
Antik Yunan'da ölüm cezasından güzelliği sayesinde kurtulduğu anlatılan Phryne'den, Datça'da tek başıma izlediğim bir gün batımına uzanan bu bölümde; kadın bedeninin tarihini, güzellik politikalarını, sosyal medyanın görünürlük ekonomisini, güzelliğin sınıfsal tarafını, özgüveni ve yıllarca peşimi bırakmayan "Daha güzel olsaydım beni seçer miydi?" sorusunu konuşuyoruz.
Sanıyorum mesele güzel olmak değil.
Bize güzel olmanın ne olduğunun kim tarafından öğretildiği.
Bazen de insanın kendi değerini yanlış yerde araması.
Güzellik gerçekten bütün kapıları açıyor olabilir.
Ama insanın hayatını değiştiren kapılar çoğu zaman karakterle, cesaretle, merakla, çalışmakla ve biraz da şansla açılıyor.
Laktozsuz sütlü ice latteler hazırsa.. yeni bölüm yayında. 💖
Transkript
Altyazı M.K.
farklı ve özel dinleyiciler.
Meselenin bunun çok ödesinde olduğunu
zaten tahmin etmiştir diye umuyorum.
Sadece Soruyorum'un
11. bölümüne hoş geldiniz.
Şimdi bugün girizgahı
M.Ö. 4. yüzyıldan
alıyorum ve size
o zamanlar yaşayan bir kadından
bahsedeceğim. Bu kadının ismi
Firin. Antik Yunan'da böyle
işte çok güzel bir kadın olduğu
biliniyor Firin'in. Kendisi de bir
hetere. Hetere de şey yani
sanat, felsefe, politika gibi
alanlarda da eğitim alan daha üst sınıf seks işçilerine deniyor.
Firin güzelliğiyle işte böyle Atina burjuvazisinde inanılmaz nam salmış bir kadın.
Ama işte gel gör ki bir gün sevgilisi istediklerini yapmadığı için Firin'i dinsizlikle suçluyor
ve o günlerde de dinsizliğin cezası ölüm.
Firin bu yüzden yargılanıyor ve savunmasının işe yaramadığına gören avukatı Firin'in
üzerindeki elbiseyi yırtıp bedenini açıkça yargıçlara gösteriyor.
Ve rivayete göre işte yargıçlar Firin'in bedeninin güzelliğine bakıp ya böyle bir beden yok olamaz diyerek ölüm cezasını ortadan kaldırıyorlar ve Firin beraat ediyor.
Ama işte kalan hayatını bir manastıra kapatılıp ömrü boyunca rahibi olarak geçirmesi gerekiyor.
Ve hikaye burada bitmiyor.
Bu olaylardan birkaç sene sonra antik Yunan döneminde çok ünlü bir heykeltıraş var Praxeles.
Praxitalis insanları izleyerek heykellerini yapmayı çok seven ve bunu pratiği olarak yapan bir heykeltıraş.
Denizde kıyafetleriyle böyle işte yüzden rahibelere izliyor uzaktan.
O rahibelerden bir tanesi çıplak ve o rahibeden ve çok etkileniyor onun güzelliğinden.
O çıplak rahibe tabii ki bizim güzel Firin'imiz.
Firin'e gidip diyor ki ben seni ölümsüz kılacağım lütfen benim modelim ol diyor.
Bu teklifle gitmesinin sebebi de Praxitales'in de yapması gereken bir Afrodit heykeli var.
Ve Fird'in teklifi kabul etmesinden sonra tek parça böyle yekpare bembeyaz bir mermer getirtiyor.
Fird'in bedeninden de ilhamla oyduğu bu heykel aşk tanrısı olarak bildiğimiz Afrodit'in ilk çıplak heykeli oluyor.
Tabii ki bu işte çıplak Afrodit heykeli inanılmaz ünleniyor.
Bütün bu hikaye Knidos antik kentinde geçiyor ve sırf bu heykeli görmek için Ege'den, Akdeniz'den binlerce turist geliyor.
Bazıları geceleri bu heykelin altında yatıyor, tapınağa gizlice giriyor.
Sabaha kadar heykele dua ediyor, onunla birlikte kalıyor.
O kadar ünleniyor bu heykel ve o dönemki diğer heykeltıraşlar da bu heykelin taklidini yapıyor.
Zenginler satın almak için servet teklif ediyorlar.
O dönemlerde Kündoslular gerçekten oldukça böyle borç içinde ve bir gün bir tane kralı diyor ki bakın bu heykeli bana verin karşılığında ben tüm Kündos halkının borcunu sileceğim diyor.
Kündoslular da bu teklif için referanduma gidiyorlar ve ne çıkıyor bilin bakalım.
Hayır çıkıyor.
Yani orada o dönem yaşayan halk heykelleriyle birlikte yoksulluğa katlanmaya karar veriyor.
Çünkü bir kadının güzelliği sadece onun hayatını kurtarmıyor.
Bir tanrı çanın yüzüne dönüşüyor, bir sanat eserine dönüşüyor.
Hatta işte bir şehrin sembolü oluyor.
Bu arada bu heykel bugün kayıt.
Ama işte antik çağda ondan esinlenerek yapılan 53 tane kopyası var.
Ve işte o kopyalardan birkaçı Vatikan'da, Lourdes Müzesi'nde, Munich Müzesi'nde sergileniyor.
Tabii şimdi böyle bir yerden bakınca Praxeles, Firin'e verdiği sözü tutuyor.
Yani onu bir noktada ölümsüz kılıyor ama işte Firin'i mi ölümsüz kılıyor yoksa onun bedenini mi ölümsüz kılıyor?
Buna artık bugün daha kritik bir gözle bakabiliyoruz.
Çünkü Firin gerçekte öldü ama Afrodit yaşamaya devam ediyor.
Beni bu hikayede en çok etkileyen şey de bu.
Yani biz 2400 yıldır bedeninin bütün detaylarını 53 farklı kopyada bildiğimiz filinin bütün bu hikaye yaşanırken ne düşündüğünü hiç bilmiyoruz.
Neye güldüğünü bilmiyoruz, kimi sevdiğini bilmiyoruz, ölüm cezasını bile neyin uğruna aldığını, neyi reddettiğini bilmiyoruz.
Neden diğer rahibeler giyinik denize girerken onun çıplak denize girdiğini bilmiyoruz.
Nelerden vazgeçmek zorunda kaldığını, hangi kapıların yüzüne kapandığını da bilmiyoruz.
Ama güzel olduğunu biliyoruz.
Güzelliği yüzünden hem ölümsüzleşip hem de cezalandırıldığını biliyoruz.
O zaman laktosuz sütlü ice latte'ler hazırsa eğer sadece soruyorum güzellik bütün kapıları açar mı?
Kadın olmanın tarihi biraz hep böyle biliniyor maalesef.
Özleden çok görüntünün hatırlandığı bir tarih.
Kadın bedeni tarih boyunca sadece estetik bir mesele.
olmadı. Politik bir mesele oldu, ekonomik bir mesele oldu, toplumsal bir mesele oldu,
üzerine kanun yazılan bir mesele oldu, üzerine ahlak yazılan bir mesele de oldu.
Kadınların nasıl görünmesi gerektiği hakkında çünkü herkesin bir fikri var. Ne kadar genç
görünmesi gerektiği, ne kadar zayıf olması gerektiği, ne kadar seksi olması gerektiği,
ne kadar seksi olmaması gerektiği. Bir yandan dikkat çekmesi bekleniyor, bir yandan da dikkat
çekerse bunun bedelini ödemesi
bir yandan görünür olması
bekleniyor. Bir yandan da fazla
görünür olmaması.
Algoritmaların bile işte bir güzellik
anlayışı var artık. Çünkü
kim daha çok izlenecek? Kim daha çok
paylaşılacak? Kim daha çok tıklanacak?
Kim daha çok görünür olacak?
Bugün artık tarihte
hiç olmadığımız kadar görünürüz
ve izleniliyoruz.
Ve bu değerlendirme o kadar
normalleşti ki maalesef.
Çoğu zamanda fark etmiyoruz bile.
kendimize dışarıdan bakmaya o kadar alıştık ki bir insan sureti değil de bir görüntüye bakıyoruz aslında adeta.
İşte bir noktadan sonra da bedenimizi yaşamaktan çok maalesef o yargılarla yönetmeye başlıyoruz.
Bedenimizi yönetmenin de tabii ki de oldukça sınıfsal olduğu bir dünyada yaşıyoruz bir yandan.
Bunu bilen çok iyi bilir.
Güzel olmak ayrı bir mesele.
Güzel olmayı sürdürmek de çok başka bir mesele.
ve çok ciddi efor isteyen bir mesele.
Çoğu zaman para da ister, iyi beslenme ister, spor yapma ister,
cilt bakımı, diş bakımı, saç bakımı, kıyafet, estetik, boş vakit dinlenmek,
uyku bunların hepsini ister ve bunların hepsi de birer ayrıcalık aslında.
Çünkü bugün güzellik endüstrisi milyarlarca dolarlık bir sektör
ve bize sürekli şunu söylüyor.
Biraz daha genç ol, biraz daha ince ol, biraz daha pürüzsüz ol
ve kesinlikle güzel olsun.
Ama kimse şunu konuşmuyor tabii ki
kimler bu yarışa
katılabilecek kaynağa sahip.
Çünkü bazen insanlar
özgüven eksikliği zannettikleri
şeyin içinde ekonomik eşitsizliklerle
de mücadele edebiliyor.
Bugün gerçekten
ciddi bir bütçe ayırabilecekseniz
estetik yaptırma ya da
medikal estetiğe herhangi
birinin güzel olmaması
mümkün değil.
Ya tabii ki burada bahsettiğim şey çok genel geçer güzellik algıları.
Ya bu yüzden de işte bence mesele burada bahsettiğim güzellikle hiçbir zaman sadece salt estetik dediğimiz şeyden de ibaret değil.
Aynı zamanda bir zaman meselesi, para meselesi, sınıf meselesi ve bazen de gerçekten şans meselesi.
Ve dürüst olmak gerekirse inanın ben de bu hikayenin çok da dışında biri değilim.
Şimdi bana soracak olursanız kendini güzel buluyor musun İrem?
Hani samimiyetle ben evet diyebilirim buna. Bugün gerçekten buluyorum. Kendimi güzel buluyorum ama bu his de işte bana bir günde gökten inmedi. Benim bunun için gerçekten uğraşmam gerekti.
Tabi bunu söylerken böyle bu uğraşıdan kastım.
Spor salonundan çıkmamak, cilt bakımından kafayı yemek ya da işte türlü operasyonlardan bahsetmiyorum.
Bu arada onlar da var.
Onlardan da eksik kalmıyorum.
Bende botoks da var, dolgu da var ve çok da mutluyum yaptırdığım için.
Doğru müdahalenin insanı çok iyi parlattığını düşünüyorum.
Buna siz yapay diyebilirsiniz ama işte güzelliğin de illa doğal bir şey olması gerektiğini bize kim söyledi?
Hani buradaki kanaat önderi kim diye de ben sorarım yani.
Benim uğraştığım ve üstüne emek harcadığım konu kendime düşman olmamayı öğrenmekti.
Çünkü çok uzun yıllar boyunca kendimi güzel bulmamamın önündeki engel.
İşte saçım, başım, kaşım, gözüm değil, kilon değildi.
Yani bendim.
Benim bir tane fotoğraf makinem var.
İşte böyle orta, son, lise başları zamanı kullandığım.
Onu 15 senedir falan ben neredeyse hiç açmıyordum.
Geçen gün sirkeciye gittim arkadaşımla ve içimden çıkan SD kartı bir okuyucu aldım.
Bilgisayara taktım ve oradaki fotoğraflarıma baktım.
Aslında bu bölümün konusunun güzellikle ilgili olmasının sebebi de tamamen benim o fotoğraf makinesinin içindeki fotoğraflarla yüzleşme sebebim.
Çünkü fotoğraflara bakarken ben şunu çok net fark ettim.
Hep işte saçımla yüzümü kapamışım, insanların arkasına saklanmışım.
O duyguyu da çok net hatırlıyorum bu arada.
Yani içinde olduğum bir fotoğrafta ben sadece kusur görebiliyordum o yıllarda.
Bu arada hala da yüzde yüz rahat olamayabiliyorum fotoğraf çekinirken.
Ama bayağı aştım o duyguyu ve özgüvensizliklerimi.
Tabii ki de hala var bir sürü özgüvensizliğim ama biraz daha rahat olmayı öğrendim.
Çünkü kusursuz güzellik ya bilmiyorum belki bazı insanlar için işte mümkündür ama
inanın ben kendi varoluşumu hiç öyle tanımlamıyorum artık.
Ve bugün benim bir seçim şansım olsaydı
işte kusursuz bir güzel olmakla bugünkü kendim olmak arasında
inanın vallahi kendimi seçerdim.
Kendime aşık olduğum için ya da narsistlik eğilimlerim olduğu için bunu söylemiyorum.
Bunu şöyle bir yerden söylüyorum.
Yani işte gerçekten iki elim iki ayağım tutuyor, gözlerim görüyor, kulaklarım duyuyor tamam mı?
Yani işte bunların hiçbirinden yoksunu değilim.
Tabii ki de işte uzun ve iri bir insan olmanın getirdiği tabii ki beden deformasyonları, çatlaklar, sevilikler bunlar var.
Ama yani bunlara hani tabii ki de artık hiç takılmıyorum.
14 yaşında durum böyle değildi.
Çatlaklarımdan dolayı kafayı yiyordum.
Hani bir gün bunlar geçecek bir de zaman geçecek falan diye.
Elim ayağım mesela benim hep büyüktür ve yeterince narin olmadığı için o zamanlarda işte saklamaya çalışıyordum.
Bir odada kendimden güzel bulduğum kadınları böyle sayabiliyordum gözlerimin önünde.
Birinin beni tercih etmemesini doğrudan görünüşümle açıklayabiliyordum.
Ve birçok kişi bu arada hala bunu yapıyor.
Yani bir ilişki bitiyor.
Aklımıza gelen hani soru bazen şu olabiliyor yani.
daha güzel olsaydım kalır mıydı
benimle? Ya da beni seçer miydi?
Beni sever miydi? Bu arada ben de
sordum buna kendime. Oldukça
fazla kez sordum hatta.
İşte ne bileyim daha güzel olsaydım o
mesaj gelir miydi? Ya da daha güzel
olsaydım beni göstermez miydi?
Daha güzel olsaydım beni seçer miydi?
Ama şeyi biliyorum artık işte yani
bazen insanlar hani seni
seçmiyor çünkü seni seçmiyor.
Yani hepsi bu.
Daha önce bir bölümde de söylemiştim
He is not that much into you.
Yani bu kadar.
Sebep her zaman sen değilsin.
Sebep her zaman sadece dış görünüşün de hiç değil.
Çünkü dünyanın en güzel kadınları da terk ediliyor, aldatılıyor, seçilmiyor, unutuluyor.
Ve bu farkındalık ilk başta insanı üsse de daha sonra gerçekten özgürleştiriyor.
Çünkü hayatında yaşadığın her şeyi kendi bedeninin performansına bağlamayı bırakıyorsun.
Ya kendini bir proje gibi yönetmeyi bırakıyorsun.
Ve özgüven meselesi bence gerçekten tam olarak burada başlıyor.
Çünkü özgüven yani böyle aynaya bakıp Allah'ım ben çok güzelim demek değil.
Özgüven hani bazen bazı noktalarda şunları diyebilmek olabilir.
Benim değerim birinin beni seçip seçmemesinden çok daha büyük.
Benim değerim bir fotoğrafın kaç beğeni aldığından çok daha büyük.
Güzelliğimden de büyük.
Daha önceki bölümlerde bahsettiğim Adorno'yu hatırlıyor musunuz?
Favori, toplum bilimcim.
Adorno'nun güzellikle de ilgili fikirleri var.
Biraz onlardan bahsetmek istiyorum.
Adorno güzelliğin ancak ona dikkatle bakan kişiye aşıldığını söylüyor.
Bu benim gerçekten çok sevdiğim bir fikir.
Çünkü biz tam tersini yapıyoruz.
Her şeyi görüyoruz ve hiçbir şeye bakmıyoruz.
Yani işte bir yüz görüyoruz, kaydırıyoruz.
Bir beden görüyoruz, kaydırıyoruz.
Bir şehir görüyoruz, kaydırıyoruz.
İşte bir sanat eseri görüyoruz, fotoğrafını çekiyoruz, post atıyoruz.
İşte çok beğendiğimiz bir insan görüyoruz.
Biraz zoom yapıp tekrar kaydırıyoruz.
Ama burada Adorno'nun bahsettiği estetik deneyim biraz işe zaman istiyor.
Bir şeyin karşısında durmayı istiyor.
Ona teslim olmayı istiyor.
Onun tarafından değiştirilmeyi istiyor.
Ama bugün güzellik bir deneyim olmaktan çok bir performansa dönüşmüş durumda biliyorsunuz zaten.
Herkes güzel görünmeye çalışıyor ama kimse güzel olanla da vakit geçirmiyor.
Yani belki de bu yüzden güzelliğin ortasında yaşayıp ona bu kadar aç hissediyoruz.
Geçen yaz biliyorsunuz Datça'daydım.
Anlatmıştım size o hikayeyi.
Dinlemeyenler varsa bir insanla ömür mü geçer bölümünde uzunca bahsediyorum.
Gerçekten benim hayatımın en depresif yazlarından biriydi.
İşte kalbim çok kırıktı, kafam karışıktı, canım da çok sıkkındı.
Çok yalnız hissettiğim bir akşam işte tek başıma böyle sahilde gün batımını izliyordum.
Ve böyle birkaç dakika boyunca hiçbir şey düşünmediğimi hatırlıyorum.
Ne aşk, ne iş, ne gelecek, ne beni peşinden oralara kadar getirten adam.
Bunun hiçbirini düşünmüyordum.
Ama o çok güzel manzaraya bakarken kendi kendime demiştim ki ya daha güzel olsaydım acaba kalbimi bu kadar kırar mıydı yine?
Kıssasa bak yani senelerdir hallettiğini zannettiğin her şey işte yerle bir olabiliyor bazen.
Ama şimdi tabii ki dönüp bakınca o hikayenin tabii ki daha farklı bitmeyeceğini görebiliyorum ama bunu şu an görebiliyorum.
Bölümün başında size anlattığım Firi'nin hikayesi var ya.
Onun Afrodite dönüştüğü heykel.
Knidos Afroditi.
Knidos antik kenti de Datça yarımadasında.
Yani ben işte kalbi kırık bir şekilde o gün batımını izlerken
2400 yıl önce güzelliğiyle ölümsüzleşen ama kendi hikayesi pek de bilinmeyen
Filin'le yan yanaydım.
Filin'in hikayesiyle benim Datça'daki hikayem arasında görünürde hiçbir benzerlik yok.
Ama ikisinin de merkezinde bence aynı şey var.
güzelliğinden şüphe eden ve güzelliğiyle ölümsüzleşen iki farklı kadının hayatta tüm kapıları açamamış olması
ve galiba bölümün başından beri de anlatmaya çalıştığım şey tam olarak bu.
Evet güzellik bazı kapıları açıyor.
Tarih boyunca da açtı.
Bugün de açıyor.
Bunu inkar etmek gerçekten saflık olur.
Ama bütün kapıları açmıyor.
Ve açtığı kapıların arkasındaki mutluluk da garanti değil.
Çünkü güzellik görünürlük sağlayabilir, hayranlık sağlayabilir, ilgi sağlayabilir ama anlam sağlayamıyor.
Anlamı biz hep başka yerlerde arıyoruz.
Bir dostlukta, bir aşkta, bir fikirde, bir sanat eserinde ya da kalbimiz kırık baktığımız bir gün batımında.
Çünkü bütün mesele güzel olmak değil, güzel olanı fark edebilmek, ona teslim olabilmek.
Böylelikle dünya biraz daha yaşanır bir yere dönüşüyor bence.
Ve insanın hayatını değiştiren kapılar da çoğu zaman güzellikle değil de sanki karakterle, cesaretle, merakla, yetenekle, çalışmakla ve bazen evet biraz da şansla açılıyor.
Yoksa tarihin en mutlu insanları aynı zamanda en güzel insanları olurdu.
Şimdi bu bölüm maalesef biliyorsunuz iki haftadır hatta iki buçuk haftadır bir türlü atamadım.
Nispeten uzun bir ayrılık yaşadık.
O yüzden hemen şimdi kendimi affettirmek için size çok güzel önerilerle geliyorum.
Önce muazzam bir albümü önereceğim.
Ekleziye albümü.
Canımız Ciğerimiz Naika.
3-4 ay önce çıkarttı bu albüm ama ben gerçekten hepsini böyle baştan sonuna kadar ancak açıp dinleyebildim.
Kendisi de biliyorsunuz Senlevan'ın eski sevgilisi.
Ayrılmalarına harap oldum.
Benim favori kapılımdı.
Neyse yani Naika'nın sesi Duralipa'yla çok benziyor.
Ama Nayika'nın gerçekten kendine has çok unik bir tarzı var.
R&B, soul ve etnik karışımını çok iyi yapıyor.
Benim o albümdeki favori şarkım All My Life.
Dinlemenizi öneriyorum.
Kitap önerimse şey diyormuşum Kirkman, Tolumadon'la ya geçen.
Bir influencer'ın tatil storiesinde gördüm.
Artık gerçekten sinirlerim bozuldu.
Böyle bir güneş kremi havlu, işte lotuslu toka, mizem pajı ile birlikte havlunun arkasından görünen o aşağılık mavi kürk mantolu Madonna kapağı.
Kızım saçmalama artık ya ne Sabahattin Elisi yani okumadıysan o kitabı artık boşver gerçekten 2014'te bitti o furya.
Delirme ne olur ya ben şimdi daha iyisini önereceğim size.
Karl Popper'dan Daha İyi Bir Dünya Arayışı.
zannediyorum storytellere
sesli kitap olarak var. Oradan da
dinleyebilirsiniz. Bir de ben
bu ara böyle Fatih Akın'ın
eski belgesellerine ve 2000'lerin
başında çektiği filmlere
inanılmaz sarmış durumdayım.
Film önerim de yine Fatih Akın'dan
gelecek Soul Kitchen.
Gerçekten zamanın
çok ötesinde bir film. Senaryosu
çok eğlenceli, dinamik
asla ekrandan kopmuyorsunuz.
Ve aksi yorumlar olsa da
bence cinematografisi ve
Color'ı yani renklendirmesi bir filmi ancak bu kadar yukarı taşıyabilir.
Ben bayıldım.
Filmin Türkçe adı Aşkı Ruhunu Kat sanıyorum.
O şekilde aratıp izleyebilirsiniz.
Son önerim ise bir yemek.
Aslında Soul Kitchen'dan bir yemek önerecektim ama size spoiler olmasın.
Bu ara sıklıkla yaptığım bir yemekten bahsedeceğim.
Cevizli yoğurtlu kabak.
Hiçbir olayı yok.
Kabakları cevizle hafif soteleyip üzerine yoğurt koyuyorsunuz.
Belki işte biraz zeytinyağı pul biber bu kadar müthiş lezzetli.
Ben bayılıyorum ve şiddetle öneriyorum.
Bu bölümümüzün de sonuna geldik.
Benimle buraya kadar dinlediyseniz ve bana buraya kadar eşlik ettiyseniz eğer çok teşekkür ederim.
Varlığınız benim için gerçekten sandığınızdan çok daha kıymetli.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Çok öpüyorum.
Hoşçakalın.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
