
30 yaşıma 2 hafta kala yine existential crisis’e girdim ve bu bölümde “insanın evi neresidir?” sorusunun peşine düştüm.
Çocukluk odaları, aidiyet hissi, güvenli alanlar, İstanbul, gurbet, biraz huzur, biraz da salçalı makarna konuşuyoruz.
Ev bazen bir şehir değil.
Bazen bir insan bile değil.
Bazen sadece kapısından girince omuzlarının düştüğü yer olabilir mi?
Ve evet, tuvaletini rahatça kullanabildiğin yer de olabilir.
Laktozsuz sütlü ice latteler hazırsa,
Sadece Soruyorum: İnsanın Evi Neresidir? 🗝️
Transkript
Altyazı M.K.
Ama o evler benim içimden çıkamadı.
Bazı şehirlerden gittim ama arada hala rüyalarıma giriyor.
Ve bazı insanlarla da seneler içinde vedalaştım.
Ama içimdeki sesleri benimle yaşamaya da devam etti.
Bir de yani büyüdükçe gerçekten anladığım en önemli şey de aidiyet hissi çok garip bir şey.
Benim yerine başka hiçbir şey koyamadığım bir şey.
Ve yani çocukken çok nefret ettiğim ama çok özlediğim bir sokak var.
Orayı özleme sebebim kendime oraya anılarımda ait hissettiğim için.
Ama aslında mesela dünyanın bir ucunda çok güzel bir evde kendimi hatırladığım bir anı var.
Ama valizim hep topluydu.
Neyse ya.
Sadece Soruyorum.
Dokuzuncu bölümüne hoş geldiniz.
Bugün bu kaçışların, taşınmaların sebebi çoğu zaman mecburiyetlerimiz mi?
Yoksa aradığımız bazı şeylerin peşinden gidişimiz mi?
Biraz bunu konuşacağız.
Çünkü ben de çok uzun süredir evini arayanlardanım.
Böyle bu ev konuları konuşulunca işte yani biraz daha metaforik yerlerden konuşunca bile çoğumuzun aklına büyüdüğümüz çocukluğumuzun o odası gelir.
Yani hala bugün yatağın tam nerede durduğunu işte pencereden içeriye giren ışığı, mutfaktan gelen sesi, işte tuvaletle odamız arasındaki o mesafeyi çünkü koridorda arkamızdan bizi kovalayan şeylerden kaçıyoruz.
Karanlık koridor biliyorsunuz.
Ve yani bütün bunları en ince detayına kadar hatırlıyoruz.
Ve yani ben şeyi fark ettim.
Bütün bu detayları hatırlarken aslında en çok o anın duygusunu hatırlıyorum.
Mekanlarla duygular arasında sandığımızdan çok daha güçlü bir bağ var.
O yüzden ev dediğimiz şey en azından benim için hiçbir zaman sadece dört duvardan da ibaret olamadı.
Yani mesela neden bazı insanlar sürekli taşınsa bile kendini hiçbir yere ait hissedemiyor?
Benim gibi.
Ya da neden bazen dünyanın en güzel işte evinde bile insanın içi huzursuz olabiliyor?
Yine benim gibi.
30 yaşıma 2 hafta kala galiba hayatımın en büyük arayışlarından birini burada sizinle konuşmaya hazırım.
Eğer siz de hazırsanız ve laktoslu sütlü ice latteler de hazırsa sadece soruyorum insanın evi neresidir?
Ben şimdi bu bölüm için biraz okuma yaptım ve bu okumaları yaparken daha önce yine işte bir kitabına denk geldiğim Gaston başlılarda tekrar rastladım.
rastladım. Onun böyle
gerçekten nutuk gibi bir kitabı
vardır. Mekanın Poetikası
diye. Bachelard bir
epistemolog aslında. Ve bu
arada hemen böyle sizi baymayacak
şekilde çok hızlı, incecik
bir bilgi. Epistemoloji neydi
kızlarım? Hemen anlatıyorum çok kısa.
Epistemoloji bir şey nasıl
bildiğimizle ilgileniyor. Yani
bilgi dediğimiz şey nasıl oluşuyor?
Neden neye inanıyoruz falan.
Bunları inceliyor. Ontoloji
ise biraz daha varoluşla ilgili.
Bir şey nasıl var olur? İnsan dünyada nasıl bir yer kaplar gibi meseleleri tartışıyor.
Lazım olursa aklınızda olsun, kullanırsınız bir yerde işte ortamlarda satmanız gerekirse diye ben kızlarıma bilgiyi vereyim.
Bence başalarda ilginç yapan şey aslında şu bu adam gerçekten hem bilgiyle ilgileniyor hem de insanı hissettikleriyle.
Yani bunu böyle çok keskin bir şekilde ayrıştırmıyor.
Özellikle az önce söylediğim bu mekanın poetikasında bir cümlesi var.
Beni oldukça sarsan bir cümlesi var.
Ev insanın ilk evrenidir.
Yani beni bu kadar etkilemesinin sebebi şu.
Çünkü bence de insan dünyayı önce bir evin içinden tanıyor.
Güveni de, korkuyu da, yalnızlığı da, sevgiyi de.
Hepsini ilk orada öğreniyoruz.
Ve belki de bu yüzden bazı insanlar büyüse bile bir odadan çıkamıyor işte.
Çünkü mesele fiziksel olarak o evde kalmaları değil.
Yani insan bazen çocukken işte sıkıştı o duygunun içinde yaşamaya devam edebiliyor.
Çocukken insanın dünyası çok küçük.
Yani bir oda kadar küçük.
Ve o küçücük dünyanın içinde sesler var, bakışlar var, kapı çarpışları var, sessizlikler var, bağırış çağrışlar var.
İnsan hepsinin içine kaydediyor.
Ve bu güven dediğimiz şey öyle tam olarak da sonradan öğrenebildiğimiz bir şey de değil bence tamamen.
İlk temas ettiğimiz hislerden biri.
Eğer çocukken korktuğumuzda sakinleşebildiğimiz bir alanımız olduysa, biri bizi koruduysa ve sesimizi duyduysa büyüdüğümüzde dünya bize tamamen düşman gibi de gelmiyor bence.
Yani şöyle düşünelim tam tersi olduğunda yani insanın içindeki alarm sistemi hiç kapanmadığında sürekli tetikte yaşadığında ne oluyor?
İşte bence orada tam olarak bir yere yerleşemiyorsun.
Birine tam güvenemiyorsun.
Huzurlu olduğunda bile işte kesin şimdi kötü bir şey olacak ya hissi geliyor yani bunu biliyorsunuz.
Belki de bu yüzden işte bazı insanlar büyüse bile o odadan çıkamıyor.
Çünkü mesele yani fiziksel olarak o evde kalmak değil.
çocukken sıkıştığımız o duygunun içinde yaşamaya devam etmek.
Ve yani büyüyünce ne oluyor işte?
Güvenli alan yaratmaya çalışıyoruz kendimize sürekli.
Ve bazılarımız bununla işte bir ilişki de arıyor.
Bazılarımız bir şehir de arıyor.
Bazılarımız sürekli taşınarak.
Bazılarımız da kimseye tam olarak yaklaşamayarak.
Çünkü güven duygusu kırılınca aidiyet de aynı oranda bence değişiyor.
Ve yani artık mesele nerede yaşadığın olmuyor.
Yanında gevşeyebildiğin, dikenlerini indirebildiğin bir yer ya da biri olup olmadığını tartışmaya başlıyoruz.
Ve galiba insanın evi yani bu noktada sürekli kendini savunmak zorunda hissetmediği bir yere dönüşebilir.
En yakın tanım olarak.
Ama tabii bu hepimiz için geçerli değil.
yani sesinizin duyulduğu, görüldüğünüz, kendinizi sürekli savunmak zorunda hissetmediğiniz bir çocukluk geçirdiyseniz de
bir yandan ev meselesi aynı zamanda hafızayla da çok ilgili.
Yani çünkü bazı yerleri değil o yerlerdeki versiyonumuzu da özlüyoruz.
Benim biraz daha yakın olduğum perspektif bu aslında.
Yani yıllar sonra çocukluğumun geçtiği bir eve gitmiştim ben.
Yani ev aynı evdi aslında.
duvarlar aynı, sokak aynı, pencere aynı ama
yani hiçbir şey aynı hissettirmiyordu.
Çünkü değişen sadece mekan olmuyor.
Yani ben de değiştim.
Ve insan işte bazen bir yere değil
artık var olmayan bir haline dönmeye çalışıyor.
Ve o yüzden bu evler bizi acıtıyor.
Ve tekrar o evlere dönmek istemediğimizde
o sokaklardan yürümek istemediğimizde de
bazen suçlanıyoruz.
Niye gitmediğimiz için?
Niye gelmiyorsun?
Denilerek.
Çünkü yani bu evlerin, bu sokakların için sadece anılar yok.
Bizim kaybettiğimiz kimliklerimiz de var.
Ve bir evi özlemek bazen inanın yani bir insanı özlemekten daha zor.
Çünkü çok daha karmaşık.
Yani o evin içinde anılarını, o anıların içindeki insanları, o eski masumiyetini, kim olduğunu bir sürü şeyi özlüyorsun.
O belki daha umutlu, belki daha saf bir kız.
Ne bileyim belki henüz hayat tarafından o kadar yorulmamış bir versiyonundu.
İşte onu özlüyorsun yani.
Ve sonra durup işte dank ediyor insana yani eve geri dönmek diye bir şey yok.
Yani çünkü geri dönmeye çalıştığımız kişi aslında artık orada yaşamıyor.
Ben bu eve geri dönmek ya da işte evin neresi olduğu ile ilgili soruları etrafımdaki insanlara soruyorum bir süredir.
Ve ekşide de buna benzer birkaç tane entri okudum.
Bir cevabı paylaşmak istiyorum sizinle.
Şöyle diyor.
Ev insanın kendini savunmaya bıraktığı yerdir.
Cümlelerini tartmadığı, yüzünü saklamadığı, yorgunluğunu açıklamak zorunda kalmadığı yer.
Kapısından girince omuzlarının düştüğü, kalbinin biraz olsun sakinlediği yer.
Çünkü insanın evi en çok anlaşıldığı yer değil belki de en az yorulduğu yerdir.
Dünyaya karşı dik durmaya çalışırken bir köşesinde çocuk kalabildiği, susunca da varsayıldığı yer.
Yani ev dediğin şey bazen bir oda, bazen bir ses, bazen eski bir şarkı, bazen de dönüp dolaşıp aklında kalan tek kişidir.
Yani insan neden bazı yerlere işte bazı insanlara bu kadar bağlanıyor sorusunu soruyoruz ya biz kendimize ya da arkadaşlarımıza.
Ne buldun bu adamda? Ne buluyorsun bu kadında? Niye dönüp dönüp onu arıyorsun falan diye.
Ya da kendimize de yapıyoruz ya bu tarifeyi bazen.
Çünkü herkesin içinde sürekli tetikte yaşayan bir tarafı var ya az önce bahsettiğim.
O taraf ilk kez birinin yanında gevşeyebildiğinde insan orayı evi zannediyor ve oraya dönmeye çalışıyor.
Belki de haklıyız yani bunu yaparken.
Çünkü işte ev hani az önce söylediğim gibi biraz da tuvaletini rahatça yapabildiğin,
işte kanepeye düşünmeden uzanabildiğin, uykuya dalmakta zorlanmadığın o yer aynı zamanda.
Yani bedenin bile bazen senden önce karar veriyor bir yere ait hissedip hissetmediğini.
Bir diğer cevap çok daha sertti ama çok gerçekti.
Onu da hemen paylaşmak istiyorum.
İnsanın evi çocukken sokaklarında oynadığı yerdir.
Geriye kalan her yer misafirliktir.
Yani bu cümleyi okuduğumda ben düşündüm bir süre.
Çünkü ben evimi ararken seneler içinde çok fazla yere taşındım.
Ara ara bahsediyorum bölümlerde bundan.
Bazı evlere eşyalarımı koydum ama kendimi koyamadım.
Bazı şehirlerde yaşadım ama hiç yerleşemedim.
Bazen çok sevildiğim yerlerde bile yabancı hissettim.
Bazen de hiç ait olmamam gereken bir yerde bir anda içim inanılmaz sakinleşti.
Ben bir dönem iş sebebiyle İstanbul'un böyle çok uzak bir yerinde yaşıyordum ve benim işte asgari ücret o zaman 2.800 ben alıyorum 2.900.
Kiramda yanılmıyorsam 1500 lira falandı yani ve işte 1400 lirayla hayatta kalmaya çalıştığım çok böyle survivor bir eram öyle bir dönemim.
O dönem kendimi taşındığım yere ve içinde bulunduğum hayata çok yabancı hissediyordum.
gerçekten. Yani hem
semt olarak da her gün
günümü geçirdiğim insanlardan
maalesef çok uzaklaşmıştım.
Hem gerçekten yetişkinliğe
geçiş erandı. Artık
çalışan, para kazanan, kendini idame
ettiren, kendini çekip çevirmek
zorunda kalan o insana dönüşmüştüm.
O çok sancılı bir süreçti
ve şeyi hatırlıyorum. İşten
çıkıyordum bazen. Böyle bir noktada
işte araba almıştık.
Çok zor değildi inanın o yıllarda
araba almak. Ben eve
vardığım zaman yani bir süre
eve çıkmadan arabada oturuyordum.
Müziği açıp bekliyordum
sadece. Ve yani
bir gün babamla konuşuyordum
telefonda. Onun da böyle
kaygılı bir anıydı. Aynı şeyi
onun da yaptığını öğrendim ve bu
beni inanılmaz etkilemişti. Çünkü
bu aidiyet hissizliği
yani tam gevşeyememek, sürekli
tetikte olmak hani bunlar gerçekten
sadece bize ait şeyler
mi diye düşünmüştüm. Çünkü
Çünkü belli ki bazı şeyler de kuşaktan kuşağa aktarılıyor.
İnsan bazen kendisinin başlamadığı bir yorgunluğu bile taşıyor içinde.
Ya da ne bileyim işte benim bazı yaralarımı kendimin başlatmadığının bile ilk anladığım andı o telefon konuşması ya da işte neyse.
Ama bir yandan umutlu bir tarafı da var bu durumun.
Çünkü fark ettiğimiz şey dönüştürme şansımız da oluyor ilk kez.
Yani benim için aslında ev artık böyle çok büyük bir şey değil bu yaşımda.
Daha fiziksel olarak bu arada gerçekten büyük bir şey değil.
Kompakt, işte kafamın içi gibi düzenli tutabildiğim, sevdiğim insanlara yakın olduğum, onları gündelik rutinlerime dahil edebildiğim bir yer.
Arabadan inip hemen yukarı çıkmak istediğim bir yer.
Kendimi içinde gerçekten kolayca uyutabildiğim bir yer.
Ve işte arkadaşlarımla bir kahve içerken hemen evden çıkıp uğrayabileceğimiz bir yere yakın.
İşte birlikte sessiz kalabileceğim insanlara yakın.
Hayatın birbirimizin içinden doğalca geçtiği bir yer.
Ne dedim bilmiyorum. Garip bir cümle kurdum.
Umarım anlamışsınızdır.
Ya bunu niye söylüyorum? Çünkü ben gençken gerçekten büyük hayaller kuruyordum.
Yani o büyük hayaller tabii ki bir başka insan için çok da büyük hayaller olmayabilir.
Ve bunu hayallerimi gerçekleştirmeye yaklaştıkça da kendimi çok ait hissetmediğim yerlerin içinde de buldum kendimi.
Yaşı geldiğim noktada da gerçekten huzurun ne kadar kıymetli olduğunu anladığım bir dönemimdeyim.
Çünkü bu küçük küçük rutinler, sevdiğimiz insanlarla içimizin sakinleştiği bu anlar benim için gerçekten inanılmaz önemli.
Ve yani benim ev dediğim şey ilk kez 29,5 yaşında 30 diyeceğim artık yani.
İlk kez 30 yaşımda tamamen kaçmak istemediğim o yer.
Tabii 5 sene sonra bu fikrim nereye evrilir bilmiyorum.
Ben de yani dünyanın en stabil insanı değilim.
Belki yine başka bir ev ararım.
Belki başka bir şehir, başka bir his.
Yani bunu şu an bilemiyorum ama şunu biliyorum ki benim ev dediğim şey
Biraz gerçekten sakinlik hissi.
Yani benim için ev bulunabilecek bir şey değil galiba.
Ben onu nerede kurabiliyorsam ev orasıdır.
Tabii şöyle de bir şey var.
Evinizi bozup tekrar kurdukça da insana gelen işte bir özgüven oluyor.
Hani ben dünyanın neresine gidersem gideyim.
Bu güçle ve bu mentaliteyle istediğim yerde evimi kurarım diyebiliyorsunuz.
Ama işte bunu söyleyinceye kadar da evinizi zannettiğiniz yeri bir 5-6 kere falan sabote etmek gerekiyor.
Ama bu evin neresi olduğunu ararken aslında insanın evinden ne kadar uzak olduğunu hissetmesi de çok üzücü bir his.
Biliyorum eğer hayatınızın öyle bir yerindeyseniz yani korkmayın ben de 28 yıl buna benzer bir hisle yaşadım.
Sürekli bir yere ait olmaya çalışarak ama içimde hep de hafif bir gurbet hissi taşıyarak.
Ve gurbet bazen işte başka bir ülkede yaşadığınızda olan bir şey de değil gerçekten.
insan bazen kendi hayatında da o gurbeti hissedebiliyor.
Kemalettin Kamu'nun gurbet şiirini ben çok severim.
Hemen size küçük bir dörtlük okuyacağım.
Gurbet o kadar acı ki ne varsa içimde.
Hepsi bana yabancı, hepsi başka biçimde.
Bence insanın kendine yabancılaşması kadar ağır çok az şey var.
Yani size bunu hissettiren şey her neyse kendinize yabancılaşmanıza sebep olan
kimse ya da neresiyse orasının sizin eviniz olmadığını aslında biliyorsunuz.
Size bunları hayatta her şeyi çözmüş ya da işte bir sürü meseleyi tamamlamış biri olarak anlatmıyorum bu arada.
Ben hala bir sürü yolun yolcusuyum.
Hatta bu ara ekstra böyle tamamladığımı sandığım meseleler dönüp tekrar karşıma çıkıyor biraz ayaklarıma dolanıyor.
İnsan iyileştiğini sanıyor sonra başka bir yaşta aynı yerden aynı yaraya tekrar dokunabiliyor hayat.
Yani hayatın kendisi işte böyle bir şey.
O yüzden yani siz benim böyle bakmayın anlattığıma.
Hani ben de işte çok iyi değilim.
Sadece hani artık kaybolduğumda kendime nasıl dönebileceğimle ilgili bir fikrim var.
Yani orayı iyi biliyorum.
Hayatınızın nasıl bir döneminden geçiyorsunuz bilmiyorum ama
çok karanlık bir yerindeyseniz bile sabah uyanıp pencereyi açacak takatiniz hala varsa evinizi bulma ihtimaliniz de var.
Yani evinizi aramak dediğim şey tam olarak da böyle bir yolculuk.
O pencereyi açarak başlıyor.
Bu pencere metaforunu ben bölümlerde sıklıkla kullanıyorum ama çok önemsediğim için.
Çünkü yıllarca bir yere varmaya çalıştığımı sandım ben hep.
Yani aslında bir yere de varmadım.
Kendime yaklaştım. Çünkü mesele yani benim için hiçbir zaman çok idealize, çok kusursuz bir ev yaratmak ya da orayı bulmak da değildi yani.
Umarım size bir gün kendinizi sürekli savunmak zorunda kalmadığınız, omuzlarınızı düşürebildiğiniz bir yere denk gelirsiniz veya o evi kendiniz kurarsınız.
Bir insana, bir şehre, bir eve ya da ilk kez işte kendinizde kapısından girince huzuru hissettiğiniz bir yere ait olursunuz.
Çünkü sürekli güçlü olmak zorunda hissetmediğimiz o yer ve sessizliğimizin bile anlaşılabildiği yer evimizde çok yakın bir yer.
Çünkü bazen insanın evi en çok sevildiği yerden çok en az yorulduğu yer.
Şimdi hemen bu bölümün önerilerine geçiyorum.
İlki bir tiyatro oyunu bunu zannediyorum geçtiğimiz hafta izlediğim insanlar, mekanlar ve nesneler.
Başrolünde Merve Dizdar var.
Yani bu sezon sanırım bütün oyunlarını oynadı ama gelecek sezon için takipte kalın derim.
Çok ağır bir yalnızlık hissi var oyunda ve Merve Dizdar'ın oyunculuğu muazzam.
Bu oyunu özellikle önerme sebebim ben tiyatrolardaki sahne tasarımı konusunda bu kadar emek harcanmış ve bu kadar düşünülmüş başka bir oyun hiç izlemedim.
Yani benim izlediğim en etkileyici ve en sinematik etkili oyun olabilir.
Oyunda sürekli mekanlar ve sahneler değişiyor.
Yani mekanlar kayıyor.
İşte belli bir mekanizma ile ve dönüşüyorlar.
Bu hikayede de bağımlı bir kadının hikayesi anlatılıyor.
Ama ana sahnelerden biri ve sürekli oyunda dönüp dolaşıp gittiğimiz yer kahramanımızın çocukluk odası.
Yani mekanlar ve duygulardan bahsettim ya bölümün başında.
Tam oradan yakaladı oyun beni ve gerçekten işte çok poetikti.
Bir yer önerim bir yemek.
O da salçalı makarna, yoğurt ve turşu.
İçiyorsanız yanında da kola.
Yani yormuyor, sürprizsiz.
Sürekli yeni bir tat deneyimlemek zorunda değiliz.
Safe.
Yapabilecek bir şey yok.
Ben de biliyorum burada işte karidesli paella falan, ölermeyi.
Ama o kadar işte el meyve dedik ya.
Yani bizi salçalı makarna sarıp sarmalıyor.
Abi ne yapalım yani bizim de gluten bağımlılığımız var.
O yani yaralarımıza iyi geliyor.
Bu bölümün şarkı önerisi az önce Gurbet şiirinin bir bölümünü okudum size.
Hümeyra'nın yorumuyla bu şarkıyı bir kere dinleyin isterim.
Hümeyra'dan Gurbet.
O şarkıda da der ki ben Gurbet'te değilim, Gurbet benim içimde.
Neyse son önerim bir kitap.
Siz dinle hem okuyabilirsiniz hem de sesle dinleyebilirsiniz ama ben okumanızı öneririm.
Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Huzur.
Bu romanın bir baş karakteri var Mümtaz.
İstanbul'un içinde dolaşırken aslında biraz işte kendi içinde dolaşıyor gibi anlatıyor.
Hem aşkı hem geçmişi hem de kendini anlamaya çalışıyor Mümtaz da sürekli.
Ve roman boyunca onu işte ayakta tutacak bir iç nizam yani içsel bir denge arıyor.
Bu yüzden bana çok tanıdık geliyor Mümtaz'ın arayışı.
Bir de Ahmet Hamdi Tanpınar'ın İstanbul'u anlatış biçimi bence çok etkileyici.
gerçekten yani benim gibi bir
İstanbul manyağıysanız da
okuyacağınıza inanıyorum.
Şehir yani roman da sadece
bir fon değil. Gerçekten de
yaşayan bir hafıza gibi tasvir ediliyor.
Ve bu bölümün sonuna
geldik. Ben size evin
neresi olduğunu tam söyleyemedim
belki ama yani içinizde
varsa bir gurbet hissi. Belki
ona biraz iyi gelmiştir diye umuyorum.
Ben yeni bölümü azıcık
geciktirince bana mesajlar geldi
Instagram'dan. Yani böyle o kadar
duygulanıyorum ki. Gerçekten
çünkü işte benim kafamın
içinde bir yığın var yani.
Bir dert var. Ve ben bunu
bir elekten geçirip
burada size aktarıyorum ya o
sizin kulaklarınızdan içeri giriyor.
Ve hala çok garip hissediyorum.
Yani kendi iradenizle beni dinliyor
oluşunuzda. Araya bu kadar zaman
koymamaya çalışacağım.
Dinlediğiniz için de çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Sizi çok öpüyorum. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
