
Gerçekten hiç emin değilim. Ne pahalı ne ucuz, ne normal ne garip ayırt edemiyorum.
25 yıl aynı işi yapmak mümkün mü, yoksa ben mi abartıyorum? Aileden uzak yaşamak insanı özgürleştirir mi, yoksa koparır mı? Rüyaları anlamaya çalışmak derinlik mi, fazla mı? Ve en önemlisi… iyi niyetli olmak erdem mi gerçekten yoksa enayilik mi?
Cevabım yok. Zaten olsa bu podcast olmazdı.
Biraz Marx, biraz Jung, biraz da aile evi kafası.
Issız adam hâlâ ıssız mı, şef ne istiyor, oralar da ayrı bir çelişki zaten.
Bir yerlerde içten içe hep aynı şeyi düşünüyoruz:
Sadece Soruyorum, ben mi abartıyorum?
Transkript
Herkese merhaba.
Sadece Soruyorum''un 3. bölümüne hoş geldiniz.
Her salı bunu böyle düzenli bir saatte yapma girişimim vardı.
Ama işte bayram, aile evinde podcast çekmek biraz bence iddialı.
Hani bunu başarabilen var mı bilmiyorum.
Ben şimdi bir arabanın içinde tenha bir sokakta bu kaydı almaya çalışıyorum.
Ola ki eğer kuş, böcek, araba falan sesi gelirse biz onları yok etmeye çalışırız.
Edemezsek de affola diyorum.
Bugünün başlığı gördüğünüz gibi ben mi abartıyorum yoksa diye devamını getirdiğimiz çoğu şey aslında.
Yani son 2-3 yıldır özellikle böyle herkesin ağzından en az 1-2 kere zikredilen bir cümle var.
Yani illa siz de duymuşsunuzdur.
Herhangi bir şeyin fiyatını bakıp böyle hani bu pahalı mı ucuz mu ben hani anlamıyorum.
Ya bunu ayırt edemiyorum durumu var.
Ya bu tabii ki bende de var.
Bir şekilde hepimiz böyle bir finansal körlük yaşıyoruz haklı olarak.
İşte salatalığın kilosu 150 lira olması mesela benim için çok ayırt edilemez bir durum.
Çünkü çok abes bir rakam yani 150 lira ama hani 150 liraya da başka ne yapılır artık onu da bilmiyorum gibi.
Ya ben bu işe çelişkili ayırt edememe hallerini hani bu durumları hayatta sadece finansal körlük alanında da yaşamıyorum.
Biraz ondan bahsedeceğim bugün.
Hani kendi duygu durumumu regüle ederken de çok çelişkili anlarda kalabiliyorum.
Yani bu verdiğim reaksiyon ya da şu an içinde bulunduğum duygu aslında normal mi yoksa ben mi abartıyorum?
Bunu hatta bazen ayırt edemeyip aynı böyle arkadaşlarımıza da sorduğumuz çok oluyordur.
Yani gerçekten bazı şeyler biraz garip mi?
Bir de şey vardır ya hani garibe garip derseniz kötü siz olursunuz.
Herkes onun garip olduğunu biliyordur ama sesini çıkarmıyordur.
Hani o toplulukta ona garip diyen kişi de her zaman benimdir bu arada.
Bu da pek şaşmaz.
Çünkü biz gerçekten hani yıllar içinde her şeyi normalleştirdiğimiz için mi bilmiyorum.
Ama artık neyin normal, neyin abartılı olduğunu kendi hislerimde de gerçekten çok kolay ayırt edemiyorum.
Yani böyle hayatın biraz ortasında kalmış gibiyim.
Hadi biraz nelerin ortasında kaldım onu konuşalım.
Şu sıralar hayatımda güncel de bir mesele olduğu için ilk bahsedeceğim çelişkim.
Hayatım boyunca ben aynı işi mi yapacağım?
Yani çok hani böyle abes gelebilir bir soru olarak ama bazen durup düşünüyorum gerçekten 20'lerimin başında seçtiğim bir mesleğin içinde 25 yıl kalabilir miyim diye.
Aynı kurumda çalışmaktan bahsetmiyorum bu arada yani o zaten benim için imkansız.
Aynı yerde 5 sene bile bana çok korkunç geliyor.
Ama hani aynı sektörde farklı branşlarda bile 25 yıl böyle bir muamma açıkçası.
Ve bu bana yani böyle biraz da depresif bir yerden karamsar geliyor.
İşimi sevmediğim için de değil.
Yani 25 yıl boyunca bir alanda kalmak eminim idealleri olan bir insanı da uzmanlaştırabilir.
Yani körü körüne her gün her sabah kalkıp 9-5 aynı şeyi yapmıyorsanız, bilgiyi de biraz zorluyorsanız, sınırlarını.
E tabii ki yani bir uzmanlaşmanız mümkün ama sadece hani bu benim için ne kadar önemli onu bilmiyorum.
Yani bir konuda uzman olmak yani çok böyle umurumda olur mu benim hani 50 yaşında.
onu kestiremiyorum. Belki de olur yani olmaz demiyorum ama önceliğim bu olur mu işte onu ayırta demiyorum.
Biraz alakasız gelebilir ama hani Karl Marx sever misiniz? Hiç bilmiyorum.
O diyor ki insan yaptığı işe zamanla yabancılaşır. Yani yaptığı şey artık kendisi olmaktan çıkar.
İnsan sadece yaptığı işe değil ürettiği şeye hatta kendine bile yabancılaşabilir.
İşte benim biraz böyle tedirginliklerim ve kaygılarım tam olarak bu cümleyi idrak ettiğim yerde başlıyor.
Yani düşün gününün çoğunu harcadığın şey hatta belki de ömrünün artık sana ait hissettirmemeye başlıyor.
Yani bir de şöyle bir tarafı var bunun.
İnsan sadece üretmek için çalışan bir şeye dönüşünce yaptığı şeyin anlamını da sorgulamaya başlıyor.
Yani ne için, kim için?
Hele bir de TC simülasyonunda.
Neyse. Belki de benim 25 yıl aynı işi yapamayabilirim hissim tembellik değil biraz anlam arayışıyla alakalı.
Efendim amcacığım? Evet kusura bakmayın evinizin önü mü?
Yo yo hiç sorun değil ben hemen çekerim. Telefonda konuşuyordum evet.
Tamam tamam tamam yo yo rica ederim.
Rica ederim abi şey oldu abi.
Adamın tabii evinin önüne çekmişiz.
şimdi biraz
yani ne diyeceğim ki amcama
ben amca yani tabi
telefonda konuşuyorum diyeceğim
30 yaşında varoluşsal problemleri
mi bütün
sinir stres yükü mü bir arabanın
içinde tenha
silifkenin bir sokağında böyle
tanımadığım insanları anlatıyorum mu diyeceğim
ne diyeceğim amca da haklı bana diyor ki
kızım telefonda mı konuşuyorsun sorunum
değil konuş hani ben diyor park edeceğim
ah amcam ah herkes keşke
senin gibi anlayışlı olsa neyse.
Arabayı çekip geliyorum.
Evet ne diyordum? Yani benim
aslında bu aynı işi
25 yıl yapamam diye
kaygılandığım his tembellikten
değil de biraz anlam aramakla
ilgili olduğunu düşünüyorum.
Mesela benim annem 25 yıl
işini gerçekten hakkıyla yapıp
binlerce insanın hayatına dokunmuş
bir insandı. Onkoloji hemşiresiydi
ve aynı zamanda üniversitede derslere de
giriyordu. Hayatı boyunca akademik yayınlar
yaptı. Sonra da emekli oldu.
Yani işi hayatının bu arada neredeyse tamamını kaplıyordu ama yani onu tanıyan herkes şeyi bilirdi.
Sadece işinden ibaret bir insan asla değildi.
Yani hep bir anlama çabası vardı.
İnsanları, dünyayı.
Ya ben de işte böyle yaşım biraz daha büyüdükçe aynı anlama kaygısını kendimde hissediyorum.
Bu podcast'in de belki de aslında en büyük sebeplerinden biri de bu olabilir.
Kendimle ilgili bir probleme tanı koymaktansa ben öyle kararsızım böyle işte çelişkili içindeyim falan diye kendime yüklenmektense biraz da aslında gözümü dış dünyaya çevirip hani bu dünyanın da stabil olmadığını ve bu akışkan modernitenin beni uzun vadeli rutinlerden ve kararlardan biraz alıkoyduğunu da artık gözlemleyebiliyorum.
İnsanların ilk problemde kendine yüklenmesi bence en kolay oluyor.
Yani bunu zaman zaman ben de yapıyorum.
Ama yani kendimden uzaklaşmaktan korkuyorum günün sonunda.
Yani gerçekten ben mi abartıyorum yoksa aynı meslek 25 yıl yapılır mı?
Bunu göreceğiz.
İkinci konu yani ikinci çelişkim yine çok güncel meselelerimden.
Kafamın içine dönüp duruyor böyle son bir haftadır.
Ben kendimi ailemden uzakta bir hayat kurdum ve bu beni biraz kendi gerçekliğimden uzaklaştırdı mı yoksa ben mi abartıyorum?
Biliyorsunuz böyle bayramdan beri işte ailemin yanındayım.
Geçen bölüm kapanışından sonra duygusal buhranlarımı da alıp Mersin'e gideceğim demiştim.
Öyle de yaptım.
Bu gelişimde şunu çok daha iyi anladım.
Biz böyle çok sesli işte çok gürültülü, olaylı, kahkahalı, yiyilenin içinden böyle çok tipik bir Akdenizli aileyiz.
Ben onları gerçekten çok seviyorum.
Ay bir kötü oldum ya.
Niye öyle oldum?
Şimdi öyle söyleyince neyse duygulandım.
Neredeyse ben 6-7 yıldır tek yaşıyorum.
Ondan önce de bir süre yine yurt dışındaydım.
Ya bu arada şimdi duygusallaştıma bakmayın.
Benim hayatımla ilgili en sevdiğim fact yalnız yaşıyor olmam.
Ama şunu fark ediyorum.
Yani Mersin'e her geldiğimde ki hani buna senede 1-2 diyelim en fazla.
Kendimi biraz daha yabancı hissediyorum buraya.
Ya bizimkiler işte sürekli taşınır oradan oraya işte o yazlıktan o kışla falan.
Mutfak dolabının içindeki tabakların artık tanıdık olmamasıyla gelen bir his vardır.
Yani bunu mesela hiç yaşadınız mı bilmiyorum.
Ya bu arada böyle aynı his şeyde de gelebilir hani.
Perdeler değişir bir anda ya da beyaz eşyalar.
Hani bir gider gelirsiniz değişmiştir.
Çok böyle tanıdık olduğunuz, çocukluğunuzdan beri orada olduğunu bildiğiniz şeyler böyle birden puf diye gidiverir falan.
O böyle biraz aslında insanın içini burkabiliyor.
Bu arada bu burukluk hissinin de üstüne hani gittim yani sebebi benim o eşyalara yüklediğim anlam ya da değer de değil.
Hani böyle geçmişe duyulan sonsuz bir özlemden bahsetmiyorum.
Bunu gerçekten çok düşündüm.
Benim içimi burkan şey ya bu değişimin bir parçası olamadan her gelişimde biraz daha bu değişime tanık olmak.
Yani sadece maruz kalıyorum.
Ama bunu ben seçtim tabii ki.
Ve bu seçim beni ayrıştırdı hani haliyle.
Buna da diyecek bir şey yok.
Carl Gustav Jung aynı şeyi söylüyor bu arada.
Ben biraz kafam karışınca hemen Jung ne demiş diye bir bakarım.
Genelde de okuyunca sakinleşirim.
İnsanın ailesinden psikolojik olarak ayrışarak kendini bulur diyor Jung.
Yani uzaklaşmak sadece fiziksel değil, psikolojik de bir yolculuk başlatır.
Bu süreçte hem aile bağlarını hem de kendi kimliğini yeniden tanırsın.
Ayrı yaşamak, riskler veya yeni kararlar almak, kendi hatalarını yapmak tüm bunlar bireyleşmenin bir parçası.
Dolayısıyla özgüveni de oluşturan bir sürü şey, bir sürü sürecin başı.
Bu yüzden bazen uzak olmak evet kötü gelebiliyor ama belki de kötü değil.
Yani aksine dönüşümümüzü başlatan bir etken diye düşünüyorum.
Yine de yani ne olursa olsun hani yokluğuyla içimize burkan o tabaklar, o perdeler.
Hani bir daha ne zaman nerede karşılaşırız?
Hani bunu hiç bilemeyeceğiz.
Bir daha onları nerede göreceğiz, göreceğiz mi?
Hani bunu bilemeyeceğiz.
Ama hayat işte bazen biraz böyle vazgeçişler ve seçimler arasında gidip gelen şeyin de ta kendisi belki.
Yani hayatın ne olduğu ile ilgili şu an direkt bir tanık koyamam ama bunun arasında gidip gelebildiğini söyleyebilirim.
Bu gelişimde yani şundan emin oldum.
Bazen birini ya da birilerini çok sevmek onlarla yaşamak zorunda olmadığın için mümkün olabiliyor.
Böyle söyleyince gaddan algılamayın beni.
Yani şunu günün sonunda bence ailesiyle bile olmasa da herkes de en az bir kere hissetmiş biri vardır.
Ama hani yine de ben mi abartıyorum yoksa ailemle olan ilişkim aramızdaki mesafeyle mi daha sağlıklı bilmiyorum bunu da göreceğiz.
Üçüncü konu şimdi biraz delirdiğimi düşünebilirsiniz.
Bu arada bazı arkadaşlarım zaten öyle düşünüyor.
Ben henüz bilmiyorum kararsızım delirip delirmedim konusuyla ilgili bir kesin kararım yok.
Şimdi ben bazen uyanınca rüyalarımı hemen not alıyorum unutmamak için.
Tamam mı? Bazen de çiziyorum.
Eğer notu almaya çok elverişli değilse de çizdiğim rüyalarım da var.
Ama böyle spritüel bir yerden hani evren bana mesaj gönderdi kafasında yapmıyorum bunu.
Zaten çok sık da rüya görmüyorum.
Daha çok hani benim beynim şu an bana bir şey anlatmaya çalışıyor gibi.
Ya gördüğünüz üzere hani her şeyi anlamaya ve anlamlandırmaya yemin ettiğim için
hayatta kendimi de rahat bırakmıyorum.
Az önce Jung dedim. Hani biraz oradan devam edelim.
Jung'a göre de rüyalar sadece bastırılmış hislerin dışa vurumu değil.
Çünkü Freud öyle diyor ya rüyalar bastırdığınız şeylerin dışa vurumu diye.
Jung'a göre ise hepimizin bilinçaltında aynı imgeler dolaşıyor.
Biraz böyle bir yerden de anlamlandırmaya çalışıyorum rüyalarımı.
O yüzden çiziyorum ya da aklımda en çok kalan imgeyi not alıyorum.
Ya da ona benzettiğim şeyi her neyse.
Yani aslında burada mesele rüyadan çok.
yine ben mi abartıyorum yoksa
her şeyi anlama çabam
aslında sadece bana ait bir özelliğim mi?
Yani rüya günlüğüm falan demişken
bu arada çocukluk eşyalarının
arasında eski günlüğümü buldum.
Böyle periyot 2003 ve 2013
arasında 7 yaşında yazı
yazmayı öğrendiğim an anlatmaya
çalışmışım bir şeyler. Yani ben
herhalde hep çok konuşuyordum. Yani hala
çok konuşuyorum ama bence çocukken
de çok konuşuyordum. Okudum hepsini
bu arada. Çok eğlendim.
Yani inanılmaz güldüm.
Günlüğü okurken ama 2013'lere doğru tabii o süreçler çok dark maalesef.
Çünkü o sayfaları okurken çok üzüldüm.
Bir yandan da tabii ki gurur duydum kendimle.
Çünkü hep derim bunu çok başlayan sevgi dolu bir çocukluk var benim hatıralarımda.
Günlükte de öyle bu arada yani o şekilde yansıtmışım.
Çok mutluyum diye günlüğe yazdığım herhangi bir gün aslında ekstrem hiçbir olay yok.
Yani bana bir şey alınmış değil, bir yere gidilmiş değil.
Çok böyle standart, rutin bir gün ama beni çok mutlu etmeye yetmiş yani.
Bu tabii aslında biraz çocuk olmaktan da kaynaklı ama biraz da bence insanın özüyle de alakalı.
Çünkü ben hala öyleyim bu arada.
Yakın çevremde bunu bence bilir.
Kendimi kurduğum, içinde çok sevdiğim insanların olduğu herhangi rutin ve dertsiz bir gün benim için çoğu şeyden çok daha kıymetlidir.
Şimdi o sayfalardan birini kısaca okuyacağım.
Sevgili günlük, nihayet tatil bitti.
Bugün tekrar okul başladı.
Öğretmeni ve arkadaşlarımı okuluma çok özlemiştim.
Tatilim de çok güzel geçti.
Ailemle beraber seyahate çıktık.
İzmir, Çeşme, Kuşadası ve Bodrum'a gittik.
Yeni yılda yeni yerler, tarihi eserler görmek çok güzeldi.
Bol bol fotoğraf çektirdim.
Hoşçakal sevgili.
Yani tabii ki hatırlamıyorum bugünü hayatta.
Ama o kadar tanıdık bir hisle okudum ki böyle dün gibi.
İşte herkesin PR'ini yaptığı bu self-love, öz şefkat konsepti var ya.
Onu en çok biz hak ettik ya.
Yani çok kolaymış gibi kendimizi sevmemiz sürekli böyle öğütleniyor ya.
Reels'larda, TikTok'larda falan.
Ya ben size öğüt veremem.
Kesinlikle.
Asla öyle bir bilir kişi değilim ama sadece şunu söylemek isterim.
Kendinize koşulsuz sevgi ve şefkat duymanın bence en büyük adımı insanın özünü duyduğu kabul ve o tanıdıklık hissi bence.
Yani 20 yıl önceki çocukluğundan işte ne bileyim 30 kilo daha fazla halinden ya da depresyonda büründüğün o personandan işte öfkenin sana yaptırdıklarından dahi nefret etmemek ve onu da anlamak.
O halinin de sebepleri olduğunu bilmek ve ona hak vermek.
Yani hiçbir şeyin profesyoneli değilim dediğim gibi bu bencesi ama öz şefkate ve sevgiye giden ilk yolun ve en önemli kabulün bu olduğuna inanıyorum.
Neyse gelelim son ve en civcivli çelişkime.
Bakın bu güncel bir mesele de değil.
Diğerleri gibi uzun zamandır da hissettiğim bir şey.
Flörtlerim belli bir noktadan sonra bana kendimi enayi gibi hissettiriyor.
Ve yani ben bunu abarttığımı düşünmüyorum.
Bu bence bir gerçek olarak konuşulması gereken bir şey.
Sevgiye ve az önce söylediğim bu koşulsuz kabul edilmeye alışkın olmayan bir tiple görüşüyorsanız
Ve ona değişmesi için hani baskı kurmuyorsanız ya da hayatı zindan etmiyorsanız bu adam kaçıyor abi.
Ya bu hani iki kere iki dört.
Hatta kaçarken bir de bazen böyle kazığı atıp kaçıyor.
Benim o yediğim kazıklardan birini anlatacağım bugün.
Hani böyle yani hani kızım o kadar mı be diyeceğiniz bir şey.
Gerçekten o kadar.
Ve evet hani dünya uzun zamandır da böyle bir yer maalesef.
Maalesef 3-4 sene önce görüştüğüm bir flörtüm var.
Çocuk o zamanlar işte bana çok cool geliyor.
Böyle camper falan hani işte aynı zamanda astrofizikle uğraşıyor.
Öyle bir bölüm okuyor bilmem ne bilmem ne.
Ama hani mesleğini de yapamayacağını Türkiye'de anlıyor.
Ve işte daha çok görsel ve işitsel içerik üretimi işte video çekme bu işlerle uğraşmaya başlıyor.
Ve hani o konuştuğumuz dönemde de ben bir ara tatile gitmiştim.
Ama biz böyle 7-24 elimiz telefonda.
İşte onun da işle ilgili sıkıntılı bir döneminde.
Dediğim gibi daha yeni.
İş arıyor bulamıyor falan.
Bu arada bu iş arayıp bulamamak çok tatsız bir mesele.
Yani bunları yaşayan bilir.
O süreci yaşayan bilir.
İnsanın hayatını alaşağı eden, bütün motivasyonunu ve özgüvenini kıran korkunç bir süreç.
Eğer öyle bir şeyin içindeyseniz de gerçekten sabırlar diliyorum size.
Neyse işte yani bu çocuk böyle ajanslara başvuruyor ama dönüş yok.
Ya bu arada da onu ilk kabul eden yere de girmiş ama çok mutlu değil orada.
Benim de yakın çevremde güzel ajanslarda çalışan çok arkadaşım var.
Dedim bu çocuğa da bak at CV'ni.
Ben arkadaşlarıma bir göndereyim.
Hani belki bir bağlantı olur en azından falan.
Ve hani CV'sini attığımda şeyi de fark ettim.
O CV'yle hani biraz zor.
Şimdi şey demek istemiyorum.
Oturdum çocuğun CV'sini yaptım.
Demek istemiyorum ama hani biraz belki de öyle oldu.
O da işte hemen atladı.
Çok sevindi.
İşte uzun uzun övgü, sevgi mesajları, minnet mesajları falan filan.
Neyse.
Ve bir ilan da böyle tam hani bunun istediği iş tanımına uygun.
Bir de böyle şansa evine de çok yakın.
Ya hani normalde bu çocuğun mevcut çalıştığı iş yerinde her gün Kartal'dan Mertar'a falan gidiyor.
Allah'ın sahabesi.
O istediği ajansta da benim o zamanlar çok yakın bir arkadaşım çalışıyor.
Ben de onları tanıştırdım.
Telefonlar atıldı içeriden hani baskı maskı bilmem ne.
Bu arada ben hani bunları yapıyorum ama bunları yaparken gerçekten çok ekstrem bir çaba da harcamıyorum.
Orada sadece bir iyi niyet söz konusu.
Öyle arkadaşlarımla çok darladığım falan yok ama arada işte günde bir iki kere hatırlatıyorum bu süreci.
Burada zaten hani bir karşılık beklemem söz konusu bile değil.
tamamen iyi niyetsel
diyeyim. İşte flörtümüz mutlu olsun.
Çocuk istediği gibi işte çalışsın falan.
Yani neyse bu CV'ler atıldı mı atıldı
işte. Kontaklar kuruldu. Biz de
konuşuyoruz çocukla. Bir gün böyle
bir akşam bu çocuk ortadan kayboldu.
Mesaj falan yok. Ya olabilir
bu arada. Uyumuştur kalmıştır. Belki
cevap veresi gelmemiştir. Ya okey
yani ben de üstelemedim. Sonra
sabah bana
bir mesaj. Mesaj şu.
Pardon kanka uyuyakalmışım.
Ulan ne diyorsun kanka senin babandır öncelikle.
Ben bu mesajı ilk gördüğümde bu arada sinirlenmedim çünkü üstüme alınmadım.
Yani yanlışlıkla attığını zannettim hani o kadar üstüme alınmadım ki.
Aa başkasına yazacaktın herhalde falan dedim.
Sonra o da bana şey dedi.
Ya yok abi kanka işte kardeşim falan çok diyorum hani el alışkanlığı.
Ben böyle anlam veremiyorum yani.
O arada da bir Instagram'a girdim.
Bir baktım bir tane hikaye atmış.
Hikayede böyle altılı grit.
Manitasıyla.
Ulan 10 saat önce iş bulduğum flörtüm aslında kankammış ve manitası varmış.
Yani bunu işte böylece öğrenmiş oldum.
Ben de hayatta.
Ya bu arada hani işte story'de bir sürü fotoğraf falan da olduğu için şeyi anlayabiliyorum.
Yani bir süredir de manita bu kızla.
Hani bir zaman geçirilmiş yani.
Hani hiç de demezsin biliyor musun?
İnanılmaz hani beyefendi çok sempatik.
Hani öyle bir tipti ya.
Ben nasıl anlayayım abi ya?
Nasıl yakıştırabilirim?
Hani bir de ya bu olaylardan sonra beni engellemiş uzun süre.
Ben tabii uzun süre sonra fark ediyorum.
Ya o arada story falan attıysa da zamanında storylerden de engellemiş hani belli ki.
İşte neyse sonra kankayı yapıştırıp sevgilisini de gösterdi aynı sabah.
E işi de buldum sandı.
Yani enayis kanka ama hani o kadar da değil.
Gerçekten.
Ya bu arada bu puştu naketti.
Kıza gidip her şeyi anlatmaksa da yani yapamadım.
Açıkçası çok da hani üzülmemiştim.
Şimdi yalan söylemeyeceğim.
Ben de ölmüyordum bu herifin aşkından ama sinirlenmiştim.
Sonra yani işi falan da yalan ettim bu arada.
Hani derdimiz kimsenin ekmeğiyle oynamak değil.
Hani yanlış anlaşılmasın ama bana bunu yaşatan adam benim veya bir arkadaşımın referansıyla girdiği şirkete yarın öbür gün neler yaşatır?
Yallah yani yallah dedik dürdük defterini.
Yani işte hani dangalar iş bulsun diye CV'sini hazırladım.
Yani inanamıyorum ya.
Bir de sonradan böyle her yerin engeli yiyen de ben oldum.
Niye? Göt korkusundan.
İnanılmaz bir hikaye.
Neyse.
Bu arada bence bu hikayede ben abartmıyorum.
Ve enayide değilim.
Hani böyle goy goy yaptığıma bakmayın.
Sadece iyi niyetimizi gerçekten bazen hiç hak etmeyen insanlarla karşılaşabiliyoruz.
Benim tek temennim umarım o kız yani sevgilisi iyidir ve hayatı kaymamıştır.
Ya bakmayın benim hayatımda çelişkiler çok.
Hatta böyle hakkında emin olduğum şey de yok gibi diyebilirdim.
Hepsini anlatmak isterdim ama zamanımız yetmeyebilir.
Hatta Isız Adam ve Şef hikayesi bile böyle bir çelişkiyle başlamıştı hatırlıyorsanız.
Bu arada neler olduğunu merak ettiğinizi tahmin edebiliyorum.
O yüzden çok böyle kısa bir özet geçeceğim.
Isız Adam'la biz o günden sonra bir kere mesajlaştık.
Bayramımı kutladı sağ olsun.
Ve işte bana küs müyüz bilmiyorum ama cevap vermek istemezsen anlarım diye bir cümleyle başlamış mesajına.
Küs müyüze bir şey diyemedim.
Sadece bayramını kutladım ben de.
Ya bak kötü bir adam değilsin.
Hatta inceliklerin yüzünden de böyle ruhu parçalara ayrılmış birisin.
Bunu anlıyorum.
Ve bana o mesajı yazarken 40 kere düşündüğünü ve çekinerek gönderdiğini de biliyorum.
Yani küs değiliz ama yani ne fark eder artık.
Kötü olmak istemiyorsan evet kötü değiliz ama yapacağını da yaptın gibi bir şey.
Benim de içimde açıkçası çok da kalmış bir durum yok.
Çünkü daha başlamadan benden vazgeçmiş bir hikayeyi ben neresinden niye tutayım?
Evet şefe gelecek olursak.
Şef kendine küçük bir fan kitlesi oluşturdu.
Yani adamın haberi bile yokken böyle.
Hani ilk iki bölümü dinleyip şefe tutulup bana Instagram'dan yazan,
beni hiç tanımayan 4-5 kişi oldu.
Hani bu şaka değil.
Ya bu arada haklısınız tutulmakta.
Çünkü ben de çok tutuluyorum kendisine.
Bir de ben ilk iki bölümde şeften çok da bahsetmedim yani.
Hani ona rağmen adamın vibe'ına mı benim onu anlatma şeklime mi neye tutuldunuz bilmiyorum ama.
Ya adam çok yakışıklı abi.
Yapacak hiçbir şey yok.
Tabii ki benim tutulduğum başka bir sürü özelliği de var.
Şimdi açıkça söyleyemeyeceğim çünkü konuşuyoruz.
Rahatsız falan olabilir bilemedim.
Ona da böyle ufak bir çıtlattım.
Bak hani insanlar seninle ilgili bana mesaj atıyor.
Kim bu şef falan diyor.
O da şşş işte gizli kalsın falan filan dedi.
Ben tabii ki yani manyak mıyım ben seni afişe edeceğim oğlum.
Yani o güzel süreç.
Bizim birine tutulunca iltifatta cömertlik seviyesi neyse.
Ya bu arada yani adam cidden yakışıklı.
Kime gösterdiysen böyle bir oha oldu.
Bir sürü şeyi abartıyor olabilirim ama bunu abartmıyorum.
Bana inanın.
Evet ben mi abartıyorum konsepti?
Sizi de sardı mı?
Bilmiyorum ama belki yine benzer bir bölüm yaparız.
Bana yazarsanız kendi abartıyor muyumlarınızı onları da okurum.
Güzün abla gibi bir şeyden bahsetmiyorum bu arada.
Yanlış anlaşılmasın.
Ben okurum.
Paylaşır mıyım bilmiyorum.
Güzel bir bölüm olduğunu düşünüyorum.
Bana bu dakikaya kadar eşlik ettiyseniz de gerçekten çok teşekkür ederim.
Son zamanlarda yani gerçekten çok severek tükettiğim birkaç şeyden bahsetmek istiyorum.
Bunlardan ilki yani kendime podcaster diyemiyorum.
Henüz çünkü çok başındayım ama çok iyi bir podcast dinleyicisiyim.
Eğer henüz daha keşfetmediyseniz Elif Tükenmez ile Adisyon benim gerçekten her bölümünü böyle seve seve ve anlaya anlaya dinlediğim bazı bölümleri döne döne dinlediğim loop'a aldığım bir podcast.
İlk önerim o olacak.
Bir şarkı önereceğim.
Hatta belki iki şarkı önereceğim.
Şimdi 14 Şubat'ta Ege Çubukçu'nun yeni albümü çıktı.
kesinlikle bütün
albümü böyle ilk şarkıdan
başlayıp sonuncuya kadar
dinlemenizi öneriyorum çünkü arada
çok güzel diyaloglar var
şarkıya refer eden iletişimler
var yani müthiş bir iş olmuş
lütfen dinleyin yeni albümünden
en sevdiğim şarkılarından biri
23.59 ve Kırmızı
niye bir sürü şarkı önerdim
bir tane önericektim neyse ikisini de
dinlemek isterseniz bence dinleyin
bir de yine yeni bir albüm geliyor
galiba yarın geliyor
Ray benim bayıldığım bir sanatçı.
Yani ona sadece şarkıcı demek çok doğru değil.
Yeni albümünden Click Clack Symphony Hans Zimmer'la beraber yaptığı bir parça bu.
Müthiş ya bütün albümü tüketmek için çok heyecanlıyım ama en çok önerdiğim şarkılardan biri de bu.
Albüm henüz çıkmadı ama bir iki parça önden lize edilmişti tabii ki.
Ve bir yemek önermek istiyorum.
Şimdi aile evinde olmanın tabii getirisiyle glutenler tüketildi.
Yapılacak bir şey yok.
Şey diyormuşum bu haftanın yemeği fellah köftesi.
Yapabiliyorsanız bulabiliyorsanız bir süredir de bu güzel yemeği tüketmiyorduysanız onu hatırlayın ve gidin tüketin o glutene de değer.
Ben yedikten sonraki gün hemen 300 gram almışım ama 3000 de olsa onu alırdım.
Harika bir lezzet.
Peki kendinize çok iyi bakıyorsunuz.
Sizi ve cildinizi aldığınız gün içindeki su miktarını önemsediğimi unutmuyorsunuz.
Görmüyorsunuz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Çok öpüyorum.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
