
Kurumsaldan Ayrılmak Bütün Yaralarımı Sardı mı?
7 Mayıs 2026 · 34 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bazı yaralar işten değil,
içinde bulunduğun düzenden geliyor olabilir mi?
Bu bölümde sadece kendi hikayemi değil,
çalışma kültürünü, eşitsizliği ve sistemin nasıl işlediğini konuşuyoruz.
Modern dünyanın dayattığı sisteme alternatifler geliştirmek mümkün birlikte düşünelim.
Çünkü mesele sadece istifa etmek değil,
neyin içinden çıktığını anlamak.
Kurumsaldan ayrılmak bütün yaralarımı sardı mı, hazırsanız sadece soruyorum <3
Transkript
Herkese merhabalar. Sadece Soruyorum dinleyicileri.
8. bölüme hoş geldiniz.
Normalde böyle bir girizgah yapmıyordum ama araya bir hafta girdi.
Sizinle bir haftadır konuşmuyorum.
Bir ufak mesafe hissettim.
Şaka yapıyorum.
Kendimi çok küçük bir kafa tatiline çıkardım.
Bir yere gitmedim, evde oturdum.
Ama kendimi istediğim zaman kafa tatiline çıkarabilmek
ve bu tatil için hayatta daha önce ödediğim bedeller hakkında konuşmak istedim.
Bu bedelleri öderken kurumsal hayattan nasıl ayrıldım, nasıl istifa ettim ve sonrasında neler oldu
sığdırabildiğim kadar, dilim döndüğü kadar bugün size bunlardan bahsedeceğim.
Normalde hiç yapmadığım bir şey yaptım ve bu konuyla ilgili çekilen podcastleri dinledim.
Bunu bölümlere hazırlık yaparken aslında çok fazla yapmıyorum.
Bunun sebebi ben istifa edip bir iş kurarken kendime bunu etrafımda yapan çok fazla insan yoktu.
Sektör değiştiren çok insan var ama aynı sektörde kendi işinin yatırımcısı olarak, girişimcisi olarak devam eden çok arkadaşım yoktu açıkçası.
Ben de biraz kör bir gözle başlamıştım bu sürece.
Benim dışımdaki insanlar nasıl yapmış diye merak edip biraz dinlemek istedim.
Ya da nelerle boğuşmuşlar, aynı yollardan mı yürümüşüz diye.
Fakat dinlediğim podcastlerde çok aynı yollardan yürümüşüz gibi hissetmedim.
Neden öyle hissetmedim?
Bu bir taşlama değil ama mutlak bir başarı hikayesi dinlemiş gibi hissettim hep kendimi karşı tarafta.
Ne güzel ki birileri bir şeyleri başarmışsa yani bu konuyla ilgili içimde bir haset olduğu için değil ama bana nedense anlatılanlar kadar kolay gelmedi bu süreçler.
Ya da o kadar bir insana hemen böyle empoze edebileceğim düşünceler gibi de gelmedi.
Bunun nedeninin aslında temelde şu olduğunu düşünüyorum.
Herhangi bir yayıncı hiç bir kişiyi asla point etmiyorum.
Kendi sürecinden bahsederken eşinden, eşinin işinden veya geçtiği sektördeki yeni partnerinden, o partnerinin sağladığı olanaklardan, imtiyazlardan veya sosyal medyadaki oluşturduğu kitlesinden, o kitleyi manipüle ediş şeklinden falan bahsediyor.
Şimdi bu noktada biz ne yapalım? Ben mesela kendi kitlesi olan bir insan değilim. Bu podcast da benim bir iş modelim değil. Eğer dönüşürse bir buçuk iki sene sonra eyvallah ama bunun için sıfırdan bir emek koyup bir şey inşa ediyorum ve benden bin tane daha var.
Sizin beni dinlemeniz için size bir sebep vermek durumundayım.
Sizi bana bağlamak zorundayım.
Bu kadar sıfırdan başlayan bir hikaye görmedim.
Veya ekonomik olarak kendini gerçekleştiren insanların hikayelerinde bekar oluşlarını da çok duymadım.
Şimdi benim hikayemde ben bekarım, tek yaşıyorum.
İstifa edip kendi sektörümde, tasarım sektöründe, inşaat sektöründe bir iş kuruyorum falan.
Eve burada herhangi bir yatırımla bunu yapmıyorum.
Beni bu sıfır yatırımla bu yola bu uçuruma sürükleyen sebepler neydi?
Ve neyine kadar başardım, neyine kadar başaramadım?
Mutlak başarısızlık ya da mutlak başarı dediğimiz ne?
Bugün biraz bunlardan bahsetmek istiyorum.
Ama önce geçtiğimiz gün kahvaltı yaparken YouTube ana sayfada bir video önerisi gördüm.
Cüneyt Özdemir'in kendi canlı yayınlarından ufak bir kesit.
Kurumsal Hayat'la ilgili bir başlık gördüğüm için dikkatimi çekti.
Onu izledim.
Orada kendi çalışanı ne soruyor Cüneyt Özdemir?
Kurumsal Hayat'la ilgili fikirlerini.
Çalışanı da oldukça optimistik bir yerden.
Kurumsal Hayat'ın onun şu an çalıştığı yerin ne kadar güzel olduğunu.
Tabii çocuk mecbur öyle diyecek.
Belki de samimi düşünceleridir.
Şimdi kötü niyetli olmayayım.
E bu nereden bahsediyor?
Böyle videoyu izlerken biraz şey oldum.
Hey hey!
Oldum ama.
Sonra videonun devamında dikkatimi gerçekten çeken bir araştırmadan bahsettiler.
OECD, Türkiye'nin de içinde olduğu hatta kurucusu olduğu ekonomik kalkınma örgütü diyebilirim.
Tam açılımını bilmesem de.
Ve bu örgütün içindeki ülkeler görece bizden daha kalkınmış ülkeler haliyle.
Bu 38 ülke içerisinde çalışma verimliliği tablosu paylaştılar.
Onların paylaştığı tablo 2016'ya aitti.
Ve o tabloda Türkiye en çok çalışan ülke.
Ben araştırmasına tekrar baktım.
Tablonun 2025'te en çok çalışan ikinci ülke biz olmuşuz.
45.7 saat ile.
Şimdi çok basit bir hesap yapıyorum.
45.7 saati 5 güne bölünce günde 9 saat 15 dakika gibi bir şey yapıyor.
Günde 9 saat 15 dakikada sabah başlasanız akşam ne 6, 6 çeyrek gibi çıkıyorsunuz.
Tamam mı?
Şimdi bu yani maalesef çok özür diliyorum.
Benim seneler içinde geldiğim noktada bana inanılmaz büyük bir lüks gibi geliyor.
Çünkü ben 9-6 diye başladığım işlerin hiçbirinde 6'da çıkamadım.
Yani benim 6'da çıktığım gün sayısı hani bir elin parmağını geçmez.
Aldı da çıkmayı geçiyorum.
Sistematik olarak onlar, onbirler, gecebirler, ikiler veya şantiyeye gittin.
Gecenin bir körü döndün.
Sabahın köründe tekrar dokuzda kalktın.
Ama eğer dokuz çeyrekte ofiste gidersen o ayrı bir sıkıntı.
Yani böyle maalesef inşaat sektörünün ve inşaat sektöründe çalışan mimari ofislerin adı konulmamış bir sözleşmesi.
Esnek çalışma saatleri.
Buna uymamanız bir gariplik.
sizin çalışma saatinizin içinde orada var olmayı talep etmeniz de bir anomali olarak geliyor.
Yani dolayısıyla beklentiler artık maaştan, zamdan, paradan çok zaman ve kendi hayatındaki zaman yönetimine kayıyor.
Benim için de en büyük itici güç aslında buydu.
Daha önceki bölümleri dinleyenler varsa şimdi ben meseleleri biraz daha toplum, toplum bilimi,
toplum bilimcilerinin bakış açısından anlatmayı ve kendi deneyimlerime bağlamayı seviyorum.
Bir önceki bölümde Adorno'dan bahsetmiştim.
Bu bölüm ise Bernard Russell'dan bahsedeceğim.
Benim gerçekten çok sevdiğim bir filozoftur.
Aynı zamanda hem mantık kuramcısı hem matematikçi hem de toplum bilimcidir.
Benim toplum bilimcilerin düşüncelerini okuduğum zaman
onu böyle salt bir doğru gibi kabullenmem çoğu zaman çok mümkün olmuyor.
Ama bu Russell abimiz var ya gerçekten düşüncelerine böyle çok çok yakın bir yerden bakabildiğim biri.
Kendisi de siyasal bir perspektiften sosyal demokrasiye inanan ve bunu anlatan birisi.
Bernard Russell ne diyor biliyor musunuz?
Şimdi bu hayatta bazı ilgi alanları, bazı meraklar yararsız bilgi diye nitelendiriliyor.
Bu arada bu Russell abimiz bunları söylediğinde de sene 1930'lar yani korkunç hani 2. Dünya Savaşı'ndan etkilenmiş bir Avrupa'dan bahsediyoruz.
O coğrafyada ve o problemli siyasi iklimde şöyle şeylerden bahsediyor.
bahsediyor. Sizin tarihe,
siyasete, felsefeye
veya sanata olan bilginiz
insanlar tarafından
çoğunlukla bir mesleki beceri
size vermediği için yararsız
bilgi olarak nitelendirilecek.
Çünkü pragmatik bir yerden evet size
fayda sağlamıyor ve belki
normalinden daha çok
oyalıyor kafanızı.
Ve yararsız bilgi olarak nitelendirilen
bu şeylere insanın neden
ihtiyacı vardır? Çünkü merak,
şüphe bunlar insanı
hayatta tutar. Perspektifini ve
vizyonunu genişletir. Anlayış
göstermenizi sağlar. Agresyondan
öfkeden uzak tutar.
Fanatiklikten uzak tutar
diyor Bernard Russell
abimiz. Şimdi bu fanatiklik
meselesi benim için de çok belirleyici
bir şey. Bu arada fanatizmden
kastım illa bir futbol
takımına duyulan sempati ve
hayranlık değil. Fanatizm
evet biraz da öyle bir şey ama
daha kökeninde rasyonaliteden
çok uzak ve tek doğruculuk
gibi bir yerden tanımlıyorum.
Yani bir inanca veya bir
ideolojiye körü körüne bağlı
olmak aslında o cehaletin de
çok büyük göstergesi.
Bu cahil perspektifi
yenememiş insanlarla
biz hayatta sadece
sosyal alt tabanlarda
karşılaşmıyoruz. Bu insanlar maalesef
bazen bizim iş arkadaşımız
bazen iş yaptığımız
diğer firmalardaki insanlar
ve bazen de maalesef patronlarımız da olabiliyor.
Şeyi hissedersiniz ya, bir insanla bazen aynı şeyi bile tartışıyor olduğunuzda
söylediğiniz o kişiye geçmez.
Böyle ısrarla anlamak istemez.
Bir şey hakkında tartışıyorsunuz ama kesinlikle orada değil.
İstediği için sizinle aynı yerden bakmıyor ve bir şekilde bir agresyona sahip ve sizi aşağılıyor.
Neden biliyor musunuz?
Çünkü bu insan cahil.
Ve cahil insanların temel motivasyonu korku ve öfkedir.
Buna patronlar da dahil.
Bir başkasını ezerek güçlenmeye çalışır.
Ve maalesef modern dünya böyle bir sistem üzerine kuruluyor.
Yani 10 dakikadır anlattığım cehalet ve cehaletin getirdiği söylemek istediğim mesele şu.
Bütün bu agresyonlar, insanları sizi birer basamak olarak kullanması, herkesin samimiyetinden sürekli şüphe eder halde olmak ve bunun nedense kurumsal hayatın bir getirisi olduğuna inanmak, bir çeşit dehumanize olmak.
Yani insanlıktan uzaklaşma halinin bu kadar doğallaşmasına ben kendim kendi hayatımda maalesef daha fazla katlanamadım.
Aslında her şey aynı yerde şekilleniyor. Ben neden? Herhangi bir sabahın 6'ya 10 kalası Bernard Russell'ın Aylaklığa Övgü kitabından burada size bahsediyorum biliyor musunuz?
Çünkü hala insan olmaya yakın ve insan olarak kalmaktan utanç duymayan, değerlerini yitirmeyen insanlara bir şey anlatmaya çalışıyorum.
Bu aylaklığa övgü kitabında Russell diyor ki, yararsızmış gibi görünse de felsefe, toplum bilimi, tarih ve sanat gibi meseleler merak eden insanları bilgeleştirir.
Yani akıllı insan meselelere fanatiklikten uzak, geniş perspektiften bakar ve hakikati anlamaya çalışır.
Siz hayatta bir şeyleri merak ederken, kendi hakikatinizi ararken, tarihle ilgilenirken, herhangi bir sanat dalında kendinizi bulmaya çalışırken birlikte çalıştığınız insanlar, patronlarınız, iş partnerleriniz size der ki ne yapıyorsun, ne alaka, zaman kaybediyorsun, bununla mı uğraşıyorsun?
Çünkü daha önceki bölümlerde söylediğim gibi bu insanlar insan olmaktan çok birer köpek balığına dönüşmüştür ve temel motivasyonları zaman, zamanın onlara kazandırdığı para ve sosyal statülerdir.
Zannederler ki bu statüler sadece parayla veya yaptıkları işlerle kazanılır.
Onlara hakikatten ve hayatta ne yaptığınızdan, ne yapmak istediğinizden bahsettiğiniz zaman onlarda bir karşılığı olmaz.
Yani bahsettiğim şey şu, kendi gerçekliğimi ararken hayatta yapmak istediğim şeylere maalesef 9-6 çalışamadığım için hiçbir zamanımın kalmayışı, hiçbir motivasyonumun kalmayışı, sabah uyanırken telefonumdaki 100 tane bildirim ve o bildirimlerin benim üzerimde kurduğu stres yükü salgıladığım kortizol,
Benim gözüme çektiği perde ve benim hayatta ne yaptığımla ilgili hiçbir fikrimin olmadığı 6-7 sene geçirdim.
Ve günün sonunda geldiğim yerde en azından şunu biliyordum ki ben bu insan değilim ve hayatımı böyle yaşamak istemiyorum.
Şimdi çok samimi bir yerden şunu söyleyebilirim.
Ben hiçbir zaman o kadar da parlak bir öğrenci, o kadar örnek öğrenci karnesini full 5 ile doldurabilen ya da derece yapabilen böyle biri olmadım.
Tamam mı işte lisede insanlar ya sözlerle çok yeteneklidir ya sayısala ya ona ya buna falan.
Ben hiçbir şeye de o kadar yetenekli değildim.
Tabii ki derslerimi geçecek ortalama bir puan alıyordum.
Beni işte bir sonraki sınıfa taşıyacak kadar.
Ama hiçbir şeye de o kadar tutkulu değildim.
Ve üniversite sınavı gelip ben bir puan aldığım zamanda da inanın bana ya ben şu bölümü çok istiyorum diye de kafaya taktığım bir şey yoktu.
Benim elimde sadece şu gerçek vardı.
Ben Sims oynamayı ve Stardoll'da ev yapmayı falan çok seviyordum.
Buradan en azından bir fikrim vardı ve gerçekten bu bilinçle ben iç mimarlığı tercih ettim.
Ve üniversitede sanat tasarım fakültesine girdiğim zaman dedim ki ben tamam doğru yerdeyim.
Yani burada kreatif bir alan var.
Kendimi, düşüncelerimi bir şekilde temsil edebileceğim bir oyun alanı.
Okey tamam artık biraz daha kendime ait hissediyorum.
Dediğim ilk yer benim üniversiteydi. Kesinlikle çok çalışarak okudum. Yani ben herhangi bir dersimi bile bir tanesini bile yata yata vermedim. Herhangi bir dersimizde bizim slide'dan bir şey anlatılıp geçilmedi.
Yani sanat tarihi dersinde bile ki kaldığım tek derstir.
İnanın çok zorlanmıştım.
Ve bütün bu zorlanmaların, uykusuzlukların arasında çok zevk aldığımı hatırlıyorum üniversitedeyken.
Hatta bir de yetmezmiş gibi çalışıyordum da.
Mezun olduğumda iş hayatına başlamadım ben.
Öğrenciyken de sanat galerilerinde çalışıyordum.
Sergi kurulumlarına gidiyordum.
Sanatçı asistanlığı yapıyordum ve hiç unutmuyorum KYK 480 liraydı.
Ben mezun olduğumda.
Ama ben sergilerden böyle günde işte 250-300 bazen 350 lira para alıyordum.
Beni nasıl yaşatıyordu o para var ya.
Telefon falan almıştım.
Hatta o parayı biriktirip Erasmus'a gitmiştim.
Şimdi telefon almak istesem yemin ediyorum kredi çekmem lazım.
Ki onu da ödeyebileceğim meçhul.
Velhasıl Kelam benim kadar çok çalışmayı seven, çalışmakla bir derdi olmayan bir çalışanınız varsa
Yani ben sizin çalışanınız olarak bir yerde işe başladıysam neyle karşılaşıyorum biliyor musunuz?
Mobbingle değil.
Ben yalan olmasına çok mobbinge uğramadım.
Çünkü çok çalıştığım için insanlar beni daha da çalıştırmak için manipüle ettiler.
Bunu birkaç farklı yerde yaşadım.
Ve bu manipülasyonun sonucunda işi benden çıkarmak, beni de işten çıkarmak neredeyse imkansız hale geldi.
Ben çalıştığım herhangi bir yerden daha önce hiç kovulmadım.
Ama şimdi dönüp bakınca kesinlikle hatırladığım en belirgin mesele şuydu.
Ben günden güne daha sinirli, daha alıngan bir insan dönüşüyordum ve böyle geceleri uyurken stresten dişlerimi sıkıyordum.
Azı dişlerimin bazıları o dönem kırıldı.
Ya da işte sabahları kalkıyorum.
Ya elimi yüzümü yıkamaya falan böyle anca zamanım oluyor.
Ve o zamanda bile iki hafta önce yaşanmış böyle tartışmaları hatırlayıp söyleniyorum kendi kendime tamam mı?
Aynaya baktığımda gördüğüm kişiden hiç mutlu değilim.
Çünkü bir kere zaten inanılmaz bir stres, inanılmaz bir mutsuzluk, bir memnuniyetsiz bir surat.
Yani o surata ne yapsan düzelmez.
Hangi nemlendiriciyi sürsen mutlu olmaz.
O iş hiç orada değil.
Çok fazla seyahat ettiğim için, çok fazla şehir gezdiğim için, uyku düzenim yerle yeksan olduğu için hormonlarım mahvolmuş.
Regli döngümün içinden geçilmiş.
Erken yaşta siyatik hastası olmuşum.
Yani başıma gelmeyen kalmadı 6-7 senenin sonucunda.
Ve şöyle bir baktım.
Hani ben bu kadar fedakarlığın sonucunda da zengin de değilim.
Hani böyle kredi kartı borcumda alıp başına gitmiş.
Hani evet sürekli bir istifa etme isteği var.
Sürekli bir ağzımda böyle bir cümle var.
Hani bunu söylüyorum ama ne yapacağımla ilgili hiçbir fikrim yok.
Çünkü freelance çalışmak istiyorum.
Ama hani bunu daha önce yapabilmiş bir insan yok.
Bu konuyla ilgili fikrini sorabileceğim biri yok.
Ve ister istemez günün sonunda her ayın birinde yatan da bir maaş var.
Şimdi o benim orada konfor alanım.
Ama ben o konfor alanımın içindeyken rahatımı bozmayacağımı da biliyorum.
Dolayısıyla benim istifa etmeye karar vermem ve istifa etmem arasında geçen süre bir sene.
Yani ben o kararı verdikten gerçekten tam bir sene sonra istifa edebildim.
Çünkü benim rahatımı kaçırmam gerekiyordu.
Yoksa gerçekten bir 10 yıl daha ben insanların kafasını ütülerdim.
Bundan hiç şüphem yok.
Şimdi cepte para yok.
Girişimci olamam.
Yatırımcı olamam.
Hani ne yapacağım? Yani o böyle sonsuz boşluk içerisinde.
Dedim ki yani en azından bana bu kararı aldıran sebep ne?
Nefret ettiğim şeylere değil de sevdiğim şeylere.
Gelecekte ben nasıl bir hayat yaşamak istiyorum?
Benim için buradaki itici güç ne? Biraz bunlara odaklanmak istiyorum diyerek yola çıktım ve gittim patronumla konuştum.
Dedim ki ben daha fazla dayanamıyorum ve ayrılmak istiyorum.
Tabii ki türlü çözüm önerileri, türlü yeni formüller, orada kalmam için oryantasyonlar bunlar teklif edildi.
Yani belki size de edilecektir ama benim bu fikirden cahil mamamın asıl sebebi ben kendimi karakterimi seven bir insanım ama kendimden uzaklaşmıştım artık.
Nasıl bir insan olduğumu da çok hatırlamıyordum o bütün tahammülsüzlüklerin ve negatif duyguların içerisinde.
kendimi geri hatırlamak istedim ve bütün bu hengameye neden katlandığımı da unutmuştum artık.
Yani yalan söylemeyeceğim.
Ben böyle çok büyük ayrıcalıklarla ya da çok büyük maaşlara çalışmıyordum.
Ortalama bir mimar maaşından biraz daha yükse kalıyordum.
Ama eğer sizin rekabetçi bir maaşınız, size özel bir title'ınız,
yüksek ödenekli yemek kartınız, özel sağlık sigortanız,
işte efendim söyleyeyim bireysel emeklilik ödemeleriniz, altınızda bir şirket aracı varsa tabii ki bu kararları vermek o kadar da kolay olmayabilir.
Yani burada hemen bu kararı vermek isteyip nelerden vazgeçeceğinizle ilgili bir terazi kurmak gerekiyor.
Çünkü o terazinin sonucunda şöyle bir şey var.
Bütün bunlardan ne için vazgeçeceğim?
Yani tamam okey kendi gerçekliğimizi arayalım, hakikatimizi bulalım.
Hayatta bizi net bağlıyor.
Bu kadar nefret ederek değil de biraz mutlu uyanmak için kendimize bir hayat yaratalım ama bu finansal gerçeklik nasıl devam edecek?
Kirayı ve faturaları kim ödeyecek?
Ben de hayatın tam olarak orasındaydım.
Çünkü ben bu Mayıs kiramı ödemezsem benim yerimi ödeyecek bir eşim de yok.
Hadi bir iki ay babamdan rica ettim diyelim üçüncü ay ne yapacağız?
Hani babamın vereceği de garanti değil falan.
Mazlum'un temel ihtiyaçlar piramidi vardır.
Biliyorsunuz böyle beşe bölünmüş bir şekilde.
En altta fizyolojik ihtiyaçlardan bahseder.
Yukarı doğru çıktıkça da en üstte kendini gerçekleştirme vardır.
Yani temel olarak bu piramidin mantığı siz yemek, besin, barınma bu ihtiyaçlarınızı karşıladıktan sonra
işte güvenlik ihtiyacınız ortaya çıkar.
O ihtiyacı karşıladıktan sonra bir üst basamakta ait olma ve seviyor mu ihtiyacı ortaya çıkar diye.
yukarı doğru gittikçe en üstte de kendini gerçekleştirmektir piramidin en tepesi.
Yani bu istifa etme sürecinde doğru adımları atmazsanız
hayatta mutlu olmak için yaptığınız, daha doğrusu hayatta mutlu olmak için aldığınız risk
sizi fizyolojik ihtiyaçlar basamağına ilk temel barınma ve beslenme noktasına geri döndürebilir
ve bu maalesef Türkiye'de de inanılmaz kolay işleyen bir şey.
mevcut sistemden bu kadar şikayetçiyken
biraz zekamı çalıştırdığımda ben sistemi değiştiremeyeceğimi anladım.
Ya ben hiçbir şeyi düzeltemem.
Tamam mı? Ne patronları değiştirebilirim, ne cehaletle tek başıma savaşabilirim,
ne çalışma saatlerini bu kadar esnekken kendi içinde 9-6 hale döndürebilirim.
Bu da mümkün değil. Bunu anladım 6-7 sene içerisinde.
Ama ne yapabilirim biliyor musunuz?
Kendime bir sistem kurabilirim.
bir ek sistem ve bunun içerisinde
var olmaya çalışırım. Bunun içerisinde nasıl var olabilirim
biliyor musunuz? Çalıştığım 6-7 sene içerisinde
benimle çalışan insanlara benimle hiç illallah
ettirmeden, kimsenin hakkını yemeden
milyonluk ödenekler imzalanan projelerde
ne müşterinin ne uygulamacının ne mimarın
lanet etmediği o kişi olmanın verdiği
özgüvenle insanlarda bir hatırım olduğunu
bilerek ve yaptığım işin hakkını verdiğimin bilincinde olarak kendime bir sistem kurma
derdine düştüm.
Yani bu da bir çeşit iş kurma modeliydi benim için.
Şimdi burada çok büyük yanıldım ben.
Yani bunu daha önceki bölümlerde de söylemiştim.
Ben zannettim ki benim derdim patronlarla ve çalışma saatleriyle falan filan.
Hayır yani bunu da işte hayata tecrübe ederek öğrendim.
Çünkü son iki senedir de kendi işimi yapıyorum.
Müşterilerle kendim muhatap oluyorum.
Vergimi kendim ödüyorum.
Çalışma saatlerim ya da zamanımı ayarlama inisiyatifim benim elimde.
Ama bana şimdi bir sorun.
Ne kadar kendini gerçekleştirdin ve ne kadar mutlu oldun diye.
Orası da ayrı bir muamma.
Çünkü kendi işinizi yapıyor olmanın da getirdiği çok büyük belirsizlikler.
Burada bambaşka ekonomik yükümlülükler ve daha farklı kaoslar maalesef mevcut.
Tabii ki bunu yaşamadan, işin içine girmeden bilemezsiniz.
Ha ben başarısız oldum mu kağıt üstünde? Hayır olmadım.
Hatta 6-7 sene içerisinde kazanmadığım parayı ben 3-4 ay içerisinde kazandım kendi işimi yaparken.
Ve şunu fark ettim.
Tamam kendi işimi yapıyor olmak bütün vergi yükümlülüklerine rağmen ki bakın yemin ediyorum büyük bir de bir yükümlülük.
Bana finansal olarak getirisi daha fazla maaşlı bir çalışan olmakla kıyasladığım zaman.
Şimdi ne yapabilirim bu sistemin içerisinde de var olamıyorum.
Kendi işimi kurduğumda da mutlu olamıyorum.
En azından buna dişimi sıkıp kendi kendimi maaşa bağladığım, doğru finansal yatırımları yapabildiğim kadar çalışıp para kazandığım bir ekonomi modeli kurarsam kendime.
Bakın ben ne ekonomistim ne hayatta ekonomi okudum ne borsanın kelime anlamını bile bilmem tamam mı?
Ama merak edip araştıran herhangi bir insanım yani bunu ben yapabiliyorsam bunu dinleyen herhangi bir insan da yapabilir.
Kendi kendimi maaşa bağladığım, yatırım yaptığım bir sistem kurdum.
Ve zamanı geldiğinde de bu sistemin içinden çekilebildim.
Yani dünyanın en zeki insanı değilim.
Sadece en baştaki meraklar, en baştaki merakların bana oluşturduğu vizyon ve gusto ile kendimi gerçekleştirebileceğim alanı kendime yarattım.
Bugüne geldiğimiz zaman ben bir milyoner gibi para harcayabiliyor muyum? Hayır ama kendim oturabildiğim, içinde kirasını ödeyebildiğim, istediğim gibi düzebildiğim ve tek yaşayabildiğim bir evim var.
Onun dışında yılda birkaç kere tatile gidebiliyorum.
Günlük ihtiyaçlarımı herhangi bir şekilde çok minimize etmeme gerek yok.
İstanbul'un gayet güzel bir semtinde oturuyorum.
Spora gidebiliyorum.
Arkadaşlarımla dışarı çıkabiliyorum.
Ve beni mutlu eden bir hayat kurgusu buydu.
Bunu biliyordum ve buna yönelik, hedefe yönelik çalıştım.
Kendimi maaşa bağladıktan sonra da içinde kalmaya daha fazla dayanamadığım bu sektörün içinden çekildim.
Yani bu bir başarısızlık olabilir. Bunu bazen bazı insanlara anlattığım zaman ya ben artık aktif olarak mimarlık yapmak istemiyorum dediğim zaman ee ne yapacaksın? Diyorum işte çekmek istediğim filmler var, senaryo yazmaya çalışıyorum ya da işte şu an podcast var ona odaklıyım onu uzun vadede bir iş modeline belki dönüştürürüm falan dediğimde insanlar benim delirdiğimi düşünüyor.
Neden delirdiğimi düşünüyor biliyor musunuz? Ben bu bölümün bu noktasına kadar size hiç yaptığım işlerden bahsetmedim.
Çünkü bunlarla övünmek benim şeyim değil yani, benim işim değil.
İşte beni daha önce örnek veriyorum 8 bin, 9 bin, 10 bin metrekarelik işte altında 80-90 tane ekibin çalıştığı şantiyenin başında proje yöneticisi olarak tanıyan adam
karşısına geçip ya ben yapmayacağım
bu işi artık bu beni mutlu etmiyor
ben film çekmek istiyorum podcast
kaydetmek istiyorum deyince belki de
biraz saklı olarak delirdiğimi düşünüyor
ama hayır benim özümü ve beni
bilen o çalışma ortamında
bile beni ofisten tanıyan canım
arkadaşlarım inanın
benim zaten o kişi olmadığımı
zaten biliyorlardı ve bugün o
kadar da şaşırmıyorlar galiba
günün sonunda kiminle ne kadar
şaşırdığı sizin bile ne kadar
şaşırdığınız, attığınız adımlara
önemli değil. Hatta biraz da cesaret
verici. Ait olmak
istediğiniz yerde olmak ve sevgi
ihtiyacı Maslow'un
piramitinde en üste, kendini
gerçekleştirdiğiniz o adıma en
yakın yer. Dolayısıyla
lütfen içinde
bulunduğunuz durumdan ve sistemden
mutlu değilseniz şikayet
etmek yerine kafanızı biraz
kullanıp kendinize alternatif
sistemler geliştirin. Ve bu
Bu sistemleri geliştirirken havadan size bir günde para kazanmayacağını bilin.
Ben bu sistemi oluştururken kendimi maaşa bağladım diye anlatıyorum ya.
Ben bunu yaptığım zaman bu yaz her hafta salı günü Ankara'da, çarşamba günü Konya'da, perşembe günü Kayseri'de olduğum 4 ay geçirdim.
Ve bunu her hafta yapmak inanın bana hiç de kolay olmadı ve bundan önceki yine 6-7 sene de hiç farklı değildim.
Sabah kalkıyordum.
Ankara'ya uçuyordum.
Bir tane çantayla.
Erzurum'a gidiyordum.
Erzurum'dan Antalya'ya uçuyordum.
Haftanın 3-4 gününü böyle geçiriyordum.
Eve döndüğümde kedimi görmek,
kedimin beni özlediği halde çıkardığı
miyavlama sesi bile artık tahammül edemiyordum.
O sesle içim acıyordu çünkü.
Babam beni arıyordu.
Ben babama bir iki hafta sonra dönebiliyordum.
Çünkü dönemiyor olmamın da bana verdiği bir
vicdani yük oluyordu artık.
Konuşmaya tahammülüm kalmıyordu.
İnsanların bana soracağı soruları tahmin edebiliyordum.
Bu soruları duymak istemiyordum.
Bir de şimdi her şey bir yana şunu da konuşalım.
Arkadaşlarıma zaman ayıramıyorum.
Date'e çıkamıyorum.
Özgüvenim yerde eksen.
Kendimden mutlu değilim.
Görüntümden mutlu değilim.
Giydiğim kıyafetlerden bile mutlu değilim.
Beslenmemden mutlu değilim.
Zaten öküz gibi kilo almışım.
Onları nasıl vereceğim gibi bir dert var.
Hani yılın belli dönemlerini tatile birleştiriyorum ama onları beklemek benim için bir ömür o zamanlar.
İşte ne 19 Mayıs'ı 23 Nisan'ı bekleyeceksin kurbanı işte şeker bayramını bekleyeceksin ona plan yapacaksın ona paran yetişecek mi belli değil falan.
Yani böyle ben hayatımı bu şekilde yaşamak istemiyorum.
Ama bunu istemiyorken de oturduğum yerden şikayet etmekle kalamam çok çalışmam lazım.
30 yaşına gelmeden hayattan öğrendiklerim bölümünde de söylediğim gibi hiçbir şey benim önüme altın tepsiyle sunulmayacak.
Ben bunu zaten biliyorum.
Ama aynı zamanda biliyorum ki çok çalışırsam altın tepsiyi de taşırım elimde.
Bölümün başında anlattığım Russell'dan referans verdiği Maylaklığa Ülgü kitabında bahsettiği bu yararsız bilgiler diye nitelendirilen şeyler vardı ya.
Tarih, felsefe, sanat.
Bunlar hayatta neden önemli işte biliyor musunuz?
Kendi elinizde tutmak istediğiniz altın tepsinin ne olduğunu anlamak için önemli.
Çünkü hayata o vizyonla ve o gusto ile baktığınız zaman hedefe yönelik davranmanız daha kolay.
Çünkü daha açıksınız, görüş alanınız dar değil.
Altın tepsinin hayatta sadece parayla ilgili ya da sosyal statülerle ilgili olmadığını biliyorsunuz.
Hayatta başka insanların üstüne basmadan da yükselebilmenin hatta bunu yapabilmenin bir erdem olduğunu da biliyorsunuz.
İnanın bana bazı insanlar bunu hiç bilmeden yaşayıp ölüyor ve bunu bir yaşam şekli olarak devam ettiriyor.
Yani günün sonunda insan ne için yaşar?
Para için mi yaşar?
Adı için mi yaşar?
Tabii ki bu çok temel bir soru ama ben kendi yapmak istediğim şeyleri hiç kimsenin üstüne basmadan, kimsenin hakkına girmeden, kimsenin beni lanet edeyde hatırlamadığı bir insan olarak yapmak üzere bir hayat kurdum.
Dediğim gibi bu bana daha az para kazandırabilir. Belki şu an aktif olarak mimarlık yapıyor olsaydım, belki değil hatta kesin olarak çok daha fazla para kazanırdım bunu biliyorum.
Ama yapmak istediğim şeylerden her gün biraz daha uzaklaşıyor olmak bana iyi gelmiyor. Bunu yeterince tecrübe edecek kadar zaman harcadım hayatta.
Bütün bölümü anlattığım ve daha önceki bölümlerde de bahsettiğim insanın kendi hakikatini araması da bir mutlak son değil.
O hakikati arıyor olmak, o sürecin içinde olmak da insanı çok büyüten, çok iyileştiren bir şey.
Yani bu bölümün sorusu kurumsal hayattan uzaklaşmak yaralarımı sardı mı?
Ben genelde bölümlerin başlıklarında sorduğum sorulara kesin cevaplar vermiyorum.
O cevapları arıyor olma şeklim bölümün kendisini oluşturuyor ama sanıyorum ilk kez bir sorunun cevabını kesin bir şekilde söyleyebilirim.
Evet yani bu dünya kurumsal dünya benim lanetlediğim ya da kimsenin içinde olmaması gereken bir şey diye tanımladığım böyle bir şey değil böyle bir cümle bile kurmadım.
Kendi hayat serüvenimde benim içinde bulunabileceğim bir şey değil.
Ona yakın bir formatta içinde bulunamadığım bir şeydi hatta.
Dolayısıyla evet kurumsal hayattan uzaklaşmak benim bütün yaralarımı sardı.
Eğer bütün bu anlattıklarım size çok felsefi bir yerden geliyorsa ve gerçeklikten sizin kendi gerçekliğinizden biraz uzaksa,
hayatta yapmak istediğiniz şeylere biraz yaklaşmak istiyorsanız ve bunların ne olduğu hakkında düşünmeye bile zamanınız yoksa,
şöyle bir yerden bir öneri verebilirim.
Yarın ya da bir sene sonra öleceğinizi öğrenirseniz ilk bırakacağınız şeyler ne olurdu?
Ya da tam tersi neleri henüz yapamadığınız için pişman olurdunuz.
Yani böyle düşünmeye başladığınızda bazı şeyler bence netleşiyor.
Bu arada böyle konuşuyorum ama mesleğimden soğumuş ya da iç mimarlıktan tamamen vazgeçmiş bir yerde de değilim.
Daha önceki bölümlerde biraz bahsettiğim için tekrar üstünden geçmek istemedim.
Bilgiye biraz daha kıymet verilen, bilginin paylaşılmasının biraz daha mümkün olduğu bir alanda,
akademide devam etmek üzere bu alanda çalışmalarıma devam edeceğim.
Yani şu noktada benim bu kararımın da bana geri dönüşü,
podcast'in bana geri dönüşü ya da çekmek istediğim kısa filmin bana geri dönüşü
1-1,5 senelik bir süreç ve ben hayatta her istediğim hemen olsun isteyen bir insan olarak
ikizler burcu ve gayet dürtüsel bir insan olarak
hayatımda hiç 1,5-2 senelik bir yatırım planı yapmamıştım daha önce.
Benim için de çok yeni.
Belki bu sürecin belgelenmesi podcast ile bunları sizinle paylaşıyor olmak da benim hayatımda farklı bir dönem ve başka bir ayrıcalık olacak.
Dönüp dinleyince acaba neler hissedeceğim?
Bundan bir iki sene sonra bilmiyorum ama şu noktada şunu söyleyebiliyorum.
Kurumsalı bırakıp mesela köye taşınan bir adamın başarılı olma ihtimali şu an benden çok daha yüksek.
Çünkü orada domates falan ekecek yani.
Benim yine ne bok yiyeceğim çok belli değil.
Ama şunu biliyorum.
Benim kadar değişken ya da sıkılgan bir insan hayatta ilk kez hiç olmadığı kadar kararlı.
Ve bu bana çok iyi geliyor.
Normalde ben bölümlerin sonunda bir öneriler silsilesi yapıyorum.
Bu sefer yapmayacağım.
Sadece size Marcus Airelius'un çok sevdiğim bir cümlesini bırakıp bölümü kapatıyorum.
Bir insanın korkması gereken ölüm değil, yaşamaya asla başlayamamasıdır.
Lütfen korkmayın.
kendinizi gerçekleştirebileceğiniz yer her neresiyse oraya bir adım atmaya başlamakla başlıyor bütün mesele.
Ben de o yolun henüz daha yolcusu olduğum bir yerden size bunları söylüyorum.
Kendinize çok iyi bakın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Hoşçakalın. Sizi çok öpüyorum.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
