
“Birisi bugün gölgede oturuyor. Çünkü biri uzun zaman önce bir ağaç dikti!” Warren Buffet
Başarı dediğimiz şey biraz da gölgesinde oturduğumuz ağaçların hikâyesi. Bugün sahip olduğumuz hayatın ne kadarı, yıllar önce verdiğimiz ve o zaman önemsiz görünen kararların sonucu?
Başarı, başladığımız paranın büyüklüğüyle mi ilgilidir; yoksa elimizdeki küçücük şeyin içindeki fırsatı görebilmekle mi?
Transkript
İntro
Herkese selam.
Umarım bu podcastı, bu bölümü açan herkesin keyfi yerindedir.
Ben yine ve yine çok çok erken uyandığım için çok saçma bir şey düşünürken buldum kendimi.
Ya böyle saçma deyip de daha en başından yargı kılıcını kendi üzerimde sallandırmanın da alim yok farkındayım.
Fakat hani zihnin en aydınlık olduğu hani din gibi düşünebildiğin saatleri ya sabah ilk uyandığım bir saatte iyi değerlendirin derler falan.
Benim aklıma böyle bir soru geldi bu sabah.
Ama şöyle bir şey oldu.
Bunu da paylaşmak istiyorum sizinle.
2 gün önceydi galiba Instagram'da gördüm bir tane influencer.
Şimdi adını da vereyim şey olmasın.
Cansu Denge.
Sabahları uyanırken kafasının içinde bir şarkıyla uyandığını ama eşinin hiç böyle bir şey yaşamadığını anlattığı bir video çekmiş.
Ben de yani evet tabii ki sabahları gazaktan daha kalkmadan kafamda bir şarkıyla uyanıyorum.
Evet bu çok doğal diye düşündüm.
Ama şeye karar verdim yani not edeyim bugün hangi şarkıyla uyandım falan diye.
İki gündür fark ediyorum bir şarkı var.
O melodiyle, o sözlerle uyanıyorum.
Ama yataktan kalkana kadar hangi şarkı olduğunu unutuyorum.
Kafamda iki soru var bununla ilgili.
Bir, bu sadece erkeklere özel bir şey mi olmaması.
Böyle bir şarkıyla uyanmama hali.
Yoksa benim yaşadığım ne?
Yani ben neden şarkıyı unutuyorum?
Yani yataktan kalkana kadar hangi şarkı olduğunu unutuyorum.
Böyle bir hani 5-10 saniyelik sanki beynim bir lupa düşüyormuş gibi oluyor.
Enteresan.
Neyse şimdi böyle benzer hikayesi olan varsa da lütfen Instagram üzerinden mesajlaşalım.
Çünkü hala Spotify'a yorum özelliği gelmedi.
Buradan tüm Spotify yetkililerine de duyurumuzu yapalım diyeyim.
Bu sabah düşündüğüm soruya gelirsek.
Bunda neden düşündüğümü şu anda aklıma böyle geliyor.
Çünkü geçen hafta ülke gündemi tamamen fon piyasalarındaki işte portföy yönetimi şirketlerinde yaşanan skandallarla dolu bir hafta olduğu için
hem ikisi de hem Instagram'da ya da farklı haber mecralarında diyeyim.
Böyle bir soru geldi herhalde aklıma.
Ya bu fon, portföy şirketleri, borsa vs. bu konulara neden neyin nasıl olduğuna dair tabii ki uzmanlar ve süreç bize anlatacak neyin ne olduğunu.
Ama ben genel sıkıntının, naçizane bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, insanların bu kadar farklı yollardan, daha kolay yollardan, 3'ü 5 yapma isteğiyle bir yerlere bel bağlamasını, ülkenin ekonomisine bağlamadan düşünmenin çok da sahte bir yaklaşımı olduğunu düşünüyorum.
Şöyle sahte olduğunu düşünüyorum. İnsanlar bu kadar enflasyonist bir ortamda ve bu kadar az kazanırken ülke şartlarına göre tabii ki kazandığı paradan daha fazla nasıl kazanç sağlarım diye düşünüyor ve böyle getiri sağlayabileceği yerlere yöneliyorlar.
Bence asıl problem temeli burada. İnsanlarımızın neden buralara yatırım yapma ihtiyacı duyduğunu da ayrı bir şekilde konuşmamız gerekiyor. Tüm bu tırnak içinde insanları manipüle eden insanların adalet önünde umarım hesap vermesini dileyerek.
Diyeyim şöyle düşündüğüm şey de tamamen buydu.
Hani ne kadar param olsa gerçekten artık bu benim için yeterli derdim.
Yani bunu düşünce de fark ettim ki bir rakam söylemek zor.
Çünkü bugün yeterli gelen bir şey yarın başka bir hayat standartının başlangıcı da olabiliyor.
Ne bileyim tabii ki hep maddi olarak düşünüyoruz burada.
Ev, araba, birikim.
İşte emekli olduğumda yaklaşık 55 sene sonra falan galiba bilmiyorum emeklilik yaşımı.
Biraz daha kazanayım ondan sonra.
55'i abarttım ya.
Ben galiba 62-63 yaşında falan emekli olacağım.
Bakalım bir bu kadar daha yaşarsam herhalde emekliliği göreceğiz gibi duruyor.
Dinleyenlerin büyük çoğunluğu da 30'lu yaşlarının başında, 20'lerin sonlarında olduğu için aynı kaderi paylaşıyoruz.
Merak etmeyin dostlar.
Yani galiba insanın para konusunda en kolay kaybettiği şey de hani onu kazandıktan sonra, ondan sonra dediği hayat.
Şimdi bunu söylerken de para önemli değil gibi saçma bir yerden de konuşmak istemiyorum.
Değil çünkü yani biraz önce de bahsettim.
Özellikle Türkiye'de para gerçekten hayatın kendisini değiştirebilen bir faktör haline geldi.
İşte daha güvende hissetmek, istediğin doktora gidebilmek yani özel hastaneye gitmekten bahsediyorum.
paran varsa daha iyi sağlık hizmetleri alabilmek
ya da sevmediğin bir işte mecburen kalmamak.
Yani bunların hepsi parayla çok yakından ilişkili.
Ama parayla başarıyı aynı şey sanmaya başladığımız yerde de
bambaşka bir mesele çıkıyor ortaya.
Çünkü para hayatımızı kolaylaştıran bir araçken
öyle olması gerektiğine inanıyorum.
Hayatımızın ne kadar başarılı olduğunu
ölçtüğümüz tek şey olduğunda
başka bir enstrüman oluyor.
Yani Warren Buffett'ın hayatına bakacağız bu bölüm biraz.
Onun hayatına bakarken de biraz bunu düşündüm açıkçası.
Çünkü dünyanın en zengin beşinci insanı ve onun hayatına baktığında hikayenin sadece nasıl bu kadar para kazandı gibi bir sorudan ibaret olmayacağını görüyoruz.
Ve asıl ilginç olan da şu galiba.
Bir insan ne zaman yeterince başarılı olduğunu hissediyor.
hissediyor. Bir noktadan sonra
parayı biz mi yönetiyoruz
yoksa para mı bizi yönetmeye başlıyor?
Ve bence bu sadece
para için de geçerli değil. Başarı,
statü, insanların bizim hakkımızda
ne düşündüğü, kariyerimiz
hatta bazen ilişkilerimiz
bir şeye çok sıkı tutunduğumuzda
bir süre sonra onun bizi
esir aldığını fark etmeye
biliyoruz. Bugün biraz bunlardan
da konuşacağız. Para, başarı,
kıyas o hiç
sonu gelmeyen yeterli
olma hissi ve belki de bütün
bunların arasında kendi hayatımızı
nasıl kaybetmeyeceğimiz
üzerine. Şimdi neden bunu sordum?
Çünkü Warren Buffett'ın hayatına
baktığımızda dünyanın
evet beşinci en zengin insanı
ve onun başarıyı nasıl tanımladığı
başarıyı tanımlayan
standartlardan oldukça farklı.
Onu çok net bir şekilde görebiliyoruz
ve eşi Susan Buffett'ın
da söylediği çok güzel bir şey var.
Onun için mesele paranın kendisi değildi.
Para onun skor tabelasıydı.
Asıl ilginç olan da burada başlıyor.
Para bir insanın hayatının skor tabelasıysa maçın kendisi ne?
Başarı hikayelerini dinlerken bize genellikle çalıştı, vazgeçmedi, başardı gibi bir formül anlatılıyor değil mi?
Ama formülden çıkardığımız 3 şeyi unutuyoruz.
Nerede doğduğumuz, ne zaman doğduğumuz ve karşımıza hangi fırsatların çıktığı.
Burada durup biraz düşünmek gerekiyor.
Çünkü belki de Buffett'ın parayla ilişkisini anlamanın anahtarı tam olarak bu.
Para onun için hayatın amacı değil, oyunun sonucunu gösteren bir skor tabelası.
Ve Buffett'ın yaptığı şu ayrımdan geçiyor bence parayla ilişkiyi anlamak adına iç skor tabelası ve dış skor tabelası.
Hayatta başarılı olmak için kendimize şu soruyu sormamız gerektiğini söylüyor Buffett bir konuşmasında.
Hayatımı değerlendirirken kendi içimde belirlediğim ölçülere mi bakıyorum?
Yoksa başkalarının beni nasıl değerlendirdiğine mi?
Çünkü dış skor tabelası çok kolay kuruluyor ve okunuyor.
Bunlar ne? Kaç para kazandığın, hangi şirkette çalıştığın, kaç takipçin var belki yeni dönem bir skor olabilir, hangi arabaya biniyorsun gibi gibi yani bunların hepsi ölçülebilir şeyler ve ölçülebilen şeyleri başarılı sanmak tabii ki çok çok kolay ama bir de kimsenin görmediği bir skor tabelası var.
İşinden sen ne kadar memnunsun?
Kendine saygın var mı?
Sevdiğin insanlara zaman ayırabiliyor musun?
Verdiğin kararlar gerçekten sana mı ait?
Ve belki de en önemlisi hayatını yaşarken kendine nasıl davranıyorsun?
Kendine nasıl konuşuyorsun?
Bence para meselesi tam burada başka bir anlam kazanıyor.
Çünkü para bir araçken sen onun nereye gideceğine karar veriyorsun.
Ama para senin başarı ölçütünü olduğunda bu kez hayatını onun belirlediği kurallara göre yaşamaya başlıyorsun.
İnsan neye değer veriyorsa onun tarafından yönetilmeye de başlayabiliyor.
Özgürlük bu noktada hiçbir şeye sahip olmamak, hiçbir şeyden sorumlu olmamak değil,
sahip olduklarımızın bizi sahiplenmesine izin vermemek.
İşte Buffett'ın bu iç skor tabelası dediği şey de tam olarak bunu soruyor.
Bir gün bütün dış ölçüler ortadan kalksa, para, ünvan, statü, takipçiler, itibarın,
İtibarın yani elinde kalan hayatı yine de başarılı bulur muydun?
Belki başarı da tam burada yeniden tanımlanabilir.
Hayatında çok şeye sahip olmak değil, sahip olduklarının seni ne kadar yönettiğini fark edebilmek.
Çünkü insan bazen sahip olduğu şeylerle değil, onları kaybetmemek için vazgeçtikleriyle fakirleşiyor.
Bu arada Buffett'ın yaşamına bakarken hala 1959 yılında 31.500 doları satın aldığı evde oturduğu bilgisine ulaştım ve ulaştım deyince de bu gizli bir bilgi değildi tabii ki.
Arayınca çok rahat bir şekilde Google It daha fazla bilgiyi gördü.
Ama ona Oma Kahini deniyormuş.
Öyle bir lakabı varmış.
Bu bilgi bana enteresan geldi.
Onun hayatına biraz yakından bakarak zenginlikle başarı ilişkisini buradan da anlatmanın kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Çünkü Buffett aslında çok küçük yaşlarda dedesinin bakkalından aldığı kola paketini ayırarak böyle her bir kolayı 5 cent karla satıyormuş.
Mesela işte dedesinden 25 centi alıyor ama 30 centi satıyor ve bu şekilde biriktiği paralarla yani her koladan elde ettiği 5 cent karla
11 yaşında kendisi ve ablası için veya böyle 114 dolar değerinde tercih edilen şehirler hizmeti adlı bir şirketin hissesini almış ve böylece yatırım dünyasına ilk adımını atmış.
Onun hikayesi çok erken yaşta başlayan bir merakın onlarca yıl boyunca aynı konuya tekrar tekrar dönmenin hikayesi.
Bu yüzden de benim ilgimi çekiyor ve bizim hayatımıza çok daha fazla dokunuyor.
Çünkü çoğumuz başarıyı sonuç üzerinden düşünüyoruz.
Ne kadar kazanıldığı, ne kadar kar ettiği, kaç kişinin seni tanıdığı, bir şirketteki çitrinin ne olduğu, çalıştığın bir yerdeki.
Ama Buffett'ın hikayesinde asıl dikkat çekici olan şey sonuçtan önce gelen davranış.
Aynı şeye çok uzun süre dikkat verebilmek.
Bununla ilgili daha önce bir bölüm kaydetmiştik ve Atomik Alışkanlıklar kitabını hatırladım birden.
tamamen aslında alışkanlıklarının sürekli tekrar ettiğin eylemlerin seni hangi insana dönüştüreceğini belirleyen
bir döngüden, bir sistemden daha doğrusu bahseden bir kitaptı.
Yanlış hatırlamıyorsam böyle Mart ayında kaydettiğimiz bölümlerden biriydi.
Onu da muhakkak dinlemeyenler için dinlemenizi öneriyorum.
Çünkü hani Buffett'ın gününün önemli bir kısmını okuyarak geçirdiğini ve gerçekten de uzun yıllardır
okuma alışkanlığı kazanmasının buna dayandığını görüyoruz.
Burada benim çok sevdiğim bir fikir var.
Buffett'ın yaptığı şey aslında yalnızca çok okumak değil, dikkatini korumak.
Yani bugün bir düşünelim telefon elimizde bildirim bildirim bir mail bir whatsapp mesajı
LinkedIn'i, Instagram'ı ikisi bir toplantı, haber bildirimleri, başkasının kariyeri,
birinin yeni evi, birinin arkadaşının düğünündeki halay videosu, birinin terfisi.
Yani günün sonunda kendi hayatımızla ilgili karar vermeye çalışacağız ya hani.
Gün boyunca başkalarının hayatlarını izlemekten kendi hayatımıza bakacak ne kadar enerji kalıyor Allah aşkına.
Yani Buffett'ın dünyasında bunun tam tersi olduğunu çok net bir şekilde görüyoruz.
Az sayıda şeye uzun süre bakıyor.
Bu yatırımda işe yarıyor.
Ama sadece yatırımda değil, kariyerlere, ilişkilere, bir yetenek, bir beceri kazanmakta da.
Dikkatin neredeyse hayatın orada genişliyor.
Peki herkes Buffett olabilir mi?
Bence hayır çünkü Buffett'in hikayesini anlatırken sen de yeterince çalışırsan milyarder olabilirsin gibi son derece klişe ve yanıltıcı bir yere gitmek asla istemiyorum.
Buffett'in kendisi bile servetini anlatırken bunun yalnızca çalışmaktan ibaret olmadığını söylüyor.
Bir konuşmasında servetinin Amerika'da yaşamak genetik şans ve bileşik faiz gibi faktörlerin bileşiminden geldiğini ifade ediyor.
Yani şans faktörünü de kabul ediyor ve bu çok önemli.
Çünkü başarı hikayelerini anlatırken çoğu zaman görünmeyen değişkenleri siliyoruz.
Aile, doğduğun ülke, eğitim, ekonomik koşullar, zamanlama, sağlık, karşılaştığın insanlar, şans ve tabii ki çalışmak.
Bunların hepsi aynı denklemde.
O yüzden Buffett'in hikayesinden çıkarılabilecek ders herkes milyarder olabilir gibi değil.
Daha ilginç hayatında hangi şeylerin bileşik geçiri yaratacağını düşün.
Şimdi birleşik getiri finansal bir kavram olarak görünebilir ama bence sadece para için çalışmıyor.
Çünkü compound interest olarak geçiyor literatürde ve genellikle finans derslerinde öğrenilen bir şey.
Yani 100 liram var diyelim üzerine faiz geliyor sonra o faiz de faiz kazandırıyor ve yıllar geçtikçe küçük farklar devasa bir birikime dönüşebiliyor.
Aynı matematik hayatımızın başka yerlerinde de var.
İşte her gün 20 dakika kitap oku, her gün biraz İngilizce yeni bir kelime, 2-3 tane kelime öğren, her ay bir beceri geliştir, her gün bedenine iyi bak, her gün sevdiğin insanlarla olan ilişkine emek ver.
Ya da tam tersinden düşünelim.
Diyelim ki işte her gün kendini küçümsüyorsun, erteliyorsun yapman gereken şeyleri, yarım başlarım diyorsun.
Tabii ki bunların da birleşik etkisi var.
Bence hayatımızdaki en tehlikeli şeylerden biri küçük davranışların küçük sonuçlar yaratacağını sanmak.
Oysa zaman o küçük şeylerin tarafını tutuyor.
Buffett'in Berkshire Hathaway başarısının en çarpıcı taraflarından biri de bu.
1965'den itibaren Berkshire'ın hisse başına defter değeri onlarca yıl boyunca çok yüksek bileşik oranlarda büyümüş.
Ve Buffett'in kendi mektuplarında da uzun vadeli bileşik büyümeyi tekrar tekrar vurguladığını görüyoruz.
Yani onun hikayesindeki sihir aslında biraz sıkıcılık ve bu tam benlik.
İyi kararlar artı zaman artı tekrar.
Galiba yetişkinlikte en sevmediğimiz şey de bu.
Hızlı sonuç almak istiyoruz çünkü değil mi?
Beyzbol oyuncusu Ted Williams.
Williams topun geldiği alanı bölgelere ayırıyor ve yalnızca kendisi için en avantajlı bölgeden gelen toplara vuruyor.
Buffett da yatırım kararını buna benzetiyor.
Her gelen topa vurmak zorunda değilsin.
Bazı topları kaçırman çok mümkün.
Mesela Berkshire'in yıllık mektuplarında da anlayabildiği uzun vadeli rekabet avantajını koruyabilecek işletmelere odaklandığını görüyor olmamız.
Görüyor olmamız diye bir şey yok ya.
Türkçe'de gerçekten yapıyor olmak, ediyor olmak diye bir şey yok ve bunu kullandığım için şu an çok üzgünüm.
Ama burayı kesmeyelim, ot olarak dursun kendime.
Şimdi bunu kendi hayatımıza çevirelim.
Her iş teklifini kabul etmek zorunda mıyız?
Yani her davete gitmek, her trendi takip etmek, her insanla small talk da olsa o konuşmaları yapmak, her fırsata böyle koşmak, onu değerlendirmek.
Her fırsatı kaçırmaktan korktuğumuz için aslında hiçbir şeye yeterince odaklanamıyor olabilir miyiz?
Yani burada başarı dediğimiz daha fazla şeyi yapmak değil neyi yapmayacağını da bilmek.
Şimdi yasın meseleye gelelim. Başarı ne?
Buffett'ın en çarpıcı fikirlerinden biri ortaya çıkıyor.
Bir röportajında insanın hayatının sonunda kendisine gerçekten değer veren insanların olup olmamasını başarı ölçütlerinden biri olarak anlatıyor.
Hatta bunu çok basit bir soruyla ifade ediyor.
Kaç kişi ki seni gerçekten sever?
Çünkü dünyanın bütün parasına sahip olabilirsiniz ama telefonunuz çaldığında kimse sizi aramıyorsa,
bir başarınızı anlatmak istediğinizde paylaşacak kimseniz yoksa, hastalandığınızda kapınızı çalacak kimse yoksa
ve bütün bunların karşılığında çok büyük bir banka hesabınız varsa bunu başarı olarak adlandırmak ne kadar anlamlı?
Başarı tanımı paranın çok ötesinde ve onun da hayatı kusursuz değil.
Çocukları babalarının işine ve parasına çok fazla odaklandığı dönemleri de açıkça anlatıyor.
Bu yüzden başarı her şeyi kazanmak değil.
Bazen kariyerimizde bir şey kazanırken hayatımızın başka bir yerinde kaybediyoruz.
Terfi ediyoruz ama arkadaşlarımızı daha az görüyoruz.
Daha çok para kazanıyoruz ama daha az boş vaktimiz oluyor.
Daha görünür oluyoruz ama kendimizi daha çok başkalarının gözünde değerlendirmeye başlıyoruz.
Daha çok iş yapıyoruz belki ama neyi neden yaptığımızı unutuyoruz.
Belki de asıl soru şu.
Ne kadar başarılı olabilirim değil, başarılı olurken nasıl bir insan olmak istiyorum?
Buffett parasını hayatının merkezine koymuş gibi görünse de parasını bitirmekten ziyade sonunda büyük kısmını vermeye karar veriyor.
Yani hayatının sonunda sorduğu soru ne kadar param var, ne kadar biriktirdim değil.
bununla ne yaptım sorusuna dönüşüyor.
Acaba bugün hepimiz biraz Buffett gibi bir skor tabelası tutuyor muyuz?
Kendimize çevirirsek.
Senin skor tabelen ne?
Maaşın mı?
LinkedIn'deki ünvanın takipçi sayın olabilir mi?
Kaç kişinin seni tanıdığı, kaç kişinin seni alkışladığı,
kaç tane başardım diyebileceğin şey var.
Ve daha önemlisi bu skor tabelasını kim koydu oraya?
Başarılı olduğunda alkışlayan çok olur.
Bu her yerde böyle hani şak şak şak.
Herkes orada.
Senin başarılarının yanında, kararsızlıklarında, belki düşüşlerinde ve tırnak içinde başarısızlıklarında destekleyenler var mı?
Başarındaki alkışlar destek değil çünkü onlar başarını onaylayanların gürültüsü sadece.
O gürültü başarısızlığın sessizliğinden daha kıymetli şeyler anlatabilir.
Duymak isteyene.
Hayatımızın en büyük yanılgılarından biri başkalarının başarı kriterlerini kendi hayatımızın hedefi sanmak.
Ve zenginlik dediğimiz şeyi sadece banka hesabındaki rakamlarla ölçmeye başladığımızda hayatın başka türlü zenginliklerini gözden kaçırıyoruz.
Günün içinde kendini gerçekten içinde hissettiğin kaç an var mesela?
Bunu hiç sordun mu kendine?
Yaptığın iş sana aitmiş gibi geliyor mu?
Bir masada otururken gerçekten orada mısın yoksa bir sonraki hedefini mi düşünüyorsun?
Sevdiğin insanlarla geçirdiğin zamanın farkında mısın?
Bir şeye sırf onu merak ettiğin için zaman ayırabiliyor musun?
Zenginlik tam da bunlarla ilgili.
Çünkü insanın hayatını sadece sahip oldukları değil, yaşadığı anların anlamı da büyütüyor.
Buffett'tan geriye kalan onun yatırım felsefesindeki temel meselelerden biri,
küçük getirilerin uzun zaman boyunca yeniden yatırıma dönmesiyle büyümenin hızlanması.
Bunu hayatımıza uygularsak ne oluyor diye soralım.
Hayatımızın da bir bileşik getirisi olduğu su götürmez bir gerçek.
Sadece bazı yatırımlarımızın getirisi para olarak dönmüyor.
Karakter olarak dönüyor, bir beceri olarak dönüyor, ilişki olarak ya da özgüven olarak dönüyor.
Buffett'in hikayesinde asıl düşündüren şey de bu.
Çünkü onun servetini anlamak için sadece ne kadar para kazandığına bakarsanız hikayenin yarısını kaçırıyorsunuz.
Asıl mesele çok uzun bir zaman boyunca aynı prensiplere sadık kalabilmek.
Kendimize sormamız gereken soru şu olabilir.
Ben hayatımın hangi alanına birleşik getiri yaratacak şekilde yatırım yapıyorum?
Çünkü bugün önemsiz görünen şeylerin bazıları 10 yıl sonra hayatımızın en büyük sonuçlarına dönüşebiliyor.
O yüzden bugün sana böyle daha başarılı ol demek istemiyorum.
Onun yerine şöyle bir soru bırakıyorum.
Bugün yaptığın ve küçük gördüğün hangi şey, hangi eylem 10 yıl sonra hayatının en büyük getirisine dönüşebilir?
Belki bir kitap, bir konuşma, başlamaya korktuğun bir iş, belki bir özür, bitirmen gereken bir ilişki,
belki de başlaman gereken.
Belki de sadece kendine ayırdığın
bir yarım saat. Çünkü
bazen hayatımızı değiştiren şey
büyük kararlar değil, uzun süre
boyunca tekrar ettiğimiz küçük
kararlar. Kendi hayatını
taramaya başlayabilirsin böyle günün
küçük anlarında. Okuduğum kitaplar
neye dönüşüyor? Kurduğum ilişkiler
ne oluyor? Nasıl ilerliyor?
İşimde geliştirdiğim beceri
beni nereye götürüyor? Her gün
ihmal ettiğim küçük
bir şey de olsa o neye dönüşüyor?
Ve kendime nasıl konuştuğum
zaman içinde ben kim
oluyorum? Ne demişti Buffett?
Birisi bugün gölgede oturuyor.
Çünkü biri uzun zaman önce bir ağaç
dikti. Bence başarı dediğimiz şey
biraz da gölgesinde oturduğumuz
ağaçların hikayesi. Bugün
sahip olduğumuz hayatın ne kadarı
yıllar önce verdiğimiz ve
o zaman önemsiz görünen kararların
sonucu. Başarı başladığımız
paranın büyüklüğüyle mi ilgilidir?
Yoksa elimizdeki o küçücük şeyin içindeki fırsatı görebilmekle mi?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
