
Sinema dünyasına girdikçe karşılaştığım rafine ve mesafeli cool hayatlarla, kendi pembe, renkli, dağınık ve fazla heyecanlı dünyamı karşılaştırıyorum.
Beren Saat’ten Esra Dermancıoğlu’na, Kierkegaard ve Kısmetse Olur’a uzanarak neden her şeyi tek bir estetik kimlik içinde yaşamak zorundaymışız gibi hissettiğimizi ve cool olmanın gerçekten neden bu kadar önemli olduğunu sorguluyorum.
Laktozsuz sütlü ice latteler hazırsa Sadece Soruyorum’un yeni bölümüne hoşgeldiniz. <3
Transkript
Herkese merhabalar. Sadece soruyoruz sevgili dinleyicileri. 13. bölüme hoş geldiniz.
Nasılsınız? Keyifler yerinde mi? Hayat size iyi davranıyor mu?
Umarım Ağustos ve Eylül için çok güzel tatil planlarınız vardır ve benim aksime biraz bronzlaşmışsınızdır.
Ben baya Koreli gibi kaldım ama canım sağ olsun.
Benim keyfim yani nespeten yerinde.
Fena değil.
Ufak bir yaz depresyonundayım.
Bu böyle şey gibi gelmesin kulağınıza.
Benim ADHD'im var, benim böyle bir klişe bir yerden söylemiyorum.
Benim benlik bilincim oturduğundan beri her yaz, ağustos ayında böyle pik yapan bir yaz depresyonum olur ama yaşım artık tabii biraz daha büyüdüğü için çok daha kontrollü yönetebiliyorum bu süreci.
Bu podcast'in neredeyse yarım saatini çektim az önce ve sonra böyle hiç anlatmak istemediğim şeyler anlatmaya başladığımı fark ettiğim için durdurdum ve kaydı hiç dinlemeden sildim.
Sonra girdim malum uygulamaya bir ayvalık tostu sipariş etti.
Ve şimdi kaydı tekrar şu anda baştan alıyorum.
Umarım son durumu.
Kayıt esnasında da muhtemelen bir noktada yemek gelecek.
Bu kesinlikle bir duygusal yeme hata değil.
Ne olur gece arada acıktığımızda ya da canımız böyle belki biraz daha pis bir şeyler yemek istediğinde
bunu böyle duygusal yeme hata demeyelim.
Her şey de bu değil.
Vallahi beni yordunuz yani.
Böyle belki de bazen canımız sadece ayvalık tostu çekmiştir.
Ya da belki de bazen sadece acıkmışızdır.
Canımız karbonhidrat çekmiştir.
Belki bazen irademiz zayıflık gösteriyordur.
Ne olur artık bir şeyleri dramatikleştirmeyin.
Hayat zaten çok zor.
Şöyle bir yerden gireceğim bu bölüme.
Hani tabii önümde nelerden bahsedeceğimle ilgili bir timeline var ama geçtiğimiz bölümü ben 15 dakika çektim ve bilerek aslında biraz da kısa tuttum.
Çünkü benim bölümlerimin ortalaması yarım saat böyle bir 30 dakikayı yakın sürüyor.
Daha da fazlası var yani 40 dakikayı bulan bölümler var.
Ve bunu bu şekilde yaparken belki dedim hani daha çıt çat bölümler olur.
Biraz daha kolay ve hafif tüketilebilir ama ya bu hoşunuza gitmedi.
hem arkadaşlarımdan hem de gerçekten sadece bu podcast'in dinleyicilerinden
bu konuyla ilgili feedback aldım ve bölümlerin uzun olması ile ilgili bir yorum geldi.
Bu yorum beni inanın onore eder.
Çünkü içerik üreticilerinin anlatmak istediği bütün meseleyi 30 saniyeye sıkıştırıp
kendilerini işte bir şekilde tabii o hani görsel bir videoda show up etmeleri
Ve 3 saniyede sizi hook etmeli.
Çok garip konuştum.
Şunu anlatmaya çalışıyorum.
Bu kanca meselesi.
Yani 3 saniyede önünüze düşen bir videoya sizin tutunmanız lazım onu kaydırmamak için.
Ve böyle 3 saniyeler, 30 saniyeler falan insanların challenge ettiği sürelerken benden işte 30 dakikalık bir şeyin beklenip ya İrem biz hani bunu tüketmeye niyetliyiz denmesi gerçekten dediğim gibi beni onara eder.
Çok teşekkür ederim ve çok hızlı ve seri tüketimin ve içeriklerin sadece bu dinamikle yapıldığı bir dünyada bu feedback'i almak benim için çok kıymetli.
Ara ara konuşmam biraz kopuk geliyor olabilir.
Bunun için şimdiden özür dilerim çünkü normalde ben küçük odada kaydediyorum.
Oranın akustiği iyi olduğu için ama cehennem gibi sıcak ve affedin yani bu bölümü salonda çekmek durumdayım.
Salondan da araba ve motor sesleri geliyor.
Henüz bu sesleri almayacak profesyonellikle de bir mikrofonum olmadığı için elimden geldiği kadar oralarda konuşmamaya veya editte bunları düzeltme işini deneyeceğiz.
Daha önceki bölümlerde bahsettiğim gibi ben aslında yaklaşık herhalde işte 5 ay önce kariyerimde çok radikal bir değişiklik yaparak,
iç mimarım bu arada bilmeyenler için sadece söylüyorum tekrar.
Deyim yerindeyse bu sektörden elimi eteğimi çektim ve aslında açıkçası bir günde pişmanlık duymadım.
Özel sektör benim gerçekten içinde kendim olarak var olmak konusunda çok zorlandığım, hayatta istediğim her şeyi ertelemek durumunda kaldığım bir alandı.
Bununla ilgili çektiğim bölümün ismi Kurumsal Hayattan Ayrılmak Bütün Yaralarımı Sardımı.
Detaylı dinlemek isterseniz o bölümde hikayeyi uzun ve detaylı bir şekilde anlatıyorum.
Ama şimdi tabii bu hikayeyi anlatıp hani böyle biraz da bunu bir ilham meselesi yaptıktan sonra gerçek hayattaki karşılığında da tabii arada düşüşler ve kalkışlar yaşıyorum.
İşte bir 6-7 senelik kurumsal bilgi, bir metodoloji geliştirdiğim bir alanda.
Yani deyim yerinde işte profesyonelleştim, istifa ettiğimde.
Yani ben işte kendi şirketimde zaten işleri ben çalışıyordum ama başka bir şirkette proje yöneticisi falan filan.
Bunlar önemli değil ama günün sonunda sahip olduğum teknik bilgiyi de işte bütün bu metodolojiyi
Eğer bir gün dönmezsem tekrar aynı sektöre elimle bir kenara ayırdım ve dedim ki ya benim hayatta yapmak istediğim şeyler var.
Ve bunlardan biri de sinema ve bir film yapma isteği.
Dersiz başıma bir de bağımsız sinemacı olmak istemekle bir ders aldım.
Ve bu konuyla da ilgili tabii ki ciddi şeylerim var, eksikliklerim.
Hatta yani eksikliklerim değil bu konu...
Ay yemek geldi bir dakika.
Çok özür dileyerek ben bir ayvalık tostumu yiyip geliyorum.
Üzerinize afiyet. Yedim geldim.
Saat yani gece 3'e 20 var.
Gurur duymuyorum ama suçlu da hissetmiyorum.
Bence arada böyle şeyler yapılabilir.
Ve bölümün başlığıyla da tabii bağlantılı olarak
bence bu saatte ayvalık yenmesi de çok cool bir hareketi olayabilir.
Ben şimdi neden bu meseleye biraz takıldım?
Biraz oraya bir girizgah yapayım.
Az önce anlattığım meselede bir Bams sinemacı olmak istediğimden bahsettim size.
Kopmadan önce meseleden.
Ve bu film ve sinema endüstrisine girdikçe de ne kadar çok şey bilmediğimi fark ettim ve
bir şey çekmek istiyorum, bir kısa film çekmek istiyorum, haydi başlayayım, ekipman toplayayım,
senaryo izleyeyim demektense aslında kafamın içindeki şeyi çok daha iyi temsil edebilmek için
İstanbul Sinema Ofisi'nin derslerine veya seminerlerine gerçekten bir öğrenci gibi disiplinli bir programda da katılmaya başladım.
Burada işte hani otor, yönetmen okumaları, film analizleri, senaryo yazım teknikleri, karakter ve diyalog oluşturma dersleri,
bütün bunları böyle kısa derleme dersler halinde veya seminerler halinde bu konularla ilgili eğitim alıyorum şu anda.
Eğitim alıyorum dediğim kurum İstanbul Sinema Ofisi de ücretsiz bu dersleri sağlıyor.
Eğer ilgileniyorsanız da girip bakabilirsiniz.
Şimdi bu sinema ve film endüstrisi benim çok da bilmediğim bir endüstri ve işin en başında çok amatör bir ruhla
ya ben bir şey çekmek istiyorum diye bir niyetle gittiğinizde aslında bilmediğiniz çok şey, çok fazla
Ya işin metoduyla ilgili zaten çok fazla teknik bilgi eksiği var.
Ondan bahsetmiyorum.
O konuda bilmediğim şeylerin farkına varmak ve kendimi geliştirdiğim bir sürecin içinde olmak bana zaten çok iyi geliyor.
Bu ayrı bir de endüstrinin kendisi.
Yönetmenler, yapımcılar, oyuncular ve onların aralarındaki dinamikler, festivaller, festivallere katılma süreçleri, buradaki yöntemler falan.
çok bilmediğim bir dünyanın içinde bir gözlemci olarak buluverdim kendimi.
Şu an sadece gözlemci olarak tabii ki.
Aslında benim kendi mesleğim de bence toplumda böyle nispeten cool bulunan bir meslek.
Ben yeni tanıştığım insanlara ben de hiç bilmiyorum falan dediğimde
aa ya öyle mi ne güzel falan böyle sen hadi bir de bana sor diye simgeliyor ama
Toplumun böyle hani şekillenmesinde, tarih okumalarında, politik söylemlerde mimari gerçekten çok etkili bir araçtır ve ben de cool buluyorum.
Türkiye'de bu alanda gerçekten uzun zamandır çalışan ve üretimi yapılan insanların da cool olduğunu düşünüyorum ama şimdi orası benim bildiğim bir denizdi.
Ama şimdi sinema ve sinemacılar çok daha farklı bir yerden böyle bana kendimi şöyle bir şey düşünürken hissettirdi.
Ben galiba bu insanlar gibi değilim.
Neden böyle hissetmeye başladım?
Ve yetişkin biri olarak bunu kendime nasıl itiraf ettiğimden biraz bahsetmek istiyorum.
Birkaç kişiyle tanıştım bu seminerlerde İstanbul Sinema Ofisi'nde.
Ya da bazılarının derslerine girdim.
Tabii doğal olarak sonra bu insanlar kim diye merak ediyorum.
Instagramlarına giriyorum ve o yani dijital dünyada kendilerini temsil etme şekilleri böyle çok bütün bir estetik ve bütün o postlar o postların yani kendilerini işte temsil etme dilleri.
İş sadece Instagram'da değil yani kıyafetleri oturma ve konuşma biçimleri gerçekten bana böyle benim hiç olmadığım bir var olma şekli gibi geldi.
İlk olarak Instagram diye örnek verme sebebim.
Hem bu podcast'in Instagram sayfası...
Bu arada takip etmiyorsanız takip etmenizi çok isterim.
Sadece soruyorum nokta podcast.
Yani gerçekten çok mutlu olurum.
Eğer takip etmiyorsanız da hiç mesele değil.
Canınız sağ olsun.
Sizi yine de çok öpüyorum.
Devam ediyorum.
Hem bu podcast'in Instagram sayfası hem de benim kendi kişisel Instagram hesabım.
Böyle gerçekten bir şeyleri çok da filtreli koymadığım, kendimi olduğum gibi temsil ettiğim çok irem dünyası.
Böyle pembe, renkli, biraz gerçekten dağınık, çok fazla şeyin olduğu bir dünya.
Ve yani bu sayfalarda beni hiç tanımayan bir insan olarak gezdiğinizde ya da bu podcast'i dinlediğinizde
ya da biz sizinle eğer oturup bir kahve içtiysek hayatta bir gün
Benimle ilgili şeyi anlarsınız. Ben bir şeyi seviyorsam bunu belli ederim. Bir yere gittiysem bunu anlatırım. Ya da bir filmi sevdiysem bunu paylaşırım. Hele bir şarkıyı sevdiysem muhtemelen işte üç farklı storyde gönderilerde falan bunu paylaşırım.
Ve bunlar bana galiba kendimi işte daha az cool hissettiriyor.
Ve bu endüstrideki insanların yanında da biraz böyle çekinmemi ve ya ben de biraz daha cool olsam mı falan gibi garip kaygıları sahip olmama neden oldu.
Ben mimarların yanında ya da daha mimari sektörde ki bu konuyla ilgili gerçekten kendilerini de böyle temsil etmek konusunda çok çabalı cool insanların yanında bile hayatımda kendimi bir kere bile böyle hissetmedim.
Çünkü yani orada tabii yaptığım mesleğin pratiğine çok hakim oluşum, yaptığım işe, işten çok emin oluşum, o işe sahip çıkmam falan da bunlar çok ciddi dinamikler ve bunlar tabii o sektörde bir çeşit özgüvenle o alanda olmamı sağlıyor.
Dolayısıyla cool olmak ya da daha cool gözükmek gibi bir kaygım olmuyor dedim.
Ama şimdi sinema ve sinema sektörü ve bu alandaki insanlar beni hiç tanımayan
ya da yani benimle ilgili herhangi bir şey çektin mi dese referans gösteremeyeceğim insanlar.
Çünkü gerçekten çok başında olduğum için henüz bir şeylerin.
Ama hani biri böyle bana hani sen neler yapıyorsun İrem dese ve bu podcast'ı hani yaptığım...
Arkadaşlar sizden utanmıyorum.
Siz benim son birkaç aydır başıma gelen en güzel şeysiniz.
Burada böyle bir yanlış anlaşılma olsun istemiyorum.
Burada benim bu podcast'in sosyal medyadaki temsiliyle ilgili bir, kendi yarattığım temsille ilgili bir kaygım var.
Onu anlatmaya çalışıyorum.
Bu kaygıdan dolayı da işte biraz daha dağılırım sadeleşsem.
Sadece dijital ayak izimi değil yani kendimi de, tepkilerimi de biraz daha az mı heyecanlansam.
Daha az mı çok böyle hoşlandığım şeyleri belli etmesem, biraz daha gizemli bir kız mı olsam gibi böyle düşüncelerin içine girdim gerçekten.
Ama sonra hani şunu da çok tabii başka bir yerden kabul ederek yaşıyorum ki ben var olduğum şeklimle mutluyum.
Kendi dünyamı temsil ettiğim görsellerle işte bütün bu anlatı diliyle de mutluyum.
Her gün gördüğüm bir arkadaşımı tekrar her gün gittiğimiz kafede bir daha gördüğümde aşkım hoş geldin falan diye çığlık atan bir insan olmaktan da çok mutluyum.
Bu benim gerçekten kendi olduğum halim ve bunu değiştirmek de istemiyorum.
İşte tam böyle hani bu gelgitlerin içinde belki de gerçekten problem benim cool olmamam değil ama ben cool olmamamın mı bir problem olduğuna inandım dedim ve bununla ilgili konuşmak istiyorum podcastta diye bu bölümün sorusuna karar verdim.
Eğer hazırsanız ve laktosuz sütlü ice latteler de hazırsa sadece soruyorum cool biri olmak zorunda mıyım?
Şimdi mesela ben önce şu ayrımdan bir bahsetmek istiyorum.
Ben cool derken böyle havalı gibi bir yerden söylemiyorum bunu.
Havalı olmak biraz daha böyle dışarıdan görünen bir şeymiş gibi geliyor bana.
Güzel giyinirsin, iyi görünürsün.
Biraz da böyle karizmatiksindir.
Giydiğin ortamda bir dikkat çekersin.
Cool olmak bundan daha farklı bir şey.
Cool insanın bir tavır meselesi vardır, bir mesafesi vardır gibi geliyor bana.
Bu benim kendi anladığım versiyonu.
İşte gerçekten böyle bir şeyleri çok sevse bile hemen belli etmeyen, çok heyecanlanmayan, çok istekli gibi görünmeyen, bir şeyi anlatırken kendini çok açıklamak zorunda hissetmeyen benim aksime.
Böyle sanki hayatın içinde ama hayat tarafından çok da etkilenmeyen insanlar gibi geliyorlar bana.
Bence cool'un bu anlamda en önemli şartlarından biri.
Bir şeyi gerçekten fazla önemsemiyormuş gibi görünüyorlar.
Çünkü biraz fazla istiyor gibi görünmek insanı biraz acemi gösterebilir.
Ya da çok heyecanlı olmak daha böyle çocukça gösterebilir.
Bir kere kesinlikle çok fazla bir şey anlatırsanız o gizemli kız olmazsanız cringe oluyorsunuz.
Hani ben beni seven arkadaşlarıma bile bazen arkadaşlarım yani beni tanıyan insanlara bile cringe gelebiliyorumdur.
Bunu hani göze alabiliyorum.
Aynı şekilde şu da var.
Yani çok böyle belki de fazla renkliyseniz kendinizi belki kıyafetlerinizle, belki makyajınızla, belki saçınızla bile böyle temsil ediyorsanız da fazla görünürsünüz.
Duygusalsanız da fazla görünürsünüz.
İşte bir şeyleri dediğim gibi az önce çok sevdiğiniz, belli ederseniz fangirl oluyorsunuz direkt.
Çünkü orada bir mesafeyi koruyamama meselesi çıkıyor.
Şimdi tam bu noktada şöyle bir şey yapmaya karar verdim.
Cool ve cool olmayan iki insan özelinde iki ünlü kişiden bahsedeceğim.
Hepimizin anlayıp kafasında benim anlattığım şeyi canlandırabilmesi için.
bütün bu Exuberance albümü ve Capitalizu meselelerini bir kenara azıcık ayırırsak
bence Beren Saat gerçekten çok cool bir kadın.
Çünkü hiçbir zaman ben onun kendisini çok fazla açıkladığını görmedim.
Hep de biraz mesafesi vardır ve böyle biraz ulaşılmaz bir tip değil mi?
Yani onun gerçekten ne düşündüğünü her zaman bilemiyoruz.
Üstelik bunu, bu tavrı bilerek yapıyormuş gibi de görünmüyor.
Yani gerçekten bu cool'luk onun üzerinde doğal duran bir şey.
Ama bir yandan hem işte eskiden rol arkadaşı olmalarının, şimdi de böyle yakın arkadaşı olmalarının getirisiyle
geçen gün Esra Dermancoğlu'nun YouTube kanalında ikisinin bölümünü izledim.
Ben Esra Dermancoğlu'na bayılıyorum.
Yani YouTube kanalını gerçekten inanılmaz çok seviyorum.
Hatta izlerken de zaman zaman kendimi çok benzetiyorum.
Birçok arkadaşım da onun bu böyle çok dışa vurumcu tavrını İrem ya vallahi seni andırıyor falan diye de bana örnekte vermişlerdir.
Bizi böyle birbirimize benzetmesini insanların ve hatta benim de kendimin sebebinin biraz böyle dürtüsellik.
İşte bir şeyi düşünüyorsak hemen söylememiz, sinirleniyorsak bunu gizleyemememiz, işte komik kadınlar oluşumuz.
Ne bileyim yani bir şeyi sevip saklamamamız, saçmalamamız, komik duruma düşmekten, rezil olmaktan çekinmememiz gibi böyle sebepler olduğunu düşünüyorum.
Ve yani böyle bir yerden baktığım zaman kendimle özdeşleştirdiğim Esra Dermancıoğlu da bence cool değil.
Ama işte bu noktada şunu söyleyebilirim yani.
Bu kadın daha az ilginç, daha az çekici ve daha az değerli ya da daha az karizmatik de değil.
Hatta benim için gerçekten çok daha samimi ve çok daha kendimi yakın hissettiğim biri.
Yani böyle bir yerde işte kafam nerede karışıyor biliyor musunuz?
Neden cool olmak otomatik olarak böyle bir artı gibi algılanıyor?
Yani bir tarafta daha samimi, daha işte içten daha olduğu gibi gördüğümüz biri varken
aynı zamanda daha mesafeli ve daha üzerine o snob tavrına oturduğu biri daha avantajlı ve daha artı geliyor.
Neden bir insanın kendini bu kadar kontrollü ifade etmesi, bir şeyi fazla önemsemiyormuş gibi görünmesi daha çekici geliyor?
Yani bu çabasızlık ve bu mesafe meselesi işte kendimizi dijital dünyada temsil ettiğimiz dile de dönüştüğü zaman
Hiç tanımadığım bir insan hakkında ben gerçekten hani en azından bir tavrını gördüysem bir iki kere denk geldiysek bile o fikreyle kapılabiliyorum.
Çünkü yani işte fotoğraflar güzel, böyle bir işte ev paylaşılmış, evde her şey yerli yerinde.
Bir kahve içiyor kahvenin masada durduğu yer bile güzel.
Yediği yemek çok güzel.
Muhtemelen benim gibi gecenin üçünde ayvalık tostu yemiyor.
Yese bile bunu bir ihtimal gibi düşünmeme sebep olmuyor bu.
İşte hani nispeten daha cool bulduğum insanlar.
Ya da ne bileyim böyle bir video atılmış.
Orada yemek yapıyor ve yani o yemeğin yapılma aşamaları falan o kadar temiz görünüyor ki.
Yani bir tabak makarna yapmış ama benim hani yaptığım makarna gibi böyle akşam ne bulursam yiyeceğim hissi vermiyor.
Yani onunki makarna değil böyle bir çeşit karakter çalışması.
Ve yani bazen gerçekten böyle bir insan olamayacağıma mı imreniyorum acaba?
Bunu da düşünüyorum çünkü benim hayatım çok başka bu sadelikten ve bu klinlikten.
Benim gerçekten bakın samimiyetle söylüyorum evim çoğunlukla dağınıktır.
Kafamın içi her zaman dağınıktır.
Ben bir şey ararken başka bir şey bulup hemen onunla ilgilenirim.
Ya da işte masamın üzerinde aynı anda 3 farklı şey, 5 farklı şey olur.
Ya da ne bileyim bir yere yetişirken başka bir şeye dalarım.
Ya da işte bazen gerçekten kaybolmuş hissederim.
Sonra oradan da çıkarım.
Ama işte bu da benim hayatımın estetik olarak en dürüst tarafını göstermemi sağlıyor.
Çünkü ben bunları çok fazla filtrelemiyorum.
Kendimi temsil etme biçimim benim gerçekten bu.
Podcast'in Instagram hesabına girip baktığınızda da işte o pembe dünya dedim ya.
Renkli, biraz romantik, biraz dağınık, biraz komik bir kız.
Biraz fazla şeyin aynı anda yaşandığını benim için de anlayabiliyorsunuz.
Ve ben gerçekten hani bunu gösterme konusunda yani bir kaygı da duymuyorum bu dağınıklık konusunda.
Çünkü ben yani kendimi olduğumdan daha cool ya da daha kontrol ya da clean göstermeye çalışmıyorum.
Çalışsam da bunu başarabileceğime galiba inanmıyorum.
Asıl sebeplerden biri de bu olabilir.
Bir de bir yandan şöyle bir şey var.
Ben bunu söylerim genelde.
Çok tipik bir Akdenizli bir insanım ben.
Benim ailem de yani biz çok böyle sesli bir aileyiz.
Ben çok heyecanlanırım.
Benim babam bir şey anlatırken çok heyecanlanır.
Yani herkes çok konuşur, herkes sürekli yemek yer, ben çok acıkırım.
Bir şeyi merak ettiysem kafaya takarım, araştırırım, kafayı onunla bozarım.
İşte bir insanla tanıştıysam hakkında gerçekten bir şeyler bilmek isterim.
E ne bileyim yani bir şey istiyorsam bazılarını hemen isterim.
Öyle bir dürtüselliğim de var.
Ve yani tekrar etmek istemiyorum ama dışa vurumcu da bir tipim.
Ya bu sebeplerden ötürü hani böyle hiçbir şeyi daha fazla belli etmeyeyim diye çalışan bir iç mimarı da hayatımda hiç görmedim galiba kendimden başka.
Ve ben işte bir şey yaşarken çok onu genellikle yaşamayı tercih ediyorum.
Eve dışarıdan nasıl göründüğünü de çok düşünmüyorum.
Bence cool bulduğum insanlarla aramdaki en temel farklardan biri bu.
Çünkü cool insan kendini bana biraz dışarıdan izliyor gibi geliyor.
Ben ise çoğu zaman kendimi içeriden yaşıyorum.
Bunu tercih ediyorum.
Gülerken nasıl göründüğümü düşünmüyorum.
Yani yemek yerken ne kadar estetik göründüğümü, işte ne bileyim bir şeyden etkilenirken yüzümde nasıl bir ifade olduğunu düşünmüyorum.
Yani şöyle tabii bir yerden de bir mesele var.
Bütün bunlar yaşanırken tamam işte ben de Messi Girl'lerin atasıyım gibi bir kendimi de bir kimliğin içine de sokmak inanın istemiyorum.
Yani bundan da çok razı değilim.
Hani ben zaten böyleyim, evim dağınık, kafam dağınık, işte ben böyle biraz farklı bir kızım falan diye bunun dalgasını çok geçiyorum ama böyle bir kimlik üniforması giymek gerçekten istemiyorum.
Çünkü bu sefer de başka bir kutunun içine girmiş oluyorum.
Yani clean girl olmak zorunda olmadığım gibi, messy girl olmak zorunda da değilim.
Bir yönetmen arkadaşım var, bir gün ona bu meseleleri anlatırken bana şöyle bir şey söyledi.
Sen dedi bir cultural omnivoresun dedi.
Yani cultural on your tam olarak Türkçe mealini bilmesem de şu şekilde bunu zannediyorum iyi açıklayabilirim.
Tek bir müzik sanat veya yaşam tarzına bağlı kalmayan işte hem yani klasik müzik dinleyebilen hem de sokak müziği dinleyebilen.
Tabii ben şu an bunu Google'ın AI şeyinin okuyorum.
Biraz tabii garip nitelendirmiş ama yani açık fikirli, daha esnek, seçkin ama tek bir yere de çok da ait kalmayan bir çeşit insan güruhu diyerek açıklıyım.
Kendisi benim böyle bir insan olduğumu söylemişti bana ve yani bana da açıkçası çok da öyleymişim gibi geldi.
Bunu biraz daha günlük pratiğimde nasıl anlatabilirim size?
bir şeyin böyle çok entelektüel veya bir başka şeyin popüler, mainstream veya başka bir şeyin kitsch olması
benim için o şeyi sevmeme engel ya da sevmeme sebep değil.
Geçtiğimiz günlerde Instagram'da bir Reels gördüm.
Hatta yine o bahsettiğim arkadaşım attı bana.
Kız diyor ki videoda, ben Kierkegaard da okuyabilirim ama ondan sonra kısmetse olur da izleyebilirim.
O kadar ben ki, o kadar o videoda kendimi gördüm ki.
Çünkü ben de inanın mesela aynı gün Tarkovski film okuma seminerine gidiyorum ve akşam eve gittiğimde Avrupa yakısı ya da Kısmetse olur izliyorum yani bunu yapıyorum.
Ve bu iki şeyden hangisinin benim gerçek kültürel kimliğim olduğunu seçmek zorunda da hissetmiyorum kendimi.
Neden sürekli birinden birinin ayrımını yapmak zorundaymış gibi hissediğim ama bunu bazen hissediyorum gerçekten.
Bütün bu cool muyum ya da ben neden cool biri değilim ya da olmak zorunda mıyım meselesinin en temeli de bu.
Çünkü hani bazı endüstrilerde veya daha böyle sosyal sınıflarda cool daha havalı bulduğumuz insanların temsil dili çok daha farklı.
Benim kendimi temsil ettiğim şekilden kesinlikle farklı.
Ama hani bu endüstrilerde de bu insanlara yer olduğunu, bu insanların başarılı olduğunu ya da başarılı olan insanların böyle olduğunu da gördüğünüz zaman
''Aa ben niye ya böyle değilim? Neden çok olduğum gibiyim?'' meselesinde 30 yaşında işte bir kimlik karmaşası yaşayabiliyorsunuz.
Ama dediğim gibi yani neden mesela ben Kierkegaard okuyorsam kısmetse olur izleyemeyim?
Neden Tarkovski seviyorsa Marpa Yakası'nı sevmem? Bambaşka bir statü meselesi olsun.
Neden işte bir gün sanat tarihi üzerine konuşup ertesi gün ne bileyim basic bir magazin meselesi izleyemeyim?
Bu da tüketemeyim.
Yani gerçekten burada cool olmak biraz sana hani neyi sevmen gerektiğini de bilmen sorumluluğunu yüklüyor ya.
Yani ben öyle şeyler izlemem.
Ben popüler kültürle ilgilenmiyorum.
İşte televizyon yaz zaten izlemiyorum.
Ben sadece diye işte başlayan diğer cümleler.
Yani o kültürel kimliği ve o statüyü oluşturuyor ve bazı zevkler gerçekten zevk olmaktan çıkıp
işte bu statülerin göstergelerine dönüşüyor.
Bordeaux'nun kültürel sermaye dediği şey tam olarak burada bana inanılmaz anlamlı geliyor.
Bazı şeyleri bilmek, bazı isimleri tanımak, bazı filmleri izlemiş olmak.
İşte ne bileyim bazı kitapları okumuş olmak sadece neyi sevdiğimizi göstermiyor.
Yani hangi kültürel çevreye ait olduğumuzu da gösteriyor.
İşte az önce söylediğim gibi bir yönetmenin sevdiği filmi bilmek, bir kitabın adını duymuş olmak,
bir restoranda ne sipariş edeceğini bilmek, bir mobilyanın tasarımcısını tanımak.
Bunların hepsi gerçekten bir zevk olabilir.
Kesinlikle katılıyorum.
Ama bazen ben bu dünyanın insanıyım deme biçimimize dönüşüyor.
Ben de kendi olduğum yerde artık bu kültürel kimliklerin bu kadar temiz ve bu kadar tutarlı görünmesine ihtiyaç duymuyorum.
Hatta birbirine hiç yakışmayan şeyleri aynı anda sevmeyi de gerçekten çok seviyorum.
Bunlar dediğim gibi Tarkovski'de olur, Eisenstein'de olur, Hitchcock'da olur.
Gelin sabaha kadar kübrik konuşalım ama ben bu muhabbetin üzerine size Sedasya'nın Erol Köse'ye attığı tiradı da atabilirim.
Çünkü niye onu da ezbere biliyorum?
Ben yemin ediyorum doğumumdan sonra disipline girmiş bir kadın olarak.
Sen kimsin beni yargılıyorsun? Sen kimsin? Sana bir tavsiyem. Git o geride.
O videonun tamamını ezbere biliyorum.
Ve bütün bu kültür hakkında sabaha kadar da konuşabilirim.
Ve bunların hiçbiri zorlama ya da ereti değil.
Gerçekten birine gülüp öbürüne ilgi duyduğum için içimde barındırabildiğim şeyler.
Bir akşam çok iyi bir sanat filmi izleyip ertesi gün bütün bu muhabbetlerin üzerine popüler bir şarkıyı 24 saat dinleyebilirim.
Bunlardan birinin diğerini geçersiz kıldığını düşünmüyorum.
Belki de işte insanın gerçekten kendine ait bir zevki olması bütün zevklerinin aynı estetik bütünlük içerisinde olması demek de değil.
Hatta tam tersine bir insanı ilginç yapan şey de bazen birbirine hiç benzemeyen şeyleri aynı anda da sevebilmesi.
Bazı şeyleri çok böyle tekrar ede de anlattığımı fark ediyorum ama kendimi doğru ifade edebilmek için belki de böyle bir tekrara düşmüş olabilirim.
Eğer öyleyse umarım bu noktaya kadar baymamıştır sizi.
Devam ediyorum.
Yani işte bütün bu düşüncelerin içindeyken hani kullukla ilgili inanın başka şeylerde fark ediyorum yani.
Bu kul görünmek için hani kendimizi aşırı tutarlı göstermeye çalışıyoruz ve hani bu da bir seçim ya.
Orada bir ayrım yaptığım zaman yani ben tutarlı görünmektense meraklı kalmayı zannediyorum, tercih ediyorum.
Benim için merak etmek, bir şeyle kafayı bozmak bir kültürel kimliği korumaktan daha değerli.
Erwin Gufman benim gerçekten çok sevdiğim bir sosyolog ve insan ilişkilerine bakışını da hem seviyorum hem de ilginç buluyorum.
Gufman bu gündelik hayatı bir anlamda bir sahne gibi düşünüyor ve diyor ki hepimizin farklı ortamlarda oynadığı farklı roller var.
İşte bu illa sahte olduğumuz anlamına da gelmiyor.
Daha çok kendimizi karşımızdaki insanın kim olduğuna ve bulunduğumuz ortama göre farklı şekillerde sunuyoruz.
Arkadaşların otururken işte olduğun insanla bir iş görüşmesine giderken olduğun insan tabii ki de aynı değil.
Hatta işte ailenin yanında da başka türlü konuşuyorsun.
Sevgilinin yanında başka ya da işte ilk kez tanıdığın birinin yanında başka.
Ve Goofman burada aslında bunları bir işte ön sahne ve arka sahne gibi bir ayrımla anlatıyor.
Ve bu ayrım bana sosyal medyayı düşününce daha da anlamlı geliyor.
Çünkü ön sahne başkalarının bizi gördüğü yer.
Yani orada nasıl konuştuğumuza, nasıl göründüğümüze, ne söylediğimize biraz daha dikkat ediyoruz.
Arka sahneyse ise performanslı işte daha böyle gevşediği, kostümün çıkarıldığı, insanın kendini toparlamak zorunda hissetmediği alan.
Ama işte sosyal medya bu ikisini bence baya birbirine karıştırdı.
Eskiden ön sahnenin fiziksel bir sınırı vardı.
İşe gidiyorsun, orada başka bir sen varsın, eve gidiyorsun, kapıyı kapatıyorsun ve performansın bitiyordu.
Şimdi telefon cebimiz dolduğu için ön sahnemiz bizim sürekli 7-24 açık.
Kahvaltı yapıyorsun ön sahne, tatile gidiyorsun ön sahne, evdesin ön sahne, bir şey yiyorsun ön sahne.
Hatta bazen kimse seni izlemiyorken kendini sen izliyorsun.
Daha minimal, daha mesafeli, daha rafine.
Ben kendimi açıklamak zorunda değilim diyen bir estetik.
Ve yani işte bütün bölüm anlattığım gibi benim kendim gördüğüm yerde ben bunu çok sevdim ya hemen size de anlatmak istiyorum dediğim bir hal.
Hatta çoğu bölümün sonunda size dakikalarca yani eğer işte o bölümü çekerken bir şey yediysem bir şey izlediysem hep önerilerde zaten bunu size anlatıyorum.
Bunu yakın arkadaşlarıma düşünün hani ne şiddetten yaşatıyorum.
Ve yani bu iki temsilde aslında bir noktada birer sunum biçimi ve yani biri diğerinden gerçekten daha gerçek değil.
Ama toplum işte bizde bazı sunum biçimlerinin daha değerli olduğunu bir şekilde öğretiyor.
Bu bölümde konuşa konuşa kendimi getirdiğim nokta ne oldu biliyor musunuz?
Ben gerçekten cool mu olmak istiyorum?
Bakın bu cümle önümde yazılmış bir şey değil.
gerçekten samimiyetle
konuşurken kendimi getirdiğim
yer bu oldu. Ben gerçekten
cool mu olmak istiyorum yoksa
cool insanlar tarafından ciddiye
mi alınmak istiyorum? Çünkü
bunlar aynı şeyler değil. Ben
bir gün çok iyi bir film çekebilirim.
Çok iyi bir senaryo da yazabilirim.
Sinema ile ilgili gerçekten
ciddi şeyler düşünebilirim ya da
daha rafine bir estetik geliştirebilirim.
Hakkını verdiğim işte
bir iş ortaya koyabilirim. Sonra
yine eve gelip Arvuk Beykası izleyebilirim.
Podcast'imin Instagram'ını
yine pembe dağınık bir dünya yapabilirim.
Çok sesli gülebilirim.
Çok acıkabilirim. Gece 3'de
ayvalık tostu yine söyleyebilirim.
Elini dağıtıp bu dağınıklığın
içinde eşya da bilirim.
Yine böyle çocuk gibi heyecanlanabilirim
ve bütün bunlar yaptığım işin
ciddiyetini azaltmak zorunda değil.
Belki de işte bu ciddiyet ile
cool'luğu birbirine karıştırmamam
gerekiyor. Benim bir şey
ciddiye almak için kendini ciddiye alan biri gibi görünmek zorunda olmadığımı
kabul etmem gerekiyor.
Benim gerçekten asıl korkum, samimiyetle söylüyorum cool olmamak falan değil, cool
olmayan biri olarak ciddiye alınmamak.
Teşekkür ederim bu bölümde benim için bunu anlamak sizinle birlikte gerçekten
çok kıymetlidir çünkü bu ikisi arasında çok büyük bir fark var.
Ben kendimi böyle iki uçtan birini seçmek zorunda hissederek yaşamak da istemiyorum.
Yani bazen canım ister tamamen clean, kontrollü, belki mesafeli olabilirim.
Ya da bazen her zaman olduğum gibi söylemek istemiyorum öyle ama
messy girl deyip geçebilirim.
Ama yani bunu bir kimlik haline de getirmek istemem.
Büyümek, biraz da bu çelişkilerin hepsine aynı anda işte sahip olabilmek,
kendini tek bir estetik kategoriye sopmak zorunda da olmamak.
Çünkü belki de işte gerçekten cool olmak zorunda değilim.
Ama belki de cool görünmeye çalışmak başkalarının ne düşündüğünü fazlasıyla önemsediğimin bir göstergesi oldu benim için bu geçirdiğim süreçte.
Bu arada bu meseleyi böyle geçen gün ilk kez tanıştığım, benim aslında çok yakın arkadaşımın iş arkadaşı ve onunla tanıştık.
Arkadaşım benden bahsetmiş.
Yani işte İrem gelecek hani böyle böyledir.
Daha önce de hani çalışırken bizden, bizim arkadaş grubumuzdan bahsettiğini anladım.
Ve kızla çok tatlı bir iletişimimiz oldu.
Böyle çok hafifçe bu konuyu biraz ona da anlattım.
Ya ben şimdi böyle bir sektörün içine giriyorum ya da biraz işte bu sektörü izliyorum ama
yani sen de işte reklamcısın ve bu insanlarla çalışıyorsun.
şey yönetmenler, art direktörler işte bütün bu dünyanın içinde çok yabancı değilsin.
Bak ben böyle böyle hissediyorum kendini diye anlattım.
Kız böyle bana bayağı kızdı.
Çünkü kendimin hiç farkında olmadığımı,
tabii ki böyle snob bir tavrım olmadığını
ama olduğum şeklinde kalmamın bana bir kulluk kattığını söyledi.
Ve bunu bence beni teselli etmek için de sanki söylemedi.
Sanırım tavrım ona geçti hatta.
Bir noktada şey falan dedi aşırı utandım orada.
Ya işte Enes senden bahsediyordu.
Ama ben vallahi böyle birini beklemiyordum ya sen.
Baya baya da coolsun falan.
Ben bu arada hani işte woman's support woman yani öyle bir yerden söylediğine kalpten inanıyorum.
Ve samimiyetle hani böyle bunu çok iyi niyetli bir yerden algılıyorum bir iltifat olarak.
Ama işte benim en büyük problemlerimden biri bana edilen iltifatları alamamak.
kendime de yeterli kreditleri verememek bu da işte belki de gerçekten cool olma işimin ana sebeplerinden biri olabilir.
Evet muhtemelen en az dinlenilecek olan bölümü çektim.
Anlatırken çok dağıldım ama bu konuyla ilgili konuşmuş olmayı çok istediğim için
ne kadar dağınık anlatsam da bu bölümü yayınlayacağım.
Editsiz ne kadar zor olsa da bu bölümü yayınlayacağım.
Çünkü kendim olarak derdimi dilim döndüğünce anlatmak istedim.
Umarım derdim biraz geçmiştir size.
Böyle bomboş bir meseleden dakikalarca konuştuğumu düşünmemişsinizdir.
Ve sizin de içinizde bir yerlere, bir meselelere, içinde bulunduğunuz dünyaya belki bir yakınlık hissettirmiştir.
Eğer öyle olduysa çok çok çok sevinirim.
Hemen uzun zamandır yapmadığım bölüm sonu önerilerime geçiyorum.
Şimdi ilk önerim bir yemek olacak. Evde de sıklıkla yaparım. Dışarıda da denk gelirsem yerim. Spagetti al limone. Çok cool biri olduğum için bunu İtalyanca söylemeye karar verdim. Yani aslında işte gayet basit bir şekilde limonlu böyle tereyağlı.
Siz tüketebiliyorsanız parmesan koyun.
Benim alerjim var.
Unutturmayın bana parmesan alerjimle ilgili başıma dünyanın bir ucunda ve bir kere de İstanbul'da gelen böyle ayılmalı bayılmalı ishal olma anısını anlatayım bir gün.
Neyse.
Sizin bir probleminiz yoksa koyun.
Eminim çok güzel oluyordur.
Bir de bol karabiber.
Karabiberi koyacaksınız.
O da çok harika yakışıyor.
Müthiş bir makarna tarifi.
Bir şey de çok var.
Instagram'da da YouTube'da da çok var tarifini anlatmayayım ama tam bir yağız makarnası.
Dizi önerim Proud.
Proud şu anda ilk sezonu henüz yayınlanan bir dizi.
Ve zannediyorum haftalık olarak da yeni bölümleri geliyor.
Baya böyle queer friendly ama queer baiting olmayan bir dizi.
Benim gerçekten o samimiyeti çok çok çok hoşuma gidiyor ve çok iyi geliyor bana.
Yine inanılmıyorsam daha önce bölümlerde bahsetmiştim.
bahsetmiştim. Alan Dubat'ın iyi de bir yazardır. Onun Statü Endişesi diye bir kitabı var. Zannediyorum
Statü Anxiety diye de aratabilirsiniz İngilizce okumak isterseniz. Bu bölümde konuştuğumuz çoğu
şeyin onun bu kitabında karşılığı var. Başkalarının gözünde nasıl görünüyorum ve yeterince doğru
biri miyim gibi meseleleri biraz konuşuyor. Kulluk, kültürel sermaye, sinema çevresi, sosyal medya ve
Kendini sunma meselesiyle de gerçekten güzel bağlanıyor eğer okumak isterseniz.
Onu da öneriyorum.
E bu kadar sinema dedin, yönetmen dedin.
Güzel de bir film öner falan diyecek olursanız da.
Zannediyorum iki film önereceğim.
Bunlardan biri de klasiklerden olsun.
Daha böyle otor yönetmenlerden birini örnek vereyim.
Benim gerçekten tartışmasız en sevdiğim yönetmen Bergman.
Yani tabii bugün öyle belki bir süre sonra değişebilir.
Onun sinemasıyla, sinematografisiyle, görsel anlatım diliyle ilk tanıştığımda büyülenmiştim ve hala üzerimden seneler geçti.
Çok o etkinliğinin altındayım.
Bükreş'te bir ara öğrenci olarak yaşıyordum ve bir gün böyle çok eski bir Sovyet sinemasının önünden geçerken işte tekrar gösterimlerde bir Bergman filmi gördüm.
Ama hani problem şu film İsveççe ve altyazılarda Romence idi.
Ben tabii vazgeçmedim yani girdim filme görsellerden ve işte o sahnelerden.
Anladığım kadarını aklımda tuttum ve kaldığım yurda gittiğimde ilk yaptığım iş...
Bu arada filmin ismi de İsveççe yazdığı için filmin adının fotoğrafını çekmiştim hiç unutmuyorum.
Filmin Türkçesi şu anda zannediyorum Yaban Çilekleri diye çevriliyor.
Wild Strawberries.
O filmi izlemenizi çok öneriyorum.
Ben böyle hiç anlamadığım bir dilde bana verdiği izlenimi kafamda işte tutup sonra Türkçe altyazıyla izlediğimde böyle kafamda mukayese etmiştim ve
o zamanlarki halime böyle seneler sonra bakıp ayol anne delilik falan diyordum.
Aslında hiç değişmedim.
Yani çok benzer bir yerdeyim.
Bu filmi önermek istememin de temel sebebi filmde böyle insanın kendi hayatını dışarıdan bakması gibi bir mesele var.
Ve yine insan sonunda kendisiyle yüzleşiyor.
Bütün bölümü bu anlattığım işte hatta özellikle Goofman kısmında kendimizi dışarıdan izleme meselesiyle biraz bu gözle izlemenizi öneririm.
Bir diğer önermek istediğim film çok daha yeni 2021'den The Worst Person in the World.
O da böyle hayatını tam çözememiş sürekli başka ihtimallere bakan, kendisini tek bir kimliğe sabitleyemeyen bir kadın üzerinden çok güzel ilerleyen bir film.
Yönetmeni de pek sevdiğim bir yönetmendir.
Evet bu bölümün de sonuna geldik ve bölümün sonuna kadar bana eşlik ettiyseniz 10.000 dinlenmeye ulaştık.
Benim hiç hayal edemeyeceğim böyle takipçi sayılarına ulaştık.
Gerçekten teşekkür etmenin yetmediği ve minnettarlıkla bu yolculuğu bir yolculuk olarak kılan size çok teşekkür ediyorum.
Bütün bunların henüz hala her şeyin çok başında olsam da artık bir şeylerin hayatımda yolunda gitmesiyle ilgili bana ışık olan ve bu konuyla ilgili bir kere of bile demeden etrafımda beni çeken harika kalabalığa çok teşekkür etmek istiyorum.
Ve bu bölümü çok kısa süre önce kaybettiğimiz en yakın arkadaşımın biricik kedisi üzüme ithaf ediyorum.
Bence dünyanın en güzel kızıydı.
Benim de kedim var ama onu tanıyan, üzüme bir kere dokunan herkesin ondan nasıl büyülendiğini biliyorum.
Ve sonsuzlukta bir gün hepimiz unutulacağız.
Ama bir yerde onun adının böyle bir anla kalmasını isterim.
Ona yapabileceğim belki çok minik bir şey olarak.
Dünyanın en güzel kızı şimdi böyle çok güzel bir yerde uyuduğuna çok eminim.
Neyse biraz uygulandım.
O yüzden bölümün sonuna geldim.
Sizleri çok seviyorum ve dediğim gibi bu yolculuğu çok daha anlamlı kıldığınız için
hepinize çok teşekkür ediyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
