 çeşidin olduğunda mı satın alma ihtimali fazladır?
Şimdi mantıken 24 daha iyi.
Çünkü orada seçenek çok ve satın alma ihtimali daha fazla diye düşünebiliriz ama sonuç ters köşe.
Tabii ki bunu sorduğumuza göre 24 çeşit reçelin olduğu yerde insanlar daha çok bakıyor ama 6 çeşit olduğunda satın alma ihtimalleri artıyor.
Yani çok seçenek bizi özgürleştirmek yerine kararsız bırakabiliyor.
Yani tabiri caizse bakmak için seçenek çok güzel ama seçmek için her zaman değil.
Barry Schwartz ise sosyal teori ve sosyal aksiyon profesörü olan Amerikalı bir psikolog.
Seçim paradoksu neden çok aslında azdır adlı kitabında ve TED konuşmasında açıklıyor bu durumu.
Bir noktadan sonra seçeneklerin artması bizi özgürleştirmek yerine zorlamaya başlayabilir.
Çünkü artık sadece bir şey seçmek zorunda değiliz.
Aynı zamanda bütün diğer seçenekleri de eleyip onlardan vazgeçiyoruz.
E işin içine bir de beklentiler giriyor.
Mesela 5 tane tişört arasından birini seçtiğinizde tamam güzelmiş deyip alıp geçebilirsiniz.
Ama önümüzde 500 tane tişört varsa insanın hakkında ister istemez şu geliyor.
Bunların içinde mutlaka bana daha çok yakışacak bir tane var.
İşte o zaman seçtiğimiz tişört artık sadece bir tişört olmaktan çıkıyor.
Acaba doğru olanı mı seçtim?
Daha iyisi var mıydı?
Diğerini alsaydım nasıl olurdu?
bunun kalıbı, diğerinin kalıbından iyi mi kötü mü?
Hani tişörtün bile bize yaşattığı ezici seçim aşırı yüklemesiyle çok fazla seçeneğe sahip olmanın
mutluluk yerine bize kaygı, stres ve depresyon verebileceğini belirtiyor.
Bir karar vermek bu kadar zor olduğunda, beklentilerimiz karşılanmadığında kendimizi suçlama eğiliminde oluyoruz.
Dahası çok fazla seçeneğe sahip olmak bir şeyleri kaçırıyormuşuz gibi hissettiriyor.
Çok sayıda seçeneğe sahip olmanın sakıncalarından biri de her yeni seçeneğin trade-off listesinin artması.
Her yeni trade-off'un psikolojik sonuçları var.
Yani trade-off yapmak zorunda oluşumuz aldığımız kararlarla ilgili duygularımızı etkiliyor.
Onların varlığı da verdiğimiz kararlardan aldığımız tatmin düzeyini etkiliyor.
Şimdi burada önemli bir nüans var.
Bugün psikolojide daha çok seçenek eşittir.
Her durumda daha kötü diye kesin bir kural kabul edilmiyor.
Hatta 2015'teki büyük bir meta analiz seçim fazlalığının etkisinin kararın ne kadar zor olduğuna,
seçeneklerin ne kadar karmaşık olduğunu, kişinin ne istediğinden ne kadar emin olduğuna ve kararın amacına göre değiştiğini gösteriyor.
Madem bu kadar çok seçenek var bari en doğrusunu bulalım diyoruz değil mi?
İşte burada hayatın başka bir tuzağa başlıyor sanki.
Nedir bu?
Yeterince iyi olanla yetinmemek.
Çünkü artık sadece iyi bir iş istemiyoruz.
Bize uygun olan, bizi geliştiren, anlamlı, iyi getirisi olan, esnek, prestijli.
Mümkünse uzaktan ya da hibrit çalışabileceğimiz bir iş istiyoruz.
Sadece bir ilişki istemiyoruz.
Hem arkadaşımız gibi olsun hem çok heyecanlandırsın.
Hem beni anlasın ruh eşim olsun.
Hem alanıma saygı duysun.
Aileme uyum sağlasın.
Hem tabii bir de fiziksel olarak da çekici olsun.
Ya Allah aşkına ya.
Böyle listeler yapmayın lütfen.
Rica ediyorum.
Böyle listesi olan da lütfen gelmesin.
Neyse.
Ya bir noktada seçenekleri değerlendirmekten yaşamaya vakit kalmıyormuş gibi değil mi?
Biz harkaç gibiyiz gerçekten.
Kontrol ile bırakmak, mükemmelliyetçilikle boş vermek, seçenekleri değerlendirmekle artık hiçbir şey düşünmemek,
düşünmek dahi istememek arasında böyle gidip geliyoruz.
Tıpkı bir sarkaç gibi diyeceğim burada.
Sarkaç deyince de aklıma Şopena Arun sarkacı geldi.
Ve onun sarkacının neden hareket ettiğini anlamak için irade kavramına da biraz bakmamız gerekiyor malum.
Şimdi insanlar olarak hepimiz evrendeki akılsız ve doymak bilmeyen kör bir enerjinin pençesindeyiz.
Buna yaşama iradesi deniyor.
Bizler böyle özgürce kararlar aldığımızı sanırken aslında bu irade bizi sürekli bir şeyler arzulamaya ve istemeye zorluyor.
Sarkaç da bu yüzden hiç durmuyor.
İrade bize sürekli hedefler koyuyor.
İnsan bir şeyi arzuladığında o şeye henüz sahip olmadığı için derin bir eksiklik duygusu yani bir ızdırap çekiyor.
İhtiyacını gideremeyen insan da mutsuzdur tahmin edeceğimiz gibi.
E Chopin Arbu Sarkacı'nda da acı ve pesimist bir düşünce hakim.
Kendisi de öyle biri malum.
Ve insan çoğu zaman mutlu olmak için yaşadığını sanırken aslında arzularının peşinden sürükleniyor.
Sahip olmadığı şey onu acıya mahkum ediyor.
Sahip olmadığı şey ise zamanla sıradanlaşıyor ve can sıkıntısına dönüşüyor.
Böylece hayat bir uçta eksikliğin acısı diğer uçta doyumun boşluğu arasında gidip geliyor.
Belki de mesele sarkacı durdurmak değil, biraz ortasında kalabilmek.
Çünkü hayatın her kararını optimize etmeye çalıştığımızda hayat bir süre sonra yaşamaktan çok yönetilmesi gereken bir projeye dönüşüyor.
E diyelim sonunda tercihlerimizi yaptık.
İşi seçtik, yaşayacağımız şehri seçtik, ilişkiyi seçtik, tatilimizi seçtik, restoranda yemeğimizi bile seçtik.
E bu sefer de başka bir şey başlıyor.
Burada çok önemli bir şey var.
fırsat maliyeti ve çok basit.
Yani bir şeyi seçtiğimizde sadece onu seçmiyoruz.
Seçmediğimiz diğer ihtimallerden de vazgeçiyoruz.
Bir iş teklifini kabul ettiğinde
o işi seçtiğin anda diğer işin nasıl olabileceğini de geride bırakıyorsun.
Seçenek çoğaldıkça tuhaf bir şey oluyor.
Artık sadece seçtiğin şeye bakmıyorsun.
Seçmediğin her şeye de bakmaya başlıyorsun.
Acaba öbürünü mü seçseydim?
Az önceki tişört hikayesini düşünelim.
Diğer şehirde mi yaşasaydım?
Orada yaşasaydım nasıl olurdu? Başka bir iyileme olsaydım?
Bu işi değil de diğerini seçseydim? Orada kalsaydım, gitmeseydim?
Hani seçtiğimiz şeyin kendisine bakmadan bugünkü hayatımızı hiç yaşamadığımız başka bir hayatla kıyaslıyoruz.
Üstelik o hayatın gerçekten daha iyi olmadığını bilmiyoruz.
Sadece zihnimizde kusursuz bir versiyonunu yaratıyoruz.
Bu çok doğal çünkü seçmediğimiz hayatların kötü taraflarını görme şansımız yok.
Onlar hep biraz daha güzel, biraz daha kolay ve biraz daha doğru kalıyorlar.
Tabii bütün bunların sonunda ne oluyor?
Ta ta tercih yorgunluğu.
Tercih yorgunluğu artık karar veremediğimiz için değil, çok fazla karar vermekten zorunda kaldığımız için yorulmak.
Çünkü biraz önce de defalarca söylediğim gibi sadece seçim yapmıyoruz.
Kendi hayatımızı sürekli değerlendiriyoruz.
Ve bunun için de en önemli şey kayboluyor.
Kendi sesimiz.
Çünkü bu kadar fazla seçenek, bu kadar fazla fikir, bu kadar çok ideal hayat gördüğümüzde
ve insan bir süre sonra gerçekten ne istediğini duymakta zorlanabiliyor.
O yüzden belki de otantik olmak, her konuda kendimize ben ne istiyorum diye sormak değil,
bazen tam tersine biraz dışarıdaki sesleri kısmak.
Sosyal medyada gördüğümüz hayat bizim hayatımız değil, arkadaşımızın istediği hayat da bizim hayatımız değil.
Ailemizin istediği için de keza aynı şeyi söyleyebiliriz.
Yani herkesin iyi hayat diye anlattığı şey de bize iyi gelmek zorunda değil.
Otantik olmak dediğimiz şey kendimiz hakkında sürekli çok net olmaktan daha basit bir şey.
Evet hayatın büyük kararları da arka planda çalışmaya devam ediyor.
Biz gerçekten iyi bir hayat mı kurmaya çalışıyoruz?
Yoksa mümkün olan en iyi hayatı kurmaya çalışırken elimizdeki hayatı mı kaçırıyoruz?
İnsan hayatı bir Excel tablosu değil.
Her değişkeni doğru yere koyduğumuzda karşımıza mükemmel hayat diye bir sonuç çıkmıyor.
Yanlış restoranı seçiyorsun, yanlış bir şehre taşınıyorsun, yanlış bir ilişkiye giriyorsun ve bitiyor.
Bazen bir işi seçiyorsun ve birkaç yıl sonra belki birkaç ay sonra artık istemediğini fark ediyorsun.
Şimdi bunların hepsi kötü kararlar değil.
Bazı kararların doğruluğunu ancak yaşandıktan sonra anlayabilme farkındalığında olmamız gerekiyor.
ve belki kendimize sürekli doğru seçimi yaptım mı diye böyle sormak vesvese halinde getirmek
çok da akıl karı değilmiş gibi geliyor bana.
Şu soru daha sağlıklı.
Seçtiğim hayatın içinde gerçekten yaşıyor muyum?
Çünkü hayatın amacı bütün doğru seçimleri yapmak değil.
Biraz da bir seçim yaptıktan sonra sürekli başka bir hayatı aramayı bırakıp
seçtiğin hayatın içinde kalabilmek.
Aslında zor sorular biraz sonra geliyor.
Mesela şu an yaptığım işi gerçekten seviyor muyum yoksa yıllardır bunu yaptığım için başka ne yapabileceğimi düşünmekten mi korkuyorum?
Hayatımı biriyle paylaşmak mı istiyorum yoksa yalnız kalmanın da aslında gayet güzel bir hayat olduğunu kendime mi anlatıyorum?
Çocuk istiyor muyum yoksa belli bir yaşa gelince insanın kendine sorması gereken sorulardan biri olduğu için mi bunu düşünüyorum?
Birini sevmeye cesaret etmeli miyim yoksa daha önce canım yandı diye bundan sonrasını biraz daha kontrollü mü yaşamalıyım?
Hatta bazen o kadar küçük bir şey için bile karar vermemiz gerekiyor ki
şehrin bir ucundan diğerine geçerken hangi yolu kullanacağımıza karar vermek bile günün küçük bir strateji toplantısına dönüşebiliyor.
Burada ufak bir astroloji molası verelim.
Çünkü yani yenilir yutulur cinsten sorular değil.
Biraz sindirmek lazım hatta.
Şimdi Instagram'da geçen hafta galiba bir tane video gördüm ve baya böyle hani akım şeklinde yapıyorlar bunu.
Seste şöyle diyor işte aynı anda bir iş kur, işinde çalışmaya da devam et, Japonca öğren, oyuncu ol, dikiş dik, işte bütün kıyafetlerini satıp gardırobunu baştan kur, kitap yaz, üç katlı bir pasta yap.
Şimdi zihnini durduramayanlar anladı bence şu an ve hepsine hak verdi.
Benim de Burcum Oğlak ve yükselenim de İkizler.
Yani profesyoneli değilim bu astrolojinin ama şunu söyleyebilirim.
Bir tarafım sürekli hayatımı yönetmek, kontrol altında tutmak istiyor.
Böyle bir dakika diyor, önce düşünelim mantıklı olan ne?
Uzun vadede hangisi daha doğru?
Bunun 5 yıl sonra bize faydası ne?
Falan hani böyle dinlenirken bile arka planda sanki 5 yıllık bir stratejik plan hazırlayabiliyorum.
İkizler tarafı da madem buradayız hadi bir Japonca da öğrenelim mi diyor.
Bana sorulan sorulara anında neden olmasın diyorsam bu ikizler etkisinden.
Neyse yani şaka bir yana.
Geyiği bir kenara bırakıyorum.
Ama geyik yapacaksak da lütfen astroloji üstünden yapalım.
O böyle tadından yenmiyor astroloji geyiklerinin.
Çok eğleniyorum.
Hiçbir mantığının olmamasına rağmen onun üstüne böyle derin derin analizler yapılması bana böyle keyif veriyor.
Böyle sosyal medyada da kendi burcumla alakalı böyle komik ve aslında gerçeğe de yakın şeyler görünce ekstra keyifleniyorum.
Şimdi konumuza dönecek olursak bir de ne istediğimi bilmiyorum ama ne istemediğimi biliyorum diyen insanlar var.
Şimdi ne istemediğimi bilmek bir pusula olabilir.
Çünkü bir şeyi istemediğini fark ettiğinde onu sürdürmek zorunda olmadığını kabul etmeye başlıyorsun.
Ve bu da seçim alanını sadeleştiren bir şey.
Mesela ben aslında bu tempoda yaşamak istemiyorum.
Herkesin yaptığı şeyi yapmak zorunda değilim.
Sürekli daha fazlasını istemek istemiyorum falan.
Ya da bu kariyeri gerçekten seviyor muyum?
Yoksa yıllardır bunun içinde olduğum için başka bir şey düşünmek bana korkutucu mu geliyor?
Gibi sorular.
Şimdi bunları kendimize dürüstçe sorabilmek bile önemli bir başlangıç.
Bir de galiba seçim yorgunluğundan kurtulmanın yolu hayatımızdaki her seçimi daha iyi yapmaktan ziyade
bazı seçimleri daha az önemli hale getirmek.
Her sabah işte bugün ne yiyeceğim ya da ne giyeceğim diye düşünmemek.
Her akşam hangi restorana gitsek ya da evde ne pişirsem diye araştırmamak.
Her hafta sonunu verimli geçirmek zorunda hissetmemek.
Her fırsatı değerlendirmek zorunda değilim diyebilmek.
Yani bir seçim yapabilirim ve sonra fikrimi değiştirebilirim özgürlüğünü kendine verebilmek.
Bizi seçim yaparken bu kadar gelen şeylerden biri de bir kere seçersem artık geri dönemem düşüncesi.
Bir işi bırakabilirsin, bir şehirden taşınabilirsin, bir fikrini değiştirebilirsin, bir süre başka bir şey deneyebilirsin.
Her seferinde en doğru seçimi bulmaya çalışmak yerine kendimize yeterince doğru olanı seçme hakkı vermek.
Hayatı sürekli optimize edersek bir noktada yaşamaya fırsat kalmayabiliyor.
Bazen kahveyi seçip içmek gerekiyor sadece.
Evet hani anlam önemli, sorgulamak önemli.
Ama bazen de hangisi daha iyi diye düşünmeye devam etmeden bir yere gitmek, birini sevmek, bir işi denemek, bir yoldan yürümek ve sonra bir bakmak.
Bana iyi geliyor mu? Geliyorsa kalmak.
İyi hissettiğin yerdeki seçimlerin sorumluluklarının arkasında sonuna kadar durmaktan bahsediyorum.
Yok öyle oldu, zaten şöyle oldu, şöyle oldu, sıkıldım, değiştiriyorum gibi bir şeyden bahsetmiyorum.
Kesinlikle yanlış anlaşılmasın.
kendimize ait olmayan bir hayatı sırf herkes doğru olduğunu söylüyor diye yaşamamaktan bahsediyorum.
Ve kendi hayatımızı seçtikten sonra sürekli başka hayatlarla karşılaştırmayı bırakabilmek.
Çünkü belki de yorulduğumuz şey seçeneklerin çokluğu kadar
seçtiğimiz hayatın yeterli olup olmadığını sürekli kontrol etmek,
belki de birilerine ispat etmek.
Burada şu soruyu sorabilmek kıymetli bence.
Kimse görmeyecek olsaydı ben yine bunu seçer miydim?
Şimdi otantiklikten bahsettik biraz önce.
Birkaç kere değindim böyle.
Otantiklik dediğimiz şey de tam olarak herkesinkinden farklı bir hayat kurmak değil.
Başkalarının önümüze koyduğu yüzlerce seçenek arasında,
yüzlerceyi abartmış olabilirim hadi onlarca olsun,
gerçekten bize ait olanı ayırt edebilmek.
Her kararımızın maksimum bir verim üretmesi gerekmiyor.
Her seçimin bizi daha başarılı, daha güzel, aman daha zengin, daha ilginç,
ilgi çekici, daha doğru bir insanı dönüştürmesi de gerekmiyor.
Sizin karar vermekle aranız nasıl?
Karar vermek zorunda kalmadığınız zamanlarda kendinizi daha mı rahat hissediyorsunuz?
Daha da önemlisi verdiğiniz karardan memnun olmadığınızda ne yapıyorsunuz?
Ben yanlış karar verdim mi diyorsunuz yoksa hemen başka bir ihtimal bulup
acaba öbürünü seçseydim ne olurdu diye düşünmeye mi başlıyorsunuz?
Özgürlük de bütün seçeneklere sahip olmak değil, seçtikten sonra seçmediğimiz diğer hayatların peşinden koşmayı bırakabilmek.
Seçtiğimiz hayatı yaşamak için bazen diğer ihtimallerin kapısını kapatmamız gerekiyor.
Yoksa hayatımızın içinde sürekli açık sekmeler kalıyor.
Hadi yüzyıllar öncesine gidelim ve kabulün getirdiği rahatlamayla hayatı sadece yaşamaya devam edelim.
Yani seçenek arttıkça özgürlüğümüz artıyor gibi geliyor ama çünkü artık hayatı yaşamıyoruz sadece.
Yaşadığımız hayatlarda kıyaslayarak yaşıyoruz.
Ve belki de seçimlerin bizi yormasının en büyük sebeplerinden biri bu.
Pişmanlık.
Yüzyıllar öncesine gittiğimizde Kikagor'la karşılaşıyoruz.
Evlenirsen pişman olursun, evlenmezsen de pişman olursun, çocuk yapsan da yapmasan da pişman olursun.
Yani neyi seçersen seç pişman olursun.
Çünkü sorun tercihlerinde değil, yaşanmamış bir hayatı romantize etme.
İnsan her daim gidilmemiş bir yolu cazibeli ve gizemli bulur.
Bu yüzden mesele en doğru seçimi yapman değil, hangi pişmanlıkla yaşayacağını seçip karar vermendir.
Kapatmadan önce son bir söz.
Hayatını çözmek ya da tercihlerinden ibaret sanmak zorunda değilsin.
Her şeyin nasıl olacağını bilmek zorunda da değilsin.
Belki düşündüğünden bambaşka bir şey gelecek.
Bilmiyorsun, bilmiyoruz.
Ama bugün henüz görmemen, bugüne kadar yürüdüğün yolun boşa gittiği anlamına gelmiyor.
Biraz daha kendimizde kalmak, kendimizde, kendi hayatlarımızda kalmak,
ihtimallere açık olmak, akışta kalmak hepimize iyi gelecek.
Henüz hikayemizin neresinde olduğumuzu hiçbirimiz bilmiyoruz.
Yolun güzelliği de tam burada.
Ne demiş Mevlana?
Sen dışarıdan bir şeyler aramaya bakma.
Senin cevherin senin içindedir.
Kendini ara, kendi madenini kaz.
Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
