
Zihinsel berraklık ve doğru kararlar için ekibinizin iyi oluşunu ve psikolojik güvenliğini Terappin Mutlu Çalışan Destek Programı ile destekleyin.💜
Kurumsal partnerliğimiz hakkında bilgi için:
📧 partnership@terappin.com
#AnlaşılmakİyiGelecek
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
“Kendimi Nasıl İyileştiririm?” kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
"Hikayeni Yeniden Yaz!" kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/ipC0Vma
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
Transkript
Terapin Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba.
Türkiye'nin en çok dinlenen podcast kanalındasınız.
Ben Merve.
Bugün ne anlatacaksın Merve bize?
Yine çok ilgimi çeken bir konuyla geldim arkadaşlar.
Bugün size zeki insanların neden ve nasıl aptalca saçma sapan kararlar aldığını konuşacağız.
Yüksek bir IQ'nun, müthiş bir eğitimin, uzmanlığın bile bir insanı mantıksız kararlardan korumadığını ve bunun sebeplerini anlatacağım.
Düşünsenize Nobel ödüllü, dünyaca ünlü bir biyokimyager, parlak gözlü bir rakun kılığına girmiş uzaylılar tarafından kaçırıldığına inanıyor.
Edebiyat tarihinin dehalarından Sherlock Holmes'un yaratıcısı Arthur Conan Doyle maket perilerin fotoğraflarına inanıyor.
Onları gerçek periler zannediyor. Sahte medyumlara inanıyor.
Daha pek çok isimden bahsedeceğim. Einstein, Steve Jobs, Thomas Edison dediğim gibi bir sürü ismin düşmüş olduğu zeka tuzaklarını anlatacağım bugün size.
Bu alanda çalışmış önemli isimlerden David Robson'ın uzmanlığı ışığında ilerleyeceğiz.
David Robson, insan beyni, vücudu ve davranışının uç noktaları konusunda uzmanlaşmış,
ödüllü bir bilim yazarı. Çok da keyifli eserleri var.
Hadi o zaman hemen başlayalım.
Şimdi arkadaşlar, önce size termitlerden bahsetmek istiyorum.
Bu çok enteresan bir çalışma.
1920'lerde psikolog Lewis Thurman'ın termitler adını vermiş olduğu bir çalışması var.
Thurman IQ'su 140'ın üzerinde olan binden fazla çocuğu adeta senelerce mercek altına alıyor.
Ve çoğunun IQ'su 180 arkadaşlar düşünün yani 192 bile var içlerinde.
Neden bunları mercek altına alıyor senelerce?
Çünkü bu yüksek IQ'lu çocukların gelecekte dünyayı yönetecek liderler olacağına inanıyor.
Hatta Thurman bu IQ meselesiyle o kadar kafayı bozmuş ki evde çocuklarına falan IQ testi yapıyor.
En düşük IQ'lu olan çocuğu yemek masasında en sona oturtturuyor.
En yüksek IQ'lu olanı ise kendine yakın bir yere oturtturuyor.
Yani o kadar kafayı bozmuş düşünün.
Neyse, Thurman'ın bu yıllarca süren o çocukları takip çalışması var ya,
aslında şaşırtıcı bir gerçeği ortaya koyuyor arkadaşlar.
Çünkü bu dahilerin çoğu, o dahi çocukların çoğu,
ortalama zekaya sahip olan akranlarından daha başarılı olamamışlar.
Hani diyordu ya, dünyayı yönetecekler falan diye.
Öyle bir şey olmuyor.
Hatta birçoğu oldukça sıradan hayatlar sürüyor.
Mesela IQ'su 192 olan bir çocuk büyüdüğünde amatör bir emlakçı olmuş.
Diğerleri de çok farklı değil bu arada.
Ama Thurman'ın IQ testinde barajı geçemeyen ve elenen bazı çocuklar
mesela fizikçi William Shockley, Luis Alvarez bunlar Nobel ödülü almışlar büyüdüklerinde.
Yani özetle termitler deneyi, yüksek bir IQ ya da akademik soyut akıl yürütme becerisinin
hayatta işte rasyonel kararlar vermeyi, yaratıcılığı ya da böyle çok büyük başarıları garanti etmediğini,
zekanın tek başına yeterli bir şey olmadığını gösteren en temel kanıtlardan biri.
O yüzden biri size gelip işte IQ'm da şu kadar yüksek, ben çok zeki bir insanım derse bu termitler olayını anlatırsınız.
Robert Stonberg zekayı sadece analitik becerilerle sınırlamıyor arkadaşlar.
Üçlü başarılı zeka teorisini ortaya koyuyor.
Bunlardan birincisi analitik zeka, ikincisi yaratıcı zeka, üçüncüsü de pratik zeka.
Yani zeka sadece IQ'dan ibaret değildir demek istiyor.
Zeka 3 boyuttan oluşuyor.
Hemen bir örnek vereyim.
Mesela Ayşe sınavlardan müthiş notlar alıyor.
Geleneksel, çalışkan bir öğrenci.
Ama gel gör ki hiçbir yaratıcı fikri yok.
Hadi bir de Fatma olsun.
Fatma'nın test puanları şahane değil.
Sınavlardan çok iyi notlar almıyor.
Ama inanılmaz yaratıcı bir kız.
E bir de Hayriye olsun.
Ayşe Fatma Hayriye lol.
Hayriye'nin de ne öyle yüksek notları var ne de öyle yaratıcı fikirleri var.
Ama Hayriye'de pragmatik işler de çok başarılı.
İşte planlamalar yapıyor, ekipler kuruyor, fikirleri hayata geçiriyor.
Bu alanlar da çok başarılı.
Şimdi bu çalışmadan çıkan sonuca göre pratik zekanın, hani Hayriye'nin zekası,
gerçek hayattaki liderlik ve başarıyı geleneksel IQ ölçümlerinden,
Yani Ayşe çok iyi notlar alıyor dedim ya.
Çok daha doğru öngördüğünü ortaya koymuş.
Bakın ne kadar önemli bir şey pratik zeka.
Yani örtük bilgi dediğimiz böyle kitaplarda açıkça yazmayan ama tecrübeyle edinilen, nasıl yapılacağını sezgisel ve pragmatik olarak bilmeyi sağlayan bir şey var.
Örtük bilgi diyoruz buna ve bu bilgi gerçekten çok kıymetli hayatta başarılı olabilmek için.
Robert Sternberg'in bu çalışmalarından ilham alan Sun Eng isimli bir araştırmacı var.
O da kültürel zeka kavramı üzerinde yoğunlaşmış bir isim.
Çünkü başına çok enteresan bir olay geliyor.
Şöyle ki 1990'ların sonunda Solon Inc. küresel şirketlere danışmanlık yapıyor ve o sıralarda bir virüs çıkıyor.
Bilgisayar virüsü Y2K.
Bu virüs krizini çözmek için Hindistan, Filipinler ve Batı ülkelerinden gelen son derece zeki ve son derece deneyimli yazılımcıları aynı grupta topluyorlar bu krizi çözebilmek adına.
Ama kağıt üzerinde evet hepsi müthiş yeteneklere sahip, müthiş uzmanlar ama gelin görün ki bu insanlar her ne kadar aynı dili konuşsalardı, işte İngilizce konuşuyorlar, farklı çalışma kültürlerinden geliyorlar ve iletişim tarzları da oldukça farklı.
Ve bu aralarındaki o ince farklılıkları anlayamadıkları için bir yerde süreç tıkanıyor.
Yani virüs olayını çözemiyorlar.
Bakın ne kadar deneyimliler ama.
İşte Soneng bu durum üzerine insanların alışık olmadığı farklı kültürel ortamlardaki sosyal ipuçlarını okuma ve adapte olma kapasitesini ölçen kültürel zeka ölçeğini geliştiriyor.
CQ diyoruz buna.
Buna hemen bir örnek vereyim.
Mesela bir İngiliz sunum yaparken Japon meslektaşları onu böyle oldukça sessiz, sakin bir şekilde dinliyor.
Şimdi bunu bir İngiliz ilgisizlik olarak adledebilir.
Hani acaba beni dinlemiyorlar mı gibi bir şey zannedebilir.
Ama eğer ki bu İngiliz yüksek bir CQ'ya sahipse yani kültürel bir zekası varsa şunu bilir ki Japonya'da açıkça geri bildirim istenmediği takdirde fikir beyan edilmez.
Bunu bildiği için de içine soğuk sular serpilir.
Ya aslında burada konuştuğumuz zeka tuzağının iş hayatında da çok güçlü bir karşılığı var.
Ne kadar analitik ya da ne kadar başarılı olursak olalım stres ve tükenmişlik altındayken berrak düşünmek ve sağlıklı kararlar almak gerçekten çok zor.
Üstelik şunu biliyoruz ki çalışanlar çoğu zaman işte biri görür mü, İK duyar mı, hakkında ne düşünürler bu tarz endişelerle destek almaktan çekiniyor.
Terapin mutlu çalışan destek programıyla tam olarak bu çekinceyi kırmak için devreye giriyor.
Çalışanlar platforma takma isimle kaydolabiliyor, kameralarını hiçbir şekilde açmadan seanslara katılabiliyorlar anonim olarak ve görüşmeler uçtan uca şifreleniyor.
Üstelik süreçte psikolog, diyetisyen ve fizyoterapi seanslarının yanında ekiplere özel sandalye yogası, nefes egzersizi gibi atölyeler ve stres yönetimi gibi webinarlar da var.
Bu arada rahat olabilirsiniz şirket tarafına kişisel veriler paylaşılmadan yalnızca genel katılım ve anonim duygu durum trendleri raporlanıyor.
Bence bu çok önemli.
Üstelik arkasında çok güçlü bir güven ve deneyim var.
Çünkü Terapin 6 yıldır yüz binlerce kullanıcının destek aldığı, öncü şirketin çalışan iyi oluşunu emanet ettiği ve Sağlık Bakanlığı'nın uzaktan sağlık bilgi sistemine kayıtlı bir platform.
Sistemdeki bütün uzmanlar diplomaları ve lisansları doğrulanmış profesyonellerden oluşuyor.
Yani mesele sadece bir destek hattı sunmak değil, çalışanların kendilerini güvende hissedebildiği, daha odaklı ve dirençli kalabildiği bir çalışma ortamı yaratmak.
beni dinleyen İK profesyonellerine sesleniyorum.
Ya da bizim şirkette neden böyle bir yan hak olmasın deyip
İK ekibine şöyle bir çıtlatmak isteyen çalışanlar için
bölüm açıklamasına yer alan linkten terapin hakkında detaylı bilgi alabilir
ve kurumsal demo talebinde bulunabilirsiniz.
Terapini bireysel deneyimlemek isteyenler için de elbette bize özel bir kodumuz var.
Zeka30 ve bu kodu da açıklamalara bırakıyorum.
Tüm detaylar bölüm açıklamasında sizleri bekliyor.
Hadi devam edelim.
Gelelim bir başka meseleye.
Psikolog Kate Stonovich zeki insanların sıklıkla irrasyonel yani akıl ve mantık dışı davranışlarını açıklamak için bir terim ortaya atmış.
Buna disrasyonellik demiş.
Ne demek disrasyonellik?
Yüksek analitik zekaya sahip olan bir insanın rasyonel düşünme yeteneğinden yoksun olması.
Nasıl olur öyle bir şey dediğinizi duyar gibiyim.
Öyle bir olu yok arkadaşlar ben de inanamadım.
Şimdi kararlarımızın çoğu otomatik ve hızlı çalışan sezgilerimize dayanıyor.
Yavaş ve analitik çalışan sistemimiz her zaman devreye girmiyor ve girdiğinde sadece kendi ön yargılarımızı haklı çıkarmak için devreye giriyor.
Bu çok tehlikeli bir şey.
Ve buna güdülenmiş akıl yürütme diyoruz.
Bu bölüm içerisinde çok bahsedeceğim bundan.
Zeki insanlar inançlarını ve kimliklerini korumak için üstün zekalarını bir propaganda aracı olarak kullanıyorlar çoğu zaman.
Mesela Sherlock Holmes'un yaratıcısı Arthur Conan Doyle kendisi tıp eğitimi almış bir dahi yazar.
Muazzam analitik zekasını gerçeği aramak için değil, duygusal olarak bağlanmış olduğu mantıksız inançlarını savunmak için kullanmıştır.
Şimdi Arthur Conan'ın düştüğü zeka tuzaklarından biri, spiritualizm ve hudini tartışması hemen anlatıyorum.
Şimdi Arthur Conan spiritualizme yani ruhculuğa fanatikçe bağlı öyle söyleyeyim.
Hatta karısının bir medyum olduğuna inanıyor, ruhlarla iletişimde olduğuna inanıyor.
Haftada 5-6 kere ruh çağırma seanslarına katılıyor.
Aa nasıl olur diyorsanız eğer o dönemde çoktu arkadaşlar ya bu seanslara katılanlar.
Victor Hugo, Marie Curie, Jung, Abraham Lincoln, Sihirbaz Houdini ve daha bir sürü isim işte Arthur Conan Doyle da onlardan biri.
Hatta Arthur Conan Doyle ile Houdini arasında çok önemli bir olay geçiyor hemen onu anlatayım size.
Sihirbaz Houdini'nin annesi vefat ediyor arkadaşlar ve dolayısıyla çok sarsılmış bir durumda.
Arthur Conan Doyle da arkadaşını böyle biraz rahatlatmak amacıyla onu bir otel odasındaki medium seansına davet ediyor.
Medium da eşi bu arada.
Buradaki amacı da medium eşi Jean aracılığıyla Houdini'nin ölen annesinin ruhuyla temas kurmak.
Neyse seans başlıyor işte perdeleri kapatıyorlar.
Karanlık bilmem ne.
Eşi Jean transa geçiyor ve bir anda böyle önündeki boş sayfanın tepesine bir hat çiziyor.
Ve eli böyle masayı dövercesine bir anda hızlı hızlı kağıda yazı yazmaya başlıyor.
Kendinden geçmiş gibi.
Yaklaşık 20 sayfa boyunca annesinin öteki dünyadan Houdini'ye duymuş olduğu sevgiyi ve artık işte ruhunun huzura kavuştuğunu falan anlatan mesajlar dökülüyor.
Ve fakat bu seansın sonunda Houdini bu çıkan metni okuyunca o 20 sayfalık yazıyı okuyunca bir bakıyor çok somut ve çok mantıksız hatalar var.
Bir kere Houdini'nin annesi çok dindar bir Yahudi ve bir hahamın eşi.
E o tepedeki haç ne? Ne alaka?
Ruhtan geldiği iddia edilen mesaj dile son derece düzgün bir İngilizce arkadaşlar.
Houdini'nin annesi Macar göçmeni.
Hayatı boyunca tek kelime İngilizce öğrenememiş bir kadın.
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu oluyor yani.
Bu seansın yapıldığı gün tesadüfen Houdini'nin doğum günü ve öte alemden geldiği iddia edilen ruh
Bunu hiç akıl edip de oğlunun doğum gününü kutlamamış.
Houdini de bir trip.
Yani Houdini bu seansta yaşadığı sahtekarlığı tutuyor, bir gazetede kaleme alıyor ve daha sonra ikilinin dostluğu tamamen bu şekilde biçiyor arkadaşlar.
Şimdi normal şartlarda Sherlock Holmes'un yaratıcısından beklediğimiz şey nedir?
Hani somut deliller var değil mi ortada?
Kardeşim evet burada bir sahtekarlık var demesi de bunu kabul etmesi gerekiyor.
Ama Arthur Conan Doyle tam tersini yapıyor.
Houdini'nin iddialarını çürütmeye çalışıyor ve diyor ki şok olacaksınız.
Houdini diyor aslında kendisinin bile farkında olmadığı devasa güçlere sahip olan bir medyum.
Hatta Houdini gösterilerinde işte zincirlerinden nasıl kurtuluyor?
O kilitli sandıklardan nasıl çıkıyor?
Kelepçelerden nasıl kurtuluyor?
Bunun sebebi diyor el çabukluğu falan değil.
Bu adamın pisişik güçleri var ama kendisi de farkında değil diyor.
Houdini diyor kardeşim ben ilüzyon yapıyorum.
O diyor ki hayır pisişik güçlerin var.
Bu kadar akıllı bir adamdan böyle bir hareket bekler misiniz?
Yapmış.
Hatta daha da beterini yapmış.
İki tane küçük kız çocuğu Arthur Conan Doyle'a bir masal kitabından böyle kesip çıkardıkları peri resimlerinin fotoğrafını çekip göndermiş.
Bakın peri resminin fotoğrafını göndermiş.
Ve Arthur Conan Doyle bunları gerçek zannetmiş arkadaşlar.
Hatta bu fotoğraflarda o peri maketlerini sabitleyen iğneleri gördüğü halde.
Bakın iğneler görünüyor, ipler görünüyor.
Fotoğrafta aleni bir şekilde.
Doyle diyor ki hayır diyor bu perilerin göbek bağı.
Ve perilerin varlığını açıklamak için dönemin elektromanyetik teorilerine sığınıyor.
Kendini haklı çıkarmaya çalışıyor.
Şimdi Arthur Conan'ın zeka tuzağı ne?
Disrasyonellik dediğimiz şey arkadaşlar.
Yüksek analitik zekaya, yüksek IQ'ya sahip ama rasyonel ve mantıklı kararlar veremiyor.
Mantık dışı inançlara saplanıp kalmış durumda.
Ve güdülenmiş akıl yürütme dediğimiz olayı yaşıyor.
Yani kişinin duygusal ihtiyaçlarından doğan inançlarını korumak amacıyla beyin gücünü ve analitik yeteneklerini gerçeği aramak için değil kendi inancını haklı çıkarmak ve kanıtları çürütmek için kullanması.
Tam olarak yaptığı şey bu.
Doğrulama yanlılığı da var tabii Doyle'da.
Bu da şu demek arkadaşlar.
İnsanların yalnızca kendi bakış açısını destekleyen verileri görüp toplaması.
yani aksini kanıtlayan apaçık gerçekleri ve çelişkileri tamamen görmezden gelmesi buna doğrulama yandılığı diyoruz.
Şimdi zeki insanların en sık düştüğü hatalardan biri de çerçeveleme etkisi arkadaşlar.
Bu da şu demek bir bilginin mantıksal içeriği ya da matematiksel özü hiçbir şekilde değişmese bile
o bilginin işte sunuluşu, ifade ediliş biçiminin değişmesi insanların karar ve tercihlerini doğrudan değiştirebiliyor.
Buna çerçeveleme etkisi diyoruz.
Neden? Çünkü insan zihni sunulan bilgiyi pasif olarak kabul etmeyi meyilli olduğu için aynı durumu böyle farklı farklı sözcüklerle karşımızdaki insan çerçevelediği zaman zihnimiz tamamen farklı tepkiler veriyor.
Hemen bir örnek vereyim. Çok kötü bir hastalığa yakalanmış 600 kişi düşünün.
Şimdi bu 600 kişi için bir tedavi uygulanacağını düşünün.
Kazanç çerçevesi diyor ki bu tedavi ile 200 kişi kurtulacak.
Ama kayıp çerçevesi şöyle diyor.
Bu tedavi ile 400 kişi hayatını kaybedecek.
Bakın iki bilgi de aslında aynı değil mi? Matematiksel olarak aynı şeyi söyledim. Aynı durumu ifade ettim ama 200 kişinin kurtulacağı şeklinde vermiş olduğum bilgi çerçeveleme bunlar insanların tedaviyi destekleme oranını yükselmiş.
Bakın bu bir araştırma ya da günlük hayattan örnek vereyim. Market raflarında görmüş olduğumuz bir gıda ürününün üzerinde %5 yağlı yazmak yerine %95 yağsız yazılır.
Dikkat ettiniz mi?
Bu klasik bir çerçeveleme etkisi.
İşte bu tarz bilişsel tuzaklara düşmemek için zeka tuzaklarına mesela Sokrates etkisi denilen bir teknik var.
Onu kullanabiliriz.
Hemen bir örnek vereyim.
Sokrates etkisini şöyle uyguluyoruz.
Karmaşık bir kriz içindesiniz diyelim ya da kişisel bir anlaşmazlık içindesiniz.
Görüşünüzü sanki böyle karşınızda 12 yaşında bir çocuk varmış da hani ona açıklıyormuş gibi.
Bu şekilde zihninizde kurgulayın ve kendinize anlatın.
Bu ne işe yarıyor?
Zihnimizi karmaşık rasyonelleştirmelerle kendi önyargılarını savunmasını engellemek için zihnimizin bunu yapıyoruz.
Yani savunmacı tutumumuzdan uzaklaşıp en net gerçeğe odaklanmamızı sağlıyor bu teknik.
Bir de arkadaşlar kendine mesafe alma denilen Süleyman paradoksu metodu var.
Bunu da uygulayabilirsiniz.
Neden adı Süleyman paradoksu Merve?
Kral Süleyman'dan geliyor arkadaşlar.
Mesela Kral Süleyman hükümdarlığının en başında Tanrı kendisine bir dilek hakkı verdiği zaman ne servet istiyor ne de uzun bir yaşam istiyor.
Bunun yerine bilgelik istiyor Tanrı'dan.
Tanrı da ona bunu lütfediyor.
Derken ülkenin dört bir yanından insanlar Kral Süleyman'dan işte akıl almaya geliyor, öğüt almaya geliyorlar.
Çok da güzel öğütler veriyor, akıllar veriyor ama gelin görün ki Kral Süleyman'ın bu başkalarına dağıtmış olduğu eşsiz bilgeliği kendi özel hayatında göremiyoruz.
Bin tane eşi ve cariyesi var.
açgözlü bir tirana dönüşüyor zamanla.
Kendi oğlunun eğitimini ihmal ediyor.
Ailesini ihmal ediyor.
Ve hırsları yüzünden krallığını savaşa sürüklüyor.
Kargaşaya sürüklüyor.
İşte buna Süleyman paradoksu deniliyor arkadaşlar.
Çünkü herkese bilgelik dağıtırken
kendi hayatında bunu asla uygulayamıyor.
Bunu biz de yapıyoruz.
Ben de yapıyorum.
Niye gülüyorum?
Geçen gün arkadaşım bunu öyle bir yüzüme vurdu ki.
Yani ikimiz de çok benzer olaylar yaşadık.
Ben ona böyle çok güzel akıllar veriyorum.
şöyle yap böyle yap bilmem ne. Sonra o da bana
dönüp dedi ki Merve aynı şeyi sen
senelerce yaşadın ama neden
yapamadın bu dediklerini? Hani senden beklerdim
bize bu kadar güzel şeyler söylüyorsun
vesaire. Eee? Hani sen niye yapamadın?
Yapamadım.
Şimdi arkadaşlar bunu eminim
sizler de yaşıyorsunuzdur. İşte
başkalarına müthiş akıllar verirken
kendimize gelince o akıl birden
ortadan kayboluyor. Burada
kendimize mesafe alma metodu
bunu uygulayacağız. İşte Süleyman Paradox'undan
gelen kendine mesafe alma metodu.
Ne yapacağız? Kendimize dışarıdan bir
gözlemci olarak bakacağız. Ben bunu yaptım
ve çok üzüldüm.
Yani kendime neler söyledim
ne hakaretler. Şöyle yapıyoruz.
Kendimizi gelecekteki böyle daha
yaşlı, daha bilge bir halimiz gibi
hayal ediyoruz ve o şekilde cevap veriyoruz.
Geçen bir yerde bir yazı gördüm.
Çok hoşuma gitti. Diyordu ki eğer
bir konu hakkında çıkmaza düşerseniz
şöyle yapın. Sanki yaşadığınız
sorun bir evladınızın
sorunuymuş ve işte çocuğunuz gelip
size anne işte bu konuda ne yapmalıyım?
Baba başımda böyle bir problem var
ne yapmalıyım? Nasıl çözersiniz?
Çocuğunuz size gelip böyle bir sorun olduğunu
söylerse. Bence bu da güzel bir
taktik. Ya da arkadaşlar şahıs
dili kullanabiliriz. Mesela
neden bu kadar öfkelendim demek
yerine işte Merve şu an çok öfkeli
ve ne yapmalı gibi. Bakın kendime
dışarıdan bir gözlemci gibi davranıyorum.
Başkalarının sorunlarında neden bilgeyiz
arkadaşlar onu da açıklayayım. Çünkü
dışarıdan birinin sorunlarına baktığımız
zaman duygusal yükümüz daha az.
Çünkü bize ait değil o problem.
O yüzden olaylara daha soyut bakabiliyoruz, daha tarafsız, daha soğuk bir mantıkla yaklaşabiliyoruz.
Ama kendimize gelince maalesef o iş öyle olmuyor.
O yüzden bu zeka tuzağına düşmemek için bu taktiği deneyebilirsiniz.
Bu Süleyman Paradoks'una harika bir örnek vereyim size.
Malala Yusufzai biliyorsunuzdur.
Bilmeyenler için Pakistanlı bir eğitim ve kadın hakları aktivisti.
Özellikle de kız çocuklarının okula gitme hakkını savunmasıyla tanındı bütün dünyada.
Çünkü 2012'de çok talihsiz bir olay yaşadı.
Henüz 13 yaşındayken Taliban tarafından okul servisinde başından vuruldu.
Okula gitmek istediği için ağır yaralandı ama hayatta kalmayı başardı.
Sonra hayatının geri kalanını bu yola adadı ve aktivist oldu.
Hatta 2014 yılında 17 yaşında Nobel aldı ve tarihin en genç Nobel ödüllü kişisi oldu.
Çok etkilendiğim bir hikayesi var Malala'nın.
Hatta podcastini yapayım, unutturmayın bana.
Şimdi Malala Taliban'ın tehditleriyle cebelleşirken zihninde oluşan o yoğun korkuyu yatıştırmak için 3. şahıs diliyle kendi kendine konuşuyormuş.
Diyormuş ki işte o adamlardan biri gelirse ne yapacaksın Malala?
Hemen pabucunu kapıp kafasına indireceksin diyor.
Bakın dışarıdan bir gözlemci gibi bakıyor kendi hayatına ve bu şekilde soğukkanlılığını korumayı başardığını söylüyor.
Yine başka bir örnek verecek olursam Ellie Finkel'ın çiftler deneyi arkadaşlar.
ilişkilerinde evlilik kalitesi düşen çiftlere 20 dakikalık bir zihinsel egzersiz yaptırılıyor.
Ve bu çiftlerden yaşadıkları herhangi bir kavgayı her iki tarafında iyiliğini isteyen
tarafsız bir üçüncü şahıs gözünden zihinlerinde yeniden canlandırmaları isteniyor.
Bakın bu kısacık çalışma bile çiftlerin tartışmaları çok daha yapıcı bir şekilde çözmesini
ve ilişkilerindeki güveni yeniden kazanmasını sağlıyor.
Bence bunu biz de yapmalıyız kendi ilişkilerimize.
Üçüncü şahıs gözünden bakarak hani gerçekten böyle her iki tarafında iyiliğini isteyen bir tarafmış gibi değerlendirerek bazı sorunları çözebileceğimizi düşünüyorum.
Gelelim bir başka tekniğe arkadaşlar.
Aksini düşünme denilen bir teknik var.
Hemen bir örnek vereyim.
Bilim insanı Joseph Presley papazlığı bırakıp Lord Shelburne'ın çocuklarına özel ders verme teklifini ya kabul edecek ya da etmeyecek.
Kendi bu konuda çok kararsız bir noktada ve gidip dostu Benjamin Franklin'e danışıyor.
Franklin de ona bir kağıdı böyle ortadan ikiye bölüp artı ve eksi sütunları oluşturmasını ve her maddeye önem sırasına göre bir ağırlık vermesini istiyor.
Bunu da iyice düşünmesi için bu kararı birkaç gün bekletmesini söylüyor.
Sonra eşit olan maddeleri eleyip geriye kalan şeye bak diyor.
Bu şekilde karar ver diyor.
Bunu yine aynı şekilde bizler de uygulayabiliriz.
Bir konuda çok kararsız kalıyorsak artıların eksilerini yazıp eşit olan maddeleri eleyip geriye kalana bakarak karar verebiliriz.
Bir başka teori 13. yüzyıl filozofu Thomas Aquinas'dan geliyor arkadaşlar.
Şimdi bu karşıt argüman tekniği olarak geçiyor.
Thomas Aquinas bir teori geliştirmeden önce kendi hipotezine gelebilecek en güçlü itirazları bizzat kendisi üretiyormuş ve bu itirazları savunabileceği en güçlü haliyle kurgulayıp sınıyormuş.
Ve bir karar vermeden önce neden yanılıyor olabilirim ya da karşımdaki insan haklı olsaydı dayanağı ne olurdu bunları sorguluyormuş.
Yine bunları aynı şekilde biz de hayatımızda uygulayabiliriz.
Gelelim bir başka zeka tuzağı örneğine.
Kerim Moulis biyoloji dünyasında çığır açan ve insan DNA'sının büyük miktarda klonlanmasını sağlayan polimeraz zincir reaksiyonu denilen PCR tekniğini keşfediyor ve Nobel Kimya Ödülü'nü kazanıyor.
Müthiş bir dahi.
Bu arada polimeraz demişken Aziz Sancar bölümünü dinlemeyi unutmayın arkadaşlar.
Orada bundan bahsetmiştim.
Cary Mullis otobiyografisinde Kaliforniya'da parlak bir rakun kılığına girmiş bir uzaylı yaratıkla karşılaştığını ve onun tarafından kaçırıldığını iddia etmiş arkadaşlar.
Bunun dışında astral seyahate inanıyor, astrolojiyi haraletle savunuyor.
Tam benim yapacağım işler.
Bu arada biliyorsunuz ben de bu tarz şeylere inanıyorum.
Yani sen Nobel ödülü almış bir bilim insanısın.
Şöyle ağız tadıyla da bir şeye inanmana izin vermiyorlar.
Bilim insanısın ya.
Bir de AIDS'e HIV virüsünün yol açtığını reddediyor Mullis.
Yani bu neredeyse biliyorsunuz bütün bilim camiasının kabul ettiği bir şey ama o reddediyor.
Peki böylesine devasa bir zeka nasıl bu kadar absürt komplo teorilerinin etkisinde olabiliyor?
Şimdi bilim yazarları ve psikologlar bu duruma Nobel hastalığı ve güdülenmiş akıl yürütme diyorlar.
Yani yüksek analitik zeka ya da Nobel seviyesinde bir uzmanlık kişiyi yanlış veya mantıksız fikirlerden koruyan bir zırh değil.
Aksine zeki insanlar duygusal olarak bağlanmış oldukları bir inancı savunurken beyin güçlerini gerçeğe ulaşmak için değil o mantıksız düşünceyi haklı çıkaracak karmaşık argümanlar üretmek için kullanıyorlar.
Yani kısacası akıllı bir beyin mantıksız bir şeye inanmaya karar verdiği zaman o mantıksızlığı çok güzel bir şekilde rasyonize edebiliyor.
Ve kendini kandırmakta sıradan bir insandan çok daha yetenekli bir hale gelebiliyor.
Şimdi zeka tuzağına düşen başka önemli isimlerle devam etmek istiyorum.
Olabildiğince fazla örnek vermeye çalışıyorum arkadaşlar ki artık böyle kendimizi yaptığımız en ufak hatada hemen yerin dibine sokmaya çalışmayalım.
Bu arada itiraf ediyorum ki bu bölümü çekme sebebim hani şunu diyebilmek artık böyle saçma sapan bir şey yaptığımızda ya kardeşim dünyanın en zeki insanları bile neler neler yapmış benim canım sağ olsun ya diyebilmek yani bu şekilde bir yere varamayacağımızı biliyorsunuz ne bir şaka yaptım.
Biraz da gerçeklik payı var.
Şimdi Paul Frampton dahi bir fizikçi.
Evrenin karanlık maddesi, atomatı parçacıklar, bakın bunların üzerine çalışmalar yapan çok parlak bir fizikçi.
Ama gelin görün ki ne yapıyor biliyor musunuz?
Bir gün internette tanışmış olduğu ünlü bir bikini modeli Dennis Milani olduğuna inandığı kişi tarafından kandırılıyor.
Yani aslında dolandırıcılar ona bir kumpas kuruyor.
Deniz Milani isimli bikini modelinin işte ona aşık olduğunu, onunla evlenmek istediğine dair bir sürü hikaye anlatıyorlar ona.
O da inanıyor.
Arkadaşları uyarıyor, meslektaşları uyarıyor.
Bak işte dolandırılıyorsun vesaire diyorlar.
Yok diyor.
Hani benimle evlenmek istediğini söylüyor.
İnanıyor adam.
İnanmak istemiş demek ki.
Hatta o kadın sandığı kişi onu öyle bir dolandırıyor ki adam içinde 2 kilogram uyuşturucu bulunan bir çantayla havalimanında yakalanıyor ve hapse atılıyor.
Yani inanabiliyor musunuz?
Hemen şu an aklıma bir kitap geldi. Önermek istiyorum. Çok sevdiğim bir kitaptır. Elias Kanetti'nin Körleşme kitabı. Tam da bu olaya uyan bir hikaye. Onu okuyun derim.
Şimdi bu olay, bu anlattığım olay işte kara delikler, karanlık madde, atom altı parçacıklar bunlar üzerine çığır açan teoriler üreten devasa bir zekanın hani iş böyle duygusal ihtiyaçlara aşka meşke geldiğinde, gündelik hayattaki karar süreçlerine gelindiğinde nasıl savunmasız kalabileceğini gösteren bence en somut örneklerden biri bu anlattığım olay.
Peki Albert Einstein tarihin en büyük fizikçisi.
Yani o bile zeka tuzağına düşmekten kurtulamamış.
Hayatının son 25 yılını elektromanyetizma ve yer çekimini birleştirecek birleşik teoriyi bulmaya adıyor Einstein.
Ve kendi büyük ideasıyla uyuşmayan yeni kuantum teorisi bulgularını yok sayıyor.
Deneylere sırt çeviriyor ve başarısız teorilerini savunmak için her gün her gün yeni karşı örnekler üretmekle uğraşıyor.
Güdülenmiş akıl yürütme dediğimiz zeka tuzağına düşmüştür Einstein ve tabii batık maliyet yanılgısına düşmüştür.
Aynı yanılgıya düşen isimlerden biri de Thomas Edison'dır arkadaşlar.
Binden fazla patenti var ama akımlar savaşı sırasında Tesla ile yaşadıklarını hatırlayın.
Tesla bölümüm var kanalda old bat gold bir bölümdür mutlaka dinleyin.
Edison kendi bulmuş olduğu doğru akım teknolojisine saplanıp kalıyor ve alternatif akım teknolojisinin üstünlüğünü kesinlikle kabul etmiyor.
Kendi fikrini haklı çıkarmak için ve alternatif akımı kötülemek için başıboş hayvanlara elektrik akımı veriyor.
Korkunç sokak gösterileri yapıyor bu şekilde.
Aslında idam cezasını kaldırmayı gönülden desteklemesine rağmen alternatif akımı ölümle ilişkilendirmek için,
kendini haklı çıkarabilmek için elektrikli sandalyeyi bile desteklemiştir.
Bu da bize neyi gösteriyor?
Aslında Einstein'ın yaptıklarına nasıl benziyor değil mi bu hareketleri?
Bir de batık maliyet yanılgısı.
Burada da var.
Şimdi batık maliyet yanılgısı şu arkadaşlar.
Sırf geçmişte çok fazla zaman, para, emek ya da duygu harcadık diye artık bize hiç de iyi gelmeyen bir şeye yine de sırf bu yüzden devam edişimiz.
Buna batık maliyet yanılgısı diyoruz.
Maalesef yaşandı arkadaşlar.
Bir de yanlılık kör noktası dediğimiz bir olay var.
Bunu da yaşamış Edison aslında.
Yanlılık kör noktası başkalarının önyargılarını ve bilinçsel hatalarını kolayca fark ederken kendi düşüncelerimizin tarafsız ve objektif olduğunu inanma eğilimimiz.
Gelelim Apple'ın kurucularından Steve Jobs'ın düşmüş olduğu zeka tuzağına.
Steve Jobs olağanüstü yaratıcı, zeki bir lider bildiğiniz üzere ama maalesef pankreas kanserine yakalandığında doktorlarının tavsiyelerini reddediyor.
Bitkisel tedavilere başvuruyor, meyve suyu diyetleri yapıyor, spritüel şifa gibi böyle uydurma çarelere başvuruyor.
Ve kanseri bu şekilde kendi kendini yenebileceğine inanıyor.
Ve artık ameliyat olmaya karar verdiğinde maalesef geç kaldığını fark ediyor.
Yine beni çok şaşırtan zeka tuzaklarından biri şuydu.
Bu anlatacağım olay FBI'de yaşanan bir skandal.
FBI'ın en kıdemli parmak izi analistlerinin %100 emin olduklarını ilan ederek masum bir adamın hapse atılmasına sebep olmaları.
Ve üstelik bu hikayedeki en şok edici şey hatanın tecrübesizlikten kaynaklı olmayıp aksine aşırı uzmanlıktan kaynaklanmış olması.
Şimdi tarihler 11 Mart 2004 yılını gösterirken İspanya'nın başkenti Madrid'de 192 kişinin hayatını kaybettiği ve binlerce kişinin yaralandığı korkunç bir tren bombalanması yaşanıyor.
bir terörist tarafından tren bombalanıyor
ve İspanyol polisi olay yerindeki
bir minibüste içinde hünyelerin
bulunduğu mavi bir naylon poşet
buluyor ve torbanın üzerinde
böyle lekelenmiş net olmayan
gizli bir parmak izi tespit ediyorlar.
Sonra İspanyollar bu izi
uluslararası yardım amacıyla
FBI'ye gönderiyor. FBI'da böyle
devasa bir veri tabanı var ya onlarda
o veri tabanından milyarlarca
kayıt arasından olası adayları
tarıyor ve dördüncü sırada karşısına
bir isim çıkıyor. Brandon Mayfield
isimli birisi. Bu adam eski bir
ABD subayı ve aynı zamanda avukat
ve parantez içinde bilgi Müslüman.
Şimdi FBI uzmanları parmak izini
inceliyorlar ve hemen diyorlar ki
evet %100 aradığımız adam budur.
Sonra adamın evine baskın yapıp hücreye
atıyorlar. Ama bu adam hayatında
hiçbir zaman Madrid'e gitmemiş.
Hatta ABD'den hiç çıkmamış.
Ve işin kötüsü Mayfield'ın avukatları
mahkemeden bağımsız bir
uzman talep ediyor. Bu gelen
bağımsız uzman bile evet diyor.
Bu parmak izi bu adama ait.
Yani kurtulma şansı yok gibi bir şey.
Fakat Mayfield'ı kurtaran şey İspanyol ulusal polisinin FBI analizindeki bir takım boşlukları fark etmesi oluyor.
Çünkü parmak izinin sol üst kısmının adamla alakası bile yok.
Yani FBI nasıl böyle bir hata yapmış aklımı anlıyor.
Sonra işte gerçek terörist bulunuyor ve bu masum adama 2 milyon dolar tazminat ödeniyor.
Peki dünyanın en iyi kriminal uzmanları, parmak izi konusunda uzmanlar.
Nasıl oldu da bu kadar vahim bir hata yaptı?
Psikolojide buna uzmanlık laneti deniliyor arkadaşlar.
Bilissel nörobilimci bir uzman diyor ki bir uzmanı uzman yapan otomatize beyin yapısı aynı zamanda onun en kırılgan noktasıdır.
Yani aşırı özgüven işte meslekte uzmanlaşmış olmak bunların hepsi bir araya geldiğinde insan kendi zekasıyla gerçeği bulmak yerine kendi hatalarını savunmak için akıl almaz kurgular üretebiliyor.
Burada bu adamın Müslüman olması, şüpheli listede adının çıkması gibi bir takım şeyler uzman beynin yani FBI'deki uzmanların kendi teorisini doğrulayacak kanıtlar oluyor.
Ve doğrulama yanlılığı yapıyorlar.
Yani bütün bu taşları kendi kendilerinin yerlerine oturtup hah diyorlar bulduk bu adam.
Ya o çelişkili detayları gözden kaçırmayı tercih ediyorlar.
Parmak izindeki o saçma detay.
Bunu görmüyorlar.
Diyorlar ki bu Müslüman tamam bu yapmıştır.
Bir işte uzmanlaştıkça beynimiz artık her detayı böyle tek tek incelemeyi bırakıyormuş.
Ve zaman kazanmak için zihnimizde böyle büyük şablonlar ve kestirme yollar oluşturuyormuş.
İşte araba sürerken hani yeni sürücüler daha dikkatlidir ya eskiler otopilotta sürerler.
Onun gibi düşünün.
İşte FBI'nin başına gelen de buydu.
Bir de kazanılmış dogmacılık denilen bir şey var.
Bundan da bahsetmek istiyorum.
Bir işte uzman olan insanlar da şöyle bir şey oluyormuş zamanına.
İşte ben yıllardır bu sektördeyim, bu işin içerisindeyim.
En doğrusunu da ben bilirim.
Şimdi bunu deyip kendini başkalarının eleştirilerine ve dışarıdan gelen uyarılara tak diye kapatıyorlar.
Ben uzmanım abi hani zaten benden iyi mi bileceksiniz kafası.
İşte iş hayatında dediğim gibi uzmanlık lanetine ve buna dikkat etmek gerekiyor.
Kazanılmış dogmacıla dikkat etmemiz gerekiyor.
Eğer ekip olarak çalışıyorsanız yine çok sık düşülen zeka tuzakları var.
Bunlardan da bahsedeyim.
Mesela bir grubun ortak zekasını üyelerinin bireysel IQ ortalamaları ya da gruptaki en zeki kişinin varlığı belirlemiyor arkadaşlar.
Başarılı grupların en büyük ortak özelliği üyelerin birbirlerinin hislerini ya da sözel olmayan ipuçlarını okuma becerisi.
Yani sosyal duyarlılık ve duygusal zeka dediğimiz IQ.
Konuşma ve kararlara katılımın tek bir baskın kişinin elinde olmaması, herkesin eşit bir şekilde söz hakkı bulunması böyle bir grubun içerisinde çalışıyorsanız bunlar kolektif zekayı arttıran şeyler.
Bir de yıldız eşiği diye bir şey var. O da şu anlama geliyor. Bir ekibe sürekli böyle süper yıldız toplamak sanıldığının aksine başarı getiren bir şey değilmiş.
Gruptaki yıldız oranı %50-60 eşiğini geçtiği zaman performans düşmeye başlıyormuş.
Çok fazla yıldızın olduğu ekiplerde ise oyuncular göreve odaklanmak yerine ego ve statü savaşlarına giriyormuş ve bilgi paylaşmak yerine birbirlerine engel olmaya çalışıyorlarmış.
Mesela bu yıldız eşiği olayına bir örnek vereyim.
Euro 2016 İngiltere-İzlanda fiyaskosu arkadaşlar.
İngiltere milli takım kadrosunun %90'ından fazlası yani 23 oyuncunun 21'i Avrupa kulüplerinde süper yıldızı.
Yani takımdaki yıldız oranı %60'ı çoktan geçmiş ve aralarındaki uyum ve yardımlaşma bozulmuş.
Çünkü çoğu yıldız zaten ve dolayısıyla ego dönüyor işin içinde.
Sonuçta İngiltere bakın kadrosunda neredeyse hiç yıldız oyuncu bulunmayan küçücük bir ada ülkesi.
İzlanda'ya yeniliyor arkadaşlar ve eleniyor.
Tarihi bir mağlubiyet alıyor.
Yani baktığınız zaman olmayacak bir şey.
Düşünsenize İngiltere kadrosunda %90 süper yıldız oyuncu var.
İzlanda'ya mahalle takımı gibi hiç kimse yok ama alıyorlar.
Yine başka bir örnek vereyim NBA'de LeBron James, Dwayne Wade ve Chris Bosh.
Bakın 3 büyük dev aynı takımda toplanmışlar ve tabii ki çok büyük bir başarı bekleniyor.
Ama ne oluyor? Hepsi sahada lider olmak istediği için koordinasyon çöküyor ve takım sezonu hayal kırıklığıyla kapatıyor, tamamlıyor.
Ertesi sene bakıyoruz takımda sadece Lebron kalıyor ve diğerleri sakatlanıyor.
Takım şampiyon oluyor.
Şimdi Wall Street'e baktığım zaman orada da durum farklı değil.
Finans şirketlerindeki yıldız hisse senedi analistlerinin oranı %45'i geçtiğinde bakın az önce %50 ile %60'ı geçmemesi gerekiyor dedim.
Burada %45'i geçtiğinde bile verim düşmeye başlıyor.
Ve bu oran %70'e ulaştığında bu yıldızların o dev egoları çarpışıyor ve o işin sonu felaketle bitiyor.
Yani demem o ki işin içine insan zihninin statü ve ego savaşları girdiği zaman insanlar bilissel kapasitelerini tam olarak kullanamıyor gördüğünüz üzere.
Ve son olarak size Doğu Asya felsefesindeki çiku denilen yani acı yeme denilen bir kavram var.
Bundan bahsetmek istiyorum.
Psikolog James Stigler batı eğitim sistemi ve Doğu Asya özellikle Japonya eğitim sistemlerini karşılaştırıyor.
Ve burada çok temel bir zihniyet farkı olduğunu gözlemliyor.
Şöyle batılı zihniyet hızlı cevap vermeyi yani bir şey soruyorsunuz hızlı bir şekilde cevap veriyor.
Bunu zeka ile eş tutuyormuş.
Kafa karışıklığını ve hata yapmayı bir zayıflık, bir başarısızlık ve bir aptallık göstergesi olarak görüyor ve bundan kaçınmaya çalışıyor.
Ama Doğu Asya zihniyetinde Chiku denilen bir kültür var arkadaşlar.
Chiku acı yeme anlamına geliyor ve başarıya giden yoldaki zorluklara tahammül etme ve çabalama anlamına geliyor.
Dolayısıyla bu kültürde yani Doğu Asya kültüründe işte kafanızın karışması, hata yapmanız bunlar kötü şeyler değil.
Bunlar çabalamanızın, öğrenmenizin doğal ve kaçınılmaz bir parçası.
Hiç kimse sizi aptal olarak, zayıf olarak adil etmiyor böyle olduğunuz için.
Mesela Japonya'daki sınıflarda öğretmenler doğru yöntemi bakın henüz anlatmadan hiçbir şey anlatmadan bir öğrenciyi alıyor tahtaya kaldırıyor.
Onu çok zor bir problemle böyle yaklaşık 45 dakika falan uğraştırıyor.
Ve sınıftaki diğer öğrenciler bunu bir utanç gibi değil, ders çıkarılması gereken, kolektif bir öğrenme fırsatı olarak görüyor, bir azim göstergesi olarak görüyor.
Burada anlatmaya çalıştığım şey şu, buradaki zeka tuzağı hızlı ve zahmetsiz bir zihinsel performansın her şey olduğunu sanıp yanılmamız.
Çikui ise zihnimizi zorlamanın, zihinsel konfor alanından çıkmamızın, çabalamamızın insanı gerçek bilgeliğe taşıdığını savunan bir zihinsel zırh.
Evet arkadaşlar bugün kendimize şu soruyu soralım.
Gözü kapalı savunduğumuz hangi düşüncemiz?
Aslında zekamızın bize kurmuş olduğu bir tuzak olabilir.
Zekamızın tuzağına düşmemek dileğiyle.
Kendinize iyi bakın, hoşçakalın.
Terapin Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Açıklamalarda yer alan linkten terapin hakkında daha detaylı bilgi alabilir ve kurumsal demo talebinde bulunabilirsiniz.
Terapini bireysel olarak deneyimlemek isteyenler için de bu bölüme özel Zeka30 kodumuz var.
tüm detaylara bölüm açıklamasından ulaşabilirsiniz.
Hoşçakalın. Kendinize iyi bakın. Bye bye.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
