
aşkı hepimiz yoğunluğundan tanıyoruz. insan zihninin tuhaf bir alışkanlığı var. kolay ulaşamadığı şeyi, daha değerli sanıyor. bu bölüm aşkı, aşkı hissetmek ile bir ilişki kurabilmenin ayrımını konuşuyoruz.
çünkü bazen hayatımızdaki en yoğun duygular, en sağlıklı ilişkilerin değil, en tanıdık yaraların işareti olabiliyor. hiç yaşanmamış bir dünyanın içinde onunla yaşayabileceğin hikayeye bağlanmak belki. belki de sadece aşka aşığızdır.
Transkript
İntro
Sevenler en sonunda bir yerlerde buluşmazlar.
Onlar en başından beri birbirlerinin içindedir.
Bütün mesafeler yürekte başlar.
Mevlana'ya atfedilen bu sözle başlayalım bu haftaki bölümümüze.
Ve bir soru sorayım.
Aşık olduğunu nasıl anlıyorsun?
Kelebeklerden değildir umarım.
Benim kelebekler 20'lerde kaldı.
30'lu yaşlarımın başında bu soruya şöyle cevap verebilirim.
Yeni birini bulmuş gibi hissettirmesinden ziyade kendinden bir parçayı yeniden buluyormuşsun gibi bir his sanki.
Sadece yanında olduğun halinin yeterli olduğunu hissediyorsun.
Kendini ispat etmek zorunda kalmadığın, daha güzel görünmeye, böyle daha ilginç olmaya belki ya da daha az ihtiyaç duymaya, daha çok sevilmeye çalışmadığın, sadece olduğun kişi olarak kalabildiğin bir halmiş gibi.
Seni başka biri yapan değil, yanında kendine dönebildiğin kişiye bakarak aşkı anlamaya çalışacağız biraz.
Çünkü hani birini bulmakla birbirini bulmak aynı şey değil.
Bugün biraz bunu konuşacağız.
Anladığın gibi aşkı konuşacağız ama aslında aşkın kendisinden çok ilişkinin gerçekliğini konuşacağız.
Çünkü aşkı sayısız bölüm yapsak da muhtemelen yine tam olarak anlamayacağız.
Ama ilişkiler kısmı biraz daha çetrefilli.
Özellikle şu an her yerden dopamin gelen bu çağda gerçekten gerçek bir şey yaşamanın ne kadar kıymetli olduğunu anlatmaya çalışmaya devam edeceğim.
Bunu birçok bölümde yaptık. Bu hafta da içimden böyle geldi ve bunun tekrar kıymetini birilerinin duymaya ihtiyacı varmış gibi hissediyorum.
Ya bir de çok seviyoruz aşk ve ilişki konuşmayı. Yani bunu tamam ciddi şeylerde konuşalım, ülkenin ekonomisi, siyaseti vs.
Ama birkaç hafta sonra yayınlanacak bölümlerden bir tanesinin konusu da şu olacak zaten.
Bireysel optimizmden kolektif pesimizme giden bu halimizi konuşacağız ama
biz aslında gerçekten iyi şeyler yaşamayı hak eden varlıklarız ve bu ilişkilerden niye bu kadar zorlanıyoruz?
Bu 20'lerin, 30'ların, 40'ların belli bir yaşa, bir kalıba sığdırmanın meselesi değil.
Gerçekten bu bir sorun olarak görüyorum ben ya.
Bilmiyorum siz de belki de benim çevremden böyle kaynaklanıyor ama
sağlıklı ilişkinin ne olduğunu bilip bu kadar iyi bilip de yaşayamayan bir sürü insan var.
Hani yok erkek kalmadı, yok kadın kalmadı etrafta falan.
Geçin bunları ya. Gerçekten geçiniz.
Benim böyle bir sonunda söyleyeceğimi, başta söylediğim bölümlerim meşhur.
Bu da o bölümlerden biri olsun.
Çünkü son zamanlarda dibine kadar hissettiğim iki cümle var.
Suya düştüğünüzde boğulmazsınız.
Sudan çıkamadığınızda boğulursunuz.
Bu bölüm tüm boğulmak istemeyenler için gelsin.
Çünkü hadi bunu bu bölümün temasına uyarlayalım.
Şimdi birinin gitmesi sizi mahvetmez ilişkilerde.
Gidenin ardından kendinizi orada bırakmanız mahvedebilir ancak.
Bir ilişkinin bitmesi acıtabilir.
Bu arada bir ilişkiyi yaşamak ayrı bir şey.
Bir de şeyden de bahsedeceğiz.
olacakken olmayan bir şeyi yaşayamamak.
Bu da apayrı bir konu.
Birinin sizi seçmemesi acıtabilir.
Bir ihtimalin gerçekleşmemesi muhakkak acıtıyor.
Ve hepsinin gerçekliği aslında konuşacağımız şeyler arasında.
Ama bazen acının kendisinden çok acının içinde kalmak bizi tüketiyor.
Aynı mesajı belki tekrar tekrar okumak,
aynı konuşmayı zihinde döndüre döndüre yeniden yapmak,
neden diye sormaya devam etmek.
olmamış bir geleceği tekrar tekrar hayal etmek, birinin geri dönme ihtimalini hayatının merkezine koymak falan.
Bir noktadan sonra artık yaşadığın şeyin kendisiyle değil, onun zihnindeki yankısıyla yaşamaya başlıyorsun.
Aşk konusunda kendimizi hatırlatmamız gereken şey tam da bu.
Suya düşebilirsin, boğulabilirsin, kalbin kırılabilir, birini çok sevebilirsin.
Ama bir noktada artık sudan çıkman gerekiyor.
Çünkü iyileşmek, devam edebilmek, hiç suya düşmemiş olmak değil,
sudan çıkmayı öğrenebilmek.
Platon'un Şölen adlı eserinde
Aristofanes'in anlattığı meşhur
bir mit var aşkla ilgili.
Ruh eşi fikrinin aslında köklerinden
biri diyebiliriz buna.
Hikayeye göre ilk insanlar
böyle dört kollu, dört bacaklı,
iki yüzlü, yuvarlak bedenli
varlıklarmış. Çok güçlü oldukları için
de tanrılara böyle kafa tutmaya
başlamışlar. Zeus da onları cezalandırmak
için ikiye bölmüş.
Ve o günden sonra
her insan kendi diğer yarısını aramaya başlamış.
Birini bulduğumuzda tamamlanacağımız fikri bu işte popüler kültürde tam olarak buradan geliyor.
Hani iki yarım bir bütün.
Çok romantik gelebilir.
Öyle.
Ben Aristoteles'e biraz daha yakınım.
Aristoteles Platon'a göre aşkı bir eksiklik ve tamamlanma arayışı olarak görmüyor.
Onun düşüncesindeki filia yani derin sevgi ve dostluk iki eksik insanın birbirini tamamlamasından ziyade iki insanın birlikte iyi bir hayat kurabilmesiyle ilgili.
Hatta ona atip edilen çok güzel bir söz var.
Aşk iki bedende yaşayan tek bir ruhtur.
Oldukça tatlı ve romantik bir söz tabii ki.
Ben de ruh eşimiz olduğuna inanılanlardanım bu arada ama tabii ki bu hayatımızı bizi tamamlayacak birini bulmaya adamının olduğunu düşünmüyorum aşkın.
Ruh eşini bulmanın ya da öyle diyeyim.
Çünkü birini sevmekle birine aşık olmak aynı şey değil.
İngilizce'de çok güzel bir ayrım var bununla ilgili.
Being in love with someone ve loving someone.
Yani birini sevmekle birine aşık olmak.
Şimdi loving someone daha bilinçli, sürekliliği olan ve ilişkiye dönük bir şey.
Birini sevmek, onun ilgini gerçekten istemeyi, ihtiyaçlarını önemsemeyi, ona özen göstermeyi, zor olduğunda da yanında kalabilmeyi ve onunla birlikte bir ilişki kurmayı seçmeyi içeriyor.
Yani yalnızca bir duygu değil, davranış ve seçimlerle de ilgili.
Being in love with someone ise daha çok senin içinde gerçekleşen bir deneyimden bahsediyor.
bahsediyor. Birine aşık olabilirsin,
onu sürekli düşünebilirsin,
özleyebilirsin, muhtemelen
gelecek hayalleri kurabilirsin.
Ama bu onunla gerçek bir ilişki
kurabileceğin anlamına gelmiyor.
Biraz daha kalbinin başına gelen
şey, yani being in love
daha çok bu insan bende nasıl bir duygu
yaratıyor sorusuyla ilgiliyken
loving someone
ben bu insana nasıl davranıyorum ve
onunla nasıl bir ilişki kuruyorum
sorusuna daha yakın. Ve
buradaki temel der
alacağımız ders de şu. Birine
aşık olabilirsin ama onunla
bir ilişki, romantik bir
ilişki kuramayabilirsin.
Hatta bazen birini çok yoğun biçimde
sevmek o insanla gerçekten
uyumlu olduğun anlamına gelmiyor.
Aşkı hissetmek başka.
Bir ilişki kurabilmekse bambaşka.
Belki de yetişkinlikte
sormayı öğrendiğimiz soru ona
aşık mı değil onu seviyor muyum
ve onunla gerçekten bir ilişki
kurabiliyor muyum olmalı.
Çünkü birine aşık olmak kalbimizin ne yaptığını söyler.
Birini sevmekse o insanla neler yapabildiğimizi.
Birinde duygu varken diğerinde duyguya eşlik eden seçim, özen, saygı ve sorumluluk.
Bazen ikisi aynı anda var, bazen yalnızca biri.
Şimdi bence ilişkilerde en çok tıkandığımız konu artık güncü olarak şu.
Ya aramızda bir şey vardı, olacak gibiydi ama olmadı.
Böyle hani yaşanmamış şeylerin, ihtimallerin, üzüntüsü, hüznü.
Hüznü daha çok yakıştı.
Aslında tamamen bu hayal kırıklığı ve hüzünle alakalı bir şey.
Ve belki vardı buluşmalarınız, bakışlarınız, konuşmalarınız, hissettiğiniz yakınlık.
İşte belki ruh eşiniz gibi hissediyor da o olabilirdiniz.
Belki ruh eşiğin gibi hissettin.
Bir elektrik vardı.
Hadi elektrik de diyelim artık.
Yani gerçekten çok güzel bir şey olabilirdi ama
sonra bir taraf geri çekildi.
Bir ilişkiye başlamadınız ya da
başladınız ama biri devam etmedi.
Ve geriye o çok zor soru kaldı.
Bütün bunlar neydi?
Bence buradaki halimize söylememiz gereken ilk şey şu.
Kendine söylemiyorsan, söylemediysen bu zamana kadar
Ben söylüyorum yaşadığın şey gerçekçi.
Birinin bugün geri çekilmesi, dün yaşadığın şeyi geriye dönük olarak sahte, yalan yapmaz.
Birinin seni bugün istememesi, dün sana yakınlık göstermediği anlamına da gelmez.
Ama bir şeyin gerçek olması onun sürdürülebilir olduğu anlamına da gelmiyor.
İşte büyümek dediğimiz şey biraz bununla ilgili.
Çünkü çocukken bize aşkın şöyle bir denklem olduğu anlatılıyor ya hani birbirinizi seviyorsanız birlikte olursunuz.
Mutlu mesut yaşarsınız işte evlenirsiniz falan ama yetişkin hayatta o kadar basit değil.
Hele ki bu sosyal medya ve zaman aslında saçma sapan aktığı diyeyim artık.
Yani her şeyini böyle komplike etmeye eğilimliyiz bence.
Ama çok basit.
İki insan birbirini sevebilir ama zamanları uyuşmayabilir.
Hazır oluşları farklı olabilir.
İhtiyaçları ve hayat beklentileri farklı olabilir.
Yani birinin cesareti olmayabilir.
Bazen sadece biri diğerini seçmeyebilir ve bu da çok yeterli bir gerçek.
Romantik ilişkilerde en çok yaptığımız şeylerden biri niyet okumak.
Niyet okumak yerine yapmamız gereken şey davranışa bakmak.
Olmadı en azından.
Çünkü hani niyet okumaya çalıştığınızda sürekli acaba ne hissediyor?
Ne hissediyordu en başında?
Korkuyor mu?
Beni istiyor ama hazır mı değil?
Geçmişinden dolayı mı böyle?
Zamanı mı değil?
O da benim kadar özlüyor mu? Konuşmalı mıyım? Konuşmamı mı bekliyor? Benden mi bir adım bekliyor?
Falan gibi böyle yüzlerce soru gelebilir hakkınıza ama elimizdeki en güvenilir verine tekrarlayan davranışlar.
Çünkü niyet davranışın içinde görünür.
Bir insan seni önemsiyorsa bunun hayatında bir karşılığı olur.
Seni merak eder, sana ulaşır, seni hayatına dahil eder.
Belirsizlik olduğunda konuşur.
Evet bazen insanlar bunu yapamayabilir ama bizim üstümüze düşen şey onların içindeki gizli niyeti bulmak değil, bize yaşattıkları gerçekle ne yapacağımız.
Bazen bir insanın seni sevip sevmediğini çözmeye o kadar çok enerji harcıyoruz ki nasıl soruyu unutuyoruz?
Bu ilişki bana nasıl geliyor?
Burada psikolojinin çok ilginç bir kavramı devreye giriyor.
Limerence, yaşattığımız şey mi, zihnimizde yaşattığımız şey mi?
İki başlıkta inceleyebiliriz bunu.
Kabaca da bir kişiye karşı yoğun romantik meşguliyet ve özellikle de karşılık görüp görmediğini öğrenmeye yönelik güçlü bir ihtiyaç olarak düşünebiliriz.
Yani sadece bu kişiden hoşlanıyorum değil biraz daha fazlası.
Zihnin sürekli ona yöneliyor.
Mesajları, bakışları hatırlıyorsun.
Sessizliğinin anlamını çözmeye çalışıyorsun.
Küçük küçük ipuçları toplamaya çalışıyorsun.
Belki Instagram hareketini analiz ediyorsun falan ve fark etmeden karşındaki insanın kendisinden çok onun seni seçme ihtimaline bağlanabiliyorsun.
Ve şunu unutmamak gerekiyor.
Neyi kendinden üstün görüyorsan onun altında günün birinde eziliyorsun.
Bu değişmez bir gerçek.
Bu aslında feature projection dediğimiz şeyin de devreye girmesiyle ilgili.
Bir insanı gerçekten tanımadan onunla yaşayabileceğin geleceğe bağlanmak.
Çünkü bazen ilişkiye değil ilişkinin açtığı ihtimale aşık oluyoruz.
İşte bunun çok güzel bir ilişki olacağını biliyorum diye bir cümle kurmuşsundur muhakkak.
Ama bilmiyorsun yani henüz yaşamadın.
Onunla nasıl kavga edeceğini bilmiyorsun.
Nasıl özür dileyeceğini bilmiyorsun.
Seni hayal kırıklığına uğrattığında ne yapacağını bilmiyorsun.
Senin ihtiyaçlarına göre orada olup olmayacağını ya da nasıl var olacağını bilmiyorsun.
Sen sadece bir ihtimali seviyorsun.
Oysa gerçek insanlar hayal kırıklığı yaratır.
Çünkü gerçek insanların sınırları, korkuları, eksiklikleri, kötü günleri vardır.
İlişki için yalnızca sevgi değil, uygunluk, hazır oluş, karşılıklılık ve eylem de gerekiyor.
Bir insan seni sevebilir ama seninle ilişki kuramayabilir.
Sen de onu çok sevebilirsin ama onunla bir hayat kuramayabilirsin.
Bu yaşadığınız her neyse onun gerçek olmadığı anlamına gelmez.
Şimdi böyle durumlarda ne yapılması gerekir? Bir reçetesi var mı? Yani bir reçetesi yok bence. Her şeyi yaşamak gerekiyor. Ama artık yanında olmayan, seni sürekli sorgulatan, kalbini kıran, bu kadar çok soruları, onları cevapları aramaya mecbur bırakan biri varsa eğer onu olduğundan daha büyük görmeyi bırakmak gerekiyor.
Çünkü sen burada seni sevemeyen birinin seni sevmesi için onun etrafında dönmek için olmuyorsun.
Bunun için burada değilsin.
Seni seçemeyen birine özlem duymak için de değilsin.
Bazı insanlar seni kaybetmekten korkmayacak ve bu seninle ilgili değil.
Bir insanın mevcudiyeti tek başına bir ilişkiyi başlatmaya yetmiyor.
Bir insanın sevgisi de tek başına ilişkiyi sürdürmek için yeterli değil.
İlişki iki kişinin ortak eylemi.
Biri kapıyı açıp diğeri hiç içeri girmiyorsa tek gerçek orada bir kapı olduğu.
Bırakın size kim olduklarını göstersinler.
Büyümek biraz da bunu kabul etmek.
Her hissettiğimiz şeyin peşinden gitmek zorunda değiliz.
Hayallerimizin peşinden gidelim tabii ki.
Hissettiğimiz her şeyi söyleyelim.
Ama bir karşılığı olmayan yerde de oraya düşmenin ve orada boğulmanın bir anlamı yok.
Yani her yoğunluk kader değil, her çekim aşk ya da bir uyum değil ve her ihtimal gerçekleşmek zorunda değil.
Bazen birini sevmeye devam ederken onunla birlikte olmamayı seçebileceğimizi öğretiyor hayat bize.
Sevginin belki en yetişkin biçimi birini daha fazla sevmek değil, gerçeği daha fazla sevmek oluyor.
Ve belki bir noktada kendimize şunu hatırlatmamız lazım.
Bir şeyi çok istemiş olabilirsin, birini çok istemiş olabilirsin ve aranızda bir şey de olmuş olabilir.
Belki çok da güzel olabilirdi ama olmadı.
Yani ve olabilir denen için de sonsuza kadar yaşamam gerekmiyor.
Çünkü hayatım olmamış ihtimallerin bekleme odası değil.
Burada beni seçmeyen birinin seçmesini ya da kendimi sürekli kanıtlamak için bulunmuyorum.
Burada ulaşamadığım birini zihnimde büyütmek için değilim.
Ben burada sadece yaşamak için varım demek gerekiyor kendimize.
Ve yani ilişki dediğimiz şey evet yani pratikte öğrenilen bir şey böyle podcastler, makaleler vs. kitaplar üstüne araştırmalar yapılıp okunup dinlenip anlaşılacak bir şey olmasa da
illa ki soruyoruz yani ben ne yapayım anlatıyorsunuz yaşadığınızı hissettiklerinizi alıyorsunuz en yakın arkadaşlarınızla oturtuyorsunuz karşınıza ya da telefonla arıyorsunuz.
Ya ben ne yapayım böyle böyle oldu diyorsunuz.
Ama temelde bence bu tavsiye alınıp üzerine yaşanacak bir şey değil.
Tamamen duyguların peşinden gidip onları yaşamak üstüne oluyor.
Yani çok temelde bilmemiz gereken şey de ilişkinin iki insanın birbirini hayatında gerçek bir alan açmasıyla yaşanması gerektiği.
Çünkü şimdi seni merak etmeyen, hayatına dahil etmeyen, ihtiyaçlarını bilmeyen, kendi ihtiyaçlarını da söylemeyen biri
ve belirsizlik içinde bırakan biri
bırakın olmasın.
Yani iki kişinin çabasının da orada olması gerekiyor.
Çünkü tek kişinin hissetmesi sadece bir aşk yaratabilir.
Tek kişinin çabası bir ilişki yaratamaz.
Birinin sürekli vermesi ve diğerinin sürekli beklemesiyle değil
iki insanın aynı sofraya bir şeyler koymasıyla besleniyor.
Özdeğer dediğimiz şey de hani
ben daha fazlasını hak ediyorum demek değil
emek göstermeye istekli olduğum kadar
emek görmeyi de kabul ediyorum diyebilmek.
Çünkü insan zihninin tuhaf bir alışkanlığı var.
Yani bunu aşamıyoruz.
Kolay ulaşamadığımız şeyi daha değerli sanmak.
Bir gün biri çok yakın, ertesi gün uzak.
Seni istiyor gibi sonra kayboluyor bu ghostingler falan.
Geçiyorum bunları.
Ama bütün bu gel gitlerin içinde bir derinlik olduğunu düşünmeye başlatıyor seni.
Belki var, belki yok.
Belki sadece ulaşılmaz.
Ya bu ulaşamadığımız için değerli sandığımız şeyler aslında sadece ulaşılamıyor.
Bu ayrımı yapmak çok önemli.
Bazı insanlar için aşk huzurla değil özlemle tanınan bir şey.
Sevgi ulaşılabilir bir şey olmayabilir onlara göre.
Peşinden gidilmesi gereken bir şey gibi öğretilmiş olabiliyor.
İşte isimler değişiyor, şehirler değişiyor.
Ama his baki kalıyor.
Bazı şeyler hayatımızdan kendiliğinden çıkmıyor.
Ta ki biz farklı bir seçim yapana kadar.
O yüzden başta Mevlana'dan bahsetmiştik ya sevenler en sonunda bir yerlerde buluşmazlar diye.
Gerçekten de öyle.
Mesele en sonunda bir yerde buluşmak değil, birinin içinde kendine bir yer bulmak da değil.
Mesele tamamen birlikteyken kendine geri dönebildiğin bir ilişkinin içinde olmak.
Aşk sadece işte fizyolojik olarak kalbin hızlanması, işte beynin sürekli onu düşünmesi falan değil.
Rahatlayabilmek, güvende hissedebilmek, kendin olabilmek.
Hayatın geri kalanına yeniden dönebilmek ve birlikteyken de kendini kaybetmek yerine o dağını sadece o insan yapmak yerine kendine biraz daha yaklaşabilmek.
Doğru insanın bize verebileceği en büyük şey bizi tamamlaması değil, bizi kurtarması, değiştirmesi hiç değil.
Kendi hayatımızda dönebileceğimiz kadar güvende hissettirmesi.
Bu heşi dediğimiz şey tam olarak bu belki de.
Seni tamamlayan yarım değil, seninle birlikte iki tam insan olarak aynı yolda yürüyebilen biri.
Birini ne kadar çok seviyorsak hayatımızın geri kalanının o kadar küçülebildiğini de gördüm.
İçinde olduğunda anlayabildiğin bir şey değil.
Dışına çıkabildiğinde görebiliyorsun bunu.
Yani içindeyken nasıl görebileceksin ki zaten?
Zihni sürekli onunla meşgul.
Dönedeki mesafeyi ölçmeye, mesajlarını yorumlamakla ve ilgisindeki değişimleri takip etmekle meşgulsün o sırada.
Acaba bir şey mi oldu?
Benden soğudu mu başta?
Nasıldı şimdi nasıl?
Ben mi yeterince iyi değilim gibi sorularla böyle o düşüncelere garp olma hali.
Ve bütün enerjin ilişkinin içinde olup biteni anlamaya gidiyor.
Sonra da sen bu yoğunluğu aşkın büyüklüğü sanıyorsun.
Yani halbuki hayatını işgal etmek yerine hayatında sana daha fazla yer açması gerçek ve sağlıklı olanı.
Arkadaşlarına, işine, yaratıcılığına, bedenine, kendine olan yatırımlarını da arttırabilmen.
yanında kendini sürekli kanıtlamak zorunda olmadığın için enerji sana geri kalıyor ve bence bu aşkın en güzel ölçülerinden biri.
Yani onun yanında yeniden yaşayabildiğin bir hayat aşka dahil yani ayrılıkların dahiliyeti de baki ama
mesele fazla olmak, az olmak değil, sürekli tetikte olmak değil.
Yani çünkü tutarsızlıklar ve belirsizliklerle karşılaşan bir sinir sisteminin rahatlaması imkansız.
Yani sürekli analiz ediyorsun, anlamaya çalışıyorsun, bir sonraki hayal kırıklığına hazırlanıyorsun,
bir mesajın tonunu bile okuyorsun, bir bakışın anlamını çözmeye çalışıyorsun ve zamanla bunu kişiliğin de sanıyorsun.
Yani belki sadece bulunduğun ilişkide sürekli bir şeyleri anlamlandırmak zorunda kalıyorsun
ve güvenli ilişkilerin en güzel taraflarından biri tam da burada ortaya çıkıyor.
Doğru ilişki dediğimiz şey seni değiştiren ilişki değil,
kendin olabilmene izin veren ilişki.
Bu bölümün sonunda kendimize birkaç soru bırakabiliriz belki.
Bu insanın yanında ben kim oluyorum?
Kendimi daha çok mu seviyorum, daha az mı?
Sürekli onu anlamaya mı çalışıyorum yoksa o da beni anlamaya çalışıyor mu?
Ben bu insanı gerçekten tanıyor muyum?
Yoksa onunla ilgili kafamda kurduğum ihtimalimi seviyorum?
Ve en önemlisi beni seçmeyen birini seçmeye devam ederek kendimden neyi eksiltiyorum?
Doğru ilişki dediğimiz şey bizi değiştirmez.
Kendi hayatımıza yeniden dönebileceğimiz, güvende hissedebileceğimiz ilişki ve
aşkın en güzel hali birinin hayatının tamamı olmak değil, beni tamamlayan biri var mı diye sormak değil.
Birbirinizi bulduğunuz yerde kendinizi kaybetmemek.
Bu bölümde anlattıklarımın bir kısmı eminim senin de hayatına bir yerlerden dokunacak.
Çünkü bunu yaşamayan bir Allah'ın kulu olduğuna gerçekten inanmıyorum.
Belki bir sonraki bölümün kapısında sizin sorularınız açar.
Ben burada olacağım.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
