
Küllerinden Doğma Rehberi'nin finalinde Dante, Jung ve Stutz'la kontrol ile akış arasındaki üçüncü yolu konuşuyoruz. Bir de kendi dip noktamı anlatıyorum.
Instagram: overthinkclubpodcast
Transkript
Müzik
Selamlar.
Overdink Kulübü'ne hoş geldiniz.
Bugün size küllerinden doğma rehberinin son bölümünden sesleneceğim.
Ve kendi küllerimden, doğma hikayelerimden birini anlatacağım.
Birini diyorum çünkü şöyle bir şey değil hayat.
Yani bir kere herhangi bir zorluğu atlattıktan sonra kahraman düzlüğe çıkıyor ve bir daha hiçbir sorun yaşamıyor gibi bir hayatımız yok.
Sadece bazı dönüm noktaları diğerlerinden daha belirgin olabiliyor.
Ben de belirgin olanlarından birini anlatacağım bugün size.
Sizinle bir 7-8 sene öncesine... 7-8 oldum ya. Oldu galiba. Gidebiliriz.
Pandemiden hemen önce ben bir ofiste çalışmaya başladım
Ve çok kısa bir süre sonra da pandemi başladı zaten
2000, tabi Mart, Mart 2020'de falan
Ve pandemi başladıktan sonra ofiste şöyle bir şey var, manzara var
Ofisin sahibi olan iki tane avukat var
Bütün çalışanlara izin vermiş durumdalar
Ve tek çalışan benim
Avukatların pandemide dışarıya çıkmasında da hiçbir sorun yok
Yani izin almamıza falan gerek yoktu o zaman
Ben her gün evde ofis birbirine çok yakın.
Kalkıyorum pıtı pıtı ofise gidiyorum.
Ofiste yani sabah gidiyorum gece 11'e kadar falan çalışıyorum.
Böyle bir düzen içerisinde çalışıyorum.
Bütün pandemi süresince de böyle çalıştım.
Neyse pandemi bitti.
Ben o ofiste çalışmaya devam ettim.
İki tane avukat var ofisin sahibi.
Bir tanesini çok seviyorum.
İkincisi eh işte.
Ve bu esnada da pandemi bittikten sonra ben bir Deccal'le sevgili olmuşum.
dünyanın en kötü 3 ilişkisinden biri.
Ayrılmam gerektiğini biliyorum ama
böyle sanki bir şey bekliyor gibiydim.
Sonradan şunu, yani psikologlar şöyle bir açıklaması
bu Jung'un mu açıklamasıydı hatırlamıyorum ama
empat insanlar narsistlerle birlikte olduklarında
bir dönüşüm yaşamak için bir patlama anı beklerlermiş.
Ve bir daha geri dönülmez şekilde değişirlermiş o ilişkinin sonrasında.
Sanıyorum bütün yükler insanın üzerine bindiği için
bir şekilde patlıyor. Ben de o patlama
anını bekliyorum ama o patlama
anı bana çat diye gelmedi.
Ben bu ofiste çalışırken
AMH değeri diye bir değer var.
Anti-Müllerian hormon.
Kadınlar bilir maalesef ki. 30 yaş üstü
kadınların hepsine bakılır ve herkesinki
düşük çıkıyor. Lütfen bunu ölçtürüp de
kendinizi boş boşuna sıkıntıya
sokmayın. Çok bir şeyin göstergesi değil.
Başka şeylerle desteklenmesi lazım.
Gerçekten stres yaratacaksa
insanda ama ben o zaman bunların
hiçbirini bilmiyorum. Bir miyomum var.
O miyomum için doktora gittim.
Doktor AMH değerime baktı
ve AMH değerimin çok düşük olduğunu
böyle güm diye yüzüme söyledi
ve şey diyor. Tüp bebek yapmanız
lazım. Evi değilim ya. Nasıl tüp
bebek yapacağım? Ya da bir sor yani
sadece tüp bebek mi bunun
zararı insana? Başka zararları
da olmuyor mu? AMH değerim niye
düştü ben onu bile bilmiyorum.
Ne yapmam lazım diyorum. Tüp bebek diyor.
E başka diyorum. Hani daha fazla
düşmemesi için, yükselmesi için bir yol var mı?
Hayır hiçbir yol yok diyor.
Stresse girmeyin. Tek şey
bu. Yani avukatlık yapıyorum ve
deccal ile sevgiliyim. Ben nasıl
strese girmeyeyim? Neyse ben bu haberi
aldım ve bu haberi aldıktan
sonra kafamda şey var. Ben
strese giriyorum. O yüzden böyle
anlıyor. Ve o andan
sonra şunu düşünmeye
başladım. Ben kendimi çok
kötü hissettiğim bir ilişkin
içinde duruyorum.
Hiçbir şey yapmıyorum.
Tepki göstermiyorum.
Kaçmıyorum.
Ayrılmıyorum.
Sadece duruyorum.
Ve burada durmaya çalışıyorum bir şekilde.
Vücudum buna tepki veriyor.
Kendimi iyi hissetmiyorum.
Bütün hayatım bundan etkileniyor ama ben bu ilişkinin içinde duruyorum.
Neyse ben Deccal'e dedim ki Deccal ben seninle çok mutsuzum.
Ben artık bu ilişkiyi devam ettiremeyeceğim.
Deccal'den ayrıldım.
Ve fakat Deccal'den ayrıldıktan sonra bana şöyle bir sorgulama geldi.
Ben bu çeşit bir insanla sevgili olduğuma göre ve bundan önce de bu ve benzeri kind of insanlarla sevgili olduğuma göre ve tüm bu insanlar benim hayatıma gökten zembille inmediği ve benim seçimin sonucu olduğuna göre bende bir hata olmalı.
Ve bu noktadan sonra bir terapist aramaya başladım.
Aslında daha önce de terapiye gitmiştim.
Yani terapiye gitme denemem olmuştu.
Hiç kendimle uyuşmayan terapistlerle birkaç seans yaptım.
Ama hiç aklıma yatmadılar.
Ve gitmek istediğim terapisti kendim arayarak buldum.
Bir adet köpeğim geldi pıtırtıları duyuluyor mu?
Şimdi gelecek ve mikrofonu yiyecek.
Sakın, sakın.
Aferin oğlum, aferin sana.
Devam ediyorum.
Gitmek istediğim bir terapist var ve bu terapiste ünlüce bir terapist.
Ofisini aradım birkaç kere.
Bu arada bu terapistin parasını karşılayacak herhangi bir param da yok yani.
Sadece oraya gitmek istediğimi biliyorum.
Bir şey beni o adama çekiyor.
Gitmem lazım benim o terapiste.
Ofisini aradım.
Dediler ki işte hocamız yeni hasta bakmıyor.
Tamam dedim okey ne yapacağım.
Zorla bana terapi yapın diye bekleyecek halim yok.
Yapmıyorsa yapmıyor.
Ama ben Instagram'dan bu adamı takip ediyorum ve tam bu AMH değerimin düştüğü ve Deccad'i terk ettiğim aralıkta iyice mutsuzum zaten.
Şöyle bir gün yaşandı.
Ofiste mesai saatinin bitmesini bekliyorum ağlayabilmek için.
Yanında çalıştığım avukatlar da benim ne kadar mutsuz olduğumu o arada biliyorlar.
Şey overshare bir insan olduğum için hemen gelip anlatıyorum pıtı pıtı.
AMH değerim de düştü, Deccad'i de terk ettim.
Bu arada bacaklarımı vuruyorum.
Şimdi bunun sesi de gelecek podcast'te.
Neyse devam.
Mesai bitsin de ağlayayım diye bekliyorum.
Böyle de mesaiye sağdığım ya çalışıyorum yani.
Ağlayacağım gözyaşım gözümün ucunda ama dilekçe yazmaya devam ediyorum.
Masa telefonum çaldı.
Avukatlardan biri arıyor.
Ben dilekçeye bir şeyi yanlış yazmışım.
Abi bana niye hala dilekçe yazdırıyorsunuz zaten?
Bana diyor ki avukat adam istersen ücretsiz izne çıkabilirsin.
mutsuzsun ya istersen ücretsiz izne çıkabilirsin.
Ama ücretsiz izne çıkmadan önce buradaki işlerin hepsini bitir.
Yani mutsuzsam ve zaten çok kötüysem
ben o koşullarda nasıl o işlerin hepsini bitirebilirim?
Ya hiç mi gerçekten empati duygunuz yok?
Avukatlar çok zor gerçekten.
Bazen avukatlarla çalışmak gerçekten zor yani.
İnsanla çalışmak zor bu sistemin içinde herhalde.
Neyse ben o kafayla dilekçeleri yazmaya çalışırken bir şeyi yanlış yazmışım.
Masa telefonunu da çaldı beni aradı dedi ki
Dilekçe'ye şunu şunu yanlış yazmışsın
Bunun doğrusu ne?
Ve ben gerçekten o an o işin doğrusunu hatırlamıyorum
Diyorum ki bilmiyorum doğrusunu
Zaten saat 6 olmuş yani
Ben 6'yı bir geçe ağlamak için programlamışım kendimi
Israrla diyor ki bunun doğrusu ne?
Dedim bilmiyorum doğrusunu ama
İsterseniz Google'dan bakabilirsiniz doğrusunu
Bana ısrarla sorduğunuza göre siz de bilmiyorsunuz doğrusunu
Google'dan bakın dedim
Ay ben böyle deyince adam çıldır
Beni yanına çağırdı.
Ben de ayaklarımı pıtı pıtı pıtı pıtı vurarak gittim yanına.
Bana hala doğrusu ne doğrusu ne diye soruyor.
Ya dedim ki ben burada pandemiden beri gece 11'lere kadar çalışıyorum.
Ve ilk defa kendimi mutsuz hissettiğim bir an oldu.
Ya bu anda şu an yapmanız gereken darbeleşme bu mu gerçekten?
Siz ne kadar çıkarcı bir insansınız dedim.
Adam da beni kovdu.
Orada bir de şey dedim ben sizin askeriniz değilim.
değilim abi
değilim yani
mutsuzsam mutsuzum yani
robot gibi orada duramam ki ben mutsuzken
neyse kovuldum
aşağıya indim
Ece ajandamı aldım
ofisi terk ettim falan
ve tüm
yani şöyle bir
gerçekten benim için ruhun karanlık gecesi olan bir şey hayal edin
işimden kovulmuşum
sağlığımdan olmuşum
Deccal'i terk etmişim
hayatımda iyi giden tek bir tane bir şey yok
param yok
hiçbir şey yok
neyse eve gittim
Dedim ki ben 3 gün 3 gece üzüleceğim.
Ama sonra bir şekilde bunun çıkış yolunu bulurum.
Nitekim de o 3 günün sonunda zaten tazminatım falan ödenecekti.
Dedim ki ben elimdeki bu parayla ufak çaplı bir ofis açarım.
Hiç masraf yapmadan bir oda kiralarım.
Ve bir sene hiçbir şey yapmadan bir şekilde terapiye giderek kendimi sakinleştiririm.
Yani bu şeyin içinden bir şekilde çıkmam lazım.
Bu arada da işte o çok uzun zamandır gitmek istediğim terapistin Instagram hesabında şöyle bir ilan gördüm.
Onun bölüm başkanı olduğu üniversitede öğrencilere süpervizyon çalışması kapsamında terapi verdiriyorlar hastalara.
Dolayısıyla bu terapi aslında diğer dışarıdaki terapilerden daha ucuz oluyor.
Süpervizyon kapsamı olduğu için diğer öğrenciler de sizin terapinizi izleyebiliyor.
Yani mahremiyet yok.
Dedim ki hiç problem değil.
Benim şu an gerçekten terapiye ihtiyacım var.
Öğrenci olması da problem değil.
En azından bir şekilde hocayla bağlantılı.
Belki hani süpervizyon olduğu için.
Kendisiyle konuşuyorlardı da onun fikirleri bana uygulanacaktır falan diye düşündüm.
Ve oraya başvurdum.
Ön görüşmeyi de yaptım.
Ön görüşmeyi online yapıyorlar.
Online ön görüşme de şöyle.
Şimdi benim ofisim yok.
Evde annemle yaşıyorum.
Yani ofisim şöyle yok.
Ofis tuttum, kiraladım çok düşük bir ücrete ama.
Ben şimdi o yeni tuttuğum ofiste gidip de terapi yapıp sesimi herkese duyurup kendimi rezil edemem.
Bir kahveciye gittim.
Çok kötü bu.
Yine hiç utanma duygum olmadığı için bütün dertlerimi orada online görüşmeyle anlattım.
Ve birkaç hafta sonra o süpervizyondaki öğrenci hanım bana dedi ki
hocamız sizinle birebir görüşmek istiyor siz kabul ederseniz.
Yani ben hayat boyunca uğraşıp didindiğim, gitmek istediğim terapiyi
çat diye bir şekilde o kötü dönemimde alıyor oldum.
İnanılmaz heyecanlandım.
Yani benim için çok önemliydi o.
Ve gerçekten bu kadar heyecanlanmamın da bir anlamı olduğunu sonradan algıladım.
Çünkü bu terapi benim hayatımda çok büyük bir etkisi oldu.
Yani benim yakın arkadaşlarımı, tanıyan arkadaşlarımı bilirler.
Terapiden önceki halimle terapiden sonraki halim arasında inanılmaz bir fark yaşadım.
Bu buna hazır olmamla ve çaba göstermemle de alakalı.
Evet bunu kendim hazırlamıştım.
Ama aynı zamanda bir şey de bana çok yardım etti.
Biz bu terapist adamla terapiye başladık.
1,5 yıl kadar benim terapim devam etti.
Ve gerçekten çok iyiydi.
Her perşembe günü ben pıtı pıtı okula gidiyordum terapi yapmaya.
Ve perşembe günlerini kendime ayırmıştım.
Terapiden çıkıyordum.
Aa şu anda perşembe günü bu arada podcast'i çektiğim hoşuma gitti bu benzerlik.
Terapiden çıkıyordum.
Ne hissettiğim, kafam karışmasın diye böyle bir yerlerde düşünüyordum falan.
Benim için çok güzel bir 1,5 yıl oldu.
Ve bu benim aslında küllerimden doğmamın hikayesi oldu.
Yani devamında hayatım bir daha hiç öyle bir dip noktaya girmedi belki.
Ama şöyle bir bana güven kazandırdı.
Hayatım bir daha öyle bir dip noktaya girse bile benim artık bu dip noktadan çıkabileceğim araçlarım var.
Şimdi size tüm bu hikayeyi başka bir yerden daha anlatmak istiyorum.
Yine geldik Dante'ye.
Dante'nin cehenneminin en dibinde.
Herkes kendi cehennemin en dibine bir baksın orada ne var.
Ama Dante'nin cehenneminin en dibinde ateş yok, buz var.
Orada ortasında duran şanssız kişi de Lucifer.
Belinden aşağısı donmuş, kurtulmak için kanatlarını çırpıyor.
Ve kanatlarını çırptıkça yarattığı rüzgar gölü donduruyor.
Ve tekrar donmaya devam ediyor.
Yani ne kadar çok çırpınırsa çırpınsın, kendi ızdırabı o kadar artıyor.
Bu kişisel gelişim şeyleri bize ne söylüyor?
Hayatın kontrolünü eline al ya da bırak akışa teslim ol.
Biz bunlardan ikisini de yapmamalıyız aslında.
Ben bu ikilemi 3 kişi ekseninde konuşacağım.
Birincisi Dante, diğeri tabii ki de Jung, diğeri de Stad.
İlahi komedya şöyle başlıyor.
Bu arada şunu ekleyeceğim.
İlahi komediyi alıp elinize okuduğunuzda çok bir şey anlaşılmıyor.
Ama YouTube'da inanılmaz güzel bir imkan var ilahi komediyayla ilgili.
Yale Üniversitesi'nin ilahi komedyayı işleyen dersleri var.
Ve lütfen eğer ilahi komediyi okumaya niyetliyseniz o dersler eşliğinde okuyun.
Size yepyeni kapılar açacak.
Yani ben bunu biraz şu an tekrar okumuştum ama çok bir şey anlamamıştım.
Saçma sapan bir şiir gibi gelmişti bana başta.
Ve şimdi baştan o videolar eşliğinde okumaya başladım.
İnanılmaz zevkli.
Çok güzel bir imkan.
Neyse bu parantezi kapatıyorum ve devam ediyorum şimdi.
İlahi komediye şöyle başlıyor.
Hayat yolumuzun ortasında kendimi karanlık bir ormanda buldum.
Burada Dante hayat yolumun ortasında demiyor.
Yolumuz diyor.
Yani insanlığa dair bir şey söylüyor.
Dante bu şiiri yazdığında 35 yaşında aslında hayat yolunun ortasında
Jung'un hayatın öğleden sonrası dediği yere doğru gelmiş.
Ve kendimi karanlık bir ormanda buldum diyor.
Karanlık ormana düştüm, şöyle geldim, böyle geldim demiyor.
Kendisini ormanda nasıl bulduğunu da birkaç dize sonra tarif ediyor.
Bir uykudaymış gibi, uyur gezer gibi bir halde kendisini o ormanda buluyor.
Yani kendisinin aktif bir katkısı olmadan oraya savrulmuş oluyor.
Ben de bu terapimi yaparken, ilk o ön görüşmeyi yaparken öğrenciyle şunu söylemiştim.
Ben hayatta bir aşamaya geliyorum.
Bu metaforu hiç unutmuyorum çünkü bisiklete binmeyi de yeni öğrenmiştim o esnalarda kendi kendime.
Sanki ben bisikletle bir yere kadar geliyorum sonra bir şey oluyor yolumu kesiyor ve ben yaprak gibi savrularak bisikletim arkaya gidiyor ben öbür tarafa gidiyorum ve hepsini tekrar bir araya toplamaya çalışıyorum.
Sanki dışarıdan bir güç başka bir şey benim dışımda bir şey beni savuruyormuş gibi hissediyorum ve ben artık bu savrulmayı durdurmak istiyorum demiştim.
Aslında Dante'nin Cehennem'in ilk dizelerinde söylediği savrulma bu.
Dante'nin Cehennem'inde de bir kural var.
Ceza günahın biçimini taklit ediyor.
Yani kimse dışarıdan cezalandırılmıyor.
Herkes seçtiği şeyi sonsuza dek yaşayarak cezalandırılıyor.
Benim o an hissettiğim bu bir şeyi yapıyorum ve yaprak gibi savruluyorum hissi aslında buna çok benziyor.
Sonra Dante cehennemde ilerlerken Francesca ile karşılaşıyor.
Francesca kocasının kardeşine aşık olmuş ve Dante ona bu günahı nasıl işlediğini sorduğunda
oraları okursunuz belki o yani üniversitesinin videolarından da izlersiniz çok güzel anlatmış.
Francesca bunu şöyle tanımlıyor.
Sanki kendi yaptığı bir şey değil de başına gelmiş bir şey.
İradesi dışında gerçekleşmiş gibi anlatıyor.
Ve Dante Francesca'yı dinlerken acıma duygusundan bayılıyor.
Dante'nin ilahi komedyasında bu acıma duygusu önemli.
Neden bu kadar sarsıldığını düşündüğümüzde yorumlardan biri şöyle.
Francesca'nın aşk dili Dante'nin gençliğinde yazdığı şiirlerinin diline çok benziyor.
Gerçekten çok benziyor.
Dante karşısında kendi kendini aklama biçimine dinliyor.
Jung buna gölgede diyor.
Yani başkasında bizi en çok sarsan şey çoğu zaman kendimizde görmediğimiz şey.
Sonra cehennemin dibine yakın bir yerde, buzun içinde Dante Ugolina ile karşılaşıyor.
Ugolina'nın benim için başka bir anlamı daha var.
Rodin'in heykellerinden biri Ugolina.
Kendi çocuklarını yiyor.
Kendisini ihanet eden adamın kafasını kemiriyor burada.
Hikayesi korkunç.
Oğulları ile birlikte bir kuleye kapatılıp açlığa terk edilmiş.
Ve tek bir cümle söylüyor.
Ağlamadım, öylesine taşlaştım içimde.
Ugolina'nın başına gelen haksızlık gerçek.
Ama o haksızlığın etrafında dönen zihin, sürekli yaşadığı haksızlığı düşünüyor olması,
Stas'ın labirent dediği, aktif sevgi bölümünde anlatmaya çalıştığım,
birine karşı o nefretin içinden çıkmamız gerektiği şeyiyle çok benzer.
Sana haksızlık edildiğinde bunu kafanda bitmeyen bir davaya çevirmemen lazım.
Haklı olmak bazen insanın kendi kendine kurduğu en sağlam hapishane olabiliyor.
Ve bölümün en başındaki sahneye döndüğümüzde Lucifer kanatlarını çırpıyor ve kanatlarını çırptıkça buz kalınlaşıyor.
Çıkış nasıl oluyor biliyor musunuz?
Dante ile rehberi Virgil Lucifer'in gövdesine tutunup aşağıya iniyorlar.
Dünyanın merkezini geçtikleri anda yön tersine dönüyor.
Aşağı inerken artık yukarı çıkıyor oluyorlar.
Bunu ben şöyle yorumladım.
Bu Stas'ın kitabında anlattığı, yani ilk araç olarak anlattığı acıya yürümek.
Çünkü Dante cehenneme ilk girdiğinde kendi başına çıkmaya çalışıyor ama kendi başına çıkamıyor ve sonra Virgil ile karşılaşıyor.
Diyor ki sen yanlış yerden gidiyorsun, oradan gitmene gerek yok ama yukarı çıkmam gerekiyor diyor.
Hayır aşağıya inmen gerekiyor diyor.
Bazen bazı şeyleri halledebilmek için bir rehber eşliğinde o acılarla yüzleşmemiz gerekiyor.
Bu bir rehber olabilir, terapist olabilir, öğretmen olabilir, iyi bir arkadaş olabilir ve şunu yapıyor size.
Acılarınızla yüzleşmenizi, zorluklarıyla baş etmenizi sağlıyor ve belli bir yere kadar bunu yaptıktan sonra kendi görevini bitirip yani size alet çantasını teslim edip devam ediyor.
Yani sonsuza kadar devam eden bir terapiden bahsetmiyorum burada.
sadece terapide doğru araçları öğrenip onları kendinize gerektiği zaman kullanılabilecek bir araç haline geçirmekten bahsediyorum.
Bu yüzden de kimseye ihtiyacım yok cümlesi artık benim hayatımda çok fazla yok.
Benim iyi arkadaşlara ihtiyacım var, iyi rehbere ihtiyacım var.
Ve hayat bu insanlarla, bu ilişkilerle daha iyi bir yöne akıyor.
Cehennemden çıkınca Dante bir dağın eteğine varıyor, Araf Dağı.
Burada da acı var ama Dante'nin o acıma hissinden farklı bir acıya dönüyor.
Burada biraz umut da devreye giriyor.
Ve Dante'nin eski arkadaşı Forese burada bir basamakta arınıyor ve şunu söylüyor ona.
Acı diyorum oysa avuntu demeliyim.
Cehennemdeki acı bir tekrar, Araf'taki acı ise bir yön.
Fark acının miktarında değil acının nereye gittiğinde.
Ve buradan Stas'ın diğer bir aracına geliyorum.
Minnet akışı. Minnet akışı bir manifest değil. Kendiliğinden de gelen bir şey değil. Bir çabanın sonucunda üretiliyor ve her şey çok güzel demek gibi bir şey değil. Her şey güzel değil ama dikkatimi nereye vereceğimi kendim seçebilirim. Hayatta her şey iyi olmayabilir ama hayatımın istediğim yönde gitmesini sağlama gücü benim elimde.
Aslında şöyle bu sıra da güzel bence.
Cehennemden geçmeyen biri yani karanlığın içinden geçmeyen biri ya da ruhun karanlık gecesini yaşamayan biri kırılgan bir minnete sahip olur.
Ama bunların hepsinden geçmiş olan kişi bunu tercih etmiş olur.
Ve Dante dağın zirvesine geliyor ve orada Beatrice ile karşılaşıyor.
Artık eski rehberi Virgil gitmiş.
Yani akıl seni bir yere kadar getiriyor.
Ötesi için başka bir şey daha lazım.
Sevgi, anlam ve sezgi.
Cennet'in ilk katında Dante Picarda adında bir kadına şunu soruyor.
Daha yükseğe çıkmak istemiyor musun?
Cevap şu ve onun iradesinde bizim huzurumuz.
Picarda burada kontrolü bırakmış değil, iradesini daha büyük bir şeyle hizalamış.
Yani aslında kontrolü tamamıyla bırakmış değil, kontrol ve akışın arasında bir yerde durmuş.
Bu Stas'ın her aracını bir yüce güce bağlaması ya da benim doğru terapisti çok fazla aramam ve onun doğru anda bana gelmesi gibi.
Hayatımda buna benzeyen çok fazla şey var bu arada.
Belki onları sonra anlatırım.
Şiirin son satırına geldiğimizde Dante iradesini eşit hızla dönen bir tekerlek gibi tasvir ediyor.
Onu döndüren şey de güneş ve öteki yıldızları döndüren sevgi.
Şimdi bunu bölümün başında anlattığım Lucifer'le yan yana koyduğumuzda Lucifer kendini kurtarmak için kanat çırpıyordu ve donuyordu.
Dante'nin iradesi ise bir tekerlek gibi dönüyor ve durmuyor.
Kendi kendini mi döndürüyor o da hayır.
Yani kontrolün karşıtı teslimiyet değil, tahammül, akışa bırakıp yaşamak değil, uyum.
Şimdi sizi modern cehennemlerimize getiriyorum.
Dante'nin cehenneminde herkes seçtiği şeyi sonsuza dek yaşıyordu.
Peki biz neyi seçiyoruz? Daha iyi bir benlik, daha disiplinli, daha sakin, daha fit, daha healed bir benlik.
Ve burada Dante'nin Cehennemindeki kural çok iyi işliyor.
Mükemmel benliği arayan, sonsuza dek eksik bir benlikle yaşıyor.
İşte bu içinde bulunduğumuz başarı toplumunun aslında üzerimizde yarattığı baskı.
Peki kontrolü bırakmak özgürleştiriyor mu?
Tek başına hayır. Yani ne her şeyi akışına bırakmak ne de her şeyi sürekli kontrol etmeye çalışmak lazım.
Burada üçüncü bir yol devreye giriyor. İlişki. Sakladığın parçanla yani gölgenle ilişki, rehberinle ilişki, hayatın sana verdikleriyle ilişki,
belki kendinden büyük olanla ilişki, evren diyebilirsin, enerji diyebilirsin, tanrı diyebilirsin.
ve iyileşmek hayatı kontrol etmek değil, hayatın kontrol edilmez olduğunu bilerek yine de onun içine doğru yürümek.
Bu gerçek bir psikolojik dönüşüm mü yoksa modern insanın yeni bir anlam arayışı mı onu gerçekten bilmiyorum.
Belki ikisi birdendir ama elimde şöyle bir ölçüt var.
Bir fikir seni acıyla, belirsizlikle ve insanlarla daha iyi yaşayabilen biri yapıyorsa bu iş gören bir fikir.
Seni dünyadan uzaklaştırıyorsa adı ne olursa olsun bir kaçış.
Dante de cennetten döndükten sonra bir şiir yazdı ve bu ölçüsü geçti.
Ben de bu podcast'ı yapıyorum.
Bakalım geçebilecek miyim?
Teşekkür ederim.
Haftaya görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
