
Zengin sesli kitap kütüphanesi fizy’de! Tolstoy ve daha birçok farklı yazarın dünyasına adım atmak için fizy’de buluşalım. Bölümün ikinci partını ve sadece fizy’e özel hazırladığım bölümlerimi de keşfetmek için tıklayın.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
“Kendimi Nasıl İyileştiririm?” kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
"Hikayeni Yeniden Yaz!" kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/ipC0Vma
Bu bölüm "fizy" hakkında reklam içerir.
Transkript
Fizi Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz. Ben Merve.
Bugün merakla beklenen, hatta senelerdir merakla beklenen ve istenen bir biyografi bölümüyle geldim arkadaşlar.
Dünya edebiyatının şüphesiz en dev yazarlarından biri olan Tolstoy'un hayatını anlatacağım bugün size.
Konu çok uzun o yüzden lafı uzatmadan hemen başlamak istiyorum.
Bu bölümde eminim hiçbir yerde duymadığınız bilgilerle karşılaşacaksınız Tolstoy hakkında.
Şimdi çocukluğuyla başlayalım. Lev Nikolayevich Tolstoy. Esas adı bu arkadaşlar. Biz Tolstoy diyoruz ama soyadı aslında Tolstoy.
9 Eylül 1828 tarihinde Rusya'nın Tula vilayetinde yer alan aile mülkleri Yasyana Polyana malikanesindeki bir konakta doğuyor.
Tolstoy, Rus tarihinin ve aristokrasisinin en üst tabakalarında yer alan son derece köklü ve son derece zengin ve hatta çifte soylu bir aile mirasının içine doğmuştur.
Yani Tolstoy hem anne tarafından zengin hem de baba tarafından.
O sırada Sibirya'nın soğuğunda kürek mahkumluğu yapan Dostoyevski garibanlığı der susarım arkadaşlar.
Devam edelim.
Tolstoy'un baba tarafı Litvanyalı şövalyelere kadar uzanıyor.
Hatta babası saygın bir kont.
Kont Nikolay İliç babası.
1812 Napolyon savaşlarında vatanı için çarpışmış.
Hatta Fransızlara esir düşmüş ve yarbay rütbesiyle de ordudan ayrılmış bir subaydır babası.
Ve fakat Tolstoy'un dedesi yani babasının babası inanılmaz müsrif bir adam.
O yüzden de aile tamamen iflasın eşiğine geliyor.
Ve bu iflastan tek çıkış yolunun oğullarının zengin bir mirasçıyla evlenmesi olduğunu düşünüyorlar.
Bu kişi de tabii ki Tolstoy'un annesi Prenses Maria.
Tolstoy'un annesi Prens Volkonski'nin biricik kızı ve babası tarafından son derece sıkı ve Avrupa kültürüne uygun bir şekilde yetiştirilmiş.
Günlük hayatta çok akıcı bir şekilde Fransızca konuşan, Almanca, İtalyanca, İngilizce bilen, matematik, müzik ve sanat tarihi alanlarında çok sağlam bir temele sahip olan bir kadın Tolstoy'un annesi.
Aynı zamanda dindar ve asil ruhlu bir kadın.
Tolstoy'un babası babasının borçları ve yaklaşan iflası nedeniyle dediğim gibi Prenses Maria Volkonskaya ile evleniyor.
Yani bu bir aşk evliliği değil, çıkara evliliği.
Bu arada annesinin babası hayatını kaybettiği için kadın da babasından kalan mirası güvence altına almak istiyor.
O da o yüzden Tolstoy'un babasıyla evlenmeye okey oluyor.
Tolstoy'un annesi Maria çeyiz olarak Yasiana Polyana malikanesini ve 800 erkek serfi yani köylüyü beraberinde getiriyor.
Ve Tolstoy ailesini bu şekilde iflastan kurtarıyor.
Başlangıçta evet aşksız sadece bir anlaşma evliliği gibi olsa da zamanla huzurlu uyumlu bir evlilikleri oluyor.
Hatta bu mantık evliliğinin izlerini Tolstoy'un Savaş ve Barış'ında görebilirsiniz arkadaşlar.
Romanda hani çok dindar böyle iş dünyası çok zengin ama fiziksel olarak pek de çekici olmayan Maria adlı bir karakter vardı.
O Tolstoy'un annesinden esinlenerek yazdığı düşünen bir karakter.
Tolstoy maalesef henüz 2 yaşındayken annesini kaybediyor.
Annesi 5. çocuğu olan kızını doğurduktan kısa bir süre sonra hayatını kaybediyor.
Bu yüzden Tolstoy'un annesiyle hiçbir hatırası yoktur ve o da annesini idealize etmeyi tercih etmiştir.
Zihninde böyle annesine çok kusursuz, sevgi dolu, ışık saçan hatta neredeyse böyle kutsal bir varlık olarak idealize etmiştir Tolstoy.
Tolstoy'un babası ise maalesef o henüz 9 yaşındayken hayatını kaybediyor.
Yani önce 2 yaşında annesi 9 yaşındayken de babasını kaybediyor.
Yani bir çocuk için çok korkunç bir şey.
Ve Tolstoy maalesef ki hep böyle hayatı boyunca sevdiklerinin kaybıyla sınanmış bir insan.
Az sonra tek tek anlatacağım bunları zaten hayatındaki acı kayıpları.
Tolstoy muhtemelen ölümün bu acı gerçeğiyle bu kadar erken bir yaşta tanıştığı için
hayatının geri kalanında da hep böyle eserlerinde ve hayatında tabii ölüm temasını görüyoruz.
Çok itici bir güç olmuştur ölüm teması onun hayatında.
İvan İli için ölümü okumadıysanız çok etkilemiştir o eseri beni.
Biliyorsunuz ki Tolstoy'un eserleri saymakla bitmez ama hayatın koşturmacası içinde hepsini okumaya vakit bulmak da kolay değil.
Neyse ki kitaplarla buluşmanın tek yolu okumak değil arkadaşlar.
Dinlemek de bir seçenek biliyorsunuz.
Fizi geçtiğimiz sene geniş sesli kitap kataloğunu dinleyicileriyle buluşturmaya başladı.
Tolstoy'un İnsan Neyle Yaşar, İvan İlç'in Ölümü ve Aile Mutluluğu gibi pek çok eserini de Fizi'de sesli kitap olarak dinleyebilirsiniz.
Tolstoy'dan sonra tabii başka dünyalara geçmek isterseniz Fizi'nin çok geniş bir sesli kitap kütüphanesi var.
Farklı yazarlar ve keşfedilecek pek çok hikaye Fizi'de sizleri bekliyor.
Hadi devam edelim.
Tolstoy çocukken uzun süre babasının kaybına inanamıyor ve sokaklarda görmüş olduğu yabancıları babası zannediyor.
Böyle bir çocukluk geçiriyor.
Yetim kalan kardeşlerini ve Tolstoy'u halaları büyütmüştür.
Yani böyle bol bol kadının olduğu bir evde büyümüş tıpkı Gabriel Garcia Marquez gibi.
Ben bu tarz yazarların yani anne ile büyüyen yazarların ya da kadının çok olduğu evde büyüyen yazarların eserlerinde hem böyle kadınları daha derinden işlediğini fark ediyorum.
Hem de psikolojide daha derindere indiğini fark ediyorum.
Bilmiyorum siz öyle düşünüyor musunuz?
Dediğim gibi Tolstoy'u halaları büyütmüştür.
Özellikle Tatyana halası ona annelik yapmaya çalışmıştır ve sevgiyi aşılamıştır.
Aleksandra halası ise böyle son derece dindar bir kadın.
Muhtemelen Tolstoy'a mistisizm ve dini inancın ilk tohumlarını atan halası da Aleksandra halasıdır.
Tolstoy henüz 5 yaşındayken abisi Nikolay'dan öğrenmiş olduğu bir masal var.
Ve muhtemelen bütün hayatını etkileyen şeylerden biri de bu olmuştur.
Çünkü Tolstoy henüz 5 yaşındayken abisi Nikolay 10 yaşında ve Nikolay kardeşlerine harika bir sırrı olduğunu söylüyor.
Diyor ki Zakaz ormanında gizli bir yeşil değnek var.
Ve bu değnekte yazılı olan bir sır var.
İşte bu sır açığa çıktığında dünyada artık ne bir hastalık kalacak, ne bir öfke kalacak, bütün acılar son bulacak ve bütün insanlar birbirini bir anda sevmeye başlayacak.
Hatta karınca kardeşler tarikatı diye bir şey olacak diyor.
Abisinin anlattığı böyle bir masal var, yeşil değnek masalı.
Tolstoy ne zaman abisiyle bu oyunu oynasa duygulanıp ağlıyormuş ve muhtemelen bu oyun yaşlılığında din ve devlet dogmalarını reddedip evrensel ahlakı savunan Tolstoy'un dünya inancının temelini oluşturan şeylerden biri olmuştur.
Tolstoy'un ergenlik ve gençlik yıllarına baktığımızda onun içinde barınan iki uç noktanın dehşet verici savaşıyla geçtiğini görüyoruz.
Ergenliğinde kendisinin böyle maymunsu bir çirkinliğe sahip olduğunu düşünüyor Tolstoy ve bundan dolayı da korkunç bir mutsuzluk yaşıyor.
Saatlerce aynaya bakıp ağlıyormuş çünkü iri bir burnu olduğunu düşünüyor, küçücük gözleri ve kalın dudakları olduğunu düşünüyor.
Hatta Tolstoy'un upuzun sakalları var ya bunun sebebi de sakalı çıktığı andan itibaren yüzünü kapatmaya çalışıyor.
Çirkin olduğunu düşündüğü için yüzünü sakallarıyla kamufle ettiğini düşünüyor.
O yüzden de hayatı boyunca sakalları hep uzundur ve hiç kesmemiştir.
Ve bu çirkinliğin acısını çıkarmak için aristokraside Kamil Fall denilen yani gerektiği gibi adam olma yüküsüne kapılarak
böyle şık elbiseler giymeye, kumara, içkiye ve hayat kadınlarına yöneliyor ve kibre düşüyor.
Hatta en kötüsünün kibir olduğunu söyler Tolstoy.
İlk kez abisi tarafından bir genel eve götürüldüğünde henüz 16 yaşında ve cinselliği hani ilk kez orada yaşıyor
ve daha sonra yatağın başında dikilip böyle uzun uzun ağlamış o cinsellik yaşadıktan sonra.
Çünkü çok büyük bir suçluluk duygusuna kapılıyor.
Neden? Çünkü suçluluk duygusuyla dolu bir ortodoks Tolstoy.
Hayatı boyunca böyle bir ikilemde kalmıştır.
Hani en başta dedim ya gençliği bu ikilem çatışmasıyla geçiyor diye işte bu yüzden.
Hani içinde bir yerlerde böyle dizginlenemez bir bedensel haz düşkünlüğü var.
Şehvet var, kumar, lüks, kadın düşkünlüğü ama bir tarafta da müthiş gelişmiş bir ahlaki vicdan var.
Ve Tolstoy hep bu ikisi arasında ömür boyu sürecek bir çatışma yaşıyor.
Her işlediği günahın ardından çok derin bir ahlaki pişmanlık ve tiksinti hissediyor.
Yani içindeki bu arzular ile Jean-Jacques Rousseau'dan almış olduğu o saf erdem fikre sürekli bir çatışma halinde.
Hatta şöyle söyleyeyim Jean-Jacques Rousseau'nun portresini Tolstoy boynunda taşıyor.
Bir aziz ikonu gibi böyle bir madalya içinde taşımıştır onun portresini.
Jean-Jacques Rousseau'nun kırsal yaşam sevgisini ve medeniyetten kaçış fikrini idealleştirmiştir Tolstoy.
uygulamaya çalışmıştır ama bir taraftan da
işte kumar masalarında genel
eriler de kendini tüketmiştir. Bu arada
lafı yeri gelmişken söyleyeyim
hani Jean-Jacques Rousseau bilmiyorum
duydunuz mu çok eleştirilen bir isimdir. Hani
Emil ya da işte Eğitim Üzerine diye bir kitabı
vardır. Çocukların doğal gelişimden
bahseder burada. Annenin babanın
sorumluluğundan işte çocuğa bir birey gibi
davranmamız gerektiğini falan söyler
ama kendi çocuklarına ne yaptığını
duymuşsunuzdur. Kendisi 5 çocuğunu
Paris'teki bir yetimhaneye, kimsesiz
çocuklar kurumuna vermiştir. Bir de şöyle bir şey
var arkadaşlar. O dönemde bu kurumlara
bırakılan çocukların yaşama şansı maalesef
çok düşüktü. Yani ele verir
kalkımı. Kendi yer salkımı hesabı.
Pek hoşlanmam kendisinden. Bir de şöyle
bir şey var. Gençliğinde Jean-Jacques Rousseau
böyle karanlık sokaklarda
işte geçitlerde falan bir anda kadınların
karşısına çıkıp kendisini teşhir ediyor.
Bakın böyle şeyler yapıyor Jean-Jacques Rousseau.
Ya bir de sen hani özgürlük
üzerine konuşan bir adamsın. Hani böyle
devrimci cümleler kuruyorsun ama sana baktığımız
zaman hani kadınlara davranışlarını
zaten ortada. Kendi çocuklarına yaptığın
ortada. Bir de kadınlar için şöyle bir
söylemi vardır. Kadınların
erkekler için yetiştirilmesi.
Daha uysal, daha ev merkezli
olması gerektiği yönünde bir takım
fikirleri var. O yüzden çok hoşlanmıyorum kendisinden.
Devam edelim. Dediğim gibi Tolstoy
onu bir aziz gibi görüyor ki
o dönem için kabul edilebilir bir şey. Gerçekten
o dönem hani Jean-Jacques Rousseau'nun toplum
üzerinde çok büyük bir etkisi var.
Bunu yatsıyamayız. Neyse dediğim gibi
Tolstoy çok büyük bir içsel karmaşa
yaşıyor. İşte bir çelişkileri var hayata
dair. Ve bu da onu işte
üniversite eğitimini yarıda bırakıp
Yasya Napolyona'nın tarlalarına
ve ardından Kafkasya'nın dağlarına
sürükleyen şey oluyor. İçindeki o çelişki.
Şimdi önce Tolstoy diplomat
olmak istiyor. Doğu dillerini öğrenmek istiyor.
Bu sebeple 16 yaşında
Kazan Üniversitesi'ne gidiyor. Aslında
oldukça parlak bir zekaya sahip ama
hiçbir şekilde ders çalışmıyor. Ders çalışmaya
dahi hiçbir ilgisi yok. Bakın hatta
o dönemde üniversitede ders
aldığı bir profesör onun için şöyle
bir şey söylüyor. Bugün onu bir sınavdan
geçirdim. Hiç de ders çalışmaya
istekli olmadığını fark ettim.
Öylesine anlamlı yüz hatları
ve öylesine zekice bakan gözleri
var ki iyi niyetle yaklaşıldığında
ve serbest bırakıldığında
gelişip dikkate değer bir kişi
haline gelebileceği kanısındayım demiş
ona ders veren hocası. Hani kendini
beğenmiyor Tolstoy ama dışarıdan
da beğenilen bir adam. Hatta çok
ünlü bir yazar şu an adını hatırlayamıyorum.
Tolstoy için şöyle bir şey söylemiş.
Onun gözlerinde binlerce göz
daha vardır. Hani o kadar anlamlı
gözleri var diyor. Ama kendisine
bakın kendi hakkında neler düşünüyor.
İşte küçücük gözlerim var maymuna benziyorum
falan diye düşünüyor. Hatta biri şey diyor
hani o kadar değişik elleri varmış
ki Tolstoy'un. Hani bu ellerle her şey
yapılabilir. Muhtemelen Leonardo
Da Vinci'nin elleri de Tolstoy'unkiler
gibidir deniliyor. Ama gel gör ki
kendini asla beğenmeyen bir insan.
Bence beğenilmeyecek bir adam da değil.
Bizim Ahmet Haşim gibi ya. Ahmet Haşim de
kendini aşırı derecede çirkin hissediyordu ya.
Ama Mina Urgan diyor ya hiç öyle bir insan değil aslında yakışıklı bir adam ama o kendini öyle zannediyor.
Beden dismorfobisi deniliyordu galiba buna.
Sanırım Tolstoy'da da bitki ondan var.
Neyse konuyu dağıtmayayım.
Şimdi Tolstoy dediğim gibi üniversitede girmiş olduğu bölüm ilk başta 16 yaşında Doğu Dilleri bölümü.
Ama burada ders çalışmadığı için başarısız oluyor.
Sonra başka bir bölüme geçiyor hukuk bölümüne.
Hukukta da aşırı devamsızlık yapıyor.
O da ilgisini çekmiyor o bölüm.
Okula gitmiyor.
Hatta bu yüzden hücre cezası bile almış okula gitmediği için.
Eskiden böyle cezalar varmış ya geri mi gelse acaba?
Ve en sonunda okulu bırakıyor Tolstoy.
Sağlık gerekçesi nedeniyle okuldan ayrılıyor.
Ve sağlık gerekçesini söylüyorum arkadaşlar.
19 yaşında bel soğukluğu nedeniyle hastanede yatıyor.
Cinsel rahatsızlık yani cinsel hastalık daha doğrusu kapmış hayat kadınlarından.
Ve o dönemde hastanede yalnız başına yatarken günlük tutmaya başlıyor.
Ve bu zorunlu yalnızlık aslında onun kendince böyle yeni yeni yaşam kuralları belirlemesine ve sürekli bir iç muhasebeye girişmesine yol açıyor.
Ve onu yazar yapmaya itiyor.
Evet toz doy yatağa düştükten sonra hani zorunlu bir şekilde o hastanede yalnız kaldıktan sonra dediğim gibi bir iç muhasebeye girişiyor.
Ve daha sonra da yazarlık macerası bu şekilde başlıyor.
İşte hep diyorum ya bazen başımıza gelen şeylere lanet okuyoruz ama aslında orada bizi bekleyen bir hayır oluyor.
Ama biz bunu fark etmiyoruz.
Yıllar yıllar sonra belki anlıyoruz.
Bence Tolstoy'un başına gelen de böyle bir şey.
Eğer o hasta yatağına düşmeseydi, yalnız kalmasaydı muhtemelen hiçbir zaman içine dönüp şöyle bir bakıp orada neler varmış ben bunları bir yazayım demeyecekti.
Günlük tutmaya başlıyor arkadaşlar o hastane zamanında.
Dediğim gibi 19 yaşında okulu bırakıyor.
Ondan sonra miras hakkı olarak payına düşen aile mülkü Yasyana Polyana'ya dönüp yerleşiyor.
Şimdi ilk gittiğinde köyüne asıl amacı topraklarını yönetmek.
İşte çiftlik işleriyle ilgilenmek ve mülkündeki serflere yani köylülere yardım etmek, onları eğitmek.
Tolstoy aslında bir yanıyla da çok merhametli bir adam.
Toprağındaki köylüler onu karşılamaya geldiğinde o kadar sefil bir halde ki köylüler ve Tolstoy onları görünce yüreği paramparça oluyor.
Arabasını satıp parasını yoksullara vermek istiyor.
Servetinin onda birini onlara bırakmak istiyor.
Uşaksız yaşamak istiyor hatta.
Neden? Çünkü şöyle düşünüyor Tolstoy.
Ya diyor onlar da benim gibi insan.
Neden hani böyle sefil olsunlar ki?
Yani kendini üstte görmüyor.
Halktan biri gibi görüyor Tolstoy kendini.
Ve buradayken de böyle kendine bir takım hayat kuralları listesi çıkarıyor.
İşte Yasya Napolyona'dayken şöyle söylüyor.
İşte hukuk, tıp, diller, tarım, tarih, coğrafya, matematik konusunda her şeyi incelemek ve her şeyi derinleştirmek istiyor.
Sonra müzik ve resim alanlarında en yüksek kusursuzluğa ulaşmak istiyor.
Çünkü insan yazgısının sürekli bir kusursuzlaşma olduğu kanısında.
Ama kısa süre sonra bu yalnızlıktan, o kırsal yaşamın monotonluğundan ve köylülerle yaşamış olduğu bir takım anlaşmazlıklardan dolayı düş kırıklığına uğruyor.
Yakup Kadri'nin yabanı gibi oldu muhtemelen yaşadığı şeyler tahminimce.
Üniversiteyi bıraktıktan sonraki birkaç yılda hayatı çok büyük bir belirsizliğe sürükleniyor.
Yani savruluyor öyle söyleyeyim.
Yani 1848 ile 1851 arası daha önce dediğim gibi kırsala gidiyor.
İşte aile mülküne dönüyor.
Yapamıyor, olmuyor.
İşte köylülerle problem yaşıyor falan derken.
Sonra şöyle bir St. Petersburg'a gideyim diyor.
Bir hava alayı Moskova'ya gideyim diyor.
Gidiş o gidiş arkadaşlar.
Hukuk sınavlarını tamamlamaya gidiyor.
Güya üniversitesini halledecek ama.
Hatta bir memuriyete mi girsem işte muhafız alayına mı girsem diye düşünüyor.
Bunları planlıyor ama olmuyor.
Hiçbir planının devamı gelmiyor.
Tula'da şöyle kısa süreliğine bir sulh meclisinde memurluk yaptığı bir dönem var.
Çok kısa süre ama.
Bu arada kardeşine yazdığı bir mektup var.
Burada görüyoruz ki Tolstoy inanılmaz bir kumar borcu yapmış.
Günlük giderlerini karşılayacak parası bile yok.
Şehir hayatı adeta başını döndürmüş ve şehirlerde habire böyle sosyete balolarına katılıyor.
İçki, kumar, kadınlar yani çok yoğun bir sefahat hayatına dalmış durumda Tolstoy.
Ve kumarda binlerce ruble kaybediyor.
borçlanıyor ve en sonunda arkadaşlar
doğduğu ve tüm hatıralarının
olduğu Yassiana Pollyanna
konağını bile kumarda kaybetmiştir.
Tıpkı babasının babası olan
dedesi gibi. Bu sosyete baloları
için şöyle diyor Tolstoy. Kendi
kendine böyle notlar almış. Sosyete
için kurallar. Böyle bir başlık atmış.
Zor durumları seç. İşte her
zaman sosyeteye yön vermeye çalış.
Gür sesle, sakin
ve kararlı konuş. Bir sohbeti
bizzat başlatan ve bitiren
taraf olmaya çalış. Dünyada
senden daha yüksek makamdaki kişilerle arkadaşlık kurmaya çalış demiş.
Tolstoy çok özgüvenli biri değil arkadaşlar anlayacağınız üzere.
Sonra bir ara müziğe merak salıyor.
İşte St. Petersburg'da bir kaberede bir adamla tanışıyor.
Alman bir müzisyen.
Onu alıyor köyüne götürüyor bana ders ver diye.
Tabi bu da bir hevesten ibaret diğer şeyler gibi.
Sonra bir ara işte köylü çocuklarını mı eğitsem acaba diyor.
Böyle bir hevesle Yasyana Polyana yani doğmuş olduğu konağa bir okul açma girişiminde bulunuyor.
22 çocuğu topluyor evinin ikinci katında.
Onlara eğitim vermeye çalışıyor falan.
Sonra bu hayat bir süre sonra yine Tolstoy'u sarmıyor arkadaşlar.
Yine sıkılıyor.
Ve 1850 yılının kışında tekrar Moskova'ya taşınıyor.
Ve takdir edersiniz ki eski sefahatine geri dönüyor.
Parti, sosyete, kumar, kadınlar.
Böyle bir hayat.
Ve yine borç batağına düşüyor.
Ve yine kırsala evine geri dönüyor.
Ve bu sefer daha büyük bir borçla dönüyor.
16 bin ruble borç yapmış.
Ve Tolstoy kumar borçlarını kapatabilmek için Borontika köyünü satmak durumunda kalıyor.
Çok büyük bir kumar borcu.
Tolstoy gençliğinde böyle içini kemiren ve hayatını alt üst eden kendi deyimiyle 3 iblisi yani tutkuyu günlüklerine şöyle not düşmüş.
Birincisi demiş kumar tutkusu.
İkincisi haz düşkünlüğü, cinsel düşkünlük.
Üçüncüsü ve hepsinden tehlikeli bulduğu kibir ve şöhret hırsı demiş.
gençliğinde geçirdiği bu 10 yıllık uzun sefahat dönemi için şöyle söylüyor.
Bu yılları ben dehşet ve tiksintiyle hatırlıyorum.
Ve yürek ağrısı duymadan bu senelerimi hatırlayamıyorum, anımsayamıyorum diye de
özetlemiş yaptıklarından dolayı çok pişman olduğunu bu şekilde dile getirmiş.
Hatta kumardan dolayı şöyle diyor.
Varlığımdan öylesine iğreniyorum ki varlığımı kafamdan silip atmak istiyorum demiş.
Haz düşkünlüğünü günlüklerinde çok çetin bir savaş olarak tanımlamış.
Hatta İtiraflarım adlı eserinde toplumun ve yakın çevresinin bu ahlaki çöküşü nasıl teşvik ettiğini de acı içinde anlatıyor.
Teyzesinin ya da halası olabilir kendisine evli bir kadınla ilişki yaşamasını ya da zengin bir kızla evlenip birçok köleye sahip olmasını öğütlediğini.
Akibi hayatı acaba bu babası olabilir mi?
Gençlik günahlarının toplumda seçkinlik sayıldığını ve övüldüğünü söylediğini dile getirmiş.
Bakın bunu söyleyen bir kadın.
Ve diyor ki yalan, hırsızlık, zinakarlık, fuhuş, sarhoşluk, şiddet, cinayet yani işlemediğim hiçbir suç kalmadı.
Ve bütün bunlara rağmen akranlarım beni ahlaklı bir insan olarak görüyor ve övüyorlardı demiş.
Bu arada şiddet ve cinayet dediği savaş sırasında düşmana yaptığı şeylerden bahsediyor.
Oraları az sonra geleceğim.
Bedensel arzularına yenildiği anların ardından ise günlüklerine şöyle bir not düşmüş.
Tam anlamıyla hayvan gibi yaşıyorum.
İyice çürüdüm ve kendimi tutamadım.
Onu gördüğüm an kararlarım bozuldu ve korkunç pişmanım diye yazmış.
Bu arada evinde köylü bir kız var.
Ona da bir münasebeti var.
Tolstoy muhtemelen ondan bahsediyor.
Onu gördüğüm an kararlarım bozuldu dediği o kadın.
Kibri ve şöhret tutkusu için boş gurur diyor buna.
İtirafı da şu şekilde.
Diyor ki yazmaya şöhret, para ve kibir arzusuyla başladım.
Nasıl bir itiraf bu ya?
Ve şöyle diyor.
Hayatta ne yaptımsa yazılarımda da onu yaptım.
Şöhret ve para kazanmak için iyi eğilimlerimi saklayıp pisi göstermem gerekiyordu.
İşte ben de öyle yaptım.
İki yüzlülükle alaycı bir maske ardında isteklerimi gizledim ve övgüler aldım diyor.
Kendisini ve edebiyat çevresindeki yazarları neyi öğreteceğini bilmeden birbirini öven ve alkışlayan akıl hastanesindeki delillere benzetiyor.
Şimdi en son demiştim ki arkadaşlar tekrar kumar borcuna battı köyünü falan sattı dedim.
O dönem Tolstoy için tam bir çöküş dönemi öyle söyleyeyim.
Çünkü alacaklıları peşine düşmüş çok amaçsız bir hayatın içinde sürüklenip gidiyor.
Daha gencecik ama çok mutsuz tutunacağı bir dal yok hayatta.
Derken o sıralarda Kafkasya'da subay olarak görev yapan en büyük abisi Nikolay ki çok sevdiği abisi o.
İzinli olarak eve dönüyor.
Ve abisi Nikolay Tolstoy'un sürüklenmiş olduğu bu boş hayattan onu kurtarabilmek için ona kendisiyle beraber Kafkasya'ya gelmesini teklif ediyor asker olmasını.
Tolstoy 29 Nisan 1951 tarihinde abisiyle birlikte Kafkasya'ya gidiyor.
Yani 1851 ile 1853 arası Tolstoy'un Kafkasya dönemine yani askerlik dönemine tekabül eder.
20. Topçu Tugay'ına 4. sınıf assubay olarak kaydolmuştur ve 1851 yılında abisiyle beraber Çeçen dağ kabilelerine düzenlenen askeri bir baskına katılmıştır.
Ve hayatında ilk kez böyle burun buruna sıcak çatışmayı doğrudan deneyimlemiştir.
Tabi burada yaralılar görüyor, vefat edenler görüyor. Çok etkileniyor Tolstoy.
Kendisi de bunlara sebebiyet veriyor ve bu olay yayınlanan ilk hikayelerinden birine baskın eserine ilham olmuştur.
Bu arada arkadaşlar sanmayın ki burada kaçmış olduğu o kumar belasından kurtulduk.
Çünkü kumar oynamamak için buraya geldi aslında.
Hani askere gidersem kumar oynamam kurtulurum diye düşündü ama bu bir illet arkadaşlar.
Hatta yeri gelmişken hemen şuraya bir parantez açıp şunu söylemek istiyorum.
Psikologlar şöyle söylüyorlar.
Gerçekten çok şaşırdım buna.
Diyorlar ki ne alkol bağımlılığı ne de madde bağımlılığı.
En kötüsünün online özellikle kumar bağımlılığı olduğunu söylemişler.
Belki buna bir bölüm yapacağım arkadaşlar.
Çok mağdur olan var. Tolstoy da onlardan biri. Bakın sene kaç yani sene 1850'lerden bahsediyorum. Adam askere gidiyor kumardan kaçmak için yine batağa düşüyor. Diğer askerlerle orada oturup kağıt oynuyor arkadaşlar. Orada da bir sürü para kaybediyor kağıt oyununda ve yine çok büyük bir borç yapıyor askerde ama Kafkas dağlarının o görkemli doğası, Kazakların o sade yaşam tarzı ki özellikle arkadaşlar dostluk kırdığı yaşlı bir adam var.
90 yaşında evinde kaldığı bir pansiyonda kaldığı biri var.
Kazak Epişik adında biri.
Tolstoy'u çok etkilemiştir bu arkadaşı.
Ve 1851 yılının sonbaharında askerliğin işte ilk zamanlarında Tiflis'te çok ağır bir sağlık sorunu yaşıyor.
Gençlik yıllarında yaşamış olduğu cinsel ilişkilerden kaptığı zührevi hastalıklar nüksediyor.
Ve Tiflis'te 3 hafta boyunca hastanede yatmak durumunda kalıyor.
Ve bu süreç için abisine diyor ki yazmış olduğu mektupta
hiç abartısız, yemek yiyemediğim ve bir saat bile uyuyamadığım ikinci haftam bu diyor.
O kadar kötü bir durumda.
Ve Tiflis'te yatağa bağlı kaldığı ve askeri görevlerinden böyle tamamen uzak kaldığı
bu üç haftalık zorunlu yalnızlık döneminde ilk romanı olan Çocukluk eserini yazmaya başlıyor.
Her şerde bir hayır duyuyoruz işte arkadaşlar.
Az önce de dediğim gibi Tolstoy zorunlu olarak yatağa üç hafta bağlı kalmasaydı
belki de bugün dünyanın en büyük edebiyatçılarından biri aramızda olmayacaktı.
Çünkü çok dışa dönük bir hayat yaşıyor gördüğünüz üzere.
Yani bence içine de dönmeyebilirdi.
Yani hiç bu kadar içine dönmemişti hasta olana kadar.
Günlük tutmaya başlaması bile yatağa düşmesiyle oluyor.
Şimdi Tiflis'te tedavi görmüş olduğu pansiyonda bu romanını tamamlıyor.
Çocukluk romanını ve dur diyor ben şunu bir dergiye göndereyim.
Ve o dönem St. Petersburg'da ünlü bir dergi var.
Sovremenik dergisi.
Buraya imzasız olarak yazısını gönderiyor çocukluk eserine.
Ve şöyle de bir not ekliyor.
Diyor ki ricam sizi çok az uğraştıracağı için yerine getirmekten kaçınmayacağınıza eminim.
Lütfen bu yollamış olduğum metni inceleyin ve eğer yayımlanmaya uygun değilse bana iade edin.
Aksi halde değerlendirmeye alın ve derginizde yayımlanmaya değip değmeyeceğine dair düşüncenizi lütfen bana bildirin demiş.
Şimdi derginin yöneticisi ünlü bir şair ve yayıncı Nikolay Nekrosov arkadaşlar.
Tanınmayan birinden gelen sadece LN diye imza atmış.
Hani Nikolaevich Tolstoy imzası.
Bu el yazmasını okuduğunda büyük bir şaşkınlık ve heyecan yaşıyor ve Tolstoy'a hemen bir cevap yazıyor.
Diyor ki el yazmanızı okudum.
Yazarın yetenekli olduğu kesin.
Fikirleri, konunun sadeliği ve gerçekçiliği bu eserin tartışmasız niteliklerini oluşturuyor.
Eğer sonraki bölümlerde beklenmesi gerektiği gibi daha fazla canlılık ve hareket varsa bu güzel bir roman olacak.
Bana eserin devamını göndermenizi rica ediyorum demiş Tolstoy'a.
Bu arada arkadaşlar evet yazı dergide yayınlanıyor ama Tolstoy bu eseri hakkında şöyle bir düşüncesi var.
Ya benim çocukluğumu hani yolladım ama kim ne yapsın ya?
Benim çocukluğumu kim niye okusun ki falan diye düşünüyor ama bu kadar tutması karşısında kendisi de şok geçirmiş.
Neyse Tolstoy'un bu ilk yayınlanan eseri sonuç olarak.
Çocukluğum.
Sonra işte bir şeye uğruyor.
Ne denir ona?
Çok da iyi bildiğimiz bir şey.
Dur neydi?
Sansür arkadaşlar.
Adı gelmedi.
Sansüre uğruyor.
Yayıncı adını değiştiriyor eserin.
Hani çocukluğum değil de çocukluğumun tarihi olsun diyor.
Tolstoy buna karşı çıkıyor. Ne alaka çocukluğumun tarihini kim ne yapsın falan diye ama öyle yayınlanmış.
Ve içinde de bir takım değişiklikler olmuş.
Her neyse işte Tolstoy'un bu yayınlanan ilk eseri arkadaşlar.
Çocukluğum ve Rus edebiyatı dünyasında adeta bir bomba etkisi yaratıyor.
Herkes diyor ki bir şey geliyor. Bir şey yani belli.
Okurlar ve eleştirmenler bu taptaze, samimi, dürüst sesin sahibini tabii merak etmeye başlıyorlar.
Kim bu Tolstoy?
Hatta Turganyev dergi sahibine bir mektup yazmıştır.
Tolstoy için. Diyor ki haklısın.
Çok yetenekli olduğu kesin.
Onu yazmaya teşvik etmek için
tekrar yaz ona. Onu ilgilendirir mi
bilmiyorum ama ona şöyle söyle.
Onu kabul ettiğimi, selamladığımı
ve alkışladığımı söyle diyor Turganyi.
Ve daha sonra Tolstoy Kırım
Savaşı'ndan bir böyle savaş kahramanı
ve bir yazar olarak St. Petersburg'a
döndüğünde ona kucak açmıştır Turganyi.
Hatta Tolstoy'un Sivastopol
hikayelerini okurken Turganyi bir anda
böyle göz yaşlarını tutamayarak
Yaşa diye bağırmıştır.
Ama maalesef daha sonra aralarında 17 yıl süren bir dargınlık, mizac ve dünya görüşü zıtlığı oluyor.
Sonra anlatacaktım bunu ama hadi bahsi geçmişken hemen unutmadan anlatayım.
Şimdi Tolstoy 1855 yılında Kırım Savaşı'ndan dönüyor.
Böyle bir savaş kahramanı gibi genç bir yazar olarak St. Petersburg'a dönüyor.
Çok havalı ve kendisini o süreçte en coşkuyla karşılayan ve yeteneğini en çok alkışlayan İvan Turganyev'di arkadaşlar.
Bilmeyenler için Turgayev Rus edebiyatının devlerinden biri.
Mahşerin dört hatlısı dediklerimden hatta.
Tolstoy, Dostoyevski, Chekhov ve Turgayev.
Ya da Gogol ve Pushkin.
Onları da koymazsam olmaz.
Ya çok var ya.
Rus edebiyatının kurucu devleri bunlar ama gerçekten Rus edebiyatı bilmiyorum ya.
Ya neden bu kadar iyiler?
Buna bir bölüm gelsin bence ya.
Neden Rus edebiyatı bu kadar iyi?
Şimdi Turgayev ne oldu da Tolstoy'a bir anda böyle bilendi.
Zıt düştüler.
Niye gülüyorum?
Dün arkadaşımla bunu konuşuyordu ki yarıldı.
Öyle bir anlatıyorum ki dedikodu anlatır gibi.
Şimdi arkadaşlar, böyle şeyleri çok severim.
Edebi dedikoduya bayılırım.
Şimdi arkadaşlar, iki yazarın dünyayı algılayış biçimleri zaten hani taban taban azıt.
Ama Türkan Yev hani genelleyecek olursak hani batıcı diyelim hadi, liberal.
Liboş ve işte estetiğe tutkulu, şık ve sosyete yaşamına da uyumlu bir insan.
Ama ve fakat Tolstoy aristokratik gururu yüksek olan, yapmacıklıktan nefret eden, şüpheci, sert, dinsel ahlaki arayışlar içerisinde kıvranan bir mizaca sahip öyle söyleyeyim.
Şimdi Tolstoy'un Saint Petersburg'daki yazarların kendilerini böyle bir şey zannettiğine dair bir takım fikirleri var.
Diyor ki insanlığın başı zannediyor bunlar kendini ve çok seçkin bir sınıf zannediyorlar ve ben bundan tiksiniyorum diyor bu yazarların bu tavrında.
Turganyev'de şöyle bir şey oluyor
Tolstoy'un kız kardeşi Maria'ya
ilgi duyuyor. Ben bunu böyle anlatmıyorum
arkadaşım. Bacısına diyorum böyle ilgi duyuyormuş
falan diye.
Neyse Tolstoy'da
çok hırçın tavırları var arkadaşlar ve
Turganyev Tolstoy'a mağara adamı demiş
tamam mı? Haksız da değil.
Şimdi bundan dolayı da çok sık bozuşuyorlar
zaten. Küsp küsp barışıyorlar ama
Turganyev sırf bence Maria için
Tolstoy'u biraz alttan alıyor ama sonra
nalet olsun içimdeki insan sevgisine deyip
Tolstoy'u siliyor. Şimdi Turganyev
Tolstoy için şöyle diyor. Tek bir sözü
tek bir hareketi bile doğal
değil diyor. Doğal bir insan olmadığını söylüyor.
Ve gözümüzün önünde habire pozlar
takınıyor. Doğrusu diyor bu yoksul
kontun küstahlığını akıllı bir
adama yakıştırmakta güçlük çekiyorum
diyor. Hele hele bak sen.
Tolstoy günlüklerinde şöyle diyor. Şöyle
bir not var. 7 Şubat 1856'da.
Ya bu günlük olayı beni
gerçekten çok geriyor. Yani bu adamların
günlüklerinin ifşa olması ya da ne bileyim
herhangi birinin günlüğünün okunması beni
çok geriyor. Çünkü her şey yazabilir orada.
Benim günlüğümü bulursanız okumayın ya.
Mezarımda ters dönerim.
Çıkar gelirim bak ona göre.
Şimdi 13 Şubat şöyle
not düşmüş Tolstoy günlüğüne. 13 Şubat
Türkanyev'in evinde barıştık diyor.
12 Mart Türkanyev'le bozuştum.
Sanırım bu kez kesin diyor. 5 Mayıs
herkese kötü laflar ediyorum.
Türkanyev gitti çok üzüntülüyüm diyor.
Sonra halasına bir mektup yazmış. Burada
da şöyle demiş. O uzakta
hiç durmadan tartışsak da
sanıyorum onu fazlasıyla seviyorum.
ve o olmadan korkunç derecede sıkılıyorum diyor.
Yani hem çok seviyor Turganyev'i gördüğünüz gibi
hem de sürekli bir gerginlik içerisindeler.
Küsüp küsüp barışıyorlar.
Neyse.
İpler Mayıs 1861 yılında kopuyor.
Çünkü bunların bir şair arkadaşı var.
Afanasi Feth diye bir arkadaşları.
Onun evine gidiyorlar kahvaltıya.
Ve orada sohbet sırasında Turganyev Fransa'da yaşayan gayrimeşru kızının
işte eğitiminden bahsediyor.
Gururla böyle işte kızım şöyle eğitimli şöyle böyle falan diye.
Sonra işte bir mürebbiyesi varmış kızının.
mürebbiyesinin yönlendirmesiyle
kızım diyor işte yoksulların eski
kıyafetlerini dikiyor, yamıyor,
hayırseverlik yapıyor diyor. Ve Tolstoy
bunu çok tiyatral ve
çok sahte bulduğunu söylüyor. Adamın
kızını eleştirmeye kalkıyor ve
Turgayev cinnet geçiriyor. Sen diyor
Abdülhamit'e sabun.
Tolstoy'a yumruk atmaya kalkıyor
arkadaşlar. Böyle yumruğunu almış bak
demiş bunu yüzüne geçiririm.
Ortam çok gergin. Turgayev
barkı terk ediyor bu olaydan
sonra. Ve Tolstoy olayı kişisel
bir hakaret olarak görüyor. Ve Turganyem'i
düelloya davet ediyor. Ya çocuk
musunuz? Ve Turganyem
ilk başta özür diliyor. Ama
Tolstoy bu özürü asla yeterli bulmuyor.
Hala diyor ki hayır diyor düello yapacağız.
Öyle olmaz kabul etmiyorum.
Turganyem düelloyu kabul ediyor.
Ama aralarındaki mektuplaşmalarda
bir takım karışıklıklar ve işte
geç mektuplar gidiyor geliyor falan.
Özür ve cevap mektupları gecikiyor yani.
Her şey, herkes birbirini yanlış anlıyor.
Ve Tolstoy bir noktada Hristiyan
Bir tavırla Diolila'dan vazgeçiyor.
Özür diliyor ama yine de öfkesi dinmiyor.
Ve tekrar Turganyev'e ve hatta evlerine gittikleri şair dostları Feth'e çok sert mektuplar gönderiyor.
Ama o arada arkadaşlar özür mektubu Turganyev'e ulaşıyor.
Dediğim gibi mektuplarda bir problem olmuş ulaşmasında.
Turganyev ise artık Tolstoy'la görüşmek istemediğini söylüyor.
Hani sana diyor uzaktan saygı ve muhabbet besliyorum.
Allah aşkına diyor bana uzak Allah'a yakın ol Tolstoy demeye getiriyor.
Ve bu arada Tostoy'un doğum tarihi 9 Eylül arkadaşlar.
Adam tam bir Başak Burcu.
Konu kafada kapanmıyor.
Eve gidiyor kurumaya devam ediyor.
O kavga kafada yeniden yazılıp oynatıyor.
Tekrar tekrar çıldırtıyor kendini.
Kendini gaza getiriyor arkadaşlar tipik bir Başak.
Ve olayın detaylarında boğuluyor gördüğünüz gibi.
Halbuki bunu Akrib Burcu Dostoyevski ile yaşasaydı şu an Turganyev diye bir Rus yazar yoktu.
Tanımıyordu.
Onu şu an tanımıyorduk.
Gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuştu.
Neyse şaka bir yana toksik Tolstoy demek istiyorum.
Toksik Tolstoy ve Türkan Yev'in küstüğü 17 yıl sürüyor.
Ve bu süreçte asla böyle ne konuşuyorlar ne selamlaşıyorlar.
Ama 1878 yılında Tolstoy artık böyle 50'li yaşlarındayken büyük bir ruhsal bunalım geçiriyor.
Ve kendince böyle dinsel bir uyanışın eşiğine geliyor.
Ve Hristiyanlığın o bağışlayıcı ülkesiyle Türkan Yev'e bir barışma mektubu gönderiyor arkadaşlar.
Yıllar sonra 17 yıl sonra.
Ya Tolstoy çok erken olmamış mı? 17 yıl beklemiş.
Türganyev bu adımı sevinçle karşılıyor ve Paris'ten dönüp Rusya'ya gidiyor.
Tolstoy'un yanına ziyaretine gidiyor onun.
Ama 1883 yılında Paris'te Türganyev ölüm döşeğinde ve ölmeden kısa bir süre önce Tolstoy'a bir mektup gönderiyor.
Veda mektubu ve onu Tolstoy'u Rus toprağının büyük bir yazarı olarak selamlıyor.
Edebiyata ve roman yazmaya acilen geri dönmesi için ona son kez ricada bulunuyor Türganyev.
Hatta diyor ki Tolstoy'a sizin çağdaşınız olduğum için çok mutluyum diyor.
Ya o kadar büyük bir şey ki arkadaşlar.
Dün arkadaşım da bunu konuşuyor.
Bir insanın karakterini buradan anlarsınız ya.
Ya büyüklük sadece büyük eserler yazmak değil.
Bazen senden daha yetenekli birini gördüğünde bunu böyle kıskançlığın ardına saklanmadan söyleyebilmekte.
Bence insan dediğim gibi bazen bir insanın karakterinin büyüklüğünü rakibi hakkında kurmuş olduğu cümlelerde görüyor.
Neyse şimdi dönelim Tolstoy'un ilk eserine.
Çocukluk dedim. Bunu işte askerlik döneminde yazdığını söyledim.
Şimdi bu romanın yankılarına gelecek olursak Tolstoy'un çok sevdiğim bir özelliği fazlasıyla şeffaf olması arkadaşlar.
Çocukluk romanı dediğim gibi çok beğeniliyor. Çok büyük bir sansasyon oluyor.
Sonra Tolstoy çıkıp diyor ki kardeşim ben okey bu kitabı beğendiniz ama hani iki tane yazarın ve onların romanlarının etkisiyle yazdım.
Birisi duygusal bir yolculuk kitabı, diğeri de amcamın kütüphanesi diyor. Bunlardan esinlenerek çocukluğumu yazdım diyor.
Bunu da herkes itiraf etmez. O yüzden çok şeffaf buluyorum. Hatta Tolstoy o kadar dürüst bir adam ki evleneceği kadına nişanlısıyken bakın daha nişanlılar çıkarıp yıllardır tutmuş olduğu günlüklerini veriyor. Al diyor oku benim aklımda bir şey kalmasın. Ne yaptığım ne ettiğim kimlerle beraber olduğum hepsi burada yazıyor. Bu arada kadın çok travmatize oluyor. Bunu okuduktan sonra oralara geleceğim daha gelmedim.
Kim yapar ya böyle bir şey? Şimdilerde millet ekran parolasının şifresini vermiyor ya. Birlikte olduğunuz beyefendiye bunu söyleyin. Tolstoy gibi ol deyin. Nasılsa anlamayacak. Bu podcast'ı atarsanız.
Şimdi arkadaşlar Tolstoy şöyle bir şey var Tolstoy'da.
Sevilmek uğruna sahte bir imaj çizmektense nefret edilme pahasına dürüst kalmayı seçmiş bir insan.
Ya adamın itiraflarım diye kitabı var daha ne olsun.
Ama kendisine hiçbir zaman böyle kusursuz bir ermiş ya da bir aziz olarak pazarlamamıştır.
Bu yönlerini seviyorum.
Aksine okurlarına şöyle demiştir.
Ben bir ermiş değilim.
Sürekli ve bütün ruhuyla iyi bir insan olmak isteyen ama tökezleyen ve çamura düşen zayıf bir adamım.
İçinde bulunduğum evi biliyorum ama oraya giderken sendeleyen bir sarhoş gibiyim.
Beni değil izlediğim doğru yolu savunun, bana yardım edin demiştir Tolstoy.
Kendi ruhunu neşter altına yatıran bir adam bu ve bundan hiç korkmayan bir adam.
Hem kendisinin hem de toplumun ikiyüzlülüğünü böyle korkusuzca ifşa eden radikal bir hakikat ve şeffaflık arayıcısıdır Tolstoy.
Dediğim gibi o ilk kitabı hakkında çocukluğum hakkında ileride şöyle söylüyor.
Kötü bir kitap.
Hani yazın dürüstlüğünden çok uzak diyor.
Hiçbir şey vermiyor insana diyor çocukluğum kitabıyla ilgili.
Peki arkadaşlar Dostoyevski'ye gelelim.
Dostoyevski ne demiştir bu yeni yazar hakkında Tolstoy hakkında?
Şimdi Tolstoy'un çocukluk romanı yayınlandığında o sırada Dostoyevski Sibirya'da daha böyle yeni zindandan çıkmış ve askerlik hizmetine başlamış.
Soromenlik dergisinde yayınlanan o çocukluk romanını okumaya başladığında Tolstoy'a çok büyük bir ilgi duyuyor Dostoyevski.
Hatta bir arkadaşına mektup yazıyor.
Diyor ki Lev Tolstoy son derece hoşuma gidiyor ama bana kalırsa başka önemli bir eser yazmayacak bu adam diyor.
Yani belki yazabilir diyor elbette ama bence yazmayacak diyor.
Yanılıyor tabii.
Şimdi bu iki edebiyat devi birbirlerini fiziki olarak hayatları boyunca asla görmemiştir ama birbirlerini de yakından takip etmişlerdir edebi eserlerini.
Dostoyevski, Anna Karenina böyle parça parça yayınlanıyor ya dergide.
Bu esere hayran kalmıştır arkadaşlar ve demiştir ki Anna Karenina Avrupa'da yayınlananlardan kesinlikle farklı olduğu söylenilebilecek kusursuz bir sanat eseridir.
Konusu tümüyle Rusya'ya özgüdür demiştir.
Ve bu romanda bizim yeni sözümüzden Avrupa'da henüz duyulmamış olan ama yine de ne kadar kibirli olurlarsa olsunlar Batı halklarına son derece gerekli olacak bir sözden bir şey vardır demiş.
Ve fakat sanmayın ki hep böyle güllük gülistanlık muhteşem bir ilişkileri olmuş.
Hayır arkadaşlar ortalık sonradan 56 olacak.
İşte 1870'lerin ortalarında Balkanlar'da Sırp ve Karadağ halklarının Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmasıyla Doğu sorunu ateşleniyor ve 1877 yılında Rusya'nın resmi olarak savaşa girmesiyle beraber Rus toplumunda kilisede ve entelektüel çevrelerde panslavist coşku ve milliyetçi bir dalga oluşuyor.
Balkanlardaki Hristiyan ve Slav kardeşlerini kurtarma söylemiyle binlerce Rus gönüllü olarak cepheye akın ediyor
ama hayatı boyunca savaşın vahşetine karşı çıkmış ve bunu bizzat deneyimlemiş olan Tolstoy
Kırım Savaşı siperlerinde bunu deneyimlediği için savaş karşıtı.
Dolayısıyla toplumun bu kitlesel savaş histerisine, galeyanına çok mesafeli Tolstoy.
Ve Anna Karanina'nın son bölümünde Lenin üzerinden Rusya'daki savaş coşkusuna,
panslavizme, Slav kardeşlerimizi kurtarmaya gidiyoruz söylemini kuşkuyla yaklaşıyor.
Başkalarının acısını bahane ederek savaşı kutsamayın diyor yani Tolstoy açıkçası.
Dostoyevski ise tam tersi arkadaşlar.
Balkanlardaki Ortodoks ve Slav halklarının kurtarılması gerektiğini,
onların yaşadıklarını Rusya'nın görmezden gelmemesi gerektiğini düşünüyor.
Dostoyevski savaşa gidelim diyor.
Tolstoy da diyor ki hayırdır ya savaş iyi bir şey değil otur diyor.
Yani Dostoyevski inanç ve manevi mücadele ile kurtuluştan yana Tosto ise şiddetsizlik böyle biraz Gandhi.
Hani vicdan ve ahlakla kurtuluş diyor savaş için arkadaşlar.
Sonra Dostoyevski Tosto'ya şöyle bir soru yöneltmiş bir yazısında.
Tabi direkt böyle Tosto'ya söylemiyor ama ona atmış lafı.
Diyor ki Anna Karanina'nın yazarı gibi insanlar toplumun öğretmenleri, öğretmenlerimiz olurken bizler sadece öğrenciler oluyoruz.
Peki bize ne öğretiyorlar demiş Dostoyevski.
Şimdi arkadaşlar bu bölümün şimdilik sonuna geldik.
Daha size Tolstoy'un uzun hayatında anlatacağım çok fazla şey var.
Abisinin vefatını anlatacağım.
Sofia Bersi ile olan evliliğini anlatacağım.
Devasa başyapıtlarını nasıl oluşturduğunu, onların nasıl da olduğunu,
işte o büyük varoluşsal krizini, itiraflarını,
mülkiyetten nasıl kaçtığını, feragatını, çilecilik hayatını,
ailesindeki o çatışmaları, kiliseden kopuşunu bunları anlatacağım.
Yani koskoca Tolstoy'u bir bölüme sığdırmak istemedim.
Çünkü bütün detaylarıyla en kapsamlı şekilde biyografisini yapmak istiyorum.
Hikayenin geri kalanı fizide olacak arkadaşlar.
Fizide hiçbir yerde olmayan sadece fizi özel yüze yakın bölümüm var.
Tolstoy serimizin ikinci parti de yine onlardan biri olacak.
O yüzden fiziyi takipte kalmayı unutmayın.
Devam bölümü için fiziğe geçtiğiniz zaman diğer fizi özel bölümlerime de mutlaka göz atın derim.
Yeni hikayeler ve ortamlarda satabileceğiniz daha pek çok bilgi fizide sizleri bekliyor.
Fizi hakkında daha detaylı bilgi almak ve Fizi uygulamasını indirmek için açıklamalardaki linke tıklayabilirsiniz.
Fizi'de aynı zamanda geniş bir sesli kitap kataloğu var.
Bütün bunlara bir göz atın derim.
Kendinize iyi bakın, hoşçakalın.
Fizi Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
