
hayata geç kalmadın | zamanı anlamak mümkün mü?
15 Ekim 2026 · 31 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Zaman dediğimiz şey tam olarak ne? Saatte ilerleyen rakamlar mı, takvimde eksilen günler mi, yoksa yaşadıkça içini anlamla doldurduğumuz bir şey mi?
Bölümde zamanla kurduğumuz ilişkiyi, hayatı anlamlandırma biçimimizi ve kendi zamanımızı nasıl yaşadığımızı konuşuyoruz.
Çünkü zaman hepimiz için ilerliyor olabilir ama ona verdiğimiz anlam, hikâyemizi değiştiriyor.
Transkript
İntro
Herkese selamlar.
Bölüm başlığından da anlaşıldığı gibi konumuz zaman.
Ve tabii ki bölümün bir şarkısı olacaksa o şarkının sözleri nasıl tahmin etmek çok güç değil bence.
Nasıl oluyor ki vakit bir türlü geçmezken yıllar hayatlar geçiyor?
Sana da hiç oldu mu?
Daha dün başlamış gibi hatırladığın bir işin üzerinden mesela 3 yıl geçmiş.
Bir zamanlar hayatının o çok büyük meselesi olan şey bugün aklına bile gelmiyor.
Zamanın en garip tarafı bu.
İçindeyken ne kadar sürdüğünü anlamıyoruz.
Geride kaldığında ne kadar çabuk geçtiğine şaşıp kalıyoruz.
Peki neden böyle?
hayatımızın ne kadarını gerçekten yaşarken ne kadarını bir şeylerin olmasını bekleyerek geçiriyoruz.
Aynı zaman neden bazen geçmek bilmiyor da bazen göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor.
Gerçekten zaman mı hızlanıyor?
Yaş aldıkça mı yıllar daha hızlı geçiyor?
Yoksa biz hayatın içinde bir yerlere yetişmeye çalışırken yaşadığımız zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyor muyuz?
E bir de şu var, yalnızca zamanın geçmesini de beklemiyoruz artık.
Bir sonraki hafta sonunu, belki bir sonraki tatili, terfiyi, hayatımızın biraz daha yoluna gireceği o günü bekliyoruz.
Ya sanki bugün asıl hayat başlamadan önce geçmemiz gereken bir koridorda biz o tünelin sonundaki ışığı arar gibi ha babam arıyoruz.
Ya hayat dediğimiz şey tam o koridorda geçiyorsa biraz bunu konuşalım.
Zamanın kendisini değil yalnızca, bizim zamanla ilişkimizi, geçmişe nasıl baktığımızı,
geleceğe neden bu kadar yetişmeye çalıştığımızı ve bazen hayatı yaşamakla hayatın bir sonraki aşamasına hazırlanmak arasındaki farkı.
Çünkü belki de değil tüm mesele ömrümüzün ne kadar hızlı geçtiği değil, zaman geçerken bizim hayatın neresinde olduğumuz.
Neden hayatımızın doğru zamanda, doğru yerde ve doğru hızda ilerlemesi gerektiğine inanıyoruz?
Zamanı nasıl anlamlandırıyoruz?
Bizi yoran zamanın geçmesi değil, hayatımızın zamanında ilerlemesi gerektiğine inanmamız.
Ahmet Hamdi Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabında Hayri İrdal'ın saatlerle tanışmasına vesile olan ustası Nuri Efendi,
Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.
Bu da gösterir ki zaman ve mekan insanla mevcuttur der.
Tanpınar'ın ayarı insandır derken açtığı kapıyı ben burada görüyorum.
İnsan zamanı sadece takip eden bir varlık değil, onu yaşayan, ona anlam veren bir varlık.
Ve zamanı anlamaya kafa yorduğumuzda yol ilginç bir yere çıkıyor.
Tanpınar'ın bu sözünü yalnızca zaman üzerine bir düşünce olarak değil,
kendimizde kurduğumuz ilişki üzerine de bir hatırlatma olarak okumak gerekiyor belki.
Çünkü zaman yalnızca başımıza gelen bir şey olmaktan ziyade
onu nasıl algıladığımız, hatırladığımız, belki beklediğimiz ve anlamlandırdığımız da
psikolojik dünyamızın bir parçası.
Dikkatimiz, duygularımız, hayata dair beklentilerimiz
hatta içinde bulunduğumuz bedensel durum bile zaman algılımızı etkiliyor bence.
Yani şöyle desek çok da yanlış olur mu?
Saatin zamanı var, bir de bizim zamanımız var.
Ve bunlar her zaman birbirine denk düşmüyor.
Her dakikayı verimli geçirmek zorunda değiliz.
Her boşluğu bir işle doldurmak, her yaşta bir başarıya ulaşmak ya da her gecikmeyi telafi etmek zorunda değiliz.
Bazen de bir şeylerin olgunlaşması gerekir.
Zihnin dinlenmesi, bedenin yavaşlaması, insanın kendini yeniden duyması gerekiyor.
Ve en önemlisi de hayatımızın ayarını yaparken yalnızca dünyanın bizden ne beklediğine değil bizim nasıl bir hayat yaşamak istediğimize de bir dönüp bakmamız gerekiyor.
Saat akıp gidiyor evet, dünya dönüyor, hayat ilerliyor. Bunların bizim dışımızda işleyen bir tarafı var.
Ama o hayatın içinde neyi önemli bulacağımız, neye dikkat edeceğimiz, hangi anın içinde gerçekten bulunacağımız da bizim deneyimimizi şekillendiriyor.
Tan Pınar'ın da bize hatırlattığı şey şu.
Zamanın geçmesi bizim elimizde değil ama geçen zamanın hayatımıza neye dönüşeceği konusunda düşündüğümüzden daha fazla rolümüz var.
Şu an nerede, nasılsın ve sesim sana nasıl ulaşıyor bilmiyorum ama ortak bir zamanı paylaşıyoruz aslında.
Ne şahane.
Belki uzun zamandır istediğin bir şeyi hala yapmadın.
Belki aslında her şey yolunda senin için ama çevrene bakınca bir şeyleri kaçırıyormuşsun gibi hissediyorsun.
Ve bu hissin nereden geldiğini de tam olarak bilmiyorsun.
Böyle bir dönemde olabilirsin.
Biz gerçekten zamanla mı yarışıyoruz yoksa zamanın içinde nasıl bir insan olmamız gerektiğine dair bir hikayeyle mi?
Saatler hepimiz için ilerliyor.
Ama şunu kabul edelim lütfen.
Herkesin hayatı aynı hızda ilerlemek zorunda değil.
Peki biz neden öyleymiş gibi hissediyoruz?
Yani zaman bizim için bir noktadan sonra sadece takvim olmaktan çıkıyor ve kendimizi değerlendirdiğimiz bir cetvele dönüşüyor gibi.
Mesela işte 25 yaşındayım şunu yapmış olmalıydım.
30 yaşındayım artık bu konuyu çözmüş olmalıydım ya da 35 yaşındayım neden hala emin değilim?
Yani dikkat edersen burada sadece bir yaş söylemiyoruz.
Yaşımızla birlikte kendimiz hakkında da bir hüküm veriyoruz.
Biraz böyle bu konuya baktığımda hem psikanalitik hem de bilissel yaklaşıma göre anlamaya çalışmak istedim.
Ve baktığımda bu yaklaşımların aklıma getirdiği bir takım sorular oldu.
Onları seninle de paylaşmak istiyorum.
Önce bir hani psikanalitik yaklaşımda zaman nasıl tanımlanıyor?
Şimdi geçmiş yalnızca geride kalmış olaylardan oluşmuyor bu yaklaşıma göre.
Özellikle duygusal açıdan işlenmemiş deneyimler bugün yaşadığımız ilişkileri, sahip olduğumuz beklentileri ve davranışlarımızı etkileyebiliyor.
Ne demek istiyorum?
Örnek olarak işte geçmişinde terk edilme korkusu yaşayan biri bugün bir ilişkisinde karşı tarafın geç cevap vermesini yalnızca bir mesaj gecikmesi olarak değil yeniden terk edilme ihtimali olarak deneyimleyebiliyor.
Bu Freud'un tekrarlanma zorlantısı kavramı da kişinin acı verici ilişki öğrencilerini farklı biçimlerde yeniden yaşayabilmesini anlamaya yardımcı oluyor.
Ama tabii ki her tekrardan nedeni bilinç dışı bir çatışma değil.
Yani öğrenilmiş derbilişler ve güncel koşullar da oldukça önemli.
Burada şunu düşünmeden edemedim.
Bugün yaşadığım şey gerçekten yalnızca bugüne mi ait yoksa geçmişim bugünü yorumlama biçimi mi etkiliyor?
Bir de bilişsel yaklaşıma bakalım.
Oraya göre de mesela zaman deneyimimizin zihinsel süreçlerle nasıl şekillendiği araştırılıyor.
Zamanı değerlendirirken yalnızca saati okumuyoruz, dikkatimizi nereye verdiğimizden ve ne kadar çok olay hatırladığımızdan da etkileniyoruz.
Evet zaman hepimiz için ilerliyor olabilir ama hepimiz onu aynı şekilde yaşamıyoruz.
Burası net.
günümüz insanının neden zamanın peşinden koşuyormuş gibi hissettiğini açıklamaya çalışan önemli bir sosyolojik yaklaşım var.
O da toplumsal hızlanma.
Burada sosyolog Harmut Rosa'nın social acceleration yaklaşımı, modern toplumlarda teknolojik süreçlerin hızlanması,
toplumsal değişimin hız kazanması ve hepimizin böyle hayat tempolarının artması arasındaki ilişkiye odaklanıyor.
Burada önemli bir paradoks var çünkü teknoloji bize zaman kazandırmayı vaat ediyor değil mi?
Yani bir mesajı saniyeler içinde gönderiyoruz, alışverişlerimizi dakikalar içinde tamamlıyoruz, bilgiye anında ulaşabiliyoruz ama kazandığımız zamanı dinlenmeye ayırmak yerine çoğu zaman daha fazla iş ve deneyimle dolduruyoruz.
Böylece daha hızlı yaşıyoruz ama mutlaka daha fazla zamanımız olmuyor.
Bu 2026'da zaman fiziksel olarak hızlandı demek değil.
Zamanın içine yerleştirdiğimiz beklentilerimizin ve yapacaklarımızın artması zamanın yetmediği hissini açıklamaya yardımcı oluyor.
Bu konuya doğrudan odaklanan en yararlı psikolojik çerçevelerden biri de Zimbardo ve Boyd'un geliştirdiği zaman perspektifi kuramı.
Bu yaklaşımda insanların geçmişe, şimdiye ve geleceğe farklı ağırlıklar verdiğini, bu yönelimin kararlarını ve insanların darbalışlarını etkileyebildiği öne sürülüyor.
Hayata nereden baktığımıza dair bir perspektif olarak düşünebiliriz bunu.
Bu yaklaşıma göre tabii ki bir takım böyle şeyler ortaya çıkmış.
Yalnızca ne yaşadığımız değil yaşadıklarımızı hangi zaman penceresinden değerlendirdiğimizin de önemli olduğuna dair bir takım perspektifler oluşturmuşlar.
Bir düşünün yani aynı deneyimi yaşayan iki insan geçmişlerinde birbirinden çok farklı anlamlar yükleyebilir.
Bu çok mümkün. Yani biri yaşadıklarından güç alırken diğeri aynı anıları hatırladığında hala öfke, pişmanlık ve hayal kırıklığı hissedebilir.
Burada mesele insanları beş ayrı kategoriye yerleştirmek değil, hepimizin farklı zamanlarda farklı bakış açıları geliştirebildiğini anlamak.
Bu Zimbardo ve Boyd'un modelinde beş temel zaman perspektifi var.
Gelin bunlara yalnızca psikolojik kavramlar olarak değil de gündelik hayatlarımızın içinden bakalım.
İlk perspektifimiz geçmişi güzel hatırlayanlar.
Bazı insanlar geçmişlerine baktıklarında bir aidiyet duygusu hissediyor.
Çocukluklarının geçtiği mahalleyi, aile sofralarını, eski dostluklarını, hayatlarının bir döneminde kendilerini çok iyi hissettikleri anları hatırlıyorlar.
Geçmiş onlar için yalnızca geride kalmış bir zaman değil, kim olduklarını anlamlandırmalarına yardımcı olan bir kaynak oluyor.
Geçmişin güzel tarafıyla bağ kurabilmek insana süreklilik ve aidiyet hissi verebilir.
Ama burada da bir sınır var.
Geçmişimizi sevdiğimiz için mi hatırlıyoruz yoksa bugünkü hayatımızda bulamadığımız bir şeyi geçmişte aradığımız için mi?
Çünkü bazen geçmişi özlemek yalnızca geçmişte yaşadıklarımızı özlemek değil.
O dönemde kim olduğumuzu, nasıl hissettiğimizi, hangi ihtimallere sahip olduğumuzu düşündüğümüzde hissettiğimiz bir şey.
Ve geçmişi sürekli idealize etmeye başladığımızda bugünün imkanlarını göremeyebiliriz.
Çünkü geçmiş hatırladığımız biçimiyle her zaman geçmişin tamamı olmayabiliyor.
İkinci perspektif ise geçmişin içinde kalmak.
Şimdi geçmişe baktığında aklına daha çok pişmanlıklar gelenler de olabilir.
Keşke o işi kabul etmeseydim, keşke o ilişkiyi bitirmeseydim, keşke o insanın söylediklerine bu denli inanmasaydım, keşke daha önce başlasaydım ya da başlamasaydım.
Yani burada geçmiş yalnızca hatırlanan bir zaman olmaktan çıkıp bugünü değerlendirdiğimiz bir ölçüye dönüşüyor.
Bazen yıllar önce verdiğimiz bir kararı bugünkü bilgimizle yargılıyoruz.
Bugün sahip olduğumuz koşulları, bilgiyi, sorumluluklarımızı, duygularımızı unutup bugünkü aklımızla geçmişteki kendimize adeta hesap soruyoruz.
Ama şunu hatırlamak çok kıymetli.
Geçmişteki biz, bugünkü biz değildik.
Bugün bildiklerimizi o gün bilmiyorduk.
Bugün sahip olduğumuz deneyimlere o gün sahip değildik.
Elbette geçmişe dönüp bakmak, hatalarımızı görmek ve sorumluluk almak kıymetli.
Ama kendimizi sürekli geçmişteki bir kararla tanımlamak başka bir şey.
Bir nokta daha sonra insanın kendisine şu soruyu sorması gerektiğine inanıyorum.
Ben geçmişimden ders mi çıkarıyorum?
Yoksa geçmişimi tekrar tekrar yaşayarak bugünkü hayatımı da onun etrafında mı kuruyorum?
Bazı şeyleri değiştiremeyiz.
Ama onların bugünümüzü nasıl etkilediği üzerinde çalışabiliriz.
Geçmişi kabul etmek, yaşananları doğru bulmak veya unutmak anlamına da gelmiyor.
Yalnızca artık aynı olayın içinde yaşamak zorunda olmadığımızı fark edebiliriz.
Üçüncü perspektifse bugünü yaşamak.
Bir kahvenin tadını çıkarmak, arkadaşlarıyla uzun uzun konuşmak, bir seyahate çıkmak, yeni şeyler denemek.
Yani bunlar hayatımızın çok kıymetli parçaları.
Çünkü hayat dediğimiz şey yalnızca gelecekte ulaşacağımız hedeflerden ibaret değil.
Bugün de yaşamakla geleceği hiç düşünmemek de aynı şey değil.
Anlı kazların peşinden giderken uzun vadeli sonuçları bütünüyle göz ardı edebiliriz.
Bazen bir şeyi o anda istediğimiz için seçeriz ama sonrasında neye mal olacağını düşünmeyiz.
Dolayısıyla burada önemli olan bugünün keyfini çıkarmayı bir hayat felsefesine dönüştürürken
gelecekteki kendimizi de unutmamak oluyor.
Ne takdir edersiniz ki bugün seçimlerimiz yarının hayatını da şekillendiren tercihler.
Ama bunun tam tersini de yaşamak mümkün.
Geleceği o kadar fazla düşündüğümüz zamanlar olur ki bugün yaşamayı unuturuz.
Ve sanırım bu tırnak içinde modern hayatın en ilginç ilişkilerinden biri de bu.
Bir yandan her anın kıymetini bilmemiz gerektiği adeta pompalanıyor.
Diğer yandan her anımızı değerlendirmemiz, kendimizi geliştirmemiz, yeni bir şey öğrenmemiz, daha iyi bir versiyon dönüşmemiz bekleniyor.
Hani sanki böyle bir kahve içmek bile artık yalnızca kahve içmek değil.
Ya bir networking fırsatı, ya bir kişisel gelişim molası, ya da sosyal medyada paylaşılabilecek bir deneyim.
Ya Allah aşkına bazen yalnızca oturup kahvemizi içemez miyiz?
Ya her anımızın bir çıktısı, her deneyimimizin bir kazanımı olmak zorunda mı?
Dördüncü perspektif ise hayat benim kontrolümde değil.
Zaman perspektifinin bir başka boyutu da bugünü kaderci bir yerden değerlendirmek.
Hayatın büyük ölçüde bizim kontrolümüz dışında geliştiğine inanmak.
Burada çok dikkatli olmamız gerektiğini söylemem gerekiyor.
Çünkü hiçbirimizin yaşam koşulları aynı değil.
Ekonomik koşullar, aile geçmişi, sağlık, toplumsal eşitsizlikler ve karşımıza çıkan fırsatlar hayatımızı gerçekten etkiliyor.
Her şeyi bireysel çabaya indirgemek insanın içinde yaşadığı koşulları görmezden gelmek olur.
Bu da o insanlara haksızlık.
Koşulların bizi etkilemesiyle hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimize inanmak aynı şey değil.
İnsan yaşadığı hayal kırıklıklarından sonra çaba göstermenin anlamsız olduğunu düşünmeye başlayabilir.
Nasıl olsa değişmeyecek, nasıl olsa olmayacak, benim elimden ne gelir karamsarlıklarına kapılmak insan doğasının bir parçası.
Ama bu düşünce bir süre sonra insanın karşısına çıkan imkanları da değerlendirmesini zorlaştırıyor.
Burada kendimize sormamız gereken soru şu.
Hepimiz bu dönemlerin içine girmiş olabiliriz.
Gerçekten değiştiremeyeceğimiz şeylerle mi karşı karşıyayım?
Yoksa değiştirebileceğim şeyler için de kendimi güçsüz mü hissediyorum?
Bu soruya cevap vermek her zaman kolay değil.
Ama kendi etki alanımızı görebilmek, koşullarımızı inkar etmeden hareket edebilmenin önemli bir parçası.
Son yaklaşım ise geleceğe yetişmeye çalışmak.
Şimdi burada gelecek odaklı insanlardan bahsediyoruz ve o insanlar hep bir plan yapar, hedefler belirler, çalışır, erteler, bir şeylerden vazgeçer ve uzun vadede ulaşmak istedikleri şeyler için emek verirler.
Bu yaklaşımın tabii ki elbette çok önemli avantajları var.
Geleceği düşünmek, sorumluluk almak ve hedefler doğrultusunda hareket etmek hayatımızı şekillendirebilmemizi sağlıyor.
Ama gelecek hayatımızın tek ölçüsüne dönüştüğünde ne oluyor?
Bir işi bitiriyoruz, hop hemen sıradaki işe geçiyoruz.
Bir hedefe ulaşıyoruz mesela, hemen daha büyüğünü, daha yenisini koyuyoruz.
Diyelim işte biraz para biriktiriyoruz, bu kez daha fazlasını biriktirmemiz gerektiğini düşünüyoruz gibi gibi.
Yani bu noktada, aslında bir noktada şu soruyu sormak gerekiyor.
Şimdi ben geleceğimi inşa ediyorum yoksa bugünkü hayatımı sürekli erteliyor muyum?
Çünkü gelecek için çalışmakla gelecekte yaşayacağımızı düşünmek arasında da temel bir fark var.
İlki bugünkü seçimlerimizi yarınki hedeflerimizle ilişkilendiriyor.
İkincisi ise bugünü henüz başlamamış bir hayatın hazırlığına dönüştürüyor.
Belki de bu yüzden çok çalıştığımız halde bazen hayatımızı yeterince yaşamadığımızı hissediyoruz.
Çünkü başarıya ulaşınca rahatlayacağımız gibi bir sanrı var bir takım insanlarda.
Ama başarı tanımımızı sürekli değiştiriyorsak rahatlayacağımız yerde sürekli bize mesafe koyuyor.
Burada sorun hedeflerimiz olması değil.
Kendimize iyi bir hayat yaşamak için yalnızca gelecekteki başarılarımızın yeterli olacağını söyleyip durmamız.
Bütün bu perspektifleri düşündüğümüzde şu soruyla karşılaşıyoruz.
Ben en azından bununla karşılaştım.
geçmişi hatırlamak, bugünü yaşamak ve geleceği planlamak arasında nasıl bir denge kuracağız?
Şimdi dengeli zaman perspektifi kavramı tam da burada devreye giriyor.
Bu perspektif her zaman yalnızca bugüne odaklanmak demek değil.
Geçmişten öğrenebilmek, bugünün deneyimini yaşayabilmek ve geleceğe yönelik kararlar alabilmek için
farklı zaman perspektifleri arasında esnek bir biçimde geçiş yapabilmek gibi geliyor bana.
Geçmişte yaşadığımız güzel şeylerden güç alabiliriz, evet.
Olumsuz deneyimlerimizden öğrenebiliriz ve bugünün keyfini çıkarabiliriz böylece.
Aynı zamanda gelecek için de plan yapabiliriz.
Ama bunlardan hiçbirinin hayatımızın tamamını yönetmesine izin vermek zorunda değiliz.
Çünkü geçmişe çok fazla tutunursak değişimi kaçırabiliriz.
Bugünün peşinden giderken de geleceği unutabiliriz.
Şimdi geleceğe çok fazla odaklanırsak şu an yaşadığımız hayatı yalnızca bir hazırlık aşaması olarak görmek işlem bile değil.
Burada önemli olan hangi zaman perspektifinin doğru olduğuna karar vermekten ziyade hangi durumda hangi bakış açısına ihtiyaç duyduğumuzu anlayabilmek.
Kimi zaman geleceği planlamamız gerekiyor.
Kimi zaman da geçmişte yaşadığımız bir şeyi anlamlandırmamız.
Kimi zaman da hiçbir şeyi çözmeden, hiçbir şeyi optimize etmeden yalnızca o günün içinde bulunmamız.
Kendi hayatına dönüp bak bir şimdi.
Belki sabah işe giderken otobüste, metroda, metrobüste ayakta duruyorsun.
Akşam eve gelip ne yiyeceğini düşünüyorsun.
Hayatında çok büyük bir kriz yok ama o büyük aydınlanma da yok.
Ve bir anlığına herkes bir yere varmış da sen hala yoldaymışsın gibi hissediyorsun.
Oysa sen başkasının hayatındaki bir dönüm noktasını kendi hayatının bütününe bakarak karşılaştırıyorsun.
Yani başkalarının kilometre taşlarını kendi yolunun tamamıyla kıyaslıyorsun.
Bunun adil bir karşılaştırma olmadığını hepimiz biliyoruz değil mi?
Ve bilmek her zaman hissettiğimiz şeyi değiştirmeye yetmiyor.
Mesele yalnızca başkalarının ne yaptığı değil, başkalarının yaptıklarını, kendi hayatımızın ne kadar iyi gittiğini anlamak için bir ölçüt olarak kullanmaya başlamamız.
Belki de en zor kısmı şu, bir süre sonra kendimizi başkalarıyla kıyaslamadığımız zamanlarda bile içimizde böyle birileri sürekli bizi değerlendiriyormuş gibi hissediyoruz pıtır pıtır.
Ama hepsi yalnızca kişisel tercihler değil.
Yaşadığımız kültürün, ekonomik koşulların ve içinde bulunduğumuz dönemin de şekillendirdiği beklentiler.
Bu beklentiler değişmez kurallar değil tabii.
Bir zamanlar belli bir yaşta yapılması gerektiği düşünülen bir şey bugün başka bir yaşta gerçekleşebiliyor.
Buna rağmen o eski takvimin bazı parçalarını içimizde taşımaya devam edebiliriz.
Ama hayatın her aşamasında aynı insan olmak zorunda değiliz.
Bunu kendimiz de yapmayalım.
20 yaşında istediğimiz şeyle 40 yaşında istediğimiz şeyin aynı olması gerekmiyor.
Belki de büyümek biraz da bu.
Bir zamanlar kendimiz için doğru olduğunu düşündüğümüz şeylerin artık bize uymadığını kabul edebilmek.
Ama bunun için önce hayatın tek bir doğru zaman çizelgesi olduğuna dair inancımızı sorgulamamız lazım.
Zaman herkes için farklı akıyor.
Zihnimizde nasıl konumlandırdığımız, hayatımızı nasıl anlamlandırdığımız da kültürden kültüre değişebiliyor.
Biz mesela zamanın çoğunlukla bir çizgi gibi düşünüyoruz.
Geçmiş arkamızda, gelecek önümüzde böyle bir çizelge gibi.
Ama geçmiş geride kaldı, geleceğe doğru ilerliyoruz o çizgide.
Şimdi farklı kültürlerin zaman algılarına baktığımızda mesela benim ilgimi Aymara halkı çekti.
Aymara halkı nereden çıktı diyeceksin.
Ant dağlarının yerli halkıymış.
Onların böyle zamanı zihinde konumlandırma biçimi çok enteresan geldi bana.
ve buna dair de böyle çarpıcı bir araştırma yapılmış.
Bilimsel bilimci Rafael Nunez ve dil bilimci Yves Switzer'ın 2006 tarihli bir çalışması var.
Burada araştırmacılar Aymara dilinde ve jestlerinde geçmişin önümüzde,
geleceğin ise arkamızda konumlandırılabildiğini gösteriyor.
Mantığı ne biliyor musun?
Geçmişi biliyoruz diyorlar.
Çünkü hani onu gördük, deneyimledik.
Ama geleceği henüz göremiyoruz.
Bu nedenle bildiğimiz geçmiş önümüzde henüz göremediğimiz gelecek arkamızda tasavvur ediyor.
Bu bizim alıştığımız düşüncenin tam tersi.
Biz genellikle geleceğe doğru yürüdüğümüzü söyleriz.
Buradaki metafordaysa geçmiş böyle önümüzde görebildiğimiz bir alan gelecekse henüz göremediğimiz bir yer.
Gelecek gerçekten önümüzde duran planlayıp kontrol edebileceğimiz bir şey mi sorusu akıllara geliyor.
Yani henüz bilmediğimiz bir şey olduğu için ona ilişkin kesinliğimiz biraz da zihnimizin ürettiği bir yanılsama mı?
Mesela Maya uygarlığı zamanı yalnızca saymakla kalmıyor.
Farklı döngüler üzerinden takip ediyor.
Maya zamanı anlayışını yalnızca her şeyi tekrar eder diye özetleyemem tabii ki.
Takvimler tarımsal faaliyetlere, törenlere, gök olaylara ve tarihsel kayıtlara hizmet ediyor.
Bugün de Maya topluluklarında takvim geleneklerinin yaşayan bazı biçimleri bulunuyor.
Bizim gündelik hayatımızda zaman çoğunlukla bir sonraki tarihe doğru ilerlemek demekken Maya takvimleri bize zamanı farklı uzunluklardaki döngüler aracılığıyla da düzenlenebileceğini gösteriyor.
Mevsimler yeniden geliyor, güneşin ve ayın döngüleri devam ediyor, hasat yapılıyor, yeni bir dönem başlıyor.
Ama bu her yılın birebir aynı olduğu anlamına gelmiyor.
Döngü tekrar kadar değişimi de içeriyor.
Bir şeyin yeniden başlaması başa döndüğümüz anlamına mı gelir?
Yoksa aynı döngüye bu kez başka bir insan olarak mı gireriz?
Yani enteresan bir yaklaşım bence.
Çünkü bir düşünün biz hayatımızı ne kadar da çoğu zaman göremediğimiz bir geleceğe göre düzenliyoruz.
Henüz yaşanmamış bir hayatın içinde mutlu olacağımızı düşünüyor.
Bugünkü hayatımızı o güne ulaşmak için bekleme odasına çeviriyoruz.
Bu 2012 yılında hani böyle 21 Aralık kehaneti gibi bir şey vardı maya takviminde.
Orada da bir döngünün kapanması demekmiş aslında o dönemde.
Yani enteresan geliyor bana mayaların yaklaşımı da.
Yani ve bana şunu düşündürüyor.
Belki hayatın içinde geç kalmış hissettiğimiz anların nedeni zamanı tek bir biçimde düşünmeye alışmış olmamız.
Oysa belki hayat önümüzdeki hedeflere ne kadar hızlı ulaştığımızdan ibaret değil.
Geçmişimize nasıl bir ilişki kurduğumuz, bugün neyi sürdürdüğümüz ve hangi döngüleri yeniden şekillendirdiğimiz de önemli.
Asıl soru zamanın neresinde olduğumuz değil, zamanı hangi hikayenin içinden anlamlandırdığımız.
Özge Orbay'ın o çok sevdiğim konuşmasındaki cümle geliyor aklıma.
Gideceğiniz yerlere çok acele etmemek lazım.
Yeterince kalmadan başka yerlere varılmaz.
Biz biraz da hep bir sonraki yere yetişmeye çalışarak yaşıyoruz gibi sanki ha?
ne dersin? Bir işi bitirip diğerine
geçiyoruz. Bir hedefe ulaşıyoruz.
Daha büyüğünü koyuyoruz. Bir ilişkin
içindeyken geleceğini düşünüyoruz.
Bir şey bittiğinde hemen yenisini
ne zaman başlayacağını merak ediyoruz.
Yani sanki bulunduğumuz yerde biraz
fazla kalırsak aman
geride kalacağız gibi. Oysa bazı
şeylerin anlamı ancak
içinden yeterince zaman geçtiğinde
ortaya çıkar. Bir deneyimin bize
ne öğrettiğini anlamak, bir ayrılığın
ardından kendimize yeniden yer
açmak, verdiğimiz bir kararın
gerçekten bize ait olup
olmadığını görmek. Bunların
hiçbirini hızlandırmak ya da
yavaşlatmak mümkün değil. Bazen
ilerlemek isteriz ama neyi geride
bıraktığımızı anlamadan ilerleriz.
Bir şeyin bitmesini beklemeden
yenisine başlarız. Bir dönemin içindeyken
bile bir sonraki dönemin hayalini
kurarız. O an içinde olduğun
dönemin tadına varıyor musun hiç?
Eminim vardığın anlar olmuştur.
Seni nereye götüreceğini bilmeden
hikayenin kahramanı olabiliyor musun?
Hikayenin parçası olduğunu kabul etmeden niye son sayfayı çevirme hevesindesin?
Sayfaları çevirdikçe yaşayacaklarının heyecanını duymazsan ne oluyor biliyor musun?
Yılların geçtiğini görüyorsun ama bazı deneyimlerin içinde tam olarak yerini bulmadığını hissediyorsun.
Mesele bir sonraki yere varma telaşıyla bulunduğumuz yeri hiç yaşamadan geçip gitmemek.
Çünkü hayat yalnızca vardığımız yerlerden oluşmuyor.
Bir yerde kaldığımız süre boyunca kim olduğumuz da hayatımızın bir parçası.
Ve belki de bazı yerlere daha erken varmanın değil.
Orada yeterince kalabilmenin kıymetini yeniden öğrenmemiz gerekiyor.
Kendimize şunu soralım mı?
Ben gerçekten geleceğim için mi çalışıyorum yoksa bugünkü hayatımı yeterince iyi bulmadığım için sürekli gelecekteki bir hayata mı kaçıyorum?
Çünkü geleceği düşünmekle geleceğe sığınmak arasında önemli bir fark var.
Biri hayatımıza yön vermemizi sağlayabilir, diğeri ise hayatımıza başlamayı sürekli ertelememize neden olabilir.
Zamanın geçmesiyle ilgili bir gerçek var.
Bir de zamanın geçmesi hakkında kendimize anlattığımız hikaye.
Evet, zaman hepimiz için sınırlı.
Dünya için de sınırlı.
Her şeyi yapamayacağız.
Her seçeneği deneyimleyemeyeceğiz.
Bir karar verdiğimizde başka ihtimallerden vazgeçtiğimiz anlar olacak.
Ama bu gerçek hayatımızdaki her şeyin belirli bir yaşa kadar gerçekleşmesi gerektiği anlamına gelmiyor.
Varoluşçu psikoterapist Irvin Yalom'un üzerinde durduğu meselelerden biri insanın kendi ölümlülüğünün farkında olması ve bu farkındalıkla nasıl yaşadığı.
Bir gün hayatımızın bitireceğini bilmek yaptığımız seçimlere bir ağırlık kazandırıyor doğru.
Ama bu farkındalık iki farklı yöne gidebilir.
Bir tarafta zamanımızın sınırlı olduğunu düşünüp sürekli acele edebiliriz.
Diğer yanda zamanımızın sınırlı olduğunu kabul edip neye gerçekten önem verdiğimizi sorgulayabiliriz.
İlki biraz daha her şeyi yapmaya çalıştığımız bir sarmal.
Ama ikincisi her şeyi yapamayacağımızı kabul ederek neyi seçmek istediğimize bakmak.
Bence bu ikisi arasındaki fark önemli.
Çünkü zamanımızın sınırlı olması her anı verimli geçirmek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor.
Bazen yalnızca bir arkadaşımızla uzun uzun konuşmak isteyebiliriz.
Bazen bir kitabı bitirmek yerine aynı sayfada takılı kalabiliriz.
Bazen de hiçbir yere yetişmeden, hayatımızda büyük bir gelişme olmadan bir hafta, belki haftalar, aylar geçirebiliriz.
Bunların hepsi hayatın içinde.
Her deneyimin bizi daha iyi bir insana dönüştürmesi, her günün bize bir şey öğretmesi, her dönemin bir başarı hikayesine dönüşmesi gerekmiyor.
Hayatımızı sürekli anlamlandırmaya çalışırken bazen de yalnızca yaşadığımızı hatırlamamız gerekiyor.
Ne istiyoruz?
Neyi sırf artık zamanı geldiğini düşündüğümüz için yapmaya çalışıyoruz?
Neyi gerçekten istediğimiz halde geç kaldığımızı düşündüğümüz için erteliyoruz?
Ve hayatımızın hangi bölümünü bir sonraki bölüm daha iyi olacak diye bekletiyoruz.
Bunların cevaplarını hemen bulmak zorunda değiliz.
Bazen kendimize biraz zaman tanımak, her şeyi bir an önce çözmeye çalışmaktan çok daha iyi bir başlangıç.
Zamanın geçmesini durduramayız.
Zamanın geçişini kendimize karşı kullandığımız bir ölçü olmaktan çıkarabiliriz.
Bazen hayatımıza dönüp baktığımızda ne kadar yol aldığımızı göremiyoruz.
Çünkü gözümüz hep henüz o varmadığımız yerde.
Olmadığımız insanı düşünüyoruz, henüz yaşayamadığımız hayatı, henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri ve bir noktada olduğumuz kişi yalnızca olmayı başaramadığımız kişi üzerinden değerlendirmeye başlıyoruz.
Kendimize biraz daha adil davranmanın yolu hayatımızı yalnızca ne zaman başardığımızı da ölçmemekten geçiyor.
Bugün sana hayatında nerede olman gerektiğini sormayacağım ama şunu sorabilirim galiba.
Şu an yaşadığın hayatı gerçekten istediğin için mi yaşıyorsun yoksa bir gün ulaşman gerektiğine inandığın hayat için mi hazırlık yapıyorsun?
Beklentilerimizi tamamen ortadan kaldıramayız.
Zaten hayal kurmadan bir şeyler istemeden yaşamak da mümkün değil.
Ama hangi beklentinin gerçekten bize ait olduğunu, hangisini başkalarından devraldığımızı sorgulayabiliriz ki bunu da yapmalıyız.
Yapmalıyız.
Belki de huzur hayatı bütün beklentilerimize uydurabildiğimiz noktada değil de
hayatın gerçeğini görebildiğimiz halde kendi yönümüzü seçebildiğimiz noktada başlıyor.
Mutluluk bir his mi yoksa bir durum mu?
Bu soruyu sormayı çok seviyorum.
Bir insanı tanımak için iyi sorulardan biri.
En azından benim için öyle.
Karşındaki insan hakkında ipucu veriyor bana.
Beklentilerimizle o anda karşılaştığımız gerçeklik örtüştüğünde mutluluk hissedebiliyoruz.
Beklentilerimiz arttıkça gerçekliğin bizi halel kırıklığına uğratma ihtimali de artabiliyor.
Bölümün başına gidersek o şarkıda ne diyor?
Çok mu ayıp hala mutluluk beklemek?
Neyse zaten hiç halim yok.
Ama yine de saatleri ayarlama esnasından bir soruyla kaydı kapatmak istiyorum.
Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz.
Fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?
Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
