
Bu bölümde Stutz'ın 'Part X' kavramına, Jung ve Campbelle baktık.
Kitaplar: Kahramanın Sonsuz Yolculuğu - Joseph Campbell
Phil Stutz Tools
Instagram: overthinkclubpodcast
Transkript
Kullerinden Dolma Rehberi
Kavga dedim bölüme başlarken ama aslında bölümde hiç sesimizle kavga etmememiz gerektiğini anlatmak istiyorum.
Şöyle ki, mesela bir gün bir karar veriyorsunuz ve bu sefer gerçekten o diyete başlayacaksınız.
Eski sevginize o salakça mesajı atmayacaksınız.
Bir şeyleri ertelemeyeceksiniz.
Vesaire vesaire ve ertesi sabah hatta bazen aynı gün kafanın içinde bir ses konuşmaya başlıyor.
Sen kimsin de bunu yapacaksın.
Zaten hep böyle başlarsın, sonra bırakırsın.
Bugün olmaz, biraz daha hazırlanmam lazım gibi.
Ya da ben bu podcast'ı çekip yayınlamaya başladıktan sonra hissettiğim, sürekli duyduğum iç sesim gibi.
Biraz cringe mi diye soruyor bana.
Tuhaf olan şey şu, bu ses yabancı birinin sesi değil.
Bağırmıyor, seni tehdit etmiyor.
Tam tersine çok mantıklı konuşuyor ve ses bizlerin sesi.
Herkesin kendi sesi.
Sanki en iyi arkadaşın gibi, seni korumaya çalışan biri gibi.
Ve sen o sese inanıyorsun.
Bugün ben bu iç sesten bahsedeceğim ama içindeki o kötü tarafı yen gibi bir hikaye anlatmayacağım.
Çünkü bence mesele bu değil.
Bence asıl soru şu, iç sesin seni sabote etmeye mi çalışıyor yoksa içinde hala konuşma hakkı bulamamış bir parçan mı konuşuyor?
Ve ben bu bölümde küllerinden doğma rehberinde Phil Stass'ın tools'larından bahsediyorum aslında.
Ama onları kendimce başka şeylerle harmanlıyorum.
Ve Stass'ın kitabında Part X dediği bir kavram var.
Bu kavram üzerinden başka kavramlarla birleştirerek anlatacağım.
Bunlardan bir tanesi tabii ki de Jung ve onun gölge ve arketip kavramları.
Bir diğeri de Joseph Campbell'in kahramanın sonsuz yolculuğu dediği anlatı kalıbı.
Ve biri çok daha eski, mistik gelenekten gelen, benim de çok merak ettiğim ve zaman zaman araştırmaya çalıştığım ama tam olarak da anladım emin olmadığım Ruhun Karanlık Gecesi.
Bugün bu dördünü tek bir hat üzerinden birleştireceğim ve Part X'de başlayan yani Stass'ın kitabında Part X dediği bir işlevi olan bir kalıptan başlayan bu direncin aslında nereye gittiğini anlatacağım.
Bizim bastırdığımız şeyler nereye gidiyor ve o gittiği yerde bir gün geri döndüğünde biz kimiz?
Bunların dördü birbirinden bağımsız geliştirmiş fikirler.
Aynı şeyi söylemiyorlar.
Sadece ben bunların birbiriyle çok yakın kavramlar olduğunu ve birbiriyle bir noktada bağdaştırılabileceğini düşündüm.
Önce Part X'den başlayacağım.
Hatırlarsanız Stats bu aletleri geliştirirken şu düşünceden yola çıkmıştı.
İnsanlar değişmek istiyorlar.
Bunu gerçekten istiyorlar.
Ama tam harekete geçecekleri an içlerinden bir şey devreye giriyor ve onları eski haline geri çekiyor.
Stats buna Part X demiş.
Dönge hep aynı.
Değişim isteği, umut, korku, direnç, sonra erteleme, sobataj, eski düzene dönüş ve hayal kırıklığı.
Üstelik bence bu hayal kırıklığı çabalayıp da başarısız olmuş olmanın da getirdiği bir hayal kırıklığı oluyor.
Part X'in tek işi seni kötü hissettirmek değil.
Henüz hazır değilsin diyor.
Zaten sen hep böylesin diyor.
Ve en tehlikesi seninle tartışmıyor.
Çünkü ayrı bir taraf yok ortada.
Senin sesinle konuşuyor.
Ama bugün ben bu Part X'i bu tanımda bırakmayacağım.
Çünkü bence şıtasının direnç dediği şey bir buzdağının sadece görünen ucu.
Sorulması gereken soru şu.
İçimizdeki bu direnç boşu boşuna olmamıştır.
Ve bir şeyi korumak için oradadır.
Neyi koruyor?
İşte bu noktada Jung'a geçiyoruz.
Jungçu perspektiften biri büyürken kişinin her parçası aynı ölçüde kabul edilmiş olmaz.
Bazı parçalarımız sevilir.
Bazıları ödüllendirilir.
İşte gerçek sen bulsun denir.
Başarılıysan, çalışkansan, sessizsen.
Ama bazı parçalar geri itilir.
Bir bakışla, bir cümleyle ya da hiçbir şey söylemeden.
Sadece fark edilmeyerek bile olabilir.
Ve insan hayatta kalmak için bunları çok erken öğreniyor.
Kabul görmeyen parçalarını da göstermemek istiyor.
Zamanla bu göstermemekten öteye geçen bir hale geliyor ve o parçayı kendimize ait bile saymamaya başlıyoruz.
Mesela ben öfkeli biri değilim, bencil biri değilim, güçlü biri değilim, insanları asla kırmam, insanlara asla hayır demem, kontrolcü biri değilim, kıskanç biri değilim gibi.
Bu cümlenin hepsinde ortak bir şey var.
Hepsi bir şeyi reddediyor.
Ve şunu sormak istiyorum.
Bu özelliklerden birini kendimize hiç yakıştırmıyorsak onu nereye gönderiyoruz?
Jung'a göre bu hiçbir yere gitmiyor.
Sadece bilincin dışına Jung'un gölge dediği alana çekiliyor.
Gölge kabaca bilinçli kişiliğimizin bu ben değilim diyerek dışarıya bıraktığı her şey.
Ve burada önemli bir noktayı netleştirmek istiyorum.
Gölge sadece kötü dediğimiz şeyler değil.
Bazen gücümüz, cesaretimiz, cinselliğimiz, hırsımız hatta kırılganlığımız da oraya gönderiliyor.
Çünkü bir yerlerde bize birileri bunların uygun olmadığını söylemiş oluyor.
Ve gölgeye giden bir şey tuhaf bir şekilde ortadan kaybolmuyor.
Başka biçimlerde geri dönüyor.
Bastırılmış öfke, açıklanamayan bir sinirlilik, bastırılmış güç ihtiyacı, başkalarını kontrol etme dürtüsü gibi.
Ya da bastırılmış kırılganlık, tam tersi bir sertlik ortaya çıkarabiliyor.
Jung psikolojisinde gölgeyi yaratan şey de bahsedeceğim arketiplerin bastırılması sonucu ortaya çıkıyor.
Burada çıkan paradoks şu.
İnsan bazen olmak istemediği şeye dönüşmekten değil, kendisinde zaten var olan bir parçayı kabul etmekten korkar.
Ve Part X'i şimdi biraz daha derin bir yerden anlayabiliyoruz.
Part X'in bir kısmı sadece değişimi tehlikeli demiyor, bazen gölgeye gönderilmiş bir parça yüzeye çıkmaya çalıştığı için alarm veriyor.
Değişim bazen sadece yeni bir alışkanlık demek değil, bazen uzun zamandır ben değilim dediğimiz bir parçamızla yeniden karşılaşmak.
Şunu burada açıkça belirtmek istiyorum.
Jung'a göre gölge çok daha geniş bir kavram.
Ama bunlardan gölgeyle arketiplerin çok derin bir bağlantısı var.
Jung, insan piskesinde tekrar eden bazı kalıpları arketip diyor.
Ama bugün bunları bir liste gibi sıralamayacağım size.
İşte kahraman şu demek, bilgi bu demek gibi.
Sadece bunun yerine insan hayatı boyunca farklı dönemlerde sanki farklı bir arketipsel konum tarafından yönetiliyormuş gibi hissedebileceğini konuşacağım.
Bu sistem, yani bu arketiplerin döngüsü Jung tarafından yapılmış bir döngü değil.
daha sonrasında Jung'dan sonra gelen arketipsel psikolojiye yaklaşımdan işlediği bir hat.
Jung arketiplerin sabit bir sırayla açığa çıktığını da iddia etmedi.
Sonraki yorumcular bu geçişi bir yolculuk gibi okumuşlar.
Ben de açıkçası bu yolculuk fikrini sevdiğim için size buradan anlatmaya devam edeceğim.
Ve bu hat şu şekilde işleyebilir.
Çocukken çoğumuz masum konumundayız.
İç ses basit, beni biri korusun.
Dünya güvenli çünkü birileri sizin adınıza endişeleniyor.
Sonra bir yerde bu güven kırılıyor.
Küçük ya da büyük bir hayal kırıklığıyla.
ve yetim ya da yaralı konumuna geçiyoruz.
İç ses değişiyor.
Kimse beni korumayacak, kendimi korumalıyım.
Bu çoğu insanın hayatında sessizce fark edilmeden gerçekleşen bir geçiş.
Bu kırılmadan sonra çoğu zaman kahraman konumu devreye giriyor.
Her şeyi tek başıma aşmalıyım.
Bu konum güçlü, başarır, üretir, kimseye muhtaç olmadığını kanıtlar
ama içinde bir yorgunluk taşır.
Ve bir gün genelde bir kriz anında, bir tükenmede ya da az konuştuğumuz
o ben öyle biri değilim cümlelerinin birinin çatlamasıyla
gölgeyle karşılaşma oluyor.
İç ses artık farklı.
Aslında güçlü görünmek için bazı korkularımı bastırmışım.
Bu en rahatsız edici konum.
Çünkü kahramanın bütün kimliği zayıf olmamak üzerine kurulmuşken
şimdi zayıflanın hep orada olduğunu görüyor.
Buradan savaşçı konumuna geçilebilir ama bu kahramanın her şeyi ben tek başıma yaparım halinden farklı.
Savaşçı sınır koyar, hayır der.
Kendi gölgesini tanıdığı için artık onu inkar etmeden hareket edebilir.
Sonra zamanla bilge konumuna açılabilir.
Ve her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığını anlayabilir.
Ve en sonunda bu bir final değil, döngü boyunca tekrar tekrar ulaşılan bir an.
Yeniden doğan benlik, iç ses, bütün bu parçalar benim diyor.
Yani aslında şöyle, kırılganlıklarımızı da kabul ediyoruz.
Ve o gelişim aşamalarının her birini döngüsel olarak tekrar tekrar yaşayabileceğimizi de kabul ediyoruz.
Ve benim buradan geldiğim asıl soru şu.
Bu dönüşüm dediğimiz şey, tek bir benliğin güçlenmesi değil,
hayat boyunca farklı arketipsel konumlarımızın sırayla bilinç kazanması,
Kahramanı öldürüp bilgiyi kazanmıyoruz.
Kahramandan yaralıya geçiyoruz.
Bazen belki geriye gidiyoruz.
Ama bu döngüsel olarak tekrarlanıyor.
Şimdi buna bir katman daha ekleyeceğim.
Umarım çok karmaşıklaştırmamışımdır.
Her arketipsel enerji bilinçli kişiliğimiz tarafından kabul edilmeyebilir.
Örneğin iyi kız olarak yetiştirilmiş biri kendi öfkesini reddedebilir.
Çünkü öfke iyi kız imajına uymaz.
Bu durumda savaşçı enerjisinin tamamı gölgeye itilebilir.
Ve o kişi yıllarca ben asla kavga etmem diyebilir.
Ta ki bir gün hiç beklemediği bir yanda orantısız bir öfkeyle patlayana kadar.
O patlama aslında yıllardır konuşmasına izin vermeyen savaşçının sesidir.
Herkesi memnun etmeye çalışan biri kendi sınırlarını reddedebilir.
Hayır diyememek çoğu zaman sınır koyma kapasitesini gölgeye göndermiş olmasından geliyordur.
Sürekli güçlü görülmesi gereken biri kendi yaralı tarafını reddedebilir.
Ve bu garip bir şekilde onun gerçekten kırılgan olduğu anlarda daha da sert davranmaya iter.
Çünkü kırılganlık ona yabancı geliyordur.
Bunu bir kitapta şöyle okumuştum.
küçük köpek siniri. Mesela sokakta
genelde köpeğimle yürürken
karşılaştığım küçük köpekler
çok daha hava hava oluyorlar.
Onun sebebi o köpeklerin çok daha
saldırgan ve çok daha güçlü olması değil.
Çok daha fazla kırılgan oldukları
için ve bunu da bildikleri için
kendilerini korumaya çalışıyorlar. Bu gözle
bakıldığı zaman insanlar da
böyle aslında. Ne kadar çok
tırnaklarımızı çıkarıyorsak aslında
bu o kadar kırılgan olduğumuzu gösteriyor.
İşte Stats'ın
Part X dediği taraf
bu. Seni koruyorum derken
bazen tam olarak koruduğu şey
bu arketipsel enerjinin ortaya
çıkmasını engellemek. Öfkeniz,
gücünüz, ihtiyacınız, kırılganlığınız
ortaya çıkmasın. Çünkü bir zamanlar
bu enerjilerden biri gösterildiğinde
bir bedel ödenmiş. Mesela sevgi
kaybedilmiş, cezalandırılmış, alay edilmiş
olabilir. Ve Partix aslında
bizi korumak için, gölgeye ittiğimiz
tarafımızda bizi korumak için
bize hala o bedeli hatırlatıyor.
Ve bunu yapma, bunun karşılığında
kötü bir şeyle karşılaşabilirsin diyor.
Bu açıdan bakıldığı zaman insan bu iç sesiyle kendi içinde kavga edip iç sesinin onu geriye çektiğini,
dolayısıyla kendisinin kendisini geriye çektiğini düşünebilir.
Aslında çok ilkel bir şey yapıyor zihnimiz.
Bizi korumaya çalışıyor.
Şimdi bu olaya bir de mitoloji üzerinden ilerleyeceğim.
Joseph Campbell dünyanın dört videonundaki mitleri incelemiş ve hepsinden tekrar eden ortak bir kalıp bulmuş.
Bunu da Kahraman'ın Sonsuz Yolculuğu isimli kitabında anlatıyor.
Kahraman sıradan bir dünyada yaşıyor.
ve bir çağrı geliyor.
Kahraman önce bu çağrıyı reddediyor.
Sonra bir eşikten geçiyor ve orada sınavlar veriyor.
En karanlık noktasına ulaşıyor ve oradan dönüşerek çıkıyor.
Çağrının reddedilmesi kısmı biraz önce konuştuğumuz her şeyle ortuşuyor aslında.
Kahraman çağrıyı ilk duyduğunda genelde hayır diyor, korkuyor ve bahaneler buluyor.
Ve şimdi şunu sorabiliriz.
Kahramanın hayatındaki değişim çağrısına ilk itiraz eden şey her zaman dışarıdaki dünya mı?
Yoksa çoğu zaman henüz konuşma hakkı bulamamış arketipsel konum mu?
Yaralının yine incinirim korkusu, kahramanın zayıf görünürsem korkusu,
benim cringe görünüyorum podcast yaparak korkum gibi.
Campbell'in anlatısında bir eşik bekçisi diye figür var.
Kahramanın yeni dünyaya geçmeden önce durduran bir güç bu.
Ben bunu şöyle hayal ediyorum.
Eski bir kapının önünde duran ve yıllar önce oraya dikilmiş bir gece bekçisi.
Elinde eski bir liste var.
Lisede bir zamanlar gerçekten tehlikeli olan şeyleri yazıyor.
Öfkeni gösterme, ihtiyacını belli etme, kontrolü bırakma.
Çünkü o bekçiye hiç kimse o tehlikenin geçtiğini söylemedi.
Ve şimdi görüyoruz ki bu bekçi aslında gölgeye gönderdiğimiz o arktiksel enerjinin kapıda durmuş hali.
Eşiği geçmek çoğu zaman tam olarak o enerjiyle, savaşçıyla ya da yaralıyla ya da bastırdığımız hangi konumsa onunla yüz yüze gelmek anlamına geliyor.
Campbell'in bu kitabında kahramanın dönüşümünden hemen önce en zorlu, en karanlık ana giriliyor.
Buraya mistik gelenekten gelen bir kavram var.
Ruhun karanlık gecesi.
Bunu yan yana koyabiliriz.
Bu tabir 16. yüzyılda sanıyorum ortaya çıkmış.
Ve ben bunu dini bir bağlamda anlatmayacağım.
Psikolojik bir metafor olarak kullanacağım.
Ama bu klinik depresyon gibi bir şey değil.
Karanlık gece şunu anlatıyor.
Eskiden anlam bulduğumuz şeylerin artık işe yaramadığı,
yaramadığı, yenisinin henüz kurulmadığı
bir ara dönem. Araf gibi.
Dinde de var bakın bu. Mitolojide de var.
Ve buradaki paradoks şu.
Karanlık gece dönüşümün başarısız
olduğu an değil. Eski kimliğin
artık taşınmadığı an.
Bir eşik hali. Antropolojide bu
ara hale verilen bir isim var.
Liminalite. Geçiş ritüellerinde eski
kimliğini bırakmış ama henüz
yenisine geçmemiş kişinin durumunu
anlatıyor. Yani ne oradasın ne buradasın.
Ve karanlıkta kaldığın bir durum.
Jung'un bunun için teknik bir fikri var.
Aşkın işlev.
Kabaca şöyle iki karşı şeyi mesela eski hayatıma dönmeliyimle her şeyi yakmalıyımın aceleciliğini birini seçmeden gerilimleriyle birlikte tutabildiğinizde bilinç dışından bir süre sonra üçüncü bir şey çıkıyor.
İkisinin ortası değil ikisinin de aklına gelmeyen bir şey.
Önemli olan bu noktada o eşikte durabilmek.
Kapıyı erkenden kapatmamak.
Bir an önce geçmeye çalışmamak.
Over tinkerler için tam bir işkence.
Çünkü belirsizlik hali.
Bu ruhun karanlık gecesinde aslında insan bir şey yapmadığını sanıyor ama tam tersi doğum sancısı gibi.
Yeni bir şey doğacak, evet sancılı ve inşa ediliyor.
Karanlıkta kalmak bu noktada pasif bir şey değil.
Henüz adı olmayan bir şeye alan açmak.
Bunu daha anlaşılır bir şekilde söylemek gerekirse uzun süredir mesela kahraman konumundasınız.
Ve artık size bu yetmiyor.
Yeni konumun savaşçı bilge.
Henüz güvenilir olmadığı bir ara dönemdesiniz.
O boşlukta insan hem eskisi kadar güçlü hissetmiyor kendini hem de yenisi için emin değil.
Dışarıdan bakıldığında bu bir kriz anı gibi görünüyor ama içeriden bakıldığında aslında bir geçiş.
Ve Part X tam bu geçişte en yüksek sesle konuşuyor.
Çünkü ortada kalmışlık en çok bu anda hissediliyor.
Bilinen acı, eski konum, eski bekçi, eski liste.
Bunların hiçbiri aslında birebir aynı kavramlar değil.
Ama beraber düşünüldüğünde insana bir yol haritası çıkartabiliyor.
Şimdi tüm bu anlattığım şeylerin aslında benim hayatımda bir yeri var.
Her bölümde söylediğim gibi ben avukatım.
Ve uzun süre savaşçı enerjisinde kalmış bir insanım.
Ve insan o enerjideyken kırılganlığını gizlemek adına gerçekten tırnaklarını daha çok çıkarıyor.
Ve benim işim de bu enerjiyi çok besleyen bir iş.
Avukatlık yaparken sabahtan akşama kadar sürekli kavga etseniz deli gibi görünmeme lüksünüz var.
Ama bir noktada hayat sizi yavaşlatıyor ve bir şekilde artık bir dur diyor.
Siz bunu kendi kendinize demezseniz.
Ve ben bunu çok da büyük olmayan bir sağlık sorunuyla yaşadım.
Ve şunu yapmam gerekti.
Strese girmemem gerekti.
Ama ben bütün günümü kavga ederek geçiren bir insan olarak bunu yapmamak, avukatlığı bırak demekle benim için aynı şeydi.
Yani şunu çok net hatırlıyorum.
Ben bir davayı kaybettiğim zaman oturup adliyede bir köşede ağladığım oldu.
Çünkü o savaşçı enerjisindeyken kendinizi kanıtladığınız şey yaptığınız işse eğer ve o işte bir başarısızlığa uğruyorsanız direkt size verilen mesaj şu oluyor.
Sen o kadar da başarılı değilsin.
Sen o kadar da değerli değilsin.
Çünkü kendini tamamıyla iş üzerinden tanımlamış oluyorsun.
Ve sürekli böyle her şeyin yükünü üzerinize aldığınızda bir süre sonra hiç ummadığınız bir kırılganlık yaşamaya başlıyorsunuz.
Şey gibi Dünya Prensesler Günü diye bir gün bulmuşlar.
O günün görsellerinde şey paylaşıyorlar.
Sırtında bulaşık makinesi taşıyan bir kadın dünya prensesler gününüz kutlu olsun diyor.
Ve sürekli o bulaşık makinesini taşıyarak bir yere varamazsınız.
Benim için bu savaşçı kimliğinin bana zarar veren bir hale geldiğini fark ettikten sonra
şunu düşünmeye başladım.
Ben kendimi sürekli avukatlık üzerinden tanımladım.
Ve ben avukatlıkta iyi olduğumu düşünüyorum.
Bir işi iyi yapıyor olmak o işten duyduğunuz tatminin sadece küçük bir parçası ama bir de başka yönleri var hayatın ve hayatın başka yönlerine de dokunabilmek için ve belki de kendinizden bir iz bırakabilmek daha çok insanın da hayatına dokunabilmek için manevi bir tatminde yaşamanız gerekiyor.
Ve bu manevi tatmini yaşayabileceğimiz şeylerden biri aslında neydi iyiyseniz o konuda üretmeye başlamaktan geçiyor bence.
Bu podcast'e başladığımda podcast'in logosu döngüsel ve küllerinden doğma rehberini yapmaya başladım.
Küllerinden doğma rehberinin çağrıştırdığı şey benim zihnimde Anka Kuşu.
Ve Anka Kuşu'yla bu Campbell'in kitabının kapağında da bir yılan var.
Onun şimdi size ismini hemen söyleyeceğim.
Ouroboros. Anka kuşu ve Ouroboros
farklı kültürlerden gelen
ama aynı temel sezgiyi taşıyan
iki sembol. Ölüm ve yokuluşu
anlatmıyor. Yenilenmenin
ve ilerlemeyi anlatıyor. Spiral
bir şekilde ilerlemeyi. Buradaki
anlattığım ilerlemek şu değil. Eski
parçalarınızın hepsini tamamıyla geride
bırakıp bir sonraki aşamaya çıkmak değil.
Döngüsel bir ilerleme. Ve insanın
hayatının da bu döngüsel ilerlemelerden
oluştuğunu düşünüyorum.
Zaten bu kahramanın
sonsuz yolculuğunda, bu arketipsel
dönüşümde de insana verilen
mesaj şu. Siz bir işte
yaralı bilgeden daha kötü
işte savaşçı öbüründen daha
kötü gibi bir anlatı yok. Siz
bütün parçalarınızı kabul
ettiğinizde, bütün yönlerinizi
kabul ettiğinizde gerçekten
tekambüle ulaşacaksınız. Bunu
anlatmaya çalışıyor. Stass'ın
kitabında da Part X dediği
o direnç gösterdiğiniz kısım
kötü tarafınız değil aslında.
Kabul etmeniz gereken tarafınız.
Evet ben avukat olarak savaşçı kişiliğimi kabul ediyorum.
Ama nasıl pijamamla duruşmaya gitmiyorsam orada taktığım maskeyi bütün hayatıma uygulamak zorunda değilim.
Avukatlığı yaparken sadece savaşçı olarak yapmak zorunda değilim.
Bir de şunu fark ettim aslında.
Avukatlığı iyi yapıyor olman benim sadece avukat olacağım anlamına da gelmiyor.
Avukatlığı bırakmam gerektiği anlamına da gelmiyor.
Evet bir eşikte olabilirim.
başka bir hayat tasarlamak istiyor olabilirim.
Ama bunların hepsi bir bütün olarak beni oluşturuyor.
Kötü parçalarımda, iyi parçalarımda.
Benim için Stas'ın kitabının anlattığı Part X aslında böyle bütüncül bir anlama kavuşmuştur.
Umarım sizin de kafanızı çok karıştırmadan anlatabilmişimdir.
Çünkü çok kolay anlaşılabilecek şeyler değil.
Bu kitapları ve yararlandığım kaynakları da açıklama kısmına koyacağım.
Bayağı bir overthink ettik gibi.
Overthink Kulübü'ndeyiz. Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
