
2 ay sonra 30 oluyorum.
Sandığım gibi her şeyi çözmüş değilim, filozof olmadığım da kesin ama hiç de fena yol kat etmemişim.
Bu bölümde biraz daha dağılmaya izin verdim ve zırhımı indirdim.
Kimseyi mutlu edemediğimiz bir yaşın eşiğinde, kendimle ilgili fark ettiklerimi, hatalarımı, öğrendiklerimi anlatıyorum.
Umarım bu bölüm, içinizde pencereler açabilmenize yardımcı olur. <3
Transkript
Herkese merhabalar Sadece Soruyorum''un 6. bölümüne hoş geldiniz.
Efendim keyifler nasıl? Her şey yolunda mı? Öncelikle özür diliyorum sesim kısık.
En fazla bu kadar düzeltebildim ve bölümünde daha fazla geciktirmek istemedim.
Bir de bu hafta kafamı biraz zor topladım. Uzun yıllar sonra kafamın içi oldukça dağınık.
Hemen alarma geçmek yerine bu kaosa sebep olanlar ne anlamak istiyorum ve hayatımda ilk kez biraz dağılmaya izin veriyorum.
Ben hep böyle ne yapmak istediğini bilen, hedefe yönelik davranan, başarısız olma lüksü pek de olmayan biriyim, biriydim.
Hiç fira vermeden ne dediysem yaptım seneler içinde çat çat çat.
Ama benim de etten kemikten bir canlı olduğumu hatırlamam gerek.
Dolayısıyla kendime izin vermeyi öğrenmeye çalışıyorum.
2 ay sonra 30 yaşıma giriyorum.
Çocukken 30 oldukça büyük bir yaştı benim için.
Ve sanıyordum ki insan 30'a gelince her şeyi çözmüş, halletmiş olur.
30'a 2 ay kala dağılmak ve tekrar toparlanmak planlarım arasında yoktu.
Ama dediğim gibi kendimle ilgili yeni şeyler öğreniyorum.
Bu arada bu safsata geliyor bazı insanlara.
Biliyorum yani kendimizle ilgili öğren öğren bitmeyen ne diye.
Daha önceki bölümlerde de bahsettiğim gibi bir anlama çabam var bu hayatı.
Hatta şimdi burada belki biraz da size de bir anlatma çabam var.
Evet yani hayatta her şeyi çözemedim.
Otuzda iki ay kala hani ne olmuş?
Ama öğrendiğimi düşündüğüm şeyler de var.
Dolayısıyla laktosuz sütlü ice latteler hazırsa 30'a gelmeden hayattan neler öğrendiğimi anlatıyorum.
Öncelikle neden 30 yaş psikolojik bir bariyer acaba?
Bunu da düşünüyorum çünkü 30 yaşında kim ne yapsa kimseyi de mutlu edemiyor.
Yani dünyayı gezsen, hayallerinin peşinde koşsan işsizlikle suçlanırsın.
İşte evlenip çocuk yapsan aa çok erken falan derler.
Ne bileyim kariyer yapsan aa bu da işe güce sardı kesin yalnızlıktan delirdi çok mutsuz falan olursun.
Yani bu anlamda kimseyi mutlu etmenin bir yolu yok ama her şeye rağmen bir 30 yaş bariyeri var işte herkesin kafasında.
Açıkçası ben kendimi henüz 24 civarlarında hissediyorum.
Tabii ki zaman zaman 30'a çıkıyorum.
Bu arada beni ilk kez dinliyorsanız eğer ben kişisel gelişimci falan değilim.
Hayatta ilgili, kendimle ilgili çözülemediğim meseleler var.
Ve bu podcastta çoğunlukla bunları konuşuyoruz.
Şimdi de umuyorum dağılmadan hayattan neler öğrendiğimi 5 ana başlıkta sizlere anlatmaya çalışacağım.
Hazırsanız başlıyorum.
1. Bu başlıklardan ilki.
Farklılıklarım dikkat çekebilir ama etrafımdaki her şey benimle ilgili değil.
ve dünya benim etrafımda dönmediği için daha mutluyum.
Şimdi ben 19-20 yaşlarında falan çok affedersiniz hayatta her boku en iyi benim bildiğime inanıyordum.
Ve her konuda bir fikrim vardı.
O fikirlerin de en doğrusu olduğunu düşünüyordum.
Ve maalesef bu durum 20'lerin başına kadar da devam etti.
Biraz da işte gençlik cehaleti gibi geliyor şimdi bakınca.
zannettiğim her şeyin mutlak doğru olmadığını hayatıma doğru insanları dahil ederek anladım.
E tabii ki büyümenin de etkisi çok büyük ama ben hep söylerim benim hayattaki en büyük şansım arkadaşlarım diye.
Onlar sayesinde dinlemeyi öğrendim.
Çünkü ben önceden insanları dinlemiyormuşum ki.
Ya bu arada kendimi de suçlamıyorum.
Çünkü açıkçası benim çok böyle zorbalandığım ve ayrıştırıldığım bir ergenlik geçirdim.
Dolayısıyla sosyal becerilerim biraz geç gelişti.
Yani arada size mesela günlüğümden sayfalar okuyorum.
Çocukluğumu ya da 20'li yaşlarımı.
Oraları okumak çok kolay.
Ama ergenliğim biraz ağır yani hala ben bile açıp böyle tek seferde okuyamıyorum.
Çünkü hep böyle bir yabancı hissetmişim kendimi.
Her neredeysem öyle hissetmişim.
Bir kere zaten çok uzun ve çok iri bir kız çocuğuydum ben.
Hatta hep ben çocukken bile genç irisi diyorlardı falan.
Yani o bedende çocuk olmayı bile hak etmiyorsun diye falan.
Yani her tahtada ilk hedef hep bendim.
O da içimde dışarı vuramadığım agresyonlar yaratıyordu.
Dolayısıyla benim kaderim isyankar bir genç irisi olmaktı.
Ardından maalesef o yaşta ölümle tanıştım ve çok erken yüzleştim.
Böyle bir gerçekle.
Tabii ki çok kızgındım hayata ve etrafımdaki her şeye.
Sonra neredeyse 10 sene sürecek bir yaz süreci başladı benim için.
Yani dolayısıyla kendimi temsil etme şeklim ve tüm muhar oluşum da çok aykırı geliyordu akranlarıma.
Bunu niye anlatıyorum?
Çünkü baya ucube gibi hissediyordum.
Yani kendi odamda kendi kendimi büyüttüm ben üniversiteye kadar.
En yakın arkadaşlarım böyle benim Stardoll'da tanıştığım MSN arkadaşlarımdı mesela.
Bu sebeplerle sosyal becerilerim geç gelişti.
Odamın içinde öğrendiğim, hayattaki tek gerçek sanıyordum yani.
Sonra zaten büyümeye başladım.
Bir gün bir şey olunca düzelmedim yani.
Büyüyünce kırıldı cehaletim.
Ve sonra üniversitede yolum harika insanlarla kesişti.
Bana dünyalarını açtılar.
O kadar ucube olmadığımı anlamamı sağladılar.
Benim duvarlarımdan korkmak yerine içimde bir sürü pencere açtılar.
ve ben onların açtıkları her pencerede nefes aldım.
Ve bugün geldiğim noktada hayatta herhangi biri olmanın lüksünü yaşıyorum.
Ve ben bu cümleyi kendi kendime telkin ettiğim zaman çok rahatlıyorum gerçekten.
Her şey benimle ilgili değil.
Yani bir şeyin tamamen benimle ilgili olmayışı da
inanın bana kendimi hiç değersiz hissettirmiyor.
Aksine dünyanın benim etrafımda dönmemesi
beni gerçekten daha da mutlu ediyor.
Ben her zaman özne olmak istemiyorum.
Hayattan öğrendiğim ikinci mesele bir şeyi çok iyi yapabiliyor olmam onu hep yapmam gerektiği anlamına gelmiyor.
Tutkularım ve hedeflerim beni başka yollara itiyorsa direnmeyeceğim.
Şimdi bu benim aslında daha böyle profesyonel hayatta edindiğim, tecrübelerin sonunda öğrendiğim bir şey oldu.
Çünkü yani 4-5 sene özel sektörde ben iç mimar olarak çalıştım.
Hem globalde hem de Türkiye'de.
Türkiye'nin de farklı birçok ilinde.
Büyük ölçekli birçok projenin içinde bulundum.
Birçoğunda proje yöneticisi olarak çalıştım.
Yani ben her neyin içindeysem hep o işe sahip çıktım.
Rolümden bağımsız.
Ardından istifa ettim.
Kendi işimi yapmaya başladım.
İki sene de öyle geçti.
Yani aslında birçok insanın hayalidir.
Ki ben bunu yaptığımda 27 yaşındaydım daha.
Şimdi cümlenin bu noktasına kadar aslında başarılarımla övündüğümü düşündünüz.
Belki.
Bilmiyorum ama hayır aslında çok büyük bir hayal kırıklığından bahsediyorum.
Çünkü sanmıştım ki ben meseleler patronlarla, müşterilerle falan ilgili.
Yani eğer kendi işimi yaparsam zorlanmam o kadar ve sürdürebilirim bunu.
Ama öyle olmadı.
Aslında hiç sence ben hep biliyordum meselenin bu olmadığını.
Ya ben işimi çok iyi yapan biri olduğuma inanıyorum.
Gereksiz bir mütevazilik yapmak istemiyorum.
Çünkü benim bir işi çok iyi yapıyor olmam benim kafamda bir ilüzyon yaratmamı sağladı.
Ve 6-7 sene götürdü beni.
Ama artık çalışmıyorum çünkü bir ilüzyon olduğunu anladım bunun.
Bütün sektörler zaten hep daha çok çalışmamız üzerine kurulu.
Hatta o kadar büyük manipüle ediliyoruz ki o iş hayatımızın tamamını kapladığında
e yani ben olmazsam nasıl yürüyecek bu işler diyecek kadar da özümsüyoruz.
Yani bizden önce nasıl yürüdüyse bizden sonra da o şekilde yürüyecek.
Bu manipülasyonun içinde sadece durup bir saniye nefes aldığımda ben
hayatta artık yapmak istediğim şeylerin ne kadar uzağında olduğumu fark ediyordum hep.
Ama işte aksiyonu almadıkça zaman geçmedikçe de kafam da büyüyordu abi artık hiç olmaz ya falan diye.
Mesela yani tezimi yazamamak çok içimde kalmıştı.
Çünkü ben o okula girmek için çok büyük emek harcamıştım.
Yüksek lisanstan bahsediyorum.
Ve bu meseleyi içinde büyütüp büyütüp bir kar topu haline getirip beni ezmesine izin verdim.
O kar topunun benim yaratıcı yönümü öldürmesine izin verdim.
Ama işte en sonunda direnmeyi bıraktım ve kendi selametim için aynı dili konuştuğum ve inandığım insanlarla çalışmak istiyorum artık.
Yani hayatta benim için çift kat yeşil alçıpandan daha değerli şeyler var.
Buna da en yakın formatın akademide olduğuna inanıyorum.
Dolayısıyla yani şöyle bir şey var.
Ben senelerce köpek balıklarıyla çalıştım tamam mı?
Hayattaki tutkularınızın falan yani böyle şeylerden bahsedince bu insanların kafasında hiçbir şey canlanmıyor.
Çünkü bu insanların tüm derdi para ve parayla beraber gelen sosyal statüler.
Şimdi bütün statüler sizin olsun tamam beni rahat bırakın.
Yani senelerce işte bastırdım aslında yaratıcı yönümü.
Ve bu bahsettiğim yaratıcı yönüm de iş çıkışı seramik kursuna gidince geçebilecek bir mesele değil.
Benim anlatmak istediğim hikayeler var.
Size izletmek istediğim şeyler var.
Muhtemelen daha az para kazanacağım kalan hayatımda ama önemli değil.
Gerekirse yeniden başlarım.
Yüzlerce kez yeniden başlamak zorunda da kalsam umurumda değil.
İstemediğim bir hayata razı olmayacağım.
Hayattan öğrendiğim üçüncü mesele benim en büyük aydınlanmamdı.
Her şeyi aynı anda iyileştirmek zorunda değilim.
Bazı şeyleri halının altına süpürebilirim.
Şimdi iyileşmek çok ciddi bir mesele. Hatta piyasada pazarı olan bir konsepte dönüştü bu mesele.
İyileşmek hakkında ayrıca bir bölümde de konuşmak istiyorum zaten.
Ama hepimizin yaraları birbirinden farklı.
Hatta eğer benzer yaralarımız varsa hayatta birbirimize yakınlaşıyoruz.
Buna da inanıyorum.
Ama önce şunu bir netleştirmek istiyorum.
Hayatta açık kanayan yarayla yaşayamayız.
Bu kesin.
Hayatınıza devam edemediğiniz sürekli tekrarı hatta belki de istismara dönüşmüş mesele her neyse önce onu bir iyileştirmek gerektiğine inanıyorum.
Hatta iyileşmeyecekse de kangren her neredeyse orayı kesmemiz gerekebilir.
Benim bazı yaralarım gerçekten çok derindi 30 yaşına kadar.
Ve kesip atabileceğim yerlerde de değildi yani.
Kol olsa bacak olsa kesip atarsın da işte kalbini beynini söküp atamıyorsun.
Ve onların iyileşmesi seneler sürdü.
Hatta bazıları hala sızlıyor tabii ki.
Ve bunlarla yaşamayı öğrendim yıllar içinde.
Ama ne mutlu ki çoğu yaram iyileşip kabuk attı.
Ve artık sadece izi kaldı.
Şimdi ben yara izlerimi gizlemek konusunda çok ciddi bir profesyonelim.
Ve kendi hikayemi anlatmadan önce çoğu insan başımdan geçenler hakkında da ufacık bir hisse dahi kapılmaz.
Çünkü hem çok dirayetli hem de çok neşeli bir insan olduğum için çok kolay gizleyebiliyorum.
Dışarıdan bakınca gerçekten nelerin içinden geçtiğimi anlamak pek mümkün olmuyor.
Bunu kamufle edebiliyorum.
Ve yani o kadar güzel kamufle ediyorum ki insanlara yara izlerimi hiç göstermediğim için
belki de bilmeden hep beni oralarımdan vurdular.
Neden gizlemeye çalışıyorum peki?
Utanıyor muyum yara izlerimden?
Hayır utanmıyorum.
Buradaki meselem aslında şu.
Ben hiçbir zaman hikayesiyle ya da yara izleriyle hatırlanan biri olmak istemedim.
Yani hala da istemiyorum aslında.
İnsanlar beni iyi ya da kötü bilecekse hiç fark etmez.
Var olma şeklimle, düşündüklerimle, ürettiklerimle, ne bileyim temsil ettiğim şeylerle iyi ya da kötü bilsin.
Yaşadığım dramalarla değil.
Ve bu düşüncem de aslında çok solid olmasına rağmen artık biraz eriyor.
Bunu da fark ediyorum.
Çünkü dijital dünyada çok büyük bir mutluluk endüstrisi kurulu ve iyileşmiş olmak çok büyük bir kişisel sorumluluk.
Hatta bir başarı hikayesine dönmüş durumda.
Yani hani size tebrikler ama hayatta her şeyi iyileştirmeye çalışmak da beni çok yordu ve çok yaraladı mesela.
sandım ki iyi olmak yekpare bir bütün.
Her şeyi halledersem ben tamamen mutlu olacağım.
Neyse ki yolun ortasında çok geç olmadığını anladım.
Yani tamamen iyi olmak, iyileşmek diye bir şey mümkün değil.
Kendimi saçma sapan savaşların içine sokmuşum senelerce ama
bu mutluluk endüstrisinin pozitif baskıları
işte insanı yanlış yerlere yönlendiriyor.
Bir diğer bu pozitif baskılardan biri de
şu cümle. Ona da
bayılıyorum yani. Kimse
mükemmel olmak zorunda değil.
Kendinizin en iyi hali olmaya
çalışın. Yani kusura bakmayın
hayatımda daha boktan
çok az cümle duydum. Ya bir kere
ben niye böyle bir şey yapmak zorundayım?
Sürekli full performans
mı yaşayacağım bu hayatı?
Yoksa yolumu bulmaya mı
çalışacağım? Faturalarımı mı ödeyeceğim?
Hani benim kendimin en iyi
hali olmamaya hakkım yok mu?
Bu nasıl bir pozitiflik baskısı ya?
Yani bana pozitif olmayı öğreteceğine tamam mı içinde yaşadığımız sosyal eşitsizliklerin insanın ruhunda nasıl birer yüke dönüştüğünden bahsettim.
Ama bahsedemezsin.
Neden biliyor musun?
Çünkü bu mutluluk yarışını bu endüstrinin kendisi başlattı.
Bir sürü insan kendi günlülük ve sıradan yaşamını başkalarının en mutlu anlarıyla kıyaslıyor.
Biz böyle bir saçmalık içindeyiz.
Good vibes only diye diye duygusal çeşitliliği yediniz bitirdiniz.
Yani bence kötü olmaya da mutsuz sabahlara uyanmaya da umutsuz hissetmeye de hakkımız var.
Sadece bu kötü olma halini kronik bir meseleye döndürmeyip buradan beslenmememiz gerekiyor.
Çünkü bu da geçecek.
Sezenim ne diyor?
Neler neler geçmedi ki yani.
İzninizle bu depresyonu yaşayıp bitirip büyümüş olacağız.
Ertelemezsek tekrar yaralanmayacağız ya adı geçmiş olacak.
Bu endüstrinin geçmişimizden de bir hastalık gibi bahsetmesinden de çok sıkıldım.
Geçmişte yaşamıyorum kardeşim ama acısıyla tatlısıyla beni bu insan yaptı ve izninle olup bitene şükredip yoluma bakmak istiyorum.
Ve geçmişime sırtımı dönmek istemiyorum.
Neyse baya bir yargı dağıttım.
Ama öğrendiğim şey şu aslında.
Yaralarla yüzleşmenin de bir zamanı var.
Her gün çok iyi olmak zorunda değilim.
Zamanı gelinceye kadar halının altında kalabilir artık benim için.
Hayattan öğrendiğim dördüncü pek kıymetli şey ise kimse gelip beni kurtarmayacak.
Önüme de altın tepsiyle bir hayat sunmayacak.
Çok çalışmak zorundayım.
Yani belki diğer başlıkların arkasından anlattığım kadar çok şey söylememe gerek yok.
Bu benim hayatımın en net gerçeği.
ben bir şeyin olmasını istiyorsam hep çok çalışmak zorundayım.
Bu hiç farklı olmadı.
Kendiliğinden gelişen böyle şey kolaylıklardır, şans faktörü falan yani
böyle şeylerle benim hayatımda var olan ya da değişen hiçbir şey olmadı maalesef.
Ya zaten artık istemiyorum da.
Vallahi istemiyorum da o kadar alıştım ki sürekli ihtimalleri kendim yaratıp kovalamaya.
Aksini de bilmiyorum zaten.
Yani öbür gün şans yüzüme gülse ben mal olurum.
Yani ne yapacağımı bilemem.
Dolayısıyla buna alışkınım.
Ve zaten çok çalışmakla da bir kavgam yok.
Kaydın başında söylediğim gibi içinde bulunmak istediğim yerde çalışırım.
Ne olacak?
Ayrıca çalışmak bence çok zor bir konsept de değil.
Yani benim beynimin içi sirk gibi.
Ve en sıkıcı yerde bile ben kendimi hep eğlenecek, keyiflenecek alanı açarım.
İçimden de olsa bunu yaparım.
yaparım. Kimsenin de ruhu
duymaz. Senelerce
bu kafayla ben şantiyelerde çalıştım.
Ve çok da
meraklı bir tipim. İnsanları çok
merak etmem de böyle farklı bir taş
görürüm mesela kaldırımın kenarında.
Onun bir su sarnıcının
yeryüzündeki parçası olduğunu öğrenip
aylarca İstanbul'daki su sarnıçlarını
araştırırım falan.
Bu çabalar boş geliyor şimdi
insanlara biliyorum ama
bu arada anlıyorum da. Yani gündelik
dertlerden merak etme,
kafa kalmıyor bazen.
Okey yani ama ben bu yönümü
çok seviyorum ve bu merakım
beni çok çalışmaya da motive ediyor.
Nikola Tesla'nın şöyle bir sözü
var çok severim. Bırakın
doğruları gelecek söylesin ve
herkesi eserlerine göre değerlendirsin.
Bugün onların olsun
ama uğrunda uğraştığım gelecek
benimdir. Evet
hayattan öğrendiğim beşinci
ve son mesele. Hakkında
konuşması en zor
şey benim için ama
duygularımı kontrol ederek deneyeceğim.
Elimden geleni yapacağım.
Kendime olan sevgim ve merhametim
kendime uzattığım el aslında.
Kimse yoksa bile sen varsın.
Düştüğün yerden kalkarsın.
Yeter ki kendinden umudunu kesme.
Şimdi bu kendini sevme konseptinin
maalesef içinin çok boşaltıldığını düşünüyorum.
Böyle bir sabah uyanıp motivasyon postlarıyla
başarabileceğimiz bir şey değil bu.
Siz de biliyorsunuz.
Benim senelerimi aldığı kendime anlayış ve sevgi gösterebilmek ki hala tamamlanmış değil ve bence böyle kesintisiz mutlak bir sevgi de mümkün değil.
Çünkü aksi biraz böyle narsistik bir yere evriliyor bence.
Yani ben şunu biliyorum mesela dünyanın en kolay insanı değilim.
Aşırılıklarım var, sivriklerim var, konformistim, odam genelde dağınıktır ama dünyanın en zor insanı da değilim.
Aşırılıklarımı ve sivriliklerimi törpülemeye çalışıyorum.
Evet konformistim ama sevdiğim insanlar neyin içindeyse ona ben uyumlanmak için elimden geleni yaparım.
Ve yani zor durumda olan birini bir nebze ferahlatmak için çareler düşünmeyi seviyorum.
Ya da ne bileyim yani sevilmediğini düşünen birine kıymetli olduğunu hissettirmeyi seviyorum.
Çünkü ben de bir değil birkaç defa o dibi gördüm hayatta ve sevilmediğimi çok hissettim.
Yani zor durumların içinden geçtim.
Şimdi başkasının duyduğum bu hassasiyetleri hayatta kendime de duymam gerektiğine inanıyorum.
Bahsettiğim sevgi biraz böyle bir sevgi.
Kendime duyduğum hayranlık gibi bir yerden değil.
Çünkü ben bu sevgiyle kendime el uzatıp yerden kaldırabilirim.
Böyle boş hayallerle ya da mottolarla ya da pozitif olma baskısıyla değil yani.
Ben bunu anlayış ve merhametle yapabilirim.
Başlarda anlattığım o isyankar genç irisi kız vardı ya.
Benim kendime ulaşmam o kadar zor oldu ki.
İnsanlar genelde terapide çocukluğuna döner travmalarını iyileştirmek için.
ben hep o ergen kıza dönerim çünkü o hayal bile kurmayı hak etmediğini sanıyordu.
Hayatta onu koşulsuz seveceğine inandığı tek kişiyi kaybettiği için öfkesi ve yası çok büyüktü.
Bir gün evine döndüğünde evi diyebileceği bir yer kalmamıştı.
Akıl danışacağı da kimsesi yoktu ve herkese yük olmuştu.
Okuluna döndüğünde de tüm arkadaşları sırtını dönmüştü yani.
Ama o kız hiç kötü olmayı seçmedi.
En kaybolduğu zamanda bile yüzünü ışığa döndü ben.
Şimdi o kızı sevmeyip ne yapayım?
O benim hep en kıymetli parçam.
Şimdi dağ gibi bir kadın oldum ve fırtınalarda kopsa sarsılmıyorum.
Hayat bu kopuyor fırtınalar oluyor.
Ama işte onun sayesinde çünkü en zor zamanlarımızda o tuttu bizi hayatta.
Ben hep o kız için uğraşıyorum.
Bütün çabam hep onu iyileştirmek için aslında.
Şimdi dönebilsem ben 13 sene önce kendime derim ki gerçekten sevilmeyi çok hak ediyorsun ve çok güzelsin.
Biliyorum hayat sana hiç iyi davranmadı ama keşke bu kadar güçlü olmak zorunda da kalmasaydın.
Ama inan bundan sonrası aydınlık ve birlikte çıktık buradan.
Ben seninle gurur duyuyorum.
Çok isterdim zamanda ışınlanıp ona gidip birinin böyle bir şey söylemesini, benim söylememi.
Ay çok ağladım gerek.
Sizi çok ağladım.
Neyse.
Mesela iyileşme meselesine eleştirel bir yerden bakıp hani zorunda mıyım demiştim ya.
Bana aynı şeyi sorabilirsiniz.
Ben kendimi sevmek zorunda mıyım diye.
Bunun şöyle bir cevabı mı olur?
Zorunda değilsin.
Hatta çok istemene rağmen bunu başaramıyor da olabilirsin.
Ben biliyorum ki kendini sevmek bazı insanlar için maalesef beyhude bir çaba.
Ama orada önerebileceğim şey şu olabilir.
Kendinle dost olmayı deneyebilirsin.
İnsan dostuna nasıl davranır?
Belki böyle düşünmek yardımcı olabilir.
Kendiyle dost olmak diye bir kitap var.
Yazarını şimdi hatırlayamadım.
Ama o kitapta insanın kendiyle dost olmasının kendini sevmekten farklı olduğunu anlatıyor.
Ve bu aradaki mesafe kendini daha fazla tanımaya ve anlamaya gayret etmeyi gerektiriyor.
Ve bunları anlatıyor.
Eğer size dokunduysa belki bir okursunuz kitabı bakarsınız.
Yazarına bakmak aklıma gelmedi kusura bakmayın.
Şu an hatırladım kitabı çünkü.
Yani hayatta hangi yöntemi seçerseniz seçin.
İnsan kendinden kurtulamaz tamam mı?
Biz bu ömrü kendimizle geçireceğiz bu belli.
Eksiyle gediyle bir noktada kendimizi kabul etmemiz gerekiyor.
Kabul etmediğimiz yerde de zaten başkalarının kabul etmesine bağlanıyoruz ve sonsuz bir onaylanma ihtiyacı ve bu ihtiyaçtan doğan duygusal veya psikolojik istismara açık birilerine dönüşü biliyoruz ki bu bence en kötü senaryo.
Evet biliyorum 5 tane dedim ama bu da artı 1 olsun bunu söylemeden geçmek istemiyorum.
30 olmadan öğrendiğim bir diğer şey ise ben şükretmenin gücüne çok inanıyorum.
Yani inanç sisteminiz her neyse veya yoksa da aynı şekilde bunu imanla bağdaştırmadan şükür edilebilir.
Yani şükür bir pratik aslında.
Çünkü bazı insanlar şükretmeyi böyle fakir edebiyatı gibi görüyor bu.
Bana böyle bu kadar sığ algılanması çok üzücü geliyor.
Biz günlük dertlerden körleşebiliyoruz diyor bu çok kolay ama öyle anlarda ben böyle bir nefes alıyorum ve o nefesi verirken şükretmek benim görüş açımı netleştiriyor.
Ve açıkçası beni biraz da terbiye ediyor.
Şimdi bir saniye sonra alamayabilirim o nefesi.
Şu an alabiliyorum ve şükürler olsun.
Bu anda olmak, anda kalmak hani bunlar ne demek bilmiyorum.
Sürekli anı yaşamamızı söylüyor ya birileri bize.
Yani o anı yaşamanın paniğine kapılmaktansa ben sadece durup bir an şükrediyorum ve o bana çok iyi geliyor.
Evet çok uzun bir bölüm oldu o yüzden hemen bu haftanın önerilerine geçiyorum.
İlki bir film olacak Bir Salyangoz'un Anıları.
Şey diyormuşum kendi anılarımdan bahsediyorum şaka şaka.
Bu harika bir animasyon ama bence yetişkinler için bir animasyon.
Bunu da çocuklarla izlemek çok iyi bir fikir olmayabilir.
Normatif ahlakın insanların huzurunu sağlayamadığını biz zaten biliyoruz da siz eğer bilmeyen bir tanıdığınız varsa onunla izleyin derim.
Şimdi ilk önerim Bir Salyangoz'un anıları iken ikinci önerim de bir dinozorun anıları olacak.
Ya yemin ederim kelime şakası falan değil.
Denk geldi inanamıyorum ama gerçekten ikinci önerim Mina Urgan'ın Bir Dinozorun Anıları kitabı.
Hem dönemin İstanbul'unu hem sanat ve edebiyat çevresini yazdan şölen gibi bir kitap.
Mina Urgan bu kitabı Bodrum'daki yazlığında yazıyor ve kendisinin vefatından sonra da o konağı Cemil İpekçi satın alıyor.
Şimdilerde de orası bir butik otel olarak işletiliyor.
Ben her Bodrum'a gittiğimde hep orada kalırım.
Benim için de böyle özel bir yeri var bu kitabın.
Üçüncü önerim portakallı pırasa yemeği.
Bu kış belki 15 lira yaptım.
Müthiş bir zeytinyağlı.
Yeterince övüldüğünü düşünmüyorum.
Lütfen deneyin.
Son önerim ise Hümeyra'dan Nasıl Anlatsam şarkısı.
Bu şarkı beni bir yerlere götürüyor ve götürdüğü yerde o anı hatırlamak beni hep çok etkiliyor.
Bir köşede durup dinlenir gibi, acelesiz ve rahat sevmeyi Nasıl Anlatsam.
Umarım bu dakikaya kadar bana eşlik etmişsinizdir.
Kafamın içinde dönen şeylerin dile gelip birileri tarafından dinlenmesi bana hala çok büyülü geliyor.
Hani buna niye katlanıyorsunuz bilmiyorum.
Yani bir şekilde hepimiz kendi hikayelerimizi yaşıyoruz işte.
Bu öğrendiklerimi daha gençken bilseydim ne olurdu?
Hayatta ne değişirdi?
Hiç bilmiyorum ama ben bilmek istemezdim.
Bana çok güzel ışık oldular.
Bazen hata yaptırdılar.
Bazen içimde yeni pencereler açtırdılar.
Umarım ben de sizin içinizdeki pencereleri açabilmenize biraz da olsa yardımcı olabiliyorumdur.
Bir sonraki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın lütfen.
Umarım unuttuğunuzu zannettiğiniz çok güzel bir şey hatırlarsınız bu hafta.
Çok öpüyorum. Hoşçakalın.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
