
Yazmadıysa Bitti mi, Ghostlanmak Kaderimiz mi?
23 Nisan 2026 · 23 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bazı insanlar hayatımızdan konuşarak değil, kaybolarak çıkar.
Ve biz o boşluğu anlamlandırmaya çalışırız.
Ghostlanmak gerçekten kader mi, yoksa modern ilişkilerin en konforlu kaçışı mı?
Bu bölümde sadece gidenleri değil, kalan tarafı da konuşuyoruz.
Gönlünü muradına bağlayan insan,
bazen cevapsızlığa bile anlam yüklüyor.
Yazmadıysa bitti mi,
yoksa biz bitirmeye kıyamıyor muyuz?
Sadece soruyorum <3
Transkript
Altyazı M.K.
Ve işte hayatlarında çok başka bir döneme giriyor falan diye bizi çok yükselttiler.
Çok büyük gaz verdiler.
Şimdi biliyorsunuz yani düştü önünüz o videolar sizin de.
Ve yani benim için 2026'nın ilk 4 ayı hani şu noktaya kadar o kadar da süper geçmedi.
Yani acaba astroloji yalan olabilir mi?
Şimdi bu soruyla çok insanı tetiklediğimi biliyorum.
Bunu böyle sorma sebebim.
geçenlerde Adorno'nun astroloji ile ilgili bir makalesi olduğunu gördüm.
Adorno Yahudi Alman bir toplum bilimci.
Daha doğrusu bir felsefeci.
İkinci Dünya Savaşı'nda da Avrupa'da barınamadığı için kalkıyor Amerika'ya gidiyor.
Ve Amerika'ya gittiğinde orada kapitalizmle tanışıyor.
Kapitalizmle tanışınca da bütün toplum bilimi araştırmaları başka bir hale dönüşüyor.
Ve orada kültür endüstrisi kavramını ortaya atıyor.
Yani diyor ki bu kültür endüstrisi kapitalist sisteme hizmet eder, sanat ve kültür standartlaşır ve ticari bir mal haline gelir.
Bu da sadece insanları işte manipüle etmek için kullanılır.
Maalesef işte bunun karşılığını biz hala, hala demeyeyim hatta daha da büyük şiddette 2026'da görüyoruz.
Eğer daha önce bu kültür endüstrisi kavramıyla karşılaşmadıysanız ama benzer düşünceler aklınızda da varsa,
evet literatürel olarak karşılığı 1950'lerde zaten atılmıştı.
Sahte ihtiyaçların ortaya konulması, bireyselliğin kaybı, tek düzelik, dediğim gibi kitlelerin aldatılması yani manipülasyon gibi kavramlar
aslında Adorno'nun 50'lerde söylediği şeyler.
Ve astroloji de bu bahsettiği manipülasyonun bir kolu.
İlginiz olursa okuyun derim.
Bir bölüm önce ben de mutluluk endüstrisi diye bir kavram atmıştım ortaya.
Google'larsak belki böyle bir kavram vardır ve altında da tabii ki benzer düşünceler paylaşılmış olabilir.
İnanın ben o gözle bakmadım.
Ama hani böyle söyleyince bile kulağa geliş şeklinden neyi ifade ettiğimi zaten anlıyorsunuz.
Böyle kendimizin iyi hali olmalıyız tayfası var ya.
İşte o tayfanın daha doğrusu o geminin kaptanlarından biri Joe Dispenza diye bir abimiz ve bu abimizin bir sesli kitabını dinlemeye çalıştım ben bu hafta.
Tabii ki de bitiremedim yani bitirmem mümkün değil.
Çünkü kendisi böyle yeni model bir şifalandırma taktiği anlatıyor.
Kuantum fiziği ve nörobilim gibi kavramlarla işte inanırsak olur bence gibi bir kafa yaşatıyor.
Yani bana biraz açıkçası geliyor.
yani gerçek hayatta çok karşılığı olduğunu düşünmüyorum.
Yani bilmiyorum hani bizdeki travmaların kuantum fiziğiyle iyileşebileceğine de inanmıyorum.
Bana biraz daha faydacı olmak gerekiyor gibi geliyor.
Yani bir de hani şöyle bir ricam var.
Mesela Joe Dispenza'nın çok fazla kitabı var.
Hatta kitaplarının uyarlanan filmi var ve hiç düşünmeden, kritize etmeden o içeriği tükettiğinizde
tabii ki kendinize ait bir sürü şey duyuyorsunuz ve buluyorsunuz ama
Yani kendimize ait her bir parça duyduğumuz eser ya da düşünce doğru olmak durumunda değil.
Yani az önce bahsettiğim Adorno'nun kültür endüstrisinin de bir ayağı olabilir.
Biz hiç bilmediğimiz, hiç anlamadığımız bir sürü yöntemle zaten manipüle ediliyoruz.
Dolayısıyla lütfen kritize edin.
Yani kendinize ait bile gelse, kendinizden parçalar bulduğunuz şeyleri bile kritik gözle eleştirin derim.
Bu sesli kitabı ben dediğim gibi tamamlayamadım.
Sadece bir cümlesi kaldı aklımda ve maalesef de beni o çok yakaladı o cümlesi.
Diyor ki Joe Dispenza, değişmek hislerimizin ötesinde düşünmektir.
Değişmek ezberlenen benliğin alışılık hislerini aşarak düşünmektir.
Şimdi ezberlenen benliğin alışılık hisleri.
Ben bu cümleyi, bu dört kelimeyi deftere yazdım duyduğumda.
Çünkü okey hani kulağı çok böyle iyi entelektüel bir yerden geliyor.
Ezberlenen benliğimin en alışıldık hisleri benim ne mesela?
İşte sıklıkla bahsediyorum size de bölümlerde.
Benim hep bir çabamın olma hissi anlamak ve anlatmak için herhalde benim en alıştığım his yani.
Ve bu hissin bir adım sonrası da nedir?
Anlaşılmak ve görülmek tabii ki.
Ve bu çaban benim için hayatın her alımda da geçerli.
Dolayısıyla romantik ilişkilenmelerimde de böyle.
Şimdi dönüp bakınca geçmişe beni en çok kendine bağlayan insanlar ya da benim aslında en çok bağlandığım kişiler, beni en çok anladığına emin olduğuma inandığım kişiler aynı zamanda.
Beni en çok seven ya da en çok mutlu eden diye ayırmıyorum orayı.
Beni anlamayan, anlayamayan bir muhatabım varsa artık konu tamamen benim için orada kapanıyor ve tahammül edemiyorum.
Çünkü şeyi biliyorum, bugün beni anlamak istemeyen ya da anlamaya uğraşmayan biri yarın beni görmemeye başlayacak.
Bugün hangi motivasyonla yanımdaysa yarın motivasyonu hemen ortadan kalkacak çünkü ben onun kafasında İrem olarak orada değilim.
Onun arzularının veya idealize ettiği şeylerin en yakın karşılığı olarak orada olduğum için varım bugünlük.
Yani dolayısıyla burada benim şahsıma veya benim düşüncelerime duyulan bir merak ya da ilgi yoksa bu bahsettiğim motivasyon bir haftadan da uzun sürmüyor.
Ve sonra ne oluyor? Adam ortadan kayboluyor.
Ghostluyor.
Bir gün ben bir arkadaşıma böyle bir şey için teşekkür etmek istediğimde şey demiştim ona.
Allah gönlünün muradını versin demiştim.
O da böyle affedersiniz hani suratıma boka bakar gibi bakıp o ne demek be demişti.
Hani Allah ne muradın verse versin ne Allah gönlüne göre versin birleşimi gibi demişti.
Ben de böyle çocukluğumdan beri çok sık duyuyorum bunu falan diye açıklamıştım.
Ondan sonra sordum bizimkilere ya böyle bir teşekkür etme şekli yokmuş.
Hani siz bana niye böyle şeyler öğretiyorsunuz diye.
Sonradan anladım bu gönlünün muradı kavramı aslında Doğan Cüceloğlu'nun kitaplarında anlattığı bir mesele.
Kendisi de bizim hemşerimiz yani o da silifkeli benim ailem de öyle.
Burada ben zannetmiyorum benim ailemin Doğan Cerroğlu'nun kitaplarını okuduğunu ama bu hani kolektif bir dil var belli ki.
Jorafya özelinde.
Ve hani bu gönlünün muradı meselesini ilk ben duyduğumda da bir okudum.
Ne anlatmış bu adam yani neymiş bu gönlümüzün muradı diye.
Orada aslında gönlümüzün muradının bir kişi ya da bir kurum değil yaşama olan bir bağlılık meselesi olduğundan bahsediyor.
Yani hayat amacıyla ilgili daha derin bir anlamı var.
Ama ben niyeyse kafamda bu cümleyi hep bir kişi gibi kodlamıştım.
Hayırlı bir kısmet gibisine.
Ama işte yani gönlüme de güvenemiyorum.
Çünkü muradı olduğunu zannettiğim adamlar tarafından da hep ghostlandım.
Ve yani gönül iyiyi de ister, kötüyü de ister, lazım olanı da ister, olmayanı da ister.
Mesela ben neden artık şeften hiç bahsetmiyorum?
Çünkü yakın zamanda hayvan gibi ghostlandım.
Ve yemin ederim hiç beklemiyordum yani.
Bu kadarını beklemiyordum.
Peki sürekli canı isteyince ortadan kaybolan, ghostlayan insanlar bizim kaderimiz mi?
Ne oldu da biz böyle bir döngünün içine girdik?
Ghosttan dönüş olur mu?
Yoksa yazmadıysa bitti mi?
Birlikte düşünelim.
Laktozsuz sütlü ice latteler hazırsa başlıyorum.
Ghostlanmak kaderimiz mi?
Mesaj attım, görüldü cevap yok.
Mesela önceden ghostlanınca şöyle bir cümle kuruyorduk.
Görüldü yedim.
Yani görüldü yemek diye bir şey vardı.
Artık o bile kalmadı farkındaysanız.
Mesajlar hiç açılmıyor veya böyle bir hafta 10 gün sonra falan açılıyor.
Bu arada ortada da hani bir gerginlik yok, sorumluluk falan.
Zaten aman Allah korusun hissettirmemiz bile söz konusu olamaz.
Direkt kaçar.
E hani tatlı tatlı konuşuyorduk ne oldu da hayalet oldun be adam.
İşte bir değil bir çok sebebi olabilir.
Bu durumun gelin bir onlara bakalım.
1. Benim en sık karşılaştığım sebep.
Duygusal tembellik.
Yani adam yazmak istediğinde yazıyor mesela ya da gelmek istediğinde geliyor.
Biz 3-4 saniye en fazla böyle bozuk atıyoruz sonra hiçbir şey olmamış gibi bıraktığı yere dönebiliyor.
Bu çok büyük hata.
Çünkü sonra bunu yapmamak için hiçbir sebebi kalmıyor.
Niye?
Yani yan yanayken sevgili gibisin, duygular şelale besleniyor güzel güzel.
Ayrılınca hop hemen bir kara toprak.
Asla baş ağrısını istemiyor, para harcamak istemiyor.
Ona birisi karışsın.
Kesinlikle istemiyor.
Sorsan poligamik değil.
Erkek adam ama bir kişiye kanalize olmak korkunç geliyor ona.
Çünkü niye ona her gittiğinde kapısını açan, her mesaj hattında karşılık veren kadınlar var.
Bu arada bu örneği şimdi ben erkekler üzerinden verdim ama hiç buna bakmayın.
Aynı şeyi kadınlar için de söyleyebilirim.
Yani buradaki rolleri değiştirin.
Kesinlikle bir cinsiyete atfettiğim bir durum değil duygusal tembellik.
Yani burada o kişi neden birine bir şey hissetsin ki zaten konforu yerinde.
Duyguları hakkında düşünmesine gerek bile yok.
Yani dolayısıyla hani biraz maalesef burada ben çuvaldızı kendime de batırıyorum.
O konforu ona veriyorsam ben hiç düşünecek bir şeye sebebi kalmıyorsa adamın da keyfi kaçmaz.
Orada durur duygusal olarak tembel bir ömürde geçirir.
Çünkü ona giren çıkan yoktur.
İkincisi etrafımda en çok duyduğum sebep sinyallerin görmezden gelinmesi.
Şimdi normalde ben aslında 7. bölüm için çok farklı bir mesele konuşacaktım.
Hatta böyle 16 tane falan makale okudum o mesele için kafam duman oldu ama bu hafta şöyle bir şey oldu.
Etrafımdaki neredeyse bütün arkadaşlarımdan çok seri ghostlanma hikayeleri dinledim.
Ve benim etrafımdaki arkadaşlarım dediğim insanların yaş ortalaması 30 arkadaşlar.
Yani 20'lerimizin başında da değiliz ve tabii ki artık böyle belli filtreler var, belli insanları seçip hayatımıza dahil etme gibi kriterler de var.
Yani onlardan bahsetmiyorum bile.
Benim en yakın arkadaşlarımdan biri ki o aramızdaki en seçici insandır.
Çünkü o böyle kendini sevmiyor bu tür saçmalıklarla yıpratmayı.
O da çok uzun zaman sonra önceden tanıdığı biriyle tekrar konuşmaya başladı.
Partneri de böyle 10-11 gibi işte hem çok yakışıklı hem çok sempatik işi gücü yerinde.
Düzgün bir tip.
Baya öyle görünüyor.
Ve ondan da konuştu bu durumu.
Dedi ki bak biz birkaç sene önce denediğimizde sen ortadan kaybolmuştun.
Bu boku yine yiyeceksen beni hiç dahil etme böyle bir şeyin içine dedi.
Ve uyardı benim canım arkadaşım.
Ve karşısındaki kişi de dedi ki hayır saçmalama asla öyle bir şey olmayacak.
Ben zaten kabul etmiyorum hatırlamıyorum bile öyle bir şey olduğunu.
Ben sana öyle bir şey asla yapmam falan diye ikna etti.
Ve yani ne oldu sonra?
Arkadaşım ikna oldu ve o kişi de hayalet oldu.
Yani bu hikayeyi üçüncü birine anlatınca evet hani bir kere yapan bir daha yapar falan böyle şeyler söylemek çok kolay ama hayat böyle geçmez güzellerim.
Yani insan birine güvenmek istiyor.
Biriyle özel bir bağ kurmak istiyor ve o biri sizi bir şeylere inandırıyor.
Sinyalleri görmeyecek kadar aptal değiliz hiçbirimiz aslında.
Sadece görmek istemiyoruz.
Niye çünkü inanmak istiyoruz birine ve defaatle de aynı yerden inciniyoruz işte maalesef.
maalesef. Üçüncü ve en
büyük sebep ise maalesef
opsiyon bolluğu.
Dating app'ler veya Instagram'dan
ekleşmelerin bizi
getirdiği yerde artık
hepimizin bir sürü alternatifi
var. İnsanları insan gibi
değil de birer seçenek gibi görmeye
başladık. Hatta
görmeye alıştık maalesef.
Ben kendimi soyutlamıyorum bu dünyadan.
Gayet içindeyim. Bu
konuda da dürüstüm.
Bu kadar içinde kalırken
de inanın çelik gibi bir sinir
öz saygı ve öz güveniniz
olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü
herkes herkese çok garip
muameleler çekiyor. Kadın, erkek
hiç ayırt etmiyorum.
Ne dediğini bilmeyen, böyle
size gelip garip kurabacığın
ne isterse yazabileceğini zanneden
yapraklar var.
Hani benim kimseye eyvallahım yok.
Haddini bildirip gönderiyorum
anasının evine de bunu yapamadığım zamanlar
da vardı hayatta ve ruhum inciniyordu.
Üzülüyordum yani. Burada
söyleyebileceğim tek şey lütfen
böyle hani benzer bir muhabbetin
içindeyseniz orada kalmayın.
Buna ne? Dünyanın en güzel kızı, en yakışıklı
adamı, en zengin evi. Hiç kimse buna
değmez. Tamam mı? Yalnız kalabilmeyi
deneyin. Biraz bunu öğrenmeye
çabalayın. Hiçbir şey bundan daha kötü
değil. Hatta çok daha kaliteli.
Bu arada bu kaliteli yalnızlık
meselesi madem açıldı. Hemen
çok kısa şeyi anlatacağım.
Geçen gün ufak bir delirdim.
Yine başka bir arkadaşımla otururken
çok işte kaotik
bir aşk meşk meselemi anlatıyordum ona.
O da bana dedi ki
kanki ya değer mi dedi.
Hani böyle birinin hayatına dahil etmene gerek var mı?
İşte kaliteli bir yalnızlık
böyle birinden bin kat daha iyidir yani falan dedi.
Sonra böyle hani evet tabii ki haklı ama
hani şey oldum böyle ya kanka öyle de
hani ben senelerdir
bu kaliteli yalnızlık meselesinin kitabını yazdım.
Yani içinden geçtim artık o mevzunun.
O kadar kaliteli bir yere dönüştü ki
içinden çıkamıyorum zaten.
Yani kalitesiz de olsa
böyle bir çıtır kaos istemiştim hayatımda ama
neyse diyerek sonra zaten hemen vazgeçtim.
Böyle şeyleri 30'larınıza doğru deneyimleyebilirsiniz
ama daha küçük yaşlarda 20'lerin başında
lütfen kalitesiz ya da kaotik şeylerden kaçınınız arkadaşlar.
Şimdi nedenini falan irdeledik ghostlanmanın.
Tamam mı? Olan oldu. Bitti. Hayaletlendik.
Ben böyle seviyorum hayaletlendik demeyi.
Buradan sonrası nasıl?
Şimdi ben karşımdaki kişiden etkilendiysen ve bu durum, ghostlanmam beni üzdüyse bir dönüp kendime sorarım.
Ghostlanmamın sebebi ben olabilir miyim diye.
Çünkü olabilirim.
Dolayısıyla bu podcastı dinlediğine göre sen de olabilirsin.
Sinyalleri görmezden geldiysen, tutarsızlıkların olduysa veya her şey çok hızlı ilerlediyse, birden çok bağlanıp bunu belli ettiysen evet sebep sen de olabilirsin.
Ama bu, bu tavrı hak ettiğin anlamına asla gelmez.
Ben kesin hatalıyım demek de, benim hiç payım yok demek de gerçekçi değil.
Yani tabii ki davranışımı ben gözden geçiririm ama faturayı da kendime kesmem.
Çünkü evet yani ghostlanmak bazen benimle ilgili olabilir.
Ama birinin kaybolma biçimi her zaman onun karakteriyle ilgilidir.
Şimdi bir diğer mesele.
Yazmadıysa tamamen bitti mi?
Ghost'dan döner mi?
Döner tabii ki hele kapılar tamamen kapanmadıysa herkes kapanmamış bir kapıyı tekrar çalar.
Yani burada ben iki şeye bakarım.
Bir, gevşek gevşek ya ne yapıyorsun aklıma geldin falan diyorsa ve bir açıklaması yoksa yallah habibi aklını başına topla geri dön.
Sen zaten hiç gelmemişsin ki bana yani nereye dönüyorsun.
Ama işte tekrar iletişime geçtiğinde bir açıklaması varsa ve o açıklaması bana geçiyorsa okey yani bence tekrar denenebilir.
Ghost'dan dönüş vardır.
Çünkü herkes her zaman benimle doğru anında karşılaşmayabilir.
Benim bunu anlayışım var.
Ama bir açıklama yapmıyorsa sadece beni yokluyorsa hani bunu bilirim ve ona göre tavır alırım.
Mesele zaten Ghost'dan döndürmek de değil.
Yani bunu döndürdükten sonra tekrar sürdürebilmek.
Çünkü şimdi adam geldi dedi ki tekrar deneyelim istiyorum falan.
Benim en büyük hatam ne oldu biliyor musunuz hep?
Hemen unutup hiçbir şey olmamış gibi davrandım.
Yani tamam hani kimseye canından bezdirmek falan değil derdim ama böyle bir anda kaybolduğun için açıkçası bir mesafem var.
Ve devam edeceksek bunun konuşulması lazımdı diyemedim ve bunu demem gerekiyordu.
Gerçi işte anlattım demin yani arkadaşım bunu deyip mesafe koymasına rağmen yine ghost yedi.
Dün de o arkadaşımla buluştuk.
Morali düzelsin diye gitmiş.
Kendi suyulu pırlanta bilekli kalmış.
Yani bize bir ghost'un neye patladığını görün.
Biz böyle masraflı ghostlanan insanlarız.
Bize bunu yapmayın.
Neyse abla çok konuştun.
Sadede gel.
Ghostlayan biri ne yaparsan bana tekrar yazar.
Şimdi en net cevabım ona yazmayın.
Yazmamak yani.
Ve onun ilgisini çekmek için de sürekli göndermeli storyler atmamak.
Ya bazen var ya yani yemin ederim o kadar üzülüyorum ki.
Hani şey diyorum yani.
Bir arkadaşım şu anda overshare'de.
Biri ona yazsın diye böyle bir takım storyler atılıyor.
Hani şey diye mesaj atasım geliyor.
Yazdı mı kanka artık?
Çünkü inanılmaz belli oluyor.
Bunu yapmayın.
Kızım biraz gizem oluştur.
Azıcık tut çeneni.
Yani bizim böyle işte bir arkadaşımız vardı.
Her gün storylerimde basın açıklaması yapa yapa delirdi kız ve hani elimizden hiçbir şey gelmedi.
Gerçekten kafası gitti sonunda.
Yani bana soracak olursanız eylemsiz kalmak ve enerjini o kişinin üstünden çekmek, onu düşünmeyi bırakamayacağını biliyorum ama en azından azaltmak kesinlikle en iyisi.
Ya tabii yine ara ara at bir mirror selfie ortadan da tamamen yok ol demiyorum ama hani şey de bilmek lazım.
Yani birini geri döndürmenin yolu onu kovalamak asla değil.
Yani onsuz da yürüyebildiğini görmesi lazım.
O yüzden tabii ki hatırlat kendini.
At arada şöyle güzel güzel bilmem ne bir yere gittin, yedin, içtin.
Hayatta öyle güzel bir gün geçirdiğini.
Ama hayatının tamamen ondan ibaret olmadığını da anlaması lazım.
Zaten hayatının da tamamen ondan ibaret olmaması lazım.
Şimdi günün sonunda şöyle gelir böyle gider oturup sabaha kadar yani böyle sonsuz ihtimalleri konuşuruz.
Kendimize de konuşuruz.
Ben hep bu telaşın içinde yani buna neden katlandığımı anlamaya çalışıyorum.
Çünkü neden bu kadar düşünüyorum?
Ya da neden bu kadar düşünüyoruz?
İsteyen zaten iki eli kanunda olsa yanımızda olmaz mı?
Olur bunu da biliyoruz.
Ve aynı yerden kırıla kırıla hala nasıl bir sonraki hikayeye yine bir umutla başlayabiliyoruz?
Bence bu çok büyülü bir şey.
Benim aslında buna bulduğum cevap şu.
İnsanın kendi kalbini yansıtan bir şift gözü arayışı.
Yani bizi gören, kalbimizi gören, derdimizi anlayan bir şift gözün arayışı.
Nobel ödüllü Urlalı Yorgo Seferis şöyle bir dörtlükte anlatıyor.
Diyor ki, ruha gelince tanıyacaksa kendini bir başka ruhun derinliklerine bakması gerek.
Umarım siz ruhunuzu gören bir çift gözü bulmuşsunuzdur.
Bunu böyle kalpten dilerim.
Şimdi hızlıca hemen bu bölümün önerilerine geçiyorum.
Madem bu kadar aşk meşhuk konuştuk.
İlk önerim Alan de Botton'ın Aşk Üzerine isimli kitabı.
Bunu lütfen sesli dinlemeyin.
Var mı bilmiyorum bunu okuyun eğer ilginiz olursa.
Şimdi ben bu kitabı size anlatmak yerine bu kitabın 68. sayfasından bir kesit okuyacağım.
Aşık olunan kişiyle henüz bir samimiyet kurmadan önce bile ona zaten tanıyormuşuz gibi tuhaf bir duyguyla kapılabiliriz.
Onunla daha önce bir yerde, bir önceki yaşamımızda ya da belki rüyalarımızda tanışmışızdır sanki.
Platon'un şöleninde Aristofanes bu aşinalık duygusuna ilişkin aşık olduğumuz kişinin bir zamanlar yapışık olup da sonra yitirdiğimiz öteki yarımız olduğu iddiasını ortaya atar.
Başlangıçta bütün insanlar çift sırtlı, çift böğürlü, dört eli, dört bacaklı ve aynı başta zıt taraflara bakan iki suratlı çift cinsiyetli canlılarmış
Bu çift cinsiyetliler öyle güçlü, öyle gurur duymuşlar ki Zeus onları ikiye ayırmak zorunda kalmış
Erkek ve dişi olmak üzere
İşte o gün bugündür her erkek ve kadın öteki yarısıyla yeniden birleşebilmek için çabalayıp duruyor demek ki
Eğer size iyi duyulduysa bu kısım ben okumanızı öneririm.
İkinci önerim Yaşar'ın Gel Benimle şarkısı.
Bu kitap önerisinden önce okuduğum dörtlükteki Yorgos Seferesi şair.
Aslında Urla'da doğuyor ve onun Urla'da doğduğu ev bir butik otel olarak da hala işletiliyor.
Ben 4-5 yazdı önce orada kalırken bir gece bu şarkıyı bana biri atmıştı.
Ve ben o hikayenin sonunda da ghostlanmıştım.
Bu arada şahane bir oteldir.
İşletmeciler de çok tatlı insanlar.
Bir Urla tatili yapmak isterseniz de tavsiye ediyorum.
Neyse son önerim.
Bu hafta lütfen kendinizi güzel bir date'e çıkarın.
Yalnız bir date olsun.
Ben yapıyorum bunu arada.
Çok da iyi geliyor.
Benim kendimle date mekanlarımdan biri Karaköy Gümrük.
Eğer İstanbul'daysanız öneriyorum.
İstanbul'da değilseniz de isterseniz yani hamburgerciye gidin hiç sorun yok.
Kendinizi bir yere götürün.
Eğer Karaköy Gümrüğü'ye giderseniz de orada roka salatalı bir hamsi tava yiyin.
Hamsi sevmiyorsanız da ciğer yiyin.
Ciğer sevmiyorsanız makarnalar güzel.
Lütfen her şeyi çok da ciddiye almayın.
İçinizi ferah tutun.
Allah gönlünüzün muradını verir.
Merak etmeyin.
Sizi çok öpüyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
