
Odysseus’tan Sebat Etmeyi Öğrenebilir miyim?
29 Ağustos 2026 · 37 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Hayatımda ilk kez bazı şeyleri hızla değiştirip geçmek yerine, sonucunu bilmeden bir şeylerin peşinden gitmeye çalışıyorum. Sebat etmek, bir şeyi hemen sonuç alamadığın halde sürdürmek, sandığımdan çok daha zor bir şeymiş.
Bu bölümde Freud’dan Stoner’a, Odysseus’un 20 yıllık eve dönüş yolculuğundan kendi hayatımızdaki bekleyişlere uzanıp neden bir şeyin içinde kalmakta bu kadar zorlandığımızı konuşuyorum. Çünkü bazen neyin uğruna devam ettiğimizi bilmeden yaşıyoruz.
Belki de hayat biraz da sonucu görmeden yürümeyi öğrenmek.
Laktozsuz sütlü ice latteler hazırsa sadece soruyorumun yeni bölümü sizlerle. <3
Transkript
Herkese merhabalar. Sadece Soruyorum dinleyicileri. 14. bölüme hoş geldiniz. Nasılsınız? Keyifler nasıl?
Gerçekten merak ediyorum bu yaz sizin için nasıl geçti?
Benim için hızlı geçti. O kesin. Biraz da böyle anhedonist geçti. Bunu ben tercih ettim.
Hiç tatil yapmadım ve yani bunu yapmak için de belki fırsatım vardı ama böyle kafamı toplamam gereken, ne yapmam gerektiğini adım adım düşünmem gereken böyle günler geçiriyorum.
O sebeple dikkatimi dağıtmak istemedim.
Bir de geçen sene 7 kere tatile gitmişim ben.
İzmir'e, Bodrum'a, işte Mersin'e, Ayvalık'a falan bazılarını 2-3'er kere.
Ve elimizdeki avucumuzdakini yok etme projesi.
Şaka bir yana bu sene benim yaz depresyonumda beklediğimden bir tık daha erken geldi ve daha etkili geldi.
Bunu dramatize etmiyorum.
Zaten sesimden anlayacağınız gibi keyfim yerinde.
Şu anda böyle çok melankolik bir halde değilim.
Ama benim böyle bir paternim var 15 yaşından beri.
Ağustos ayında başlar genelde.
Bu sene biraz daha erken başladı ama dediğim gibi şu an iyiyim.
Hayatımda çok fazla belirsizlik var.
Yine de fena değilim.
Daha önceki bölümlerde bahsettiğim bu işte kariyer meselesi, bir kariyer değişikliği yaşattım kendime.
Çok radikal bir değişim.
Bu değişimin sonucunda elime bazı finansal stabiliteyi sağlamak gibi challenge'lar kaldı.
Bir de niyet ettik bir kısa film çekmeye.
O da gözümü çok korkutuyor şu anda.
Bir yandan Ekim ayında çekilecek, gerçekten çekilecek bir iş içinde senaryo yazıyorum.
Ve bu bana gerçekten işte çok sevdiğim bir insan tarafından tanınmış da bir şans.
Bunu böyle gördüğüm için de hakkını vermeye çalışıyorum.
Bu konuda çok fazla stres yapmış durumdayım.
Belli etmiyorum ama öyle ve günlerdir sayfalarca yazı yazıyorum.
Neyse yani tek şeyimiz bu olsun.
Derdimiz bu olsun.
Benim normalde hayatımdaki böyle majör değişiklikler hep bir anda olur.
Ben bir haftada ev değiştiririm, iş değiştiririm.
Hatta 3 günde bir ev bozup başka bir ev kurmuşluğum da var ve yani bir şey olacaksa hemen olur.
Bu şekilde yaşamaya alıştım neredeyse 30 sene.
Şimdi böyle istediğim şeylerin tamamı çok fazla zaman ve sabır istiyor.
Ve açıkçası bu sabrın sonunda da ne olacağını tam olarak kestiremiyorum.
Yani bu dönem arkadaşlarımdan da sıklıkla buna benzer kendi hayatlarında sabretmeleri gereken bir sürü mesele dinliyorum.
Bir de alakasız gelmesin ama Ağustos ayı istifa ayıdır.
Ben de zamanında Ağustos ayında istifa etmiştim.
Şu anda böyle yakın çevremden 5 kişi istifa etti işine.
Bunların dördü mimar.
Ne tesadüf.
Onun dışında boşananlar var.
Yurt dışına taşınanlar var.
İstanbul'dan taşınanlar var.
Var da var, evlenenler de var ve dolayısıyla böyle çok fazla değişiklik ve o değişikliğin hem sürecinde hem sonucunda gelen bir sabır ve bir dayanma meselesi de var.
Sıklıkla konuşuyoruz bunları ve ben arkadaşlarımla konuşurken şu ara sıklıkla şöyle bir şey söylediğimi fark ettim.
Ben şu anda sabır değil, hayatımda ilk kez sebat ediyorum.
Bu arada sebat ediyorum dedim.
Bunu bazı insanlar sebat diyor.
Bazıları sebat diyor.
Kontrol ettim doğrusu sebat şeklinde.
Ben o şekilde söyleyeceğim.
Umarım kulağınıza tırmalamaz.
Neyi kastediyorum sebat ediyorum derken?
Bir karardan dönmemek.
Zorluklar karşısında yılmamak.
Başladığın bir işi bitene kadar sabırla sürdürmek.
Bunlardan bahsediyorum.
Ve bilmeyenler için böyle ufak bir dipnot.
Ben ikizler burcuyum.
Ennegram tipim 4, 7, 8.
E bir de Jung'un bir 16 kişilik tipi vardır arketipi MBTI.
Oradaki arketipim de ENTP.
Yani söyleyeceklerim bu kadar.
Sebat etmek bir insanı bir zorluyorsa beni 25 falan zorluyor.
Tabii ki sadece bu da değil.
Yani 6-7 sene hem işte başka mimarlık ofislerinde hem kendi şirketimde ben hep zaman baskısıyla çalıştım.
Ortalama 100 proje yaptıysam bir tanesinde bile hatırlamıyorum ki zaman konusunda serbest olduğumu.
Hep her şey çok acildi.
Sürekli bir şey yetiştirmem gerekiyordu.
Ve bu benim pratiğim haline gelmişti.
Şimdi işte okula geri dönmeye çalışıyorum Mimar Sinan'a.
Ama bu tezi ben ne zaman yazabileceğim?
Bu tezin işte intibak meselesi olacak.
Doktorayı ne zaman verebileceğim, ona ne zaman başlayabileceğim ki öğretim görevlisi ne zaman olabileceğimle ilgili yemin ederim size hiçbir fikrim yok.
Yani bahsettiğim süreç hani en az bir senede olabilir ama beş senede olabilir.
Aynı şey kısa film için de geçerli.
Şimdi sinopsisi hazır ama tabii ki ben hazır değilim ve doğru insanları bir şekilde bir araya getirip işte senaryosunu yazıp çekmem gerekiyor.
gerekiyor ama bu seneye mi?
Bu sene mi? İki sene sonra mı?
Kafamda gerçekten hiçbir şey
canlanmıyor. Şimdi alınmayın
benim sevgili dinleyicilerim ama
bu podcast için de aynı şey geçerli
çünkü ben tabii ki buna
para kazanmak için başlamadım. Bu zaten
mümkün değil. Hatta
senelerce de mümkün olmayacağını
biliyorum. İşte bir kitle oluşturmak
ve bu içeriği tüketen kemik
bir topluluk inşa etmek istiyorum
ama bu yemin ediyorum inanılmaz
zor. Şimdi her bölüm attığımda
dinleyen insan sayısı gün
geçtikçe artıyor. Öyle değilmiş
gibi davranamam. Bu nankörlük
olur ama benim sizin önünüze
düşmem. Düşsem de şu saniyeye
kadar dinlemeniz. Dinleseniz de
bir sonraki bölümü dinleme ihtimaliniz
ya da instagramdan gelip
takip etmeniz falan. Bunlar o kadar
düşük ihtimaller ki aslında.
Çünkü gerçekten çok fazla
içerik üreten var ve geçen bölümde
de söyledim. İnsanlar kendi videolarını
çekerek 30 saniyede
bütün dertlerini anlatıyor ve bir içerik üretiyor.
Ben sadece sesimle görüntüm olmadan 30 dakika boyunca konuşuyorum.
Arada gerçekten çok büyük bir fark var ve bunu dinlemeye gönlü olan insanları
bulmam, yakalamam ve burada tutmam gerekiyor.
Bu biraz kader işi gibi geliyor bana.
Ama samimiyetle söylüyorum gidişatımızdan çok mutluyum.
Özellikle hayatımdaki diğer bütün bu belirsizliklerin yanında
şu anda canı gönülden yapmayı en çok sevdiğim şey
Hep şu mikrofonun başına oturmak.
Mikrofon dediysem mecazen.
Mikrofonum yok.
Bütün bunları telefondan kaydediyorum.
Hala.
Bunu şu yüzden söylüyorum.
Bir şekilde bu işe başlamak istiyorsanız da bu işin bahanesi yok.
Özellikle dün yaşanan şeyi anlatmak istiyorum.
Şimdi podcast'in Instagram sayfası var.
Orada da 300 takipçi olduk.
Ama nasıl olduk onu bir anlatmam lazım.
Hatta 300 takipçi olduk diye de böyle bunu kutladığım bir gönderi falan paylaştım.
Geçen gece Gülşah'la birlikte işte fırında oturuyorduk.
Bu fırında böyle sabaha kadar açık bir fırın Beşiktaş'ta.
Biz hayatla ilgili aldığımız bütün önemli kararları ve bütün kritik meseleleri hani hep orada konuşuruz, hep orada alırız.
Neyse.
Ben de bu sosyal medya meselesinden bahsediyorum.
Gülşah dedim ki bak neredeyse
297 takipçi oldu
ama yani şu an başka kimse gelmiyor
dedim senin böyle yan hesabın
fake hesabın falan var mı varsa ne olur
takip et dedim. O da dedi ki kanka var
dedi bir tane işte fotoğrafı paylaştığım
falan. Girdi o takip etti
bir tane de sonra ben hatırladım benim
eskiden fotoğraf falan paylaştığım
bir hesap vardı.
Bir de kendi işte eski
hesabımdan podcast'ı takip ettim
falan ve 300 kişi olduk
dedim ama
300 kişinin 4-5 kişisi Gülşah'la benim zaten.
Ama yani benim için gerçekten çok tatlı bir şey.
Yani bütün bunları inanıyorum ki bir gün gülerek hatırlayacağım.
Çok büyük başarılar olmasa da gülerek hatırlayacağım.
Buna eminim.
Bu sosyal medya meselesine de biraz ben şöyle bakıyorum.
İnanılmaz stratejileri var.
Yani bana o gün anlattı Gülşah böyle.
İşte önce taslaklarda kaydediyorsun, insanların önüne düşüyor sonra izlenirse takipçilerini açıyorsun.
Bunun işte süre sınırı, yazının duracağı yerin, fontun, lokans falan bir sürü meselesi var tamam mı?
Bende bu kilit açık değil abi.
Ben bu işi yapamıyorum.
Yapabilsem bile şuna inanıyorum.
Ben bazı insanların şöhret yıldızı yüksektir.
Ben hiçbir zaman o kişi olmadım.
Hayatım boyunca hep ünlü olmayan taşlardandım.
Ne benim böyle hayatta bir tane tweetim alıp yürümüştür.
Hani vardır ya böyle en azından bir tane tweetiniz 7-8 bin kişi işte like atmıştır falan.
Benim hiç öyle bir anım bile yok.
Yani bir tane videom 1 milyon falan hiçbir şeyim izlenmedi.
Ve ben bu kadar ünsüz biri olmayı başardım.
Bu kadar ünsüz biri olarak bir de podcast yapıyorum üstüne.
Zaten kitlesi kısıtlı bir şey ama dediğim gibi mutluyum.
Çünkü her bölümü dinleyen ortalama bir insan güruhu var, yok değil.
Bir yerlerde biri oturuyor ve benim böyle yarım saat boyunca anlattığım şeyleri dinliyor.
Hem inanamıyorum yani niye dinliyor hem de çok kıymetli geliyor bu bana.
Yani neyse işte bu sebeple geri dönüyorum konunun başına.
Son zamanlarda sebat meselesi kafama çok takılıyor.
Çünkü bir şeyi yapmak gerçekten çok kolay.
Bir şeye heyecanlanmak kolay.
Benim için ekstra kolay.
Bir şeye başlamak ya da o şeyi birkaç hafta devam ettirmek de kolay ama
henüz hiçbir garantisi yokken bir şeye devam edebilmek,
sonucunu bilmediğiniz bir şeye devam edebilmek,
ne zaman olacağını bilmediğiniz,
hatta olup olmayacağını bile bilmediğiniz bir şeye devam edebilmek oldukça zor bir mesele.
Odisey'in hikayesi de aynı böyle aslında.
arkada kedim
mama yiyor şu an. Acaba duyabiliyor musunuz
onları? Bir dakika bir şey yapayım.
Bayağı katır kutur yiyor.
Vallahi. Afiyet olsun yavrum.
Saat 3 çeyrek geçiyor
gece. Ben yesem
yağ olur. Sen ye. Kan olsun
canım.
Neyse. Ne diyordum?
Geçtiğimiz hafta ben de herkes gibi
Odise'ye gittim. Yani şöyle
Odiseus'un hikayesini
düşününce hem benim
şu anda yaşadığım hem etrafımdaki insanların yaşadığı şeylerin tabii ki çok daha ekstrem bir versiyonu.
Adamın evine dönmesi gerekiyor ve eve dönmesi gereken yolun ne kadar süreceğini bilmiyor.
Önüne ne çıkacağını bilmiyor.
Ne zaman biteceğini de bilmiyor.
Hatta evin yolunu bile bilmediği bir dilim, zaman dilimi de var.
Hatta bu noktada böyle bunun gerçekten biteceğinden emin bile olamazsın ama o devam ediyor bir şekilde.
Bu arada şimdi hani tabii ki meseleyi Odysseus'a bağlayacağım ama acaba filmle ilgili ne düşündüğümü merak eder misiniz?
Çok merak ediyorum.
Tamam şey yapayım.
Üç tane sevdiğim ve sanki bunu karşılıklı konuşmuşuz gibi.
Üç tane sevdiğim ve üç tane de sevmediğim meseleyi söyleyeyim.
Bununla ilgili biz o bahsettiğim fırında sabaha kadar zaten bilahare 3-4 kere oturttuk konuştuk.
Benim kafamda hazır.
Öncelikle ilk sayamadığım şey günün sonunda ne olursa olsun bu bir Grek destanı.
Yani aslında Homeros yazarı gibi görünüyor eğer açıp okursanız ama Homeros bir insan bile olmayabilir.
Bu daha tarihi bir bağlamda Homerik bir metin yani destansı bir metin.
İnsanların kültürel olarak yüz yıllarca anlata anlata şekillendirdiği bir metin.
dolayısıyla insanların
anlatı anlatı şekillendirdiği
bu destanda bir kültüre
ait. O kültür de Greklere
ait. Şimdi biz neden
koca Metin böyle bu kadar kimliksiz
gibi izledik. Hatta
şöyle bir sahne var. Odysseus
işte bir adaya gidiyor. O adada
bir tane böyle bir adamla
karşılaşıyorlar. Adam Yunanca
konuşuyor. Hatta o adam da gerçekten Yunan
ve oyuncu bir adam.
Hani biraz şey gibi olmuş yani
tamam hadi siz de gelin oynayın bir iki
sahne ya tamam çok da mesele etmeyin.
Ben genel olarak filmin bu kadar
kimliksiz, bu kadar etnik
kökeninden bir şekilde
ayrıştırılmış olmasını çok
beğenmedim. Özellikle Itaka
ve Troya meselesi
tam olarak işte yani
Greklerin ne bileyim bir kısmı
Mezopotamya'da geçen
hikayeler bunlar. Ama bütün
film sanki Amerika kıtasında
geçmiş gibi izliyoruz.
Buna böyle çok Hollywood ve kapitalist
bir yorum gibi bakmaktansa
yani bir şekilde
bunun bazı detaylarla
bile filme işlenebileceğini
ben düşünüyorum. İkinci
yorumum da aslında biraz bununla alakalı.
Şimdi Nolan'ın oyuncu seçimlerini
zaten yadırgamayız.
Yani onun çalışmayı sevdiği
oyuncular var. Bu bildiğimiz
bir şey. Fakat
bir şekilde Tom Holland'ı
izlerken acı çektim.
Yani hiç olduramadım.
Hiçbir şekilde kafamda böyle bağdaşmadı.
Zendaya da aslında aynı şekilde.
Çünkü Zendaya aslında Athena'yı bir şekilde simgeliyor diyeyim.
Tam olarak Athena da değil filmde.
Ama orada şeyi de tam anlayamadım.
Hatta anlayamadık.
Bütün bu hikaye aslında Iteka ve Truva üzerinde tanrıların savaşı.
Yani bu destanların aslında temel meselesi bu.
Ama işte tanrılar insanlara yardım ederek bu savaşın üzerinden savaşırlar.
Athena ile Aphrodite'nin arasında bir savaş var ve Athena da bütün bu Truva'lı fikrine gider.
Odysseus'a kendisi söyler bak Truva'ya girmenin yolu bu diye ve bu fikri Athena ona verir.
Daha sonra Itakalılar Truva'ya girince ya bu plan çalışınca da Athena'nın tapınağında o şehrin Truva'nın prensesine yani hikayeye göre tecavüz ediliyor ya da öldürülüyor.
Bu şekilde bir şiddet var.
Şimdi filmde şeyi de tam anlayamadım.
Zendaya, Kassandra gibi görünüyor ama bir yandan Kassandra ve Athena birleşimi gibi de çünkü orada bir yüzleşme bir helalleşme falan var.
Ve yine üçüncü yorumum da bu yorumla birlikte gelecek.
Şimdi bütün bu hikayeyi bilmeden film izlenir mi?
Kesinlikle izlenir.
Üç saat boyunca size ekrana bal tutar mı?
Tutar.
O da Nolan'ın zaten bir deha olmasıyla alakalı.
Ama şey gibi izlersiniz.
Yani çatışmayı çok net okuyabileceğinizi zannetmiyorum.
Çünkü evet bir adam var.
Hikayeyi hiç bilmiyorsunuz.
Bu adam evine dönmeye çalışıyor.
Bir de arada işte böyle uhrevi bir kadın var Athena.
Ona görünüyor, gidiyor, geliyor, gidiyor ama hani şimdi film ya çok uzun.
Filmin sonunda o kızın kim olduğunu falan da anlıyorsunuz ya.
Yani filmin çok uzun bir kısmını evine dönmeye çalışan adamın başına bazı elametler geliyor ama neden geliyor anlayamadık.
Acaba sebebi ne?
Çünkü yani bir kısmı Athena ile ilgili onun yüzleşmesiyle ilgili bir kısmı filmde verilen şey hani medeniyetin bitirilmesi Bronze Çağ'ına yapılan vandallık.
Bir kısmı Poseidon'un çocuklarına yapılan ve onunla ilgili Odysseus'un yaşadığı işte bedeller, ödediği bedeller.
Ama hiç bilmeden bu filmi nasıl izleyip bunu böyle yorumlarsınız onu hiç bilmiyorum.
Bilince de yorumlamak çok kolay mı?
Oradaki çatışma çok iyi okunuyor mu?
Emin değilim.
Bu tabii benim yani acizane fikrim.
Nolan ne yapsın bu fikri?
Ama yani yorumlarım biraz böyle.
Çok fazla bog culture var.
Helen'in siyahi olmasını tartışmayalım.
Yani zaten şey böyle bir yer.
Dünya artık bog bir yer yani.
Ama tamam onu siyahi yaptıysan bile en azından stylinglerde
stylinglerde o zaman helenistik
bir şeyler görmek isterim.
Takılar görmek isterim. Saçlar görmek isterim.
Bana böyle çok stylingler
az tek falan verdi. Yani ben mi
okuyamadım çok anlayamadım ama
gerçekten film genel olarak
çok kimliksiz. Bu
yani en dikkatimi çeken
şeydi. Olumlu olarak da şunu
söyleyebilirim. Yani 3 saat
boyunca böyle
gözümü bir
saniye bile ayırmadan izledim.
Kesinlikle izledim.
Beni inanılmaz ekranda tuttu.
Matt Damon harika.
Bence bütün filmi omuzlamış ve yani çok çok hakkını vermiş.
Hiçbir yorumum yok onunla ilgili.
Bir de yani çok ilgilenirsiniz, ilgilenmezsiniz ama
bu filmde gerçekten hani böyle yapay zeka efektleri,
işte CGI'lar falan yoka yakın.
Her şey çok analog tekniklerle.
Bütün efektler hatta böyle endüstriyel ürün tasarımı boyutunda bütün o işte yangın sahneleri bile bu filme özel tasarlanmış işte ledlerle veriliyor.
İnsanların sayısı sahnelerde bol keseden efektle böyle birden arttırılmıyor.
Bronze çoğu olduğu için kıyafetler de bronze ama işte filmin çoğu denizde geçiyor ama o hani bronzen oksitlenme meseleleri bunların hiçbiri ne efekt ne renk gerçekten hani buna çalışılmış.
Filmin arkasında özellikle bir de IMAX konusu var.
Yani bütün film IMAX çekiliyor.
Bu kısımda yani şu anki teknolojide bunu ve bu deliliği yapabilecek bence tek yönetmen Nolan.
O yüzden ben izlediğime çok şeyim, mutluyum, memnunum.
Eleştirebileceğimiz yerler olduğunu düşünüyorum ama çekim tekniği ya da sinematografisiyle alakalı değil.
Color falan da çok iyiydi.
Böyle ham renkler izledik.
Bence çok verdi o duyguyu.
Benim biraz daha art direction, sanat yönetimi kısmında böyle şeylerim, eleştirilerim var.
Neyse buraya kadar dinlediyseniz bile helal olsun.
Sizin düşünceleriniz ne?
bana yazarsanız çok çok mutlu olurum.
Devam ediyorum. Öncelikle şunu
bilmenizi istiyorum. Sebat etme
meselesini ve bu konsepti gerçekten
normalinden daha da
fazla romantikleştirmek
asla istemiyorum. Çünkü
burada böyle çok kritik
bir ayrım var. Evet,
dirayetle ol, pes etme, sabret
ve işte içinde bulunduğun
şeyin sürecini de tutun.
Bunlar kulağa çok güzel
geliyor ama ya yanlış şey
için sebat ediyorsan?
Biraz bunun ayrımını yapabilmekten bahsetmek istiyorum.
Öncelikle bir şeyi uzun süre sürdürmek kesinlikle o şeyin tamamen doğru olduğu anlamına bence gelmiyor.
Buna şöyle örnek verebilirim.
Bir ilişkide 10 yıl kalabilirsin ve o ilişkinin sana iyi geldiğini kanıtlamış olmazsın.
Ya da ne bileyim bir mesleğe yine 10 yıl, 20 yıl harcarsın ve o iş için çalışırsın.
ve aslında başka bir hayat istediğini bir gün fark edebilirsin.
Bir hayale de yıllarını verebilirsin ve bir noktada o hayalin artık bugünkü sona ait olmadığını da anlayabilirsin.
Hatta bazen insanın devam etmesinin sebebi o şeyi hala istemesi değil,
bıraktığında geçmişte yaptığı bütün yatırımın boşa gitmiş gibi hissedecek olması.
Psikolojide de bunun çok tanıdık bir karşılığı var.
sunk cost dediğimiz şey.
Geçmişte harcadığımız zaman, para, emek veya duygusal yatırım
gelecekteki kararımızı etkilemeye devam ediyor.
Oysa geçmişte harcadığın şey artık geri alınamaz.
Bir ilişkide 5 yıl kalmış olsan da o ilişkiye 6. yılı vermek zorunda değilsin.
Ya da bir projeye 2 yıl verdin.
Bu 3. yılı da vermek gerektiği anlamına gelmez.
Bu yol ayrımında şunu soruyorum ben kendime.
hiçbir yatırımım olmasaydı, hiçbir geçmiş yatırımım olmasaydı ben bunu yine seçer miydim?
Bence bu gayet acımasız ama çok iyi bir soru.
Çünkü bazen cevabımız hayır.
Yani o zamanda bırakmak başarısızlık olmayabilir.
Buna biraz böyle bir yerden bakmak lazım.
Freud da hep aynı şeyi söylüyor ya insanın zihni en başından beri istediği şeyi hemen şimdi ister.
Bu işte Freud'un haz ilkesi dediği şey kabaca.
Ruhsal aygıtın gerilimi azaltmak ve hazda ulaşmaya yönelmesi.
İstiyoruz ve mümkünse hemen istiyoruz.
Çocukta da bunu çok net bir şekilde görüyoruz.
Çocuk acıktığında yemek istiyor, beklemek istemiyor.
Bir şey istiyorsa şimdi olsun istiyor.
Ama bir yandan yine Freud'un bir gerçeklik ilkesi dediği şey de var.
Bu da zamanla devreye giriyor.
Her istediğimiz şeyin hemen gerçekleşmeyeceğini, bazen beklememiz, ertelememiz ya da o şey için çalışmamız, hayal kırıklığına katlanmamız gerektiğini öğreniyoruz.
Aslında yetişkinlik dediğimiz şeyin çok büyük bir kısmı şimdi değil diyebilme kapasitesine sahip olmak.
Ama işte modern hayat bize bunun maalesef tam tersini öğretiyor her seferinde.
bir şeyi istediğimizde hemen onu satın alabiliyoruz.
Ya da bir duygusal boşlukta uygulamaya gir, çat, eşleş hemen biriyle tanışabiliyorsun.
Ya da o tanıştığın muhabbeti aynı gece bitirebiliyorsun.
Veya bir işi bırakıp hemen başka bir şeye geçebiliyorsun.
Yeni bir şehir, yeni bir hobi, yeni bir spor, yeni bir diyet, yeni bir kimlik.
Her zaman bir başka seçenek var.
Dolayısıyla artık mesele sadece sabırsız insanlar olmamız değil.
bizim sabırsızlığımızı da besleyen bir dünyada yaşıyor oluşumuz.
Ve bu yüzden bir şeyin sonucunu beklemek giderek daha da zor geliyor.
Herkese daha zor geliyor.
Çünkü sonuç alamadığımız her an bir başka ihtimal ekranımızda,
ekranımızda olmasa da kafamızda beliriyor.
Başka bir iş, başka bir insan, başka bir şehir, başka bir hayat.
Kimse kimse için beklemek istemiyor.
Kimse bir başarı veya bir başarısızlık için beklemek istemiyor.
Bazen işte gerçekten başka bir hayat daha iyidir.
Ama bazen de yani yeni olan şey sadece daha az sabır gerektiriyordur.
Tam bu noktada bırakmak ve kaçmak arasındaki fark başlıyor.
Bir şeyi bırakmak bazen gerçekten çok sağlıklı bir karar olabilir.
Ama bazen de sadece rahatsız olduğumuz duygudan kurtulmak için yaptığımız bir hamle olabilir.
Bu ikisini birbirinden ayırmak zaman zaman pek kolay olmayabiliyor.
Ben de o ayrımları çok net yapamayabiliyorum.
Ama bir şeye zorlaştığında eğer ya ben bunu artık istemiyorum diyorsam kendime ya da işte bunun şu an bende yarattığı duyguyu ben hani artık yaşamak istemiyorum diyorsam burada bence çok daha hani ayrımı bulanıklaştırmaya gerek yok.
Buna daha somut bir yerden şöyle bir örnek vereceğim.
Okul falan dedim ya size.
Şimdi okula döneceğim ben ama döneceğim bölümle ilgili problemlerim var.
Ve muhtemelen tez dönemi bırakmıştım.
Tezden başlayamayacağım.
İntibak olacak.
Önüme dersler yüklenecek.
Kim bilir hangi bölüm, hangi ders falan.
Böyle çetrefilli bir durum.
Ve hani bunu kendime yaşatmak istiyor muyum falan gibi böyle gelgitlerde kalırsam.
Ya da örnek veriyorum.
Şu an böyle bir durumun içinde değilim ama.
O anda çalıştığım iş beni gerçekten hem mental hem ekonomik olarak hem dirayet olarak çok çok zorluyor.
Bu ayrımda nasıl bir soru soruyorum ben kendime?
Bu zorlukla karşılaşınca arzunun kendisini mi sorguluyorum?
Yani okula dönmeyi mi?
Yoksa sadece hayal kırıklığına mı dayanamıyorum?
Burada eğer ben arzunun kendisini sorguluyorsam.
Abi okula dönmek değil ya.
Mesela dönmesem de olur ya.
Ben galiba zamanımı geçirmek istiyorum.
hayal kırıklığına uğramak istemiyorum diyorsam gerek yok.
Tamam yani hayatımızı bazı şeylerin peşinde helal etmeye gerek yok.
Ama hayır ya benim arzum belli.
Yani yapmak istediğim mesele mutlak ve net.
Bu süreçte hayal kırıklıkları yaşayabilirim.
Bunları göze alıyorum diyorsam tamam orada yol başka bir yere ayrılıyor.
Ben hep okul üzerinden çok örnek veriyorum size.
Çünkü yani hayatımdaki temel ve en büyük gündemlerden biri bu olduğu için.
İnanın böyle çok özel başka gündemlerim de yok yani öyle bir şey olsa hani örnek vermeye çok isterim.
Yani ben böyle çok özel meselelerin de peşinde inanın değilim.
Öyle bir hayatta yaşamak istemiyorum.
Daha böyle kolay challenge edebileceğim.
Deneyimi yaşarken evet bir şeyleri kesinlikle öğrenip cebime atabileceğim ama çok da yani hani büyük büyük başarılar, büyük büyük meselelerin insanı zaten olmak değil derdim.
Tam bu noktada bir kitap önereceğim size.
John Williams'ın Stoner kitabı.
Stoner aynı böyle benim gibi çok büyük olayların kitabı değil.
Bir insanın hayatını, yaptığı seçimleri ve bir şeyin içinde kalma biçimini anlatıyor.
Stoner'ın hayatındaki en büyük başarılar, inanılmaz dönüşümler hayatını bir gecede değiştiren insanlar değil.
Daha sessiz bir hayat var.
Ama bir insanın yıllar boyunca bir şeye, bir mesleğe, bir hayata bağlı kalmasının ne demek olduğunu çok güzel düşündürüyor.
Bir hayatın değerini, sonuçları mı belirliyor yoksa insanın o hayatı yaşama biçimi mi?
Bunu böyle sonunda soruyoruz kendimize.
Burada anlatmaya çalıştığım esas mesele biraz da şu.
Sebat etmek genellikle başarıyla ilişkilendiriliyor.
Yani devam etti ve sonunda başardı.
Önüme bu konuyla ilgili çok fazla video düşüyor.
Bir şeyi başarmak istiyorsanız sebat edin.
Ya sebat etmenin sonunda başaramayabilirsiniz de.
Yani bunu size söyleyen ilk insan olmak istemem ama gerçekten sonunda yani ya başaramazsanız.
Ben kendim için hadi kendime yorayım bunu.
Ya o filmi hiç çekemezsem ya o okula hiç dönemezsem.
Yani ya işte hedeflediğim meseleleri zamanında bile gerçekleştiremezsem.
O da çok aslında büyük bir başarısızlık olabilir.
O zaman bütün bu sebat boşa mı gitmiş olacak?
Bence hayır. Boşa gitmiş falan olmayacak.
Ve bunu şöyle bir şeyle de karıştırmamak gerekiyor.
Az önce söylediğim gibi çok emek verdim.
Yani bu işi şimdi bitiremem.
Bu iş için çok acı çektim.
Benim için çok değerliydi diye
sırf emek verdiğimiz için o emeği kutsamaya da başlamamamız gerekiyor.
Evet bazen çok acı çekmişizdir.
Çünkü çok yanlış yerde durmuşuzdur.
Dolayısıyla benim için Sebat'ın önündeki ilk soru
Yani ne kadar dayanabilirim değil, ne kadar acı çektim de değil, neye dayanıyorum?
Çünkü her şeye dayanabilmek bir meziyet değil.
Yani hatta bir çeşit becerisizlik ya da yani kabulleniş bile olabilir.
İnsanın kendisine yapabileceği en büyük iyilik artık dayanmak istemediği şeyi bırakabilmek.
Ama işte tam burada ikinci bir problem ortaya çıkıyor.
Çünkü her zorlukta bırakmak da bizi hiçbir yere götürmüyor.
O zaman da nereye gidiyoruz?
Odysseus hikayesine geri dönüyoruz.
Odysseus karakterinin yorumlanmasıyla ilgili çok fazla spekülasyon var.
Yani Nolan onu daha farklı biçimde anlatmayı tercih etmiş.
Ama aslında Metin de öyle değilmiş falan.
Günün sonunda yani bin türlü farklı Odysseus için söyleyebileceğimiz mutlak tek şey neyi istediğini bilmesi.
Bunu diyebiliriz.
Çünkü sebat etmek sadece dayanmakla ilgili değil.
En azından Nolan'ın yorumladığı Odysseus da bize ne olursa olsun devam et demiyor.
Yani daha ilginç bir şey söylüyor.
Bir yönün varsa yolun uzaması o yönü otomatik olarak yanlış yapmaz.
Çünkü bugün bir şeyin sonucunu görememek o şeyin olmayacağı anlamına gelmiyor.
Biz modern insanlar olarak sonucu çok daha erken görmek istiyoruz.
Oysa bazı şeylerin hayatımızda ne kadar sürede anlam kazanacağını bilmiyoruz ve işte belki de sebat etmek tam olarak da bununla ilgili sonucunu bilmeden bir şeyin içinde kalabilmek.
Ama Odysseus'u da romantikleştirmek istemiyorum çünkü asla vazgeçme dediğimiz zaman bazen işte tehlikeli bir şey de söylüyor olabiliriz.
Her kariyeri tamamlamak zorunda değiliz. Her başladığımız işi bitirmek zorunda değiliz.
Az önce konuştuğumuz gibi artık içinde bulunamıyorsak, bize ait olduğunu hissetmiyorsak bunu bırakabiliriz de.
Bazen eve dönmek istediğin için değil sadece bir kere eve döneceğim dediğin için yürümeye devam ediyorsan orada da bir problem olabilir.
E peki ne oldu İrem?
Yani bir şeyi bırakmak için sadece çok zorlanıyor olmak yetmiyor ama sadece çok emek vermiş olmak da devam etmek için yeterli değil.
O zaman yani ne yapmak gerekiyor?
Bence çok basit.
O kadar da komplike bir hale getirmeden ben bunu hala yapmak istiyor muyum?
Ve bana ait olduğunu düşünüyor muyum?
Cevap evetse tamam.
O zaman belki biraz daha kal.
Biraz daha çalış.
Biraz daha dene.
Biraz daha bekle.
Çünkü bugün sonuç alamadığın şey yarın hayatının en önemli şeylerinden biri olabilir.
Bunu bilmiyorsun.
Bunu ben de bilmiyorum.
Bu podcast'ın nereye gideceğini bilmiyorum.
Kısa filmi de ne zaman çekeceğimi bilmiyorum.
Tezimi ne zaman yazabilirim onu da bilmiyorum.
Akademide kalabilecek miyim?
Finansal olarak ne zaman sabit olacağım?
Bunun hiçbirini bilmiyorum.
Ve sanırım benim için bu bölümün meselesi de tam olarak bu.
Ben hayatım boyunca belirsizliği çözmek için hayatımı değiştirdim.
İşimi değiştirdim, evimi değiştirdim, planlarımı değiştirdim.
Bazen yeni şeylere başladım.
Bunlardan bazıları davul çalmak, oryantal kursuna gitmek gibi.
Şimdi ilk defa bazı şeyleri değiştirmeden belirsizliğin içinde biraz daha uzun kalmayı öğreniyorum.
Ve benim için sebat etmek de tam olarak bu.
Her gün aynı şeyi yapmak değil, her gün aynı şeyi istemek de değil.
Neyi istediğini hatırlayıp sonucunu henüz göremediğin halde o şey için bir adım daha atmak.
Odysseus'un 20 yıl boyunca eve dönmeye çalışması bana biraz bunu anlattı.
Az önceki soruya cevabınız hayırsa artık peşinden gitmek istemiyorsanız da bırakabildiğiniz noktada kendinizi de hayatınızda sabote etmeden bırakın.
Yani ikisini de bilinçli olarak yapın.
Bence en büyük cesaret bir şeyleri bırakmakla ilgili.
Benim hayatta aldığım en cesur kararlar hep bıraktığım artık hayatımın kalanına taşımadığım şeylerle ilgili.
Bir garantim yokken devam ettiğim süreçlerle ilgili.
Benim yetişkinlik dediğim şey bu iki ayrımı birbirinden ayırmayı öğrenmek ya da öğrenmeye çalışmak.
Şu anda da işte söylediğim gibi hayatımda ilk kez bunu deneyimliyorum.
Sabretmekten biraz daha farklı bir şey sebat etmek.
Ve sanırım Odysseus'tan öğrenebileceğim şey de tam olarak şu.
Yolun ne kadar süreceğini bilmeden de yürümeye devam edebilirsin.
Ama önce gerçekten nereye gitmek istediğini bilmen gerekiyor.
Evet, bilmiyorum. Bu bölüm umarım çok fazla kafanızı açmamışımdır.
Sizi daha fazla darlamadan.
Bölüm sonu önerilerime geçiyorum.
Hazır mısınız? Ben çok hazırım. Çok da heyecanlıyım bu bölüm sonu önerileriyle ilgili.
İlk önerim her zamanki gibi bir yemek.
Ratatouille.
Ben çok çok severim.
Yani bu arada animasyonunu da çok severim.
Ama yemek hali de bu arada böyle çok sabır isteyen, ince ince dilimlemeniz gereken falan bir yemek.
Bunu bölümle alakasından bağımsız evde de sıklıkla yaptığım için önermek istedim.
Ben kendi tarifimden ziyade biraz daha böyle üstüne sarımsaklı yoğurt falan koyarak yiyorum onu.
Yani umarım bir yerlerde linçlenmem.
İkinci önerim bir film.
Geçenlerde Atlas Sineması'nda izledim.
Bir Düşüşün Anatomisi.
Oldukça da izlenen ve sevilen bir film ama izlemediyseniz kesinlikle izlemenizi öneririm.
Film böyle hani sonu kesin bir sonuca ulaşmayan, sizi gerçekle iki arada bir de arada bırakan finaller vardır ya.
Öyle bir şeyin içinde bırakıyor ve böyle film bittikten sonra özellikle bir arkadaşınıza gittiyseniz saatlerce tartışabilirsiniz.
Ben bu filme bir arkadaşımla gitmedim.
Tek gittim.
Bu arada bence insanlar ikiye ayrılıyor.
Sinemaya tek başına gidebilenler ve gidemeyenler diye.
Gidemeyenler gidebilenlere böyle başka ulvi bir gözle bakıyor.
Ben hayatım boyunca sinemaya tek gidebildim.
Bunda bir mesele de görmüyorum ama bunu bayağı egzajere eden insanlar tanıyorum.
Neyse izlemediyseniz izlemenizi kesinlikle öneriyorum.
Üçüncü önerim bir kitap.
Kamelyalı Kadın.
Bunu özellikle öneriyorum.
Çünkü beklemek, bir şeyin peşinden gitmek veya bazen sevdiğimiz şeyden vazgeçmekle ilgili çok güzel bir yerde duruyor bu kitap.
Bir de yani tabii ki işte sonuna kadar devam etmenin de bazen zannettiğimiz bir anlama gelmediğini görebiliyoruz.
Güzel bir vazgeçiş hikayesi.
Bir de başka bir kitap daha buldum.
O kitabın adı da Kamelyasız Kadınlar.
Şimdi kitabı sipariş verdim.
Şu anda yolda.
Bu kitapla bir alakası var mı çok merak ediyorum.
Eğer bir bağlantısı varsa belki bir sonraki bölüm kamelyalı ve kamelyasız kadınlarla ilgili konuşabilirim.
Buradaki kamelya bir çiçek olan kamelya.
Böyle sitenin bahçesinde oturduğumuz kamelya değil yani ne olur öyle anlamayın.
Çünkü ben öyle anladım.
Yalan söyleyecek halim yok.
Benim düştüğüm çukurlara benim güzel dinleyicilerim düşmesin diye yapılıyor bu podcast.
Neyse son önerim bir şarkı.
Şimdi eğer bu podcast'ı buraya kadar dinlediyseniz zaten önden tabii ki size böyle bir hediyem de olsun isterim.
Bütün bölüm tek bir konudan bahsetmedim farkındaysanız.
Bu gönül işleriyle ilgili artık konuşmuyorum.
Şey diyormuşum nazar diyecek hiçbir şey yok bu arada.
Bu konularda konuşmaması sebebim 30 yaşında pilot olayım.
Neyse neyse tamam.
Bu konudan bahsetmeyeceğim.
Nazarla ilgisi falan yok.
Bir sebeple kendisi bu podcast'ı dinlerse yani hiçbir şekilde kendisini anlamasını istemiyorum.
Ve gerçekten anlarsa çok utanırım.
Böyle bir şey yaşıyorum bu yaşta yani inanılmaz.
Ve konuşamıyorum bile bu konuda.
Etrafımdaki insanlar çok eğleniyor şu an benim bu halimle.
Neyse.
Şarkı önerim de Hande Ener'den Nasıl Zor Şimdi.
Benim böyle hani loopta 30 kere falan başa alıp alıp dinlediğim çok sevdiğim bir şarkıdır.
Evet bu bölümün de sonuna geldik.
Buraya kadar dinlediyseniz çok çok teşekkür ederim.
Yine size net bir cevap bulamadım ve muhtemelen belirsizlikler de ortadan kalkmadı.
Belki de daha da arttı.
Benim için de öyle.
Hiçbir şey değişmedi ve ne kadar süreceğimi de bilmiyorum şimdilik.
Ama devam ediyorum.
Devam etmeye de devam edeceğim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Sizi çok öpüyorum.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
