
Her şeyi kontrol edemezsin, bazen bırakmak gerekir. BIRAK20 koduyla ilk seansında %20 indirim seni bekliyor! 💜
#AnlaşılmakİyiGelecek
@terappin.online
https://terappin.com
Transkript
Terapin, Portalla Yansıma'yı sunar.
Charles Bukowski'yi bilirsiniz.
Peki, meziyetlere sahip bir insan değildir.
Alkol ve kumar bağımlısı, kadın düşkünü gibi birçok sıfatına rağmen
enteresan bir başarı hikayesine sahiptir.
Gençliğinden beri yazar olmanın hayalini kuran bu adam,
30 yıl boyunca sefil bir hayat sürmüş,
çeşitli işlerde çalışarak gününü geçirmeye çalışmış
ve bu sürede yazarlığa devam etmiştir.
Ancak 50'li yaşlara geldiğinde şanslı yaver gitmiş
ve bir yayın eviyle anlaşarak yazarlık kariyerine ve şöhrete kavuşmuştur.
Bukovski'nin hayatına dışarıdan bakan birisi sabır ve çabanın önemine dair bir ders çıkartabilir.
30 yıl boyunca ilmek ilmek örülmüş bir yazarlık kariyerinde o çabaları bir mükafata kavuşmuştur.
Ama Bukovski'ye soracak olursanız kendisi bu 30 yıllık sürecini hiç de çabalamak olarak görmüyordu.
Bir şöhrete kavuşmanın hayaliyle yanıp tutuşmuyor, herkes tarafından sevilen bir yazar olacağı o günü iple çekmiyordu.
Yazıyordu çünkü yazmayı seviyordu. Bir hedefi yoktu.
Daha doğrusu yazarlığı o hedefe ulaşmak için yapmamıştı.
O yüzden kendisi mezar taşına çabalama yazdırmıştı.
Güzel şeylerin çabayla, zorlamayla değil, kendiliğinden gerçekleştiğine inanıyordu.
Tersine yasayı duymuş muydunuz?
Tersine yasa bize der ki bir şeyi ne kadar istersen kendini o şeyden o kadar uzaklaştırmış olursun.
Bunun en basit örneği uykudur.
Ne kadar uyumak isterseniz uykunuz bir o kadar kacar.
Bunu hayattaki birçok duruma uyarlayabilirsiniz gerçi.
Mutlu olmak isterseniz daha mutsuz birisine dönüşürsünüz.
Kendinizi bir sosyal ortamda karizmatik olmaya zorlarsanız tam tersi kasıntı ve cringe bir yolu verirsiniz.
Ne kadar isterseniz o kadar mahrum kalırsınız.
Bu durumun kendince bir mantığı vardır aslında.
Çünkü bir şeyi istemek bize o şeyden mahrum olduğumuzu hatırlatır.
Uyumak istiyorsan o an uykun yoktur bunu bilirsin.
Mutlu olmayı istemek demek şu an kendine mutsuz olduğunu itiraf etmektir.
Karizmatik olmak istediğinde kendine ben yeterince karizmatik birisi değilim, olmadığım birisi gibi olmalıyım demiş olursunuz.
Zorla güzellik olmaz.
Hepimiz biliriz ki bu hayattaki güzel şeyler kendiliğinden spontane gerçekleşir.
Lukovski'nin mezar taşına çabalama yazdırmasındaki hikmeti de ben buna bağlıyorum.
Bir şeyleri çabalayarak, zorlayarak ulaşamayız.
O isteğimizin süreci içinde kaybolduğumuzda, süreçten keyif aldığımızda,
hatta isteğimizin en başta ne olduğunu bile unuttuğumuz anlarda isteklerimiz gerçekleşir.
İstemekten bahsettik.
İstemek tabirine yakın olan ama bir nebze daha toksiklik barındıran bir kavram vardır.
Kafaya takmak.
Her şeyi kafaya takan insanların bu hayatta ne kadar başarısız ve mutsuz olduğunu biliriz.
Ama hiçbir şeyi kafaya takmayan insanlar da farkında olmadan çevresine zarar veren kapa saba insanlardır.
En küçük şeyleri takıntı yapan bir arkadaşınız sizi hayattan soğutabildiği gibi
trafik kurallarını takmayan bir serseri de sizi hayattan soğutur.
Odaklanacağımız kitap ustalık gerektiren kafaya takmama sanatı.
Ve kitabın mesajı bizi kafasına hiçbir şeyi takmayan bir insana dönüştürmek değildir.
Ki bu pek mümkün bir şey de değildir.
Hepimiz bir şeyleri takarız ve bazı şeyler takılmayı da hak eder.
İşte mesele kafamıza neyi takıp neyi takmayacağımızın ayrımını yapmaktır.
Kafaya takmak bazı açılardan faydalı olabilir çünkü.
Üstün başarılı insanlarda yaptıkları işe karşı bir saplantı görürüz.
Geçenlerde Arda Güler'in bir röportajını izlemiştim.
Ve saha içinde aslında takıntılı bir kafa yapısına sahip olduğunu itiraf etmişti.
Birisi ona çalım attığında veya fiziksel üstünü kurduğunda bunu takıntı yapıp misileme olarak kendini ispat etmek istediğini söylemişti.
İşte bu takıntı Arda Güler'i saha içi diri tutan bir şeydir ve performansına fayda gösteriyordu.
Burak Yılmaz da bir röportajında gol atamadığı maçlarda takımı kazandığında bile sevinmediğini
ama gol attığı maçlarda yenilseler bile keyif aldığını söylemiştir.
Yetenekli bir santrofor için bu tarz bir mantalite bir açıdan besleyicidir.
Çünkü her maç gol atmak için muazzam bir açlığa sahiptirler.
Toparlayalım.
Takıntılarımız yeri gelince faydalı, yeri gelince zararlı olabilmektedir.
Peki neyi kafamızı takıp neyi takmayacağımıza nasıl karar vereceğiz?
Şimdi ben burada kafaya takmamaktan bahsediyorum da bu takıntılarımız öyle podcast ile çözülecek şeyler değil.
Hatta takıntılar ciddi boyutlara ulaşmışsa bir profesyonele danışmak en faydalısı olacaktır.
Eğer terapiye ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız sizleri hem şahsen kullandığım
ve bırak 20 koduyla da indirime sahip olacağınız terapinden bahsetmek istiyorum.
Terapin sizlerin ruhsal, bedensel ve zihinsel ihtiyaçlarınıza yönelik iyi oluşunuzu,
bünyesindeki uzmanların desteğiyle sağlayan bir dijital sağlık platformudur.
Bütünsel iyi oluşu ele alan Terapin platformunda sizi sadece klinik psikolog değil,
diyetisyen, fizyoterapist ve spor eğitmenlerinden de oluşan 600'e aşkın uzman kadrosu karşılıyor.
Terapin platformuna mobil veya web üzerinden kolaylıkla erişebiliyorsunuz.
Online temelli bir platform oluşu sayesinde esnek saatlerden dilediğinizi seçebiliyorsunuz.
Eğer kişisel gizliliğiniz konusunda hassassanız platformu anonim olarak kullanabiliyor.
Kameranız kapalı bir şekilde seanslara katılabiliyorsunuz.
Uzmanların profillerini, danışanların yorumlarını inceleyip size en uygun olanını seçebiliyor.
Ve her bütçeye uygun paketlerden devam edebiliyorsunuz.
Podcast'imize özel bir indirim kodumuz da bulunmakta.
Bırak20 koduyla ilk terapi seansın bir ay boyunca %20 indirimli.
Terapine dair link ve indirim kodumuzu bu bölümün açıklama kısmına bıraktım.
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Kafaya takmamızın faydalı olacağı alanlardan birisi hakkımızı aramaktır.
Birisinin sizi dolandırmaya çalıştığını öğrenirseniz o kişiyle çatışmak,
Hatta o kişiyi rezil etmek hakkınızdır.
Bir markadan hizmet almış ve hiç memnun kalmamışsanız o markanın yorumlarına girip olumsuz görüşünüzü bildirmek de hakkınızdır.
Ama hakkını aramanın da boyutları vardır.
Dolandırılmak veya o kadar para vermenize rağmen kötü bir hizmet almak ciddi bir durumdur ve kafaya takılmayı hak eder.
Ama kasiyenin size 10 kuruş eksik vermesini kafaya takmak da gereksiz bir durumdur.
Ki bunu kafaya takan bu hayattaki her şeyi kafaya takabilir.
Bu eşiği sağlıklı bir şekilde belirlememizi sağlayacak olan şey ise gerçekten değer verdiğimiz, anlamlı bir işe kafayı takmaktır.
Çünkü büyük şeylere kafa taktığımızda küçük şeylere takılmayı o kadar da umursamayız.
En iyisi bir örnek verelim.
Diyelim ki mahallenizde bir teyze var.
Bu teyze o kadar huysuz ki en küçük şeyleri bile kafaya takıyor.
Markette sıra beklerken, kasiyerle konuşurken, yolda yürürken hep bir hayıflanma halinde.
Bu teyzenin hayata karşı bu kadar saplantılı olmasının nedenlerinden biri,
kendi hayatında önemli bir şeyi kafaya takacak durumda olmamasındandır.
Teyzenin hayata dair bir amacı, bir meşgalesi yoktur.
Evde oturup televizyon izliyor ve arada dışarı çıkıyordur sadece.
Meşguliyete maruz kalmayan zihin saçma sapan şeylere takılarak kendini meşgul etmeye çalışır.
Bu teyze eğer anlamlı bulduğu bir işin ucundan tutsaydı,
emin olun bu kadar saplantılı olmazdı.
Şimdi, bu hayatta hepimizin istediği mutluluğa odaklanalım.
Mutluluğu kafaya takmak neden sorunlu bir düşüncedir.
Size 2500 yıl öncesinin kadim bir hikayesini anlatmak istiyorum.
Zamanın birinde dünyalar zengini bir kralın oğlu olan bir prens varmış.
Kral evladının bu hayatta hiçbir ıstırap çekmemesini istiyormuş.
O yüzden onu şımarttıkça şımartmış.
Şatafatlı evler, yemekler, hizmetçiler, mücevherler sunmuş ona.
Prensin tüm çocukluğu feci bir varlık içinde geçmiş.
Ama kralın servete harcadığı bu planı işe yaramamış.
Prens mutsuz ve acı çeken birisi olmuş.
Prens artık bu sarayda bolluk içinde yaşamaktan o kadar rahatsız olmuş ki bir gün alıp başını saraydan gitmiş.
Yollara düşmüş ve çok daha acı bir gerçeği fark etmiş.
Kendisinden çok daha kötü koşullarda büyüyen, aç, hasta, kimsesiz ve acı dolu insanları görmüş.
Kendi acısı yetmezmiş gibi bir de garibanların acısını çekmeye başlamış.
Prens tüm bu gördüklerinden sonra sarayına geri dönmüş ama eskisinden bile kötü hissetmiş.
Sahip olduğu tüm bu varlıklar onda bir suçluluk hissi uyandırıyormuş.
En son temelli olarak sarayından ayrılmış ve ömrünü yollara adamış.
O gördüğü sefil insanlar gibi bir hayat sürmüş.
Aç, susuz, kimsesiz.
Acıyı tadarak onları anlamak ve bir huzur bulmak istemiş.
Ama yine de hiçbir şey değişmemiş.
En sonunda bir ağacın altına geçmiş ve oturmuş.
Aklına bu acı probleminin bir çözümü gelmediği sürece ağaçtan kımıldamamaya karar vermiş.
Ve o an bir aydınlanış yaşamış.
Bu hayatta ıstırabın ve kaybın her zaman var olacağını görmüş.
Bu bahsettiğim kişi Buda'dır.
Bu dayı anlattım çünkü mutlu olmaya dair bir şey var burada.
Bir şeyleri neden isteriz?
Çünkü o isteğimize kavuştuğumuzda daha mutlu olacağımızı sanarız.
Hayalimizdeki o spor arabayı alınca, istediğimiz parayı kazanınca, insanlar tarafından sevilince daha mutlu olacağımızı varsayarız.
Oysa mutluluk anlık gelişen bir şey.
Biz bir şeyleri isteyerek şu anki halimizden mutlu olmadığımızı kendimize itiraf etmiş oluyoruz.
Ve o saatten sonra da mutlu olmak imkansız hale geliyor.
İsteklerimiz kadar değer yargılarımız da mutsuzluğumuzun sebebi olabilir.
Neyi değerli olarak görüyoruz?
En büyük değer yargısı para olan birisi, eğer iyi paralar kazanıyorsa muhteşem hisseder.
Ama işleri biraz kötü gitti mi kendisinden iğrenmeye başlar.
Değer yargısı insanlar tarafından sevilmek olan birisi,
çatışmadan kaçınmak için kendi fikirlerini söylemekten çekinir.
Bu hayatta gayet iyi bir konumda olsak bile eğer değer yargılarımız sıkıntılıysa,
sahip olduklarımızın kıymetini asla bilmeyiz.
Bu kısımda sizlere bir metalciden bahsetmek istiyorum.
Dave Mustaine.
Hiç öyle metalci konumuzla ne alakası var falan demeyin.
Mustaine'in epey ilginç bir hikayesi var.
Normalde Dave Mustaine ismini Google'a aratırsanız ondan Megadeth grubunun kurucusu olarak bahsedildiğini görürsünüz.
Ve Megadeth metal camiasında sevilen, sayılan önemli bir gruptur.
Fakat Mustaine'in Megadeth'i kurmadan evvel başından dramatik bir olay geçmişti.
Kendisi aslında Metallica grubunun gitaristiydi.
Fakat bir gün diğer grup üyeleri onu sanki evin dışına çöp atıyormuş gibi atmaya karar verdi.
Artık seni istemiyoruz dediler ve eline bir otobüs bileti tutuşturdular.
Bir metalci için travmatik bir andı diyebiliriz.
Potansiyel vadiden grubun önemli bir parçası iken ve hayallerine giden yolda yürürken
Mustang kendini birden grupsuz bulmuştu.
Ama böylesine bir ihanetten sonra oturup ahat yakacak değildi.
Onlara duyduğu kini bir motivasyon yakıtına dönüştürdü.
Kendi metal grubunu kuracak ve Metallica'dan çok daha yüksek başarılara ulaşacaktı.
Bulabildiği en iyi elemanları topladı.
İbadet eder gibi antrenman yaptı.
Ve sonunda kurduğu Megadeth büyük başarılara ulaştı.
Ama Mustaine'in bir sıkıntısı vardı.
Megadeth en iyi metal gruplarından birisiyken Metallica tüm zamanların en iyi metal grubu olmuştu.
Mustaine o kadar başarısına, plak ödüllerine rağmen halen mutlu değildi.
Birçok röportajında ondaki aşağılık kompleksini ve başarısılık hissini görebiliyorduk.
İşte değer yargısı fikrine geri dönüyoruz arkadaşlar.
Mustaine'in değer yargısı Metallica'yı geçmekti.
İnanılmaz başarılara sahip olsa da, sevdiği işi yapıp o işten servet kazanıp milyonlar tarafından sevilse de,
teknik olarak değer yargısını gerçekleştiremediği için tatminkar değildi.
Mustain eğer intikamcı bir politika gütmek yerine kendine odaklansaydı.
Megadeth'in başarılarından razı olsaydı çok daha huzurlu bir zihin yapısına sahip olurdu.
Değer yargılarımızı değiştirdiğimizde hayatımız değişir.
Mustain toksik değer yargılarının bir örneğiydi.
Ama bence diğer bir örnek bize toksik değer yargılarımızın bile düzelebileceğini gösteriyor.
ve yine bir müzisyene odaklanacağız.
The Beatles grubunun bir zamanlar üyesi olan Pete Best.
Pete Best'in kaderi Mustang ile benzerdi.
İngiltere'de kurulup dünyaya açılan The Beatles grubunun davulcusuydu.
Ama Beatles'ın diğer 3 üyesi bir gün menajerle görüşüp
Best'i grupta istemediklerini belirtti.
Best pek bir açıklama yapılmadan kapının önüne konuldu
ve grupta bıraktığı boşluk da kısa sürede başka bir davulcu tarafından dolduruldu.
Best kovulduktan birkaç ay sonra Beatles grubu adeta patladı.
Kısa sürede dünyanın en popüler gruplarından birisine dönüştüler.
Ve Beatles üyelerinin hepsi hem bir servet hem de hayatları boyu devam edecek bir şöhrete kavuştu.
Best'in yerinde olsanız nasıl hissederdiniz?
Bir yıkılırdınız değil mi?
Best ağır bir yıkıma uğradı.
Depresyona girdi ve kendini içkiye verdi.
Kendi müzik kariyerini kurmaya çalıştı ama başarısız oldu.
Beatles üyeleriyle laf dalaşına girip mahkemeye verildi.
Ve en son kendi canına kastetti.
Neyse ki annesi onu son anda kurtarmıştı.
Mustain'den bile daha kötü bir pozisyona girse de bu girdaptan kendini kurtarmayı başarmıştı ama.
Best, Mustain'in hatasına düşmüş.
Ama o hatayı devam ettirmemişti.
Onun da bu hayattaki değer yargısı, Beatles üyelerinden daha başarılı olup onlardan intikam almaktı.
Fakat süreç içinde bu değerin anlamsızlığını ve ulaşılmazlığını fark etti.
Beatles kendisi olmadan patlamıştı bir kere.
Onların seviyesine asla ulaşamazdı.
Ve onlara hasetle bakmak da bir tek kendisine zarar veriyordu.
Best o an kendisine yeni bir değer yargısı seçti.
İyi bir aileye sahip olmak.
Evlendi ve iki çocuğu oldu.
Mütevazı bir hayat yaşıyordu ama ailesiyle mutluydu.
Değer yargısını değiştirmesi bu hayattan aldığı keyfi baştan aşağı değiştirmişti.
Bu hayatı değerlerimizle yaşarız.
Onları önemser, başımıza gelenleri onlarla yorumlarız.
Ama bazı değerler vardır ki tatlı gözükürler ama onları kaşıdıkça o tatlı his giderek canımızı yakmaya başlar.
Hayatımızı mahvedecek değerlerden bahsedelim.
Bunlardan birisi hazdır.
Has tanımı gereği hepimizin arzuladığı bir şeydir.
Herkes sever.
Ama bu hayattaki ana değer yargın hassa birçok şeyi mahvedebilirsin.
İyi giden bir ilişkin vardır, bir aile kurmuşsundur.
Ama o yeni olanın heyecanını tatmak için metres peşinde koşarsan,
o hazı deneyimlemek istersen bir bakarsın ki işin seni terk etmiş, ailen parçalanmış.
Bir şeyleri kurmak ne kadar zorsa bir şeyleri yıkmak da bir o kadar kolaydır.
Ve genelde bu yıkımların ortak sebebi şu hazı da bir deneyim merakıdır.
Başka bir sıkıntılı değer yargısı paradır.
Gerçekçi olalım para insanı gayet de mutlu eder.
Huzur ve özgüven kadar.
Ama para ana değer yargısı olduğunda hazdaki gibi yaşamı mahveder.
Çevremizdekileri paralarıyla değerlendirmeye başlarız.
Garibana yukarıdan bakarken bizden zengine hayranlık duyarız.
Daha fazla para uğruna ufak tefek dolaplar çevirip insanları kandırmaya çalışırız.
Toksik değer yargılarımızı değiştirmenin bir yöntemi de kendimize esnek bakabilmektir.
Yani ben böyle biriyim, yapım böyle tarzı ifadelerden kaçınmaktır.
Kaçınma yasası denilen bir konsept vardır.
Bu konsept bize der ki bir şey kimliğinizi ne kadar tehdit ediyorsa ondan o kadar kaçınmak istersiniz.
Diyelim ki kendinizi içe dönük birisi olarak görüyorsunuz.
Ve bir arkadaşınız sizi sosyal etkinliğe çağırıyor.
Normalde gitmek istiyorsunuz ama sosyal anksiyete sizi engelliyor.
Ve siz de kendinize bu tarz sosyal etkinlikler bana göre değil, ben zaten içe dönük tabiatta birisiyim diyorsunuz.
İşte bu tam bir kaçınma yasasıdır.
Korkularınızla yüzleşmediğiniz için bir kişilik kalıbına sığınmaktır.
Kendimizi kesin kılıplara sokmak hayatımızı tek düzeleştirir ve bir süre sonra kendini güncelleyemeyen birisine dönüşürüz.
Böyle olmamızın bir sebebi de kendimizden emin olmamızdır.
Beceriksiz ve özgüvensiz olduğunu düşünen birisi bile özünde kendinden emin olduğu için bu düşüncelere kapılabiliyordur.
Çünkü kendisi hakkındaki düşüncelerinden emindir.
O zaman benlik tuzağından kurtulmanın bir çaresi de yanılabileceğimizi kabullenmektir.
Her türlü değişikliğin temeli yanılgının kabullenmesinden gelir.
Düşündüğün kadar içe dönük değilsindir belki de.
Ernest Becker, Ölümün İnkarı ismindeki şah eserinde temelde iki nokta üstünde durur.
Bunlardan ilk ki insanlardaki kendisi üstüne düşünme becerisidir.
İnsan, geleceği, geçmişi ve varoluşu üstüne düşünebilen tek canlıdır.
Bir kedi geçmişindeki hatalardan dolayı pişman olmaz.
Bir maymun gelecek kaygısı taşımaz.
Yaşar sadece.
Ama biz insanlar varoluşu zamansal düzlemde düşünebiliyoruz.
Ve tüm bu düşüncelerin çıktığı tek bir kapı var.
Ölüm.
Şu an dünya üzerindeki milyarlarca insanın farklı dinleri, felsefeleri, mantaliteleri var.
Ama hepsi günün sonunda bir gün öleceğini ve bu dünyadan göçüp gideceğini bilir.
Ölümden sonra yaşımı veya hiçliğe mi gideceğimizi kastetmiyorum.
Ama bir gün öleceğimiz farkındalığı tüm insanların ortak derdidir.
Ve Becker'a göre yaşamda duyduğumuz kaygıların temelinde ölümden duyulan dehşet yatar.
Becker'ın üstünde durduğu ikinci nokta ise bizlerin iki benliğe sahip olduğudur.
İlk benliğimiz acıkan, uyuyan, tuvalete çıkan, temel ihtiyaçlarını karşılayan ilkel benliktir.
Diğeri ise kendimiz üstüne düşündüğümüz, kimliğimizi oluşturduğumuz benliktir.
Bu iki benlik algısı da bir problemi yanında getirir.
İnsan ilk benliğinin yani o fiziksel varoluşunun bir gün sona ereceğini bilir.
Ama ikinci benliği ölüm fikrini sindirmek istemez.
Kendisi öldükten sonra bile devam edecek bir etki bırakmak ister.
Öldükten sonra üstüne düşünülmesini, saygı duyulmasını, ideoleştirilmeyi ister.
Becker insanın bu çabasına ölümsüzlük projesi ismini vermiştir.
Çocuk yapmaktan tutun, sosyal medyada içerik paylaşmaya kadar.
Her türlü eylemin arkasındaki motivasyonu ölümsüzlük projesi olarak yorumlar Becker.
Ve ona göre insanoğlunun tüm savaşlarının çatışmasının nedeni de bu ölümsüzlük projesidir.
Dini, siyasi olsun her bir grup varlığını güçlendirip dominasyon kurmak ister.
Kendisinden sonra geleceklerin de o varlığı güçlendirmelerini bekler.
Ve varlığına tehdit olanları da ortadan kaldırmak ister.
Sizin bir ölümsüzlük projeniz var mı?
Belki aile kurmayı düşünüyorsunuz.
Belki de ünlü bir yazar olmak istiyorsunuz.
Eğer ölümsüzlük projeniz neyse değerleriniz de odur.
Şimdi bu ölümsüzlük projeleri fikri kulağa çok romantik geliyor.
Dünyada bir iz bırakmak, her zaman hatırlanmak bunlar çekici şeylerdir.
Fakat Becker'a göre dünyanın dengesini bozan da bu projelerdir.
Savaşlar buna bir örnekti.
Yazarımız ölüm döşeğindeyken insanların ölümsüzlük projelerinin de çözüm olmadığını fark etmişti.
Ölüm yaklaştığında duyduğun dehşeti ve korkuyu senden geriye bıraktığın eserler de pek değiştirmiyordu.
Baker o an fark etti.
Ölümle inatlaşıp sonsuzluğu amaçlamak yerine.
İnsan ölüme karşı biraz daha rahat olmalıydı.
Ölüm fikriyle uzlaşmalı.
O fikri anlamalıydı.
Şöyle düşünün.
Ölümün rahatlatıcı bir tarafı da var gerçekten.
Yaşamayı istediğiniz kadar sevin.
Yaşam da o tekrarıyla, rutiniyle ve spontane sıkıntılarıyla olsun.
Zaman zaman boğucu hissettiren bir yer.
Bir gün yaşamdan aldığımız tüm bu zevklerin biteceği gibi acılarımızın, saplantılarımızın,
hep sırtımızda taşıdığımız geçmiş bagajımızın da son bulacağı fikri bana rahatlatıcı geliyor.
Yaşamdan soğutmaya çalışmıyorum sizi.
Hatta ben şahsen yaşamayı çok seviyorum ve keyif alıyorum.
Ama ölüm fikrinden de o kadar tiksinmiyorum diyelim.
Kendince huzurlu ve sakin bir tarafı var bu fikrin.
Ölümü hep soğuk ve ürpertici olarak hayal ederiz.
Pek de öyle değil sanki.
Bizi rahatlatıyor.
Özellikle her şeyi kafaya takmaya meyilli zihnimize,
ara sıra öleceğimiz gerçeğini hatırlatmamız,
kafayı taktığımız şeylerin pek de bir önemi olmadığını gösteriyor bize.
Bu rahatlamaya ihtiyacımız var.
Bu podcastlik benden bu kadar arkadaşlar.
Kendinize iyi bakın ve bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
